Kitabın son satırları;
"Uyandığımda sabahtı ve hala hayattaydım
Belki bir roman yazarım diye geçirdim içimden
Sonra da yazdım."
12 yıldır çalıştığı kadrolu işinden ayrılıyor ve bu satırları yazıyor kitapta.
Bukowski hakkında okuduğum
"Yazmak istedi,defalarca denedi ve aç kaldı." bu cümleyi kitabın sonu bana sonuna kadar hissettirdi.
Bilmeyenler için yazarın ilk romanı bu arada
Bukowski nin kavgaları ve samimiyeti bu kitapta da devam ediyor ve ben kendimi bir şekilde bu adamı araştırıp okurken buluyorum.Hayranlıktan da kendimi alamıyorum.
Charles Bukowski’nin kaleme aldığı ilk romanıymış Postane. Kitabın esin kaynağı ise yazarın 1950lerde Amerika’da bir postanede çalıştığı yıllar. O yılların etkilerini görmemek elde değil. Bu nedenle de yarı otobiyografik bir roman diyebiliriz. Hayatı da kitap boyunca anlatıldığı gibi içki, kadın ve hipodrom üçgeninde dönüp durmuş.
Kitap, yazarın okuduğum ilk eseriydi. Okuması zevkliydi diyemem ama kolay ve anlaşılırdı. Kahramanımızın başından gelenleri anlatış tarzı günlük hayattaki o sıradan olayları alaycı bir dille anlatması hoşuma gitti. Kısacası, yazar günlük dili kullanarak okuru çok da sıkmadan anlatmak istediğini anlatmayı başarmış. Beni rahatsız eden tek bir şey vardı roman boyunca o da kitaptaki kadın karakterlerin küçük düşürülmesiydi. 1960lı yıllarda kadınlara olan bakış açısı beni kitaptan soğuttu.
Kitabın konusu ise çok basit Henry Chinaski adında bir posta çalışanın hayatına misafir oluyoruz. Sıradan, hatta vasat bir adam Henry. Öyle hayatta pek de bir amacı yok. Yaşıyor tabi buna yaşamak denirse. Hayatı içki içmekten, at yarışı oynamaktan ve kadınlarla vakit geçirmekten ibaret. Bildiğiniz anti kahraman. Öyle süslü bir adam değil anlayacağınız. İşini sevdiği söylenemez. Sadece cebi biraz para görsün yeter. Postanede çalışırken isteksiz. Ama hakkını yemeyelim iyi bir gözlemci. Okuyucuyu öyle detaylara boğmadan bilgilendiriyor postanede işlerin işleyişi ilgili. Hayatından bir kadın geçip diğeri geliyor tabii bu sırada. İçki içiyor. At yarışlarında para harcıyor. Tam bir kaybeden hikayesi aslında.
Postanede çalışan yazar, başından geçenleri paylaşmakta bu romanda. Üslubunun biraz sert olduğunu belirtmekte yarar var. Kitabın çok beğeneni olduğu kadar beğenmeyenleri de var.
Bukowski’nin Postane kitabını okuduğumda ilk hissettiğim şey yorgunluktu. Öyle fiziksel bir yorgunluk değil içimi kemiren insanı kendi hayatından bile soğutan o türden bir yorgunluk. Sanki bu kitapta
Bana iyi geliyorsun…
Norse anılarında şöyle yazıyor: “İlk sarhoş mektuplarından, gerçekten çok kurmaca ve fanteziyle ortalığı sarsacak, Falstaff benzeri vahşî bir kabadayıyla karşı karşıya olduğumu biliyordum.” Buk’un en çarpıcı resimlerinden birini çizmiştir: “Bukowski kötü biçimliydi çiçekbozuğu bir yüzle koca bir kambur, nikotinden sararıp çürümüş dişler ve acı dolu yeşil gözler. Yatık kahverengi saçları, gereğinden büyük bir kafaya yapıştırılmış gibi görünüyordu –omuzlardan daha geniş kalçalar, gülünç derecede küçük ve yumuşak eller. Kemerinin üstünden bir bira göbeği sarkıyordu. Beyaz bir gömlek, bol bir pantolon giyiyordu, mahkûmlara hapisten çıkarken verilenler gibi. Onlardan biri gibiydi, batıp çıkmış.
Kelime oyunlarının şaşırtıcı bir alaşımı, olgun, kaba, müstehcen; dili kâğıttan bir Van Gogh gibi fırlıyordu, uyarıcı, baş döndürücü, direkt, ham şiddet, renk ve ışık dolu..
insan, görüp geçirdiklerini, sevip kaybettiklerini sanki dünyadaki ilk insanmış gibi tevazuyla ve samimiyetle kâğıda dökmeli. Bunu en iyi Bukowski’nin kaleminde gördüm..
Beğenmedim. Oldukça argo, küfür ve pislik içeriyor. Charles Bukowski'nin ilk romanı. Postacılık yaptığı günlerin anısını yazmış güya ama içine her türlü pisliği katarak. Sonunda ne olacak diye merak ederek bitirdim ama hiç de bir şey olmadı. Tam bir hayal kırıklığı...
Charles Bukowski'nin ilk romanıdır ve 1971 yılında yayımlanmıştır. Bukowski'nin yarı otobiyografik tarzda kaleme aldığı bu eser, yazarın kendi hayatından izler taşır ve özellikle ABD
Merhaba...
Otobiyografik Bukowki kitaplarından okuduklarım arasında en sevdiğim kitap budur.
İşin içinde kurmaca hikayeleri de sokarsak Bana Aşkını Getir kitabı en iyisidir.
Bukowski kitaplarının hemen hemen hepsi aynıdır; içer, seks yapar, bir şeylere küfreder, at yarışı oynar, bir yerlerden kovulur...
Kitapları zenginleştiren kısım diğer karakterler ve onların Bukowski' nin gözünden görünüş şekilleridir.
Tüm bu tekdüzeliğe rağmen Bukowski hayranları pek sıkılmaz hatta keyif alırlar bu durumdan, kitabın daha uzun olmasını isterler. Kahve, alkol, sigara tüketip seks yapan bir ana karakter üzerinden şekillendirilen her kitabı sevmişimdir. Bukowski' nin de elbette bundaki katkısı yadsınamız. Gerçekçi anlatım tarzını sevdiğim ve bu yönüyle idol olarak kabul ettiğim Bukowski'nin kitapları benim için çok ayrı bir yerdedir.
Bu kitapta yine olması gerektiği uzunlukta. Yine sisteme çakıyor, yine iyi içiyor, yine sevişiyor, yine para kaybediyor ama tüm bunları çok uzatmıyor Bukowski...
İyi okumalar diliyorum.
Henry Chinaski yani bildiğimiz üzere Charles Bukowski çok ilginç bir yazar. Kendi alanında (yeraltı edebiyatı) oldukça iddialı diyebilirim. Bazen çok sövüyor ama napalım, o kadar önemli mesajlar veriyor ki görmezden gelmeye çalışıyorum. Gene bir iş hayatı, depresiz ve ne yapacağını bilemeyen bir kişilik örneği görüyoruz kitapta, yani kendisini. Yani en azından onu okuyanlar bu konuda hem fikir. Bu adam kendini yazıyor.
Romanın en güzel özelliklerinden birisi de sanırım Bukowski’nin ilk romanı olmasıdır. Neyden esinlendi, neyi görerek yazdı bilemiyoruz tabi ama anlatım dili o kadar güzel, çeviri de o kadar temiz yapılmış ki adeta kaymak gibi demek istiyorum.
Şimdi konu postacılık olunca şuraları karıştıralım mı? Bu postacı abilerimiz çok agresif. Adama diyorum ki, abi neden her kargoyu direkt araca atıyorsun. Belim ağrır, diyor. Şimdi böyle de hak veriyorum ama en azından KIRILACAK EŞYA yazanı savurma bari bak millet kargo bekliyor. Haksız mıyım? Bir de bekliyor demişken, çalışma felsefesi yıllardır GELDİK YOKTUNUZ olan bir şirketimiz var, acaba bunlar yıllardır nasıl ayakta kalıyor merak ediyorum. Neyse, sinirlenmeyeceğim. Bence bugün artık biraz olsun kendimi zorlayıp uyuma vaktidir. Hepimize günaydınlar, mutlu sabahlar. Güzel bir gün geçirmeniz dileklerimle, esen kalın, Allah’a emanet olun..
Bu hikayesinde hayatını bir kısmını biraz değiştirerek anlatıyor çok güzel bir tarzı var bana göre çünkü gerçekçi ve birazda farklı bir bakış açısı ile hikaye sunuyor. Kendisinin sözleri ile ünlüdür ve bu konuda çok iyidir.
Charles Bukowski (16 Ağustos 1920 - 9 Mart 1994), asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan Amerikalı yazar ve şair. Yapıtlarında bazen Henry Chinaski ismini de kullanmıştır. Hayatının çoğunu ABD'nin Los Angeles şehrinde geçirmiştir.
Eserlerinde genellikle toplum dışı insanlar ile depresyonu konu alması ve alkolizme yatkın bir hayat tarzını anlatmasıyla ünlüdür. Bunun nedeni olarak kendisinin bu hayatı yaşaması gösterilebilir. Bukowski'nin yazılarında kendi hayatını yazıp yazmadığı tartışma konusu olmuştur; hayranlarının bir kısmı bunları kurguladığını, çoğunluğu ise yaşamadan bu tip kurguları yapmasının mümkün olmayacağını ve o karakterde bir insanın bu hayatı sürmesinin zaten doğal olduğu görüşünü savunmaktadır.
I. Dünya Savaşı'nın sonlarında Almanya'ya askeri hizmet nedeniyle gelen Polonya asıllı Amerikan bir babanın ve terzilikle uğraşan Alman bir annenin çocuğu olan Charles Bukowski 1920 yılında Andernach, Almanya'da doğdu. 2 yaşındayken Los Angeles'ataşındılar. 1929 Krizi sırasında Bukowski'nin babası genelde işsizdi ve Bukowski'ye şiddet uygulardı. Genelde sessiz bir çocuk olan ve bu özelliğiyle dikkat çeken Bukowski, bazen çıldırış noktasına geliyor kendinden hiç beklenmedik kabadayılıklar yapıyordu. İlkokul yıllarından itibaren korkusuz olan Bukowski, kendi yazdığı bir eserinde ilkokul öğretmenine "sevişelim" dediğini söylemektedir. Bukowski, Los Angeles Lisesi'nden mezun olduktan sonra sanat, gazetecilik ve edebiyat dersleri aldığı Los Angeles Şehir Üniversitesi'nde 1 yıl okudu.
Yazmaya başladığı günden itibaren yazılarını yayımlanması için dergilere gönderen Bukowski'nin yazıları hep geri gönderilmiştir.
Ancak 24 yaşındayken "Aftermath of a Lenghty Rejection Slip" isimli kısa öyküsü yayımlandı. İki yıl sonra bir başka kısa öyküsü olan "20 Tanks From Kasseldown" isimli eseri yayımlandı. Bukowski yayıncılık yöntemlerinden hayal kırıklığına uğradı ve neredeyse 10 yıllığına yazmayı bıraktı. Hayatının bu bölümünü ABD'yi gezerek, çeşitli işlerde genellikle kısa vadeli çalışarak ve ucuz pansiyonlarda konaklayarak geçirdi. Hayatının diğer bölümlerinde olduğundan daha yoğun bir tempo ile açlık ile boğuşan ve kadınlarla zaman geçiren Bukowski daha sonra bu yıllarını Factotum isimli kitabında da anlatmıştır. Bu dönemdeki işlerinin kısa vadeli olmasının nedeni de düzen tanımaz kişiliği ve alkol bağımlılığıydı. Bukowski babasına olan nefretini onun aksine bir hayat yaşayarak göstermiş ve bir yazısında da bu yüzden bir hiç olmayı seçtiğini söylemiştir. O babasının aksine olduğu gibi görünen ve bir şey olmamayı hedefleyen birisi olarak kazandığı paraya önem vermiyor ve barlarda günü birlik bir hayat sürüyordu. Zengin Amerikalı kadınlarla ilişkiye girdiği dönemlerde onlara kaba dahi davransa etkiliyor onların evlerinde yaşamaya başlıyor ama bir türlü o hayata adapte olamayarak eski hayatına geri dönüyordu ki 1969'da da bunu, aç kalmayı seçtiğini söyleyerek ispat etmiş oluyor adeta. Ayrıca ömrünün çoğu denilebilecek kısmını da hipodromlarda geçirmiş ve bundan yazılarında sık sık söz etmiştir. 1950'lerin başında Bukowski, iki yıldan az bir süre ABD Posta İdaresi'nde posta kuryesi olarak çalıştı. 1955'te ölümün ucundan döndüğü alkol komasından dolayı hastaneye kaldırıldı. Taburcu olduktan sonra bir daktilo satın aldı ve şiir yazmaya başladı.1957'de Barbara Fry ile evlendi fakat 1959'da boşandılar. Bukowski, şiir yazmaya ve içki içmeye devam etti ve sonra Los Angeles'taki postaneye geri döndü. 1965'te hiç evlenmediği Francis Smith'ten bir kızı oldu. 1969'da Black Sparrow Yayınevi'nden ömür boyu 100 dolar maaş teklifini alınca postaneden ayrıldı. Bir mektubunda şöyle bir açıklaması vardı "İki seçenekten birini seçmek zorundaydım: Posta ofisinde kalıp delirmek ya da yazmaya oynayıp açlıktan ölmek. Ben aç kalmayı seçtim." Posta ofisini bırakalı bir ay olmadan Postane ismindeki ilk romanını bitirdi. 1976'da Bukowski, Linda King ile tanıştı. İki yıl sonra birlikte Los Angeles'ta bir liman şehri olan San Pedro'ya taşındılar. Bukowski ve Beighle 1985'te evlendiler.
Bukowski, Pulp romanını henüz bitirdikten sonra 9 Mart 1994'te 73 yaşındayken omurilikten yayılan lösemi sebebiyle San Pedro, Kaliforniya'da öldü.
Bu tip bir hayat yaşadığı için birçok kez tutuklanmış, dayak yemiş olan Bukowski hayatı, özgün dili ve tarzı ile Amerikan edebiyatına damgasını vurmuş, Türkiye'de ise ilk kez Sokak dergisi'nde çıkan öyküleri ile tanınmıştır.