İvan Gonçarov’un Oblomov romanı, dışarıdan bakıldığında hayata karşı tamamen pasif, tembel ve miskin bir adamın hikâyesi gibi anlatılagelir. Romanın bilinen, popüler okuması da genellikle bu yöndedir: Oblomov yataktan kalkamaz, karar veremez, sürekli erteler ve yaşamdan geri durur. Hatta “Oblomovluk” kavramı bile buradan türemiştir. Ancak kitabı gerçekten okuyunca, bu tanımın ne kadar eksik ve yüzeysel kaldığı açıkça görülüyor.
Romanın konusu kısaca, soylu bir Rus ailesinden gelen İlya İlyiç Oblomov’un, modernleşen dünya karşısında hayata tutunamamasını anlatır. Taşınmak, çalışmak, evlenmek, karar almak gibi herkes için sıradan olan eylemler Oblomov için ciddi birer varoluşsal sorun hâline gelir. Çocukluğundan itibaren aşırı korunarak büyütülmüş, hayata hiç hazırlanmadığı için yetişkinliğinde dünyanın sertliği karşısında içe kapanmıştır. Roman yalnızca Oblomov’u değil; onun karşısına konulan Stolz’u, Olga’yı ve Agafya’yı da anlatarak farklı yaşam biçimlerini karşı karşıya getirir.
Kitabı okudukça şunu fark ettim: Oblomov sadece tek bir karakterin hikâyesi değil, her karakterin bir yönünü, bir ihtimalini okuduğumuz bir roman. Stolz hareketi ve aklı, Olga gelişimi ve ideali, Agafya kabullenişi ve sessiz sevgiyi temsil ederken; Oblomov bütün bunların arasında kırılmış ama kirlenmemiş bir ruh olarak duruyor. Romanda karakterlerin sık sık geçmişlerine, çocukluklarına inmesi ile insanların oldukları şeylere bir günde dönüşmediğini kolaylıkla anlıyoruz. Benim için Oblomov, tembellikten çok yetiştirilme biçiminin ve duygusal kırılganlığın romanıydı. Oblomov’u hareketsiz yapan şey isteksizlikten ziyade, hayata nasıl katılacağını bilmemesiydi. Fazla hisseden, fazla düşünen, sevdiği insanı incitmekten korkan bir karakter. Bu yüzden hareketsizliği bir boşvermişlik değil, bir tür