“Ben filmlerimi seyirci için yapmıyorum, kendim için yapıyorum. Ama yine de seyircinin acı çekmesini isterim.” diyen Lars von Trier sinema için ne ifade ediyorsa, Stefan Zweig da bana göre edebiyat dünyasında odur. Zweig’in eserlerinde çoğunlukla sıradan insanların içsel dönüşümlerini, tutkularını ve kırılma anlarını görmek mümkün. Postacı Kız da bu döngünün en çarpıcı örneklerinden biri.
Roman, Birinci Dünya Savaşı sonrasının yıkıcı atmosferinde, küçük ve sıradan bir hayata sıkışmış genç bir kadının hikâyesini anlatıyor. Christine, annesiyle birlikte yoksulluk içinde yaşarken bir gün teyzesinden gelen telgrafla kendini farklı bir dünyanın içinde buluyor. O andan itibaren Christine’in dünyasında hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Zweig, kitap boyunca insan psikolojisi üzerindeki en büyük etkinin yoksulluk olduğunu özellikle vurguluyor. Fakir, donuk ve görünmez hayatından birden ışıltılı balo salonlarına adım atan Christine, birkaç gün içinde bambaşka birine dönüşüyor. Işık saçan, neşeli, hayat dolu bir kadına… Bu değişim yalnızca bir rol ya da maske değil; onun iç dünyasında da derin bir dönüşüm yaratıyor. Artık teyzesinin yanına gelen o eski Christine değil. Bu yolculuk boyunca genç kadın ilk kez “var olmanın hazzını” iliklerine kadar hissediyor.
Ancak Zweig’ın asıl ustalığı, bana göre Christine Avusturya’ya, eski hayatına döndüğünde ortaya çıkıyor. O andan sonra Christine’in tek yapmak istediği dünya üzerinde nefes alıp veren her canlıdan kendi yaşadığı acının öcünü almak. Çünkü bu noktadan sonra karakter artık kendi karanlığıyla baş başa kalıyor. Toplumsal eşitsizlikler, kadın olmanın yükü, sınıf farklılıkları ve insanın kaderini değiştirmeye gücünün yetmemesiyle doğan öfke Zweig’in satırlarından öylesine taşıyor ki, insan kelimeleri olmayan; öfkesini, hıncını,