Bu kitap benim için sadece bir martının hikayesi değil; resmen hepimizin içindeki o "başka bir şeyler yapmalıyım" diyen sesin dışa vurumu oldu. Richard Bach, bir fabl yazmış gibi görünüyor ama aslında hepimize, özellikle de toplumun dayattığı o "normal" kalıplara sağlam bir ayna tutuyor.
Kitabı okurken şunu düşündüm: Kaçımız sadece karnımızı doyurmak, faturaları ödemek veya günü kurtarmak için yaşıyoruz? Jonathan’ın sürüsü tam olarak buydu. Onlar için uçmak, bir lokma balığa ulaşma aracıydı. Ama Jonathan farklıydı; o uçmanın kendisine aşıktı. Kanatlarının sınırlarını zorlamak, daha hızlı gitmek, o rüzgarı yüzünde hissetmek... Kim ne derse desin, kendi tutkusunun peşinden gitmesi bana çok tanıdık geldi. Hepimiz hayatımızın bir döneminde o "sürü" tarafından "Neden bizim gibi değilsin?" bakışlarına maruz kalmıyor muyuz?
Beni en çok etkileyen kısmı da şuydu: Jonathan kendini geliştirmek için çabaladıkça, en yakınları bile onu anlamak yerine dışlamayı seçti. "Sıradan ol, rahat et" mantığına karşı çıkmanın bedeli yalnızlıktır ya, Jonathan o yalnızlığı göze aldı. Ama sonunda ulaştığı o özgürlük hissi, bence ödenen her bedele değerdi.
Kitabın sonlarına doğru Richard Bach çok ince bir yere parmak basıyor. Jonathan’ın öğretileri zamanla nasıl bir ritüele, bir tabuya dönüşüyor... İnsanların (ya da martıların) bir fikri gerçekten anlamak yerine, o fikri getireni kutsallaştırıp işin içinden çıkması ne kadar da tanıdık bir sosyolojik eleştiri, değil mi? Gerçek özgürlüğün birine tapmakta değil, kendi potansiyelini keşfetmekte olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.
Kısacık bir kitap ama etkisi günlerce sürüyor. Eğer siz de şu sıralar "Ben ne yapıyorum bu hayatta?" diye sorguluyorsanız, Jonathan size çok iyi bir yol arkadaşı olabilir. Sürüden ayrılmaktan korkmayın; çünkü gerçek