Bazı hikâyeler anlatılmaz, yaşanır. Ve bazıları da kelimelere öyle bir dokunur ki, okuyanın kalbinde bir sızı, bir direniş, bir umut bırakır. Sol Ayağım işte tam olarak böyle bir hikâye. Benim için bu kitap, bir bedenin sınırlarının değil, ruhun sınırsızlığının hikâyesiydi.
Christy Brown’un doğuştan beyin felciyle gelen çaresizliğini, toplumun ona biçtiği sessizliğe başkaldırışını, annesinin inancıyla yeniden doğuşunu okurken, sanki kendi içsel mücadelelerimle karşılaştım. Bir yerden sonra onun “sol ayağı”, benim iç sesim oldu.
Kitaptaki her satır, bana şunu hatırlattı: Bazı insanlar dünyaya yalnızca yaşamak için değil, varlığın anlamını yeniden tarif etmek için gelir. Christy de o insanlardan biri. Sol ayağıyla kalem tutması, sadece bir fiziksel başarı değil, aynı zamanda bir varoluş manifestosu. Onun bu başarısını okurken, ben de kendi içsel sıkışmışlıklarıma meydan okumaya cesaret buldum.
Annesiyle olan ilişkisi beni çok etkiledi. Çünkü bir insanın bir başka insana, “Sen varsın ve değerlisin” demesi kadar devrimci bir cümle yok bu dünyada. Belki de hepimiz böyle bir sese ihtiyaç duyuyoruz: Bizi gören, duyan ve asla vazgeçmeyen bir ses.
Christy’nin yazmaya başlaması, onun için bir kurtuluştu. Benim içinse bir davet: Yazmak, düşünmek, ifade etmek, var olmak… Belki de kelimelerle kurduğumuz dünya, bedenimizin yapamadığını yapar: Sınırları aşar.
“Sol Ayağım” bana hem şefkati hem mücadeleyi hem de kendime inanmanın ne kadar dönüştürücü olduğunu hatırlattı. Hayatta bazı şeyleri değiştiremeyiz belki; ama onlara nasıl baktığımızı, onlarla ne yaptığımızı değiştirebiliriz.
Ve eğer bir gün ben de kendi hikâyemi anlatacak olursam, bu kitabın bana ilham verdiğini saklamam. Çünkü her satırında şu gizli cümle yankılanıyordu:
“Engelin nerede olduğu değil, neyi değiştirmeye