Zweig, Nietzsche' nin biyografisini yazarken falan yerde doğdu, filanca yerde okudu gibi bilgilere değinmeden, onun ruh hallerini bize tanıtmış. Sağlık durumunu özetlemiş. Neden yalnız olduğunu, kendi yalnızlığında nasıl yandığını, dürüstlük tutkusunu, neleri sevdiğini, nelerden nefret ettiğini, Don Juan'lığını bize aktarmış.
Müziğe ve hakikate olan aşkını, dostluk özlemini, iç dünyasını anlatmış.
Ünlü yazar, kitabın son bölümünde; "Önümüzdeki Avrupa Savaşı'ndan sonra beni anlayacaklar" sözünden yola çıkarak, Nietzsche, Avrupanın toplumsal yapısındaki çöküşü, bir çağın yaşanmış ve ölmek üzere olduğunu bize haber verdi ama engelleyemedi, sonrasında zihni çöktü, düşüncesini okuyucuyla paylaşmış.
Eğer Nietzsche'nin yaşam amacını, inançlarında ve duygularinda ki dönüşümü öğrenmek istiyorsanız Zweig'in güçlü kaleminden okunmalı diye düşünüyorum.
İyi okumalar dilerim.
O kadar dikkatle ve keyifle okudum ki, son sayfaya geldiğimde şöyle dedim "Hiç bir cümlesi boşa kurulmamış ya hu ! 🤔 İşte Zweig farkı..." Acı çeken insanın ruh halini belki de en iyi anlamış- özüne katmış da kalemine aktarmış olan yazar, hatta en iyi biyografi yazarı Zweig dır." desem, sanırım abartmış olmam. ("Hayır, abartmıyorsun." dediğinizi duyar gibiyim )
İlber Ortaylı bir röportajında Stefan Zweig'in biyografilerini okumamızı tavsiye etmişti. Bu vesileyle okuduğum bu kitap Nietzsche'nin yaşayışını,düşüncelerini kısa ama derinlemesine anlatıyor.
Bir filozofu anlamak istiyorsak onun yapılarını mutlaka hayat hikayesiyle beraber okumamız gerekiyor. "Derisini değiştirmeyen yılan, telef olur. Görüşlerinin değişmesine engel olunan zihinler de öyle: Zihin olmayı bırakırlar." Bu cümlede de anlatıldığı üzere başımıza gelenler, okuduğumuz kitaplar, tanıştığımız insanlar düşüncelerimizi etkiler. Hayat hikayesinden bağımsız bir filozofu okumak, filozofun düşüncelerinde sürekli bir tezatlık bulmamızı sağlar.
Stefan Zweig in biyografilerini her zaman beğenmişimdir, bu kitabını da Nietzsche nin bilinmeyen yönlerini kendi kaleminden bizlere aktarıyor, keyifle tek solukta bitirilecek bir kitap...
Sıradan bir biyografi kitabı gibi asla değil. Nietzsche 'nin zaaflarını ,korkularını, yalnız kalmasını, hastalıklarını dolu dolu anlatan bir kitap. Bu kitabı okuduktan sonra Modern Zamanın Dahisi belgeselinin Nietzsche'yi anlatan bölümünü de öneririm...
Çevirisi sizi zorlayabilir, çevirisi daha iyi olabilirdi. Onun dışında yalnızlığa farklı bir boyutta bakıyorsanız kesinlikle okumanızı tavsiye ederim :)
İçinde Salome’yi bulamadığım biraz hayal kırıklığı yaratan bir biyografi oldu. Zweig’ın neredeyse tüm kitaplarını okumuş biri olarak bu biyografide başarılı bulmadım. Romanlarında kullandığı ayrıntılı ve bol benzetmeli psikolojik tahlilleri çok başarılıydı yine. Örneğin şu pasaj Nietzche’yi çok güzel özetlemiş: “ Nietzsche hiçbir şey istemiyordu, Nietzche’nin içinde hakikate yönelen olağan üstü güçlü bir tutku, kendi kendini gerçekleştirmenın keyfini yaşıyordu. Onun -şunun için- diye bir konsepti yoktu, Nietzsche dünyayı düzeltmek veya aydınlatmak, keza dünyayı veya kendisini huzura kavuşturmak için düşünmüyor: kendinden geçmiş düşünme coşkunluğu başlı başına kişisel bir amaç, kişisel bir keyiftir. Her karanlık tutku gibi tamamen şahsi, tamamen ben merkezli ve temel bir şehvettir.”
Güzel bir kitabın sonuna geldim yine.. Nietzsche, Stefan Zweig’ ın dilinden okumak, anlamak müthişti. Söylemek istiyorum aldığım keyif, ve kitabın akıcılığı, her satırındaki anlam, derinlik.. Beni bir kaç satır okuyup, okuduğumu 5 dk düşünüp sindirmeye sürükledi..
Kitap, Nietzsche’nin eserlerinden ziyade kişiliğine odaklanmış, büyük filozofun varoluş trajedisini, insanlardan kopuşunu ve zorunlu inziva hayatını, nakış gibi işlediğini cümlelerinde anlatıyor..
Nietzsche, hem Zweig, hemde Nietzsche okurlarına hitap ediyor. Hiç bir cümlesi boşa kurulmamış, dolu dolu bir eser okumayan herkese tavsiye ediyorum, keyifli okumalar.. Ben bende kalan bir kaç alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum;
‘Beni öldürmeyen, beni daha güçlü kılar.’
‘Neysen, o ol!’
‘Dürüstlük, doğruluk, duruluk’
‘Derisini değiştiremeyen yılan, telef olur. Görüşlerinin değişmesine engel olunan zihinler de öyle: Zihin olmayı bırakırlar.’
‘Dürüstlüğümün bittiği noktada körüm.’
Kendimi inceleme yapacak kadar yeterli görmesem de birkaç cümlemi ve bu kitapta beni etkileyen bir paragrafi paylaşmak istiyorum.
"Nietzsche'nin ilk 'aşmaları' sadece çocukluk, gençlik inançlarının, öğrenilmiş, okuldan devralınmış otoriter düşüncelerin soyulup atılmasından ibarettir. Bunları kavlamış, kurumuş bir yılan derisi gibi geride bırakmak pek zor olmaz onun için. Ama psikologluğu derinleştikçe bıçağı da varlığının daha derin katmanlarına daldırmak zorunda kalır. İnançlar derinin altına ne kadar işlemişse, ne kadar sinirlerle örülmüş, kanla beslenmiş ve kendi plazması tarafından biçimlendirilmişse o kadar da şiddet, kan kaybı ve kararlılık gerekmiştir. Bu süreç giderek bir 'kendi cellatlığını yapmaya', bir Shylock eylemine, canlı eti kesme işine dönüşür. Sonunda kendi kendini soyma işi duygunun en iç topraklarına kadar varır, operasyonlar tehlikeli olmaya başlar, özellikle Wagner kompleksinin kesilip atılması en kesici, vücudun en derinine inen, kalbin en yakınına varan, neredeyse ölümcül bir müdahale, adeta bir intihar olur; aynı zamanda o aniden ortaya çıkışındaki gaddarlık ve şiddet yüzünden de bir tür zevk için öldürmek olur, çünkü sevgiyle kucaklama halindeyken, en mahrem yakınlaşma anında, içindeki hakikat dürtüsü ona en yakın, en sevgili kişiye saldırır ve onu boğar."
Kitabı okumadan önce Nietzsche'nin hayatına dair bilginiz yoksa kesinlikle kısa bir hayat öyküsünü okumanızı tavsiye ederim. Daha sonra Zweig'ın gözünden Nietzsche'nin yaşamına hangi düşünce ve hislerle baktığını bu kitapta okuyabilirsiniz.
Nietzsche kendi içinde ne savaşlar verdi, bunu tam anlamıyla bilmemize imkan yok elbette ama bir şekilde kendi hayatı için yaptığı -bana göre- büyük devrimlerde kendi hapsolmuşluğumu ve hayatımı ciddi anlamda değiştirebilecek güce sahip olup olmadığımı
Aslında kitabı okumadım ama John Fante’nin Toza Sor adlı eserinde “Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche’yi okudun mu?” Diye bir cümle geçiyor ve bende merak uyandırdı okuyacağım kitaplar arasındadır
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.