• 446 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhaba Söğüt romanı Gündüz Alp ve Ertuğrul önderliğinde Kayıhan boyunun Moğol belasından yurtlarını bırakıp Anadolu’ya göç edişini, göç esnasında yaşanan sıkıntıları, ayrılıkları, nihayet Selçuklu Sultanının, yardımları karşılığında onlara Domaniç ve Söğüt’ü yurt olarak vermelerini bütün detayları ile yansıtır.

    Ortaasya’dan Anadolu’ya göç, Domaniç ve Söğüt’e yerleşim ve Osmanlı Devletinin çekirdeğinin atılışı romanın asıl temasıdır. Buhara Yanıyor ve Elveda Buhara romanlarında anlatıldığı gibi, Cengiz Han ve daha sonra oğulları, birbirlerine düşen islam Devletlerini teker teker yutar. Birbirlerine destek yerine köstek olan müslüman devletleri tarihten silerek, müslümanlar adına karanlık bir dönem başlatır. Moğol zulmünden kurtulabilen müslümanlar ata yurtlarını terketmek, barınabilecek yer bulmak için göç yollarına düşmek zorunda kalmıştır. Elveda Buhara diyenler, başka yerlere merhaba demek için uzun yollara düşerler.

    Merhaba Söğüt romanı işte bu kargaşa dönemini ele alır. Göç eden kavimlerin arasında, pek adı sanı bilinmeyen, diğerlerine oranla sayı olarak da az olan Kayı Aşiretinin, Harzem illerinden Güneşin Battığı Yere yaptığı göçün hikayesidir Merhaba Söğüt. Devlet müjdesi alan, dervişler ve rüyalar vasıtasıyla yol gösterilen, bir yurt tutmadan çok, bir devlet kurma hedefine yürüyen bir aşirettir Kaya Alp’in Kayı Aşireti. Gündüz Bey önderliğinde yollara koyulur, o ölünce Beylik için işaret edilen üçüncü oğlu Ertuğrul’la devam edilir ve sonunda Söğüt’e varılır. Yedi bin kilometrelik meşakkatli yolculuk, yeni bir devrin başlangıç yolculuğudur. Bu yolculukla tarih yeni bir döneme girecektir. Göçün sıkıntısı, bıkkınlığı, ihtilaflar, mücadeleler, Moğolların baskınlarına karşı koymalar, adeta yaşanıyormuşçasına ele alınır Merhaba Söğüt romanında.

    Romanda işlenen en can alıcı bölüm ise, Gündüz Bey’in ölümünden sonra aşiretin bölünmesi, göçe devam edilecek mi, geriye mi dönülecek konusunda yapılan tarihî meşveretin anlatıldığı bölümdür. Baba oğlundan, anne kızından, kardeş kardeşten, aşiretin iki manevî önderi sayılan Yahşi Hoca ile Bodur Hoca birbirinden, Ertuğrul ağabeylerinden ayrılmıştır ve göçe devam diyen topu topuna dört yüz çadır kalmıştır. Bu ayrılıktan, yorgunluktan, meşakkatten sonra yola devam eden dört yüz çadırlık aşiret yedi bin kilometrelik tarihî göçü tamamlayacak ve Söğüt’e merhaba diyecektir.
  • 214 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Ayla Yazgan kalemi sağlam yazarlardan biri. Her yazdığı roman bir öncekini aşıyor, ustalığın zirvesine doğru ağır adımlarla yükseliyor. Niye ağır adımlar? Çünkü altı ayda bir kitap hazırlayan yazarlar gibi değil o. Bir Elif Şafak, Orhan Pamuk, şu aralar müzikten ziyade edebiyata ağırlık veren Zülfü Livaneli gibi sürekli roman yazıp yayımlama gibi bir derdi yok. Az yazıyor, ama öz yazıyor. Özellikle Yaşam Yolu, Saltanat Ateşinde Enver ve son okuduğum Yıldızına Tırmanırken hiç eskimeyecek eserlerin dostları olup şimdiden klasikler arasında girdiler kanımca. Öykü kitaplarını ise hiç okumadım. Ama yine de öykülerinin romanlarının yerini tutacağını hiç sanmıyorum. Çünkü bence hiçbir öykü romanın tadını vermez, veremez. Öykü çabuk biter; roman ise uzun soluklu bir okuma süreciyle okuru etkisi altına alır, sarıp sarmalar, hayal gücü bağlamında diri tutar.
    Yazgan güzel yazıyor, sözcükleri yüreğinden süzerek döküyor kâğıda. Zorlama değil de içtenlikle yazılmış her kitabı benimsemişimdir, özümsemişimdir. Yazar ağlıyor mu, ben de ağlamışımdır; yazar gülüyor mu, ben de gülmüşümdür; yazar kızıyor mu, ben de kızmışımdır. Bu açıdan Yazgan yapmacık değil. O, kitapları sırf dikkat çeksin diye süslü ifadeler kullanan bir yazar değil. Seçtiği sözcükleri yaşamından damıtarak sunuyor okura.
    Kendisini çok abartıyormuşum gibi düşünebilirsiniz. Ama işin aslı öyle değil. Çünkü onu tanıyorum. Çalıştığım otelde kendisini birçok kez misafir ettik. Son geldiğinde Yıldızına Tırmanırken’i imzalayıp getirdi bana. Bu hediyesi kelimelerle anlatamayacağım kadar mutlu etti beni. O da beni pek sever, sağ olsun. Her gelişinde onunla konuşmak bana büyük bir zevk verir. Tane tane, ağır ağır konuşur. Onunla tanıştığım için kendimi bahtiyar sayarım hep. İnsanın karşısına böyle değer sıklıkla çıkmıyor. Çıksa da değerini bilmeyen umursamıyor zaten. Oysa ben ıskalamadım Yazgan’ı. Edebiyata ben de meraklı olduğum için mıknatıs gibi çektik birbirimizi. Aynı havayı soluyor, aynı dili konuşuyor, aynı dünyada yaşıyorduk. Yüreklerimiz ve ruhlarımız arasında kalın duvarlar yoktu. Yazgan benim için bir yıldız ve ben o yıldızın içime en hissiyatlı bir şekilde dokunan kalemini gönlümün bir yerlerinde hep saklamaktayım. Çevremde böyle insanların fazla olmadığını düşününce üzülüyorum. Keşke çevremde varlığından kıvanç duyduğum birçok yazar olsaydı.
    Yıldızına Tırmanırken’de Yazgan 60’lı yılları ve sonrasını işliyor. 12 Mart darbesine giden yolda neler yaşandığı, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti’nin tepkisini çeken çeşitli eylemleri, Deniz Gezmiş ve yakın arkadaşlarının yakalanıp idam edilmesi, bu idamlara Süleyman Demirel’in yaklaşımı, 12 Mart’ın arkasından gelen ve Türkiye’nin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül darbesi yazarın hayal gücüyle de birleşince toplumsal gerçekçi yazarları merakla okuyan okurların hayli ilgisini çekecek dolu dolu bir roman çıkmış ortaya.
    Yazar 12 Eylül dönemini son sayfalarda birkaç cümleyle geçiştirmiş, bu dönemin üzerinde fazla durmamış. Romanını 68 gençliğinin eylemlerinden başlayıp 12 Eylül dönemini kapsayan süreyi temel alarak kurgulamış. (Zaten 12 Eylül dönemine de el atsaydı herhalde bir 213 sayfalık kitap daha çıkardı.) Ama tamamen kurgusal bir roman değil Yıldızına Tırmanırken. Özellikle romanın içine giren tarihsel olayların gerçek olduğundan şüphe etmiyorum. Romanda Aziz Nesin, Zeki Müren, Ahmet Arif gibi sanatçıların da isimleri geçiyor. Bu isimler gökkuşağı misali renk katıyor romana.
    Romanın ana karakteri Itır. Onun etrafında cereyan ediyor olaylar. Itır’ın yıldızına tırmanırken göğüslediği zorluklar, hayata tutunma gayretleri, hastalığının dayanılmaz ağırlığına rağmen yaşam yolundan sapmaması, başına ne gelirse gelsin ayağa kalkabilme becerisi gösterebilmesi romanın ana omurgasını oluşturuyor. Itır zaaflarıyla artılarıyla, hatalarıyla sevaplarıyla bir insan olarak kurgulanmış. Ne göklere çıkarılmış ne de yerin dibine sokulmuş. Ama güçlü bir kişiliğe sahip, hayattan vazgeçmeyen biri. Dopdolu, capcanlı bir hayatı var aslında, ancak acılarla bezeli yollarda yürümek kimi zaman yoruyor onu. (Gerçi sadece Itır için değil, herkes için aynı durum geçerli. Başarılı olabilmek için merdivenin basamaklarını tırmanmak şart. Olduğu yerde kalmak isteyenler düz yolda yürümeye mahkûmdurlar ve kendilerine sunulan hayatla yetinirler. Oysa düz yolda yürümek başarılı olmaya yetmez. Başarılı olmak için Itır gibi davranmalı, yetinmemeli elindekilerle. Küçük değil, büyük hedefler koymalı önüne.)
    60’lı yılların özgürlük ortamı 12 Mart darbesiyle bıçak gibi kesilir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalanıp idam edilir. Itır’ın eşi de radikal sol bir çizgiye kaydığı için 12 Mart’ın Türkiye’yi kasıp kavuran rüzgârından nasibini alır. Bundan dolayı romanda kimi zaman acıklı betimlemelerle karşılaşıyoruz. Itır’ın eşi Enver Aydın’a layık görülen davranışları hiç mi hiç hazmedemiyor okur. Aydın devletin komünist avına çıktığı dönemde kendi kurduğu kitapçıda yakalanıp hapse atılıyor. Sadece hapse atılmakla kalmıyor, çeşitli işkencelere de maruz kalıyor. Çıplak vücuda elektrik vermeler, buz gibi soğuk suda yıkamalar... Bu işkencelerin izleri tahliye olduktan sonraki hayatında da kendisini takip eder. Bu takip onu içten içe çürütür. Aydın hapishanede maruz kaldığı iğrençliklerden asla bahsetmese de işkencenin ağır tahribatı Enver’in hayatına mal olur. Böbrekleri iflas eder çünkü. Ayrıca doktorlar böbrek naklinin imkânsız olduğunu söylerler. Enver bir böbreği büsbütün iflas etmiş, diğer böbreği ise yüzde beş çalışır vaziyette kısa bir süre daha yaşar. Azrail onun canını almak için gün saymaktadır.
    İşkencenin izleri kolay kolay silinmiyor bedenden. Silinse bile hafızadaki izleri nasıl silinecek? En kötüsü de en zoru da bu değil mi zaten? İnsan maddi bir varlık olduğu gibi manevi bir varlık da aynı zamanda. Her insan bir ruh taşıyor ve ruhu zedeleyen her şey insanın maddi varlığını da zedeliyor, tehlikeye atıyor.
    İnsanı çileden çıkaran işkencelerden sonra Enver Aydın’ın intihar etmeyip hayata tutunması takdire değer. Elbette Itır da manevi destekçisi olarak onu hiçbir zaman yalnız bırakmıyor. Ne var ki Itır Enver’in hasta olduğunu sezemediği için pişmanlık duyuyor, hayıflanıyor.
    Itır’ın, annesi Nefise ile yıldızı hiç barışmıyor. O kadar uzaklar ki birbirlerine! Nefise kızını hiç sevmiyor, çoğu zaman azarlıyor, kızına hiç şefkat göstermiyor. Nefise, “el âlem ne der” kaygısıyla yaşayan bir kadın. Öyle ki Itır’ın panik atak hastalığını bile gizliyor meraklı komşularından. Sanki kızından iğreniyor Nefise. Bundan dolayı da Itır Nefise’ye karşı hiç yakınlık duymuyor.
    Itır’ın babasıyla arası Nefise’ye göre daha yakın. Gelgelelim o, karısıyla iyi geçinmeye çalıştığından karısının Itır’a karşı sevimsiz ve sevgisiz davranışlarına hiç tepki göstermiyor.
    Yazgan’ı az çok tanıdığım için Itır karakteriyle aslında kendini anlattığını düşünmem pekâlâ mümkün. Ne var ki anlatılan her şeyin bire bir gerçek olduğunun altına imza atacak kadar bilgi sahibi değilim. Ancak şu kadarını biliyorum ki eşi solcuydu ve işkence görmüştü. Yaşam Yolu kitabında da annesinden yakınıyordu. Yıldızına Tırmanırken de Yaşam Yolu’nu takip ediyor anne ile kızın yıldızlarının hiç barışmaması bakımından. Buradan anne ile kızın gerçek hayatta da birbirlerine karşı hep mesafeli davrandıkları, ısınamadıkları sonucunu çıkartabilmemiz mümkün. Yine de biz okurlar bir “paparazi” gibi değil, bilinçli bir okur olarak yaklaşmalıyız değerlendirdiğimiz kitaplara. Kitabın dışına çıkıp kitap dışı yorumlardan kaçınmalıyız. Kitabın sınırlarının içinde kalmalıyız. Dolayısıyla bizi ilgilendiren tek şey kitap olmalı.
    Sonuç olarak Ayla Yazgan dokunaklı, duygu yüklü bir roman kaleme alarak edebiyat dünyasında adının kolay kolay silinemeyeceğini kanıtlamış bizlere. Ben kendisiyle tanışma şerefine eriştiğim ve bu romanıyla onun ruhunun derinliklerine inebilme fırsatını yakalayabildiğim için kendimi bahtiyar sayıyorum.
  • 408 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Tata tataaaaammmmmm
    Harika bir kitap yorumu ile geldim canlar.Böyle muhteşem bir kitap yok yok.Çok ama çok keyif alarak okudum.Bazı yerlerinde kahkahalarla güldüm,bazı yerlerinde gözlerim doldu ve bazı yerlerinde kızımız Günsel gibi sinirden kudurdum

    Günsel iki kız kardeşi daha olan ve annesiyle pek anlaşamayan ama babasıyla dertleşebilen,avukat ve adada yaşayan bir kızımız.

    Bu kızımız annesiyle anlaşamıyor çünkü annesi sürekli evlenmesi için baskı yapıyor.Damat adaylarıyla ona sormadan randevu ayarlıyor ve Günsel bu işi bozunca da acımasız intikamlar alıyor kızından

    Bu durumlar böyle süregelirken evlerinin yan tarafında bulunan ve eskiden ev sahipleri ile çok haşır neşir oldukları ve çok ama çok sevdikleri Daktilo diye adlandırdıkları evin satıldığını duyarlar.Tabi anne rahat durur mu ? 🤣🤣 Hemen koşar ve ev sahipleri ile tanışır daha sonra yemeğe davet eder derken bu ev sahiplerinden biri olan Özgür,Günsel'in kardeşi Ayşegül'e aşık olur.Diğer aile üyeleri ise Simge ve Orhan'dır.Simge havalı, pahalı ve marka meraklısı tiplerden.Orhan dediğinizi duyar gibiyim Ona ayrı başlık açıyorum

    Orhan mı Günsel'e göre tam bir kasıntı,kendini beğenmiş,insanları aşağılayan ve tabiki sinir bozucu bir tip.Orhan'a göre ise Günsel ağzı bozuk,ergen gibi giyinen, başkalarının isteklerine göre yaşayan,aslında yeterli kapasiteye sahip bir kişi iken her şeyi bosvermiş bir tip.Peki bu düşünceler zamanla ne olacak? Tabiki devamı sizde
    Daha neler olacak neler.Kesinlikle okuyun derim 🤗
    Yazarımız Pınar Gencal 'ın emeğine sağlık
  • Hiç istemediğim kadar yaşamak istiyorum artık. Yürüdüğünü, büyüdüğünü, düştüğünü görmek...
    Her ihtiyacı olduğunda yanında olmak istiyorum.
    Kahvaltı yapmadan evden çıktığında arkasından bağırmak,eve geç kaldığında meraklanmak,uyurken üstünü örtmek,ayağına çorap giy diye diretmek istiyorum.
    Bildiklerimi öğretmek onunla yeni şeyler öğrenmek
    İlk sevgilisiyle tanışmak,kınası yakılırken gözyaşlarını silmek istiyorum.
    Ölmekten korkuyorum artık...
    Onu koruyamamaktan,yalnız bırakmaktan korkuyorum.
  • 245 syf.
    ·Puan vermedi
    Çarpık Dünya, Mayıs-Aralık 2018 arasında çevrildi. Kitapla daha önceden tanışıklığım vardı, hatta o kadar sevmiştim ki bir tiyatro uyarlamasını da yaptım. Gerçi bu uyarlama İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın geçtiğimiz bir kaç yılıık karışıklığında Edebi Kurul’un okumasına bile giremedi, ama kim bilir belki bir gün sahneye konabilir.

    Bu yazıda Nabokov’un Çarpık Dünya’da kullandığı referanslar, kelime oyunları, bir çok dilden alıntılar, icat ettiği kelimeler, daha neler neler var. Kitabı okuyan ve bazı şeyleri tam olarak çıkaramayanlara yardımcı olması ve yazarın inanılmaz zengin çağrışımlarla yüklü dünyasını daha iyi yansıtması için hazırladım.

    Evet, Nabokov’un nispeten az bilinen ve Amerika’da ingilizce yazdığı ilk kitabı Bend Sinister karşılığını bizde pek bilinmeyen kraliyet armalarında ya da soylu ailelerin armalarında normalde sağdan sola çekilen çizginin soldan sağa çekilmesi anlamına geliyor. Bazılarına göre bu, armayı yaptıran kişinin gayrimeşruluğunu gösteriyormuş. Önsözde Nabokov anlattığı dünyanın çarpıklığını vurgulamak için bu ters arma kavramını kullandığını anlatıyor. Bizde arma ile ilişkili fazla bir geçmiş olmadığı için “Çarpık Dünya” adını uygunu gördüm, Nabokov’un istediği anlama en yakın olan başlık olduğunu düşündüm.

    Buna benzer bir çok noktayı açıklamak için kitapta bir sürü dipnot kullanmak zorunda kaldım. Tabii Nabokov önsözde kendisine dipnot kullanmasını tavsiye edenlere bayağı bir dokunduruyor, ama yapacak bir şey yok!

    Aşağıda her bölümün başlığı altında o bölümdeki çeşitli bilmeceleri/kelime oyunlarını ya da referansları bulacaksınız. Mümkün olduğunca linkler kullanarak bilgiye ulaşmanızı da sağlamaya çalıştım.

    Önsöz
    1) Craigie Meydanı: Nabokov’un 1945’lerde yaşadığı bu yerde artık meydan yok. Yüksek binalar dikilmiş ve bloğun önünden Craigie Caddesi geçiyor.
    2) Harvard Üniversitesi Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi: Burası hala var. 1991-1992 yılında çalıştığım Uygulamalı Bilimler bölümünden Oxford Street tarafından ayrılıyor ve Müze web sitesinde (https://mcz.harvard.edu/...-research-collection) Nabokov’un lepidoptera (pulkanatlılar) üzerine çalışmalarına referans veriliyor.
    3) Camera Lucida : 19. yüzyilda kullanılan bir optik alet. Üç boyutlu nesnelerin temel özellikleri kağıda kolay aktarılmasını sağlayan bu aletin çalışmasını bu videoda görebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=-W_naqT2M7Y
    4) Bend Sinister : Yukarıda belirtildiği gibi armalarda tersten çizilen bir çizgiyi belirten terim.
    5) “sessizlik” ve “temizlik” birdirbir oynar: Orijinal metinde bu sözcükler silence ve science. Aynı etkiyi vermek zordu çeviride, en yakın sözcükler olarak bunları bulabildim.
    6) Malheur gölü: A.B.D.’nin Oregon eyaletinde 200 km2 yüzölçümü olan göl. Biraz zorlarsanız haritadaki şeklinin bir mürekkep lekesine ya da su birikintisine benzediğine ikna olabilirsiniz.
    7) Amir… Finosu… Amiral… Filosu… : Orijinal metinde the admiral lost his fleet cümlesini Krug’un the animal lost its feet olarak duyduğunu az sonra doğru söyleyiş yinelendiğinde anlıyoruz (Bkz. 4. Bölüm). Yine dilimize çevrilmesi oldukça güç bir kelime oyunuydu bu.
    8) Bernadette’in Şarkısı: Prag doğumlu Franz Werfel’in Nazilerden kaçarken bir süre kaldığı Lourdes’da (Fransa) Meryem Ana’nın kendisine göründüğüne inanılan ve 1933’te Katolik Kilisesi tarafindan azize ilan edilen Azize Bernadette’in hikayesini anlattığı romanı. Nazilerden kurtulup Amerika’ya yerleşirse bu hikayeyi yazmak için yemin etmiş ve 1941’de bunu gerçekleştirilmiş. Daha sonra filmi de çekilmiş ve 4 Oscar ödülü almış (https://www.imdb.com/...036377/?ref_=nv_sr_1).

    9) Rüzgar Gibi Geçti: Bu popüler filmin adı Nabokov’un belirtiği gibi Ernest Dowson’un "Non sum qualis eram bonae sub regno Cynarae” Latince başlıklı şiirinden alınmış:

    "I have forgot much, Cynara! gone with the wind,
    Flung roses, roses riotously with the throng”
    “Çoğunu unuttum Cynara, rüzgarla gitti,
    atılmış güller, güller kalabalıkla isyankar"

    Nabokov kitapta şiirin ikinci mısraındaki Flung roses sözcük dizisini bir kitap başlığı olarak kullanıyor.

    Bu arada şiirin başlığı Horace’tan alınmış. Türkçe’ye çevrildiğinin aksine bu terim aslında rüzgarla uçup gitti anlamına geliyor.

    2. Bölüm
    1) Uççuyor: Orijinal metinde uydurma bir kelime olan flukhtung kullanılıyor. Almanca’daki Fluchtung’a biraz benziyor ama tam değil.
    2) Simplizissimus: Burada Nabokov 1896-1967 yılları arasında yayınlanmış Alman mizah dergisi Simplicissimus'a gönderme yapıyor olabilir.
    3) Strekoza: Burada Nabokov 1875-1918 yıllarında yayınlanan Rus mizah dergisini kastediyor olmalı.

    3. Bölüm
    1) Feilün tef’ilesi: Nabokov anapaestic terimini kullanıyor. Batı şiirinde bu iki kısa, bir uzun heceden oluşan tef'ileyi gösteriyor, divan edebiyatindaki karşılığı ise feilün. Aruz vezninde en sık kullanılan kalıplardan biri failatün failatün failatün feilün. Örnek şiir:

    Ne Süleymân / ne Selîm’in / kuluyuz

    Hazret-i Rab / b-i rahîmin / kuluyuz
    - Esrar Dede
    2) Chardin’in ‘İskambilden Ev’ kopyası : Jean-Siméon Chardin ’in 1736 yılında yaptığı ünlü bir yağlıboya resim.
    3) alt şase parçasının döner kapağı şişmiş: Burada Dr. Alexander, bir sonraki cümlede sigarayla ilgili yapacağı gibi uydurma bir cümle kuruyor ve bunu bahane olarak kullanıyor.

    4. Bölüm

    1) Bouchéé : Fransızca’da “lokma” anlamına gelen bu sözcük burada bir tür kurabiye olarak kullanılıyor.

    2) Rokoko merdiven: Rokoko merdivenler aşırı süslemeli olabilir.

    3) Pauvres gosses: Fransızca’da gosses “çocuklar” anlamında kullanılır. Ama eğer Kanada Quebec’te bu sözcüğü kullanırsanız “hayalar” anlamına gelir. Sanirım Nabokov bu versiyonunu kastetmemiştir.
    4) Clio : Yunan mitolojisinde Zeus ve Mnemosyne’in sanat ve bilimi simgeleyen dokuz kızından - perilerden - biri. Tarihi simgeler.

    5. Bölüm

    1) Collier de chien: Tabii ki burada kastedilen boyna takılan tasmaya benzer bir mücevher.

    2) Teosofist: Teosofi takipçisi. Kelime anlamı olarak “Tanrıların Bilgisi” demektir. 1875 yılında New York’ta Rus göçmeni Helena Blavatsky tarafından kurulan bu hareket, Tibet’te bulunan Aşkın Ustalar’ın sırlarına vakıf olduğu kadim ve gizli güçlere inanırlar. Sembollerini yüzyıllar boyunca benzeri hareketlerin seçtiği sembollerden seçmiş (sağdaki şekil gibi), Amerika’ya Güney Asya dinlerinin girmesinde etkili olmuşlar, 1925’erden sonra etkilerini yitirip tarihe gömülmüşlerdir. Bu kısa faaliyet dönemine karşın bugün popüler kültürün kalıcı bir parçası olan karma, reenkarnasyon, çakra, Atlantis gibi kavramları Batı’da bugünkü popülerliğine ulaştırmada önemli bir rolleri olmuştur.
    3) Kumlu Ekmek İsyanı : Bu isimle bilinen bir isyan yok, ama araştırdığımızda New York’ta 1849’da (kitapla aynı yıl) Astor Meydanı İsyanı’nı gorüyoruz. İsyanın nedeni ise - burayı dikkatli okuyun - Amerikalı oyuncu Edwin Forrest ve İngiliz oyuncu William Charles Macready arasında hangisinin daha iyi bir Shakespeare oyuncusu olduğu iddiası üzerine çıkan tartışmanın sokağa taşınmasıydı. Tabii ki burada Amerikalıların İngiltere’den bağımsızlıklarını kazandıktan sonra İngilizlere karşı duymaya devam ettikleri negatif duygular ve yeni oluşmaya başlayan Amerikan eğlence sektörünün (tiyatro da buna dahil ediliyor) halen İngiliz aktörler tarafindan doldurulması önemli bir etken olarak çıkıyor. Nabokov’un Shakespeare merakı, bu isyanı Orta Avrupa’daki bu esrarengiz ülkeye taşımış olabilir.
    4) Kraliyet Şairi : İngilizce adı Poet Laurate olan bu kadro Başbakanın önerisi üzerine İngiliz hükümdarı tarafından atama yapılan onursal bir kadrodur ve kesin bir görev verilmemesine rağmen belirli önemli olaylarda şiir yazması beklenir. 1616’da (Shakespeare’in ölüm yılı) Ben Johnson’a bir tür emeklilik maaşı bağlanmasıyla buna benzer bir girişim olmuş ama ilk Kraliyet Şairi 1668 yılında 2. Charles’ın atadığı John Dryden. Atama ömür boyu yapılıyor ama ilk şair Dryden protestan hükümdarlar döneminde Katolikliğini bırakmayı kabul etmediği için bu görevden alınmış. Shakespeare’in bu göreve atanan hangi şairlere tepeden bakıp bilineceği bilinmez ama şu anki Kraliyet Şairi 2009’da atanan Carol Ann Duffy (Bu son atamada bir kaç kuş birden vurmuş Kraliçe Elizabeth, bu göreve atanan ilk kadın, ilk İskoç ve ilk LGBT birey!).

    7. Bölüm

    1) Gravürler: Nabokov bu bölümde Shakespeare’in kimliği üzerine kurulan komplo teorileriyle dalga geçiyor. Burada referans verdiği gravürler, Shakespeare’in eserlerini aslında filozof ve bilimsel devrimin ilk öncülerinden biri olan Framcis Bacon’ın yazdığını iddia eden komplo teorisyenlerinin öne sürdüğü kanıtlardan birini oluşturuyor. Gustavus Selenus’un 17. yüzyılda yazdığı bir kritoloji eserinin kapağındaki gravürler Nabokov’un burada bahsettiği sözde kanıtlar.

    2) Wateley: Shakespeare’le ilgili bir evlilik dokümanında ismi geçtiği için Shakespeare’in evlendiği bazılarınca varsayılan Anne Whateley. Ancak bazı araştırmacılara göre böyle biri yok ve belgeye yanlış is yazılmış, bazılarına göre Skahespeare Anne Hathaway ile evlenmeden önce bir süre Anne Whateley ile evlenmeyi düşünmüş, bazılarına göre de Anne Hathaway hamile kalınca onunla mecburen evlenmiş. Gerçeği bilmiyoruz tabii ki...
    3) Lamord: Hamlet 4. Perde, 7. sahnede adı geçen bir Norman. Sahnede gözükmez.
    4) Undine: Mitolojik bir su perisi türü.
    5) Cottonwood Kanyonu: A.B.D.’nin Utah eyaletinde bir kanyon.


    11. Bölüm

    1) Faber 2 3/8: Bir tür kurşun kalem.
    2) Gainsborough’nun ‘Mavi Çocuk’ tablosu : Thomas Gainborough 18. yüzyılda yaşamış bir İngiliz ressam.
    3) Aldobrandini Düğünü : Antik Roma’da yapılmış, 1600’lerde keşfedilmiş bir fresk. Vatikan müzesinde sergileniyor. Resmi yanda.


    12. Bölüm

    1) Orinyasiyen: Orijinali Aurignacien. 37000 ile 33000 yıl öncesinde, Paleolitik dönemin içinde Avrasya coğrafyasında yaşayan ve bölgedeki ilk modern insanlar olarak düşünülen uygarlığa ait.
    2) Altamira: 1860’larda Avrupa’da ilk kez tarihöncesi mağara resimlerinin keşfedildiği İspanya mağarası.

    3) Bayan Storie: Nabokov burada 19. yüzyilda geçen gerçek bir olaya değiniyor. Bayan Storie rüyasında kardeşinin kaza geçirdiğini görür ve hemen arkasından kardeşi bir demiryolunun kenarında kaza geçirip ölür. Viktorya döneminde telepati ve benzeri doğaüstü güçlere inanışın oldukça arttığı bir dönemde Bayan Storie’nin rüyası kitaplara konu olmuştur.
    4) Rhind papirüsü: 19. yüzyılda İskoç antika uzmanı Alexander Henry Rhind tarafından - büyük ihtimalle yasadışı bir kazı sonucunda - bulunmuş ve kadim Mısır’ın matematiksel bilgilerini gösteren bir papirüs.

    5) Truganini: Son safkan Tasmanyalı olduğuna inanılan ve 1876 (evet Nabokov yanılmış) yılında ölmüş olan bir kadın. Kruganini’ye gelince, öyle biri yok, Nabokov karşıtlık olsun diye icat etmiş bu ismi.
    6) De Sitter: Nabokov’a göre “Çalışmak zorunda olmayan” de Sitter, 20. yüzyıl başında evrenin genişlediğini Einstein’dan önce - onun görecelik kuramını kullanarak - gösteren ve daha sonra bir model kurarak evrenin boyutlarını hesaplayan Hollandalı astronom ve Leiden gözlemevi müdürü.

    7) Cruquius: 17. yüzyılda yaşayan Flaman akademisyen Jacques de Crucque’un Latinleştirlmiş adı. Ünlü Romalı şair Horace’ın eserlerinin dört kopya Mont Blandin manastırında keşfederek bu kopyalarda adı bilinmeyen bir yorumcunun notlarını da derlemiş, sonra bu dört kopya manastır yangınında yok olunca elde yalnızca Cruquius’un derlemesi kalmıştır.
    8) Ivar Aasen: 19. yüzyılda yaşamış Norveçli dilbilimci. Şiveleri kullanarak iki resmi Norveççe dilinden biri olan Nynorsk’u (yeni Norveççe) oluşturmuştur.
    9) Psalmanazar: George Psalmanazar. 18. yüzyılda Formoza’dan (bugünkü Tayvan) Avrupa’yı ziyaret eden ilk kişi olduğunu öne süren bir Fransız. Uzun süre bu bilgiyle İngiltere’de epeyce insanı kandıran Psalmanazar’ın ahteciliği sonradan ortaya çıkmıştır. Formoza ile ilgili - sonradan tümüyle uydurma olduğu anlaşılan - bir kitap da yazarak İnka ve Aztek’lerle ilgili duyup hikayesine kattığı egzotik yalanlarla ilgi üretmeye çalışmıştır.

    10) Shchekotiki: Nabokov bu kelimeyi daha sonra yazdığı Ada’da da kullanacaktır. Bir şeyi hatırlamaya ya da çalıştığınızda, ya da tam anladığınızda hissettiğiniz gıdıklanmaya benzer duygu, olarak tarif ediliyor çeşitli popüler sözlüklerde.
    11) Baron Münchausen’in kafa kesilen at hikayesi: Baron Münchhausen 18. yüzyılda yaşayan gerçek bir kişidir. Rus-Turk Savaşı’nda savaştıktan sonra emekli olduğunda çeşitli abartılı savaş hikayeleriyle atrafındakilerin ilgisini çekmiş, 1785’te alman yazarı Rudolf Erich Raspe onun hakkında kurgusal - ve abartılı - hikayelerin olduğu bir kitap çıkarmıştır. Abartıları bizim Evliya Çelebi’nin seyahatnamelerindekiler ayarındadır.
    Bu arada Nabokov bu bölümde atın kafasının kesilmesinden bahsederken normalde kullanması beklenen “decapitation” yerine “decorpitation” kelimesini kullanıyor. Kimileri bu kelimenin kafanın saklandığı durumlarda daha doğru bir kullanım olacağını önermişler. Yani vücut (corps) kafadan ayrılıyor.

    13. Bölüm

    1) Lacedaemon: Laconia’nın (Yunanistan’ın güneydoğusunda ve antik Sparta’nın başkenti olduğu bir bölge) mitolojik kralı. Sparta Kralı Amyclas ve Argos Kraliçesi Eurydice’nin babasıydı.
    2) Salkım Söğüt Heraklitus: Heraklitus’a felsefesinin özelliklerinden dolayı Salkım Söğüt (Weeping WIllow) dendiğini biliyoruz. Burada Nabokov buna gönderme yapıyor.
    3) Duman Parmenides: Parmenides’e göre gerçeklik bir duman kümesi gibidir, yani aslında çabucak yok olabilir ve duyularımızla gizlenemez. Nabokov bu yaklaşıma referans veriyor olsa gerek.
    4) Pisagor : Aynı bölümde bir de Pisagor’un adı geçiyor. Öğretileri hakkında çok ayrintı bilinmiyor, daha çok Pisagor’cu başka filozofların düşüncelerini Aristo’dan öğrenebiliyoruz ama bilinen bir düşüncesi ruhun ölümsüzlüğüne ve ölümden sonra başka bir bedene geçtiğine inanması.