Kendimi sadece bir yazarın anılarında değil, insanın en çıplak haliyle hayatta kalma mücadelesinde buldum. Tren raylarının gürültüsü, açlığın midede bıraktığı boşluk, bir lokma ekmek için göze alınan riskler… Hepsi öylesine canlı, öylesine sahici anlatılmış ki, sanki sayfaların arasından ben de rayların üzerine düşecekmişim gibi hissettim.
Bu kitapta beni en çok çarpan şey, yoksulluğun ve açlığın insanı ne hale getirdiğini görmek oldu. Bir trenin peşinden koşan o genç serserilerin içinde kendimi düşündüm; hayatın bir döneminde ben de imkânsızlıkların kıyısında, sadece “bir gün daha” yaşayabilmenin derdindeydim. London’un anlattığı açlık, bana kendi gençliğimdeki çaresizlikleri hatırlattı. Cebimde yol paramın bile olmadığı, bir simidi bölüp gün boyu idare ettiğim zamanlar geldi aklıma. Belki tren kovalamadım ama yaşamak için aynı çaresizliği iliklerime kadar hissettim.
Jack London’un serserilik günleri aslında özgürlüğün ve esaretin aynı bedende nasıl buluştuğunu gösteriyor. Çünkü bir yandan zincirlerinden kurtulmuş, hiçbir yere bağlı olmayan insanlar… ama diğer yandan açlığın, soğuğun, kanunun baskısının esirleri. Bu çelişki bana insanın hayat boyu sürüklenişini düşündürdü. Bazen “özgürüm” dediğimiz anlarda bile görünmez zincirlerin tutsağı olduğumuzu fark ettim.
Okurken aklıma şu geldi: Hayat bazen bizi rayların kenarına bırakıyor. Önümüzden geçen trenler, fırsatlar, hayaller gibi… Kimi zaman atlayacak cesaretimiz oluyor, kimi zaman donup kalıyoruz. Jack London atladı, düştü, kalktı, yaralandı ama yaşadı. İşte bu yüzden onun hikâyesi bana sadece bir macera değil, yaşamın ta kendisi gibi geldi.
İnsan her durumda “bir çıkış yolu” bulabilir. Aç kalsa da, dışlansa da, itilip kakılsa da… İnsan, yaşamak için hep bir yol bulur. Ve bazen o yol, rayların üzerinde açlıktan