• Dil her şeyin başlangıcıdır ve sandığımızdan daha çok şeyi ifade eder. Dil, bir iletişim aracı olduğu kadar, öğrendiğimiz her şeyin de taşıyıcısı; ruh halimiz kadar, toplumsal ruh halimizin de ifadesi; günümüz kadar geçmişimizin de seceresi; çoğu zaman anlamsız gibi görünen günlük yaşamımızın organizatörü olduğu kadar, bize toplumsal bir kimlik veren ortak kültürel hafızamızın da yaratıcısı; unuttuğumuz her şey kadar, hatırladığımız her şeyin de membasıdır. Dil, yaşayan ve sürekli olarak bizi, ruhi, toplumsal ve kültürel olarak terbiye eden bir organizma; geleceğimizi ana rahminde taşıyan canlı bir bedendir. Dil, din, kimlik, kültür, ve tarih olarak kim olduğumuzu ve nasıl hareket edeceğimizi bize anlatan, bu normları bize gösteren ve nereden gelip nereye gittiğimizi bize öğreten dildir.
  • KÜLTÜR TAŞIYICISI : DİL

    “Milletleri millet yapan amil kültürdür.” Erich Rothacker

    Dil kültürün aynasıdır. Duygu düşünce ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, kendi kanunları içersinde yaşayan ve gelişen bir varlık ve insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıtadır dil.
    Dil ve insan ayrılmaz iki olgudur. Birbirini tamamlayan ve birbirini zenginleştiren iki ögedir. Dil , insanın var olduğu her yerde ona eşlik eden, hayatını anlamlandıran, zaman geçtikçe büyüyen ve geniş bir mirasa sahip ve onu barındıran en önemli varlıktır. Bu sebeple dile, geçmişten günümüze katlanarak ve büyüyerek gelmiş bir sosyal kurum, kainatı saran seslerden oluşmuş en geniş ağ ve ilk insandan günümüze ve oradan sonsuza dek sürecek ve geçerliliğini koruyacak gizli bir ahitnamede de denebilir.
    “Dil kültürün temel unsurudur.” der Ziya Gökalp. Çünkü dil, duygu ve düşüncenin şekil aldığı anlamlı bir kaptır. Bu kaptan kalıplara, kalıplarla da nesilden nesillere aktarılır, yaşatılır dil. Kültürü de oluşturan en önemli unsur odur. Birçok edebiyatçıya göre toplumlar sözlü ve yazılı ifadelerle dil tarlasını ekip biçerler. Dille kültür arasında ilişki öyle komplikedir ki bu tarlada, tarla mıdır etkin olan taraf yoksa mahsul müdür ? Ve halen bu soruya filologlar net bir cevap verememiştir. Burada asıl önemli olan ise ikisinin de birbiri olmadan yaşayamayacağıdır. Dile şekil veren, toplumların yaşadığı inanç, mantalite ve gelenekler olduğuna göre bu unsurlar toplumları birbirinden ayıran kültürü oluşturan etkenlerdir.
    Mehmet Kaplan’ın “Bir milletin dil ile ifade ettiği sözlü yazılı her şey kültürü oluşturur.” sözü de aynı kanaatleri paylaşmaktadır. (*) Kültürün olmazsa olmazı dildir. Ve o dildir ki yine kültüre ait bütün değerler hazinesini içinde barındırır. Kültürün taşıyıcısı dildir. Kültürün gönüllü reklam organizatörü , toplumlar arası baş müzakerecisi de odur. Toplumun temsilcisi ve üç boyutlu reklam panosudur. Kültür hem kendi hemde diğer toplumlara dille taşınır, dille nakledilir. Kültürü oluşturan din, gelenekler, sanat, dünya görüşü ve tarih dille ulaştırılır en ücra köşelere,korunur ve yaşatılır.
    İstanbul hayatı ve sevgisi Yahya Kemal’in mısralarından, bir kadın aşkına tercih edilen Petersburg sevgisi ve beyaz geceleri Puşkin’in şiirlerinden dünyaya yayılmadı mı ? İvan Bunin’in memleket aşkı ile Nazım’ın vatan hasreti dille ulamadı mı tüm gönüllere ? Kültürün gönüllü taşıyıcısı tabiiki dildir. Tolstoy’un eserleriyle anlamadı mı toplumlar Rus mantalitesini, hayat düşüncesini ve bireyin toplumdaki yerini, Yunus Emre’nin şiirleriyle tanınmadı mı Anadolu insanı ? Yunan toplumunun İlyada ve Odessa’sı, Şekspir’in Hamlet’i ve daha nice farklı kültürlerin temsilcisi olarak uğramadı mı insanın bulunduğu her coğrafyaya dil ?

    Hakikaten de dil toplumlararası en şaşaalı diyalog temsilcisidir. Anna Karanina, Karamozof Kardeşler, Savaş ve Barış gibi eseler, A.Hamdi Tanpınar’ın romanları Y.Kadri’nin “Yaban”ı R.Nuri’nin “Çalıkuşu” Hüseyin Rahminin Anadolu insanının hayat hikayelerini anlatan eserleri görücüye çıkmış dil güzelleri değil de ya nedir ? Her kelime, her eser kültüre ait bir unsurdur.
    Günümüzde ulaşım ve iletişimde alınan inanılmaz mesafe kültürler arası tanışmayı hızlandırmıştır. Bu hız olumlu olduğu kadar da olumsuzdur. Çünkü baskın ve ileri medeniyetler kendi kültürlerini dil vasıtasıyla gönüllü veya zoraki diğer kültürlere kabul ettirmiş ve bunun bir adım daha ötesinde kendi kültürlerini ortak dünya kültürü diye benimsetmek için her türlü argumanı kullanmayı kendilerine mübah saymışlardır. Bu kültür taşıyıcısı dile yüklenen negatif bir özelliktir. Halbuki her dil ve kültür dünyanın başka bir şekliyle yorumunu, başka bir bakış açısını ve renk armonisini dile getirmektedir. Bu armoni ise dünya dil ve kültürlerinin zenginliği ve ortak melodiye kattıkları anlam ve çeşit açısından hem gereklidir hem de elzemdir.
    Wilhem von Humbolt “ Dil kültürün bir yansımasıdır.” der. Toplum yani kültür hangi şartlardan ve evrelerden geçmişse dil de geçmiştir. Her dilin deyimleri atasözleri destanları nükteleri bu şartlarla yoğrulmuş ve şekillenmişlerdir. Ve bu ögelerin her birisinde , o toplumun sevinci, öfkesi, inancı, değerleri, yargıları, hayat anlayışı, örfleri ve duyguları açıkca görülebilir. Ve bunların bir bütünü oluşturmasıyla hayat bulur kültür. Şekil alır, libas giyer, varlık olur ve bir anlam kazanır. Bunlardan yoksun bir kültür mısır bahçelerindeki korkuluktan farksız hale gelir.
    Şükrü Ünalan dil kültür ilişkisinde çok hassas bir konunun altını çizerek şöyle der (**) : “ Dil ve kültür en önemli iki ögedir. Bu iki öge, herkesin fikir sahibi olduğu fakat çok az kişinin ilim sahibi olduğu konulardır.” Hakikaten gerek dil ve kültürün sağlıklı yaşatılması gerekse yozlaşmadan bozulmadan kendi kimliğini kaybetmemesi gibi hassas faktörlerden korunması açısından toplum bilincinin yeterli olduğundan söz edilemez. Hatta kendi oturduğu dalı kesen yani dil ve kültürünü yabancı hayranlığına dönüştürerek kimliksizleştiren toplumlara sıkça rastlamak da mümkündür günümüzde.

    Sonuç olarak dilsiz kültür beyinsiz, kültürsüz dil de kalpsiz acube bir varlıktır. Kültürün ab ı hayatı dildir. Milleti meydana getiren en önemli faktör dil ise kültürün yaşanması ve yaşatılması içinde o kadar önemlidir. Kısaca dil kültürün olmazsa olmazı, en iyi taşıyıcısı ve en şık iletişimcisidir.

    DR.AA



    (*) M.Kaplan Dil ve kültür Dergah Yay.
    (**) Şükrü Ünalan Dil ve kültür
  • Salih Bolat, Cemal Süreya'nın “folklor şiire düşman” sözünü hatırlatarak "Duygusallık da şiire düşmandır. Şiir duygu anlatma değil, duygu yaratma işidir. Şiir hazır duyarlılıkları onaylamaz, duyarlılık yaratır, kışkırtır" diyor.
    *
    Salih Bolat, 1980’lerden bu yana şiirleri belli başlı dergilerde yayımlanan, şiir kitaplarıyla da Ceyhun Atuf Kansu, Yaşar Nabi Nayır, Ahmed Arif, Metin Altıok için verilen şiir ödüllerine değer görülmüş bir şair. Salih Bolat’ın bugüne kadar yayımlanan 9 şiir kitabı “İlk Kar” adıyla Varlık Yayınevi tarafından yayımlandı. Bolat ile toplu şiirleri “İlk Kar” ve şiir üzerine konuştuk.
    *
    -Otuz yılın ürünleri olan dokuz şiir kitabınızın toplamından oluşan “İlk Kar” adlı kitabınız geçtiğimiz günlerde yayımlandı. İlk şiirlerinizde daha yalın, daha dolaysız dil ve anlamın yüzeyde olduğu şiirler yer alırken, giderek daha imgesel, anlamın daha derinde olduğu bir dil görülüyor. Bu süreç nasıl evrildi?
    ---
    Böyle bir evrilmeyi saptamanız beni sevindirir. Gerçekten de dönüp geriye baktığımda, başlangıçta daha genel ve soyut bir şiir dili görüyorum. Bu belki doğal. Çünkü toplumsal bir duyarlılığı, genel, anonim bir duyarlılığın şiirini yazmaya çalışıyorsunuz. Bu zordur. Bir genç şair, yolun başında kendini, tamamen kendine ait olanı, bireysel iç trajedisini anlatır. Giderek dışsal olana, kendi bireyselliğinin dışındaki gerçekliğe, yaşantılara, olaylara yönelir. Romanda da böyledir. Dikkat ederseniz, roman yazarları da ilk yapıtlarında kendi yaşantılarını anlatırlar daha çok. Ama bende tersine gelişti. Başkalarını anlatarak başladım. Otuz-kırk yıl önce, yolun başında bir şair olarak, yeterince tikel, metaforik bir dil geliştirememiş olmam, gereken estetik özgünlüklerle beslenmemiş, yoğun olmayan bir dille yazmaya yöneltti.
    *
    -O dönemde (80’lerde)içinde yaşadığınız toplumsal gerçeklik mi böyle bir dil geliştirmenizde etkili oldu?
    ---
    Kesinlikle öyle. Bu bir mazeret sayılmaz ama insanın içinde yaşadığı ortam, onun dilini belirliyor. Hani Ahmet Erhan’ın bir dizesi var, “bugün de ölmedim anne” biçiminde. Tam da böyle yaşıyorduk. Şimdi olduğu gibi, uzun uzun estetik, şiiri dili tartışacak durumumuz yoktu. O gün de sağ kalmışsak (gerçi bugün de pek farklı yaşamıyoruz) bu iyiydi.
    *
    -Melih Cevdet Anday’ın, “her şiir bir dil deneyidir” sözünün sizdeki karşılığı nedir?
    ---
    Şiirin her şeyden önce bir dil etkinliği, bir dil atölyesi, bir dil hesaplaşması olduğunu vurgulaması ve şiirin hayat yanını öne çıkaran anlayışa bir yanıt olması açısından son derece beni karşılayan bir yaklaşım. Şiir yazma süreci, sözcükleri (“sözcük” sözcüğü de Melih Cevdet’in buluşudur biliyorsunuz) araştırma, yeni ve özgün söz grupları, söz bağlamları yaratma, böylece şiirin yazıldığı lisanı da geliştirme işidir. “Sanat” dediğimiz şey nedir, bir bakıma, bilinen gerçekliği özgün biçimler içerisinde sunma işidir.
    'Bilim aklın şiiridir, şiir yüreğin bilimidir'
    *
    -Şiirde bu özgün biçimleri de dil ile oluşturuyorsunuz…
    ---
    Elbette… Şiir bir dil işi olduğuna göre, dolayısıyla dilin varlık nedeni olan düşünce işidir de. Şiir tarihsel, felsefi, sosyolojik düşünceyle yönlendirilmiş duyarlılıkların taşıyıcısı olan bir dildir. Cemal Süreya, “folklor şiire düşman” diyordu, evet, duygusallık da şiire düşmandır. Gorki’yi hatırlarsak, “bilim aklın şiiridir, şiir yüreğin bilimidir” diyordu. Şiirin duyguyla değil sözcüklerle yazıldığı iki yüz yıl önce söylenmişti. Şiir duygu anlatma değil, duygu yaratma işidir. Şiir hazır duyarlılıkları onaylamaz, duyarlılık yaratır, kışkırtır. Şiir inanmaz, bilmek ister. Çünkü inanmak, bilmeme isteğidir. Evet, şiir de felsefe gibi varlığı sorgulayan bir dildir. Ama şiir felsefe değildir.
    *
    -Şiirin hayat yanı sizin için ne anlama geliyor?
    ---
    Elbette çok önemli ama Turgut Uyar’ın belirttiği gibi büyük şair olmak için büyük yıkılmış olmak gerekmez. Her gün evinden işine gidip gelen bir adamdan bir Mallarmée çıkabilir. Bunu söylemek istiyorum. Yoksa hayatı küçümsemiyorum. Ama herkesin şöyle ya da böyle bir hayatı vardır. Bunun yaşanma biçiminin az trajik ya da çok trajik olması, az önemli, çok önemli olması şiir açısından anlam taşımaz. Şiir öncelikle bir dil işidir. Şairin yaşadıklarının saygın ya da önemsiz olması ona bir avantaj ya da dezavantaj getirmez.
    ****************************************************************
    'Sözcükleri dinlemek, koklamak, dokunmak gerekir'
    ****************************************************************
    -Bu bağlamda, şiir yazmanın sizin için anlamı nedir?
    *
    Şiir benim için bir varoluş biçimidir. Gerçekliği algılama ve yeniden üretme işidir. Bir “zor zanaat” tır. Dünyanın “öyle” olmadığını, egemenler tarafından, gerçeklik karşısında dile adeta bir “yalancı tanıklık” görevi verildiğini anlama, dile gerçek kimliğini kazandırma işidir. Şiirsel bağlamda sözcükler nesneleri anlatmazlar, nesnelerin kendisidirler. O halde şiir benim için nesneleri, dünyayı anlama işidir. Şiir yazabilmek için, sözcükleri dinlemek, koklamak, dokunmak gerekir. Bir ağacı dinlediğiniz zaman, size anlattıklarını anlayabilmeniz için, sözcükleri de dinlemeniz gerekir. Yani sözcükler nesnelerin kendisiyse, nesneler de bir bakıma sözcüklerin kendisidir. Şu da var, şiir benim için giderek masumluğun, insanlığın, doğruluğun, barış ve kardeşlik duygularının büyük erozyona uğradığı dünya karşısında yaşama tutunma işidir.
    *
    -Türkiye’de şiirin durumunu nasıl değerlendirirsiniz?
    ---
    Plastik sanatlar ve roman, şiirle kıyaslanırsa, bizim kültürümüzde çok yenidir. Şiir Türk toplumunun geleneksel estetik ifade biçimidir. Sözlü kültür döneminde de şiir çok eskilere uzanır. Cumhuriyet’in başından bu yana, yazılı kültür etkinliği olan şiir büyük bir gelişme göstermiştir. Şiirin bu denli büyük ve önemli bir yer tutması hem iyidir, hem de kötü. Anlatılamaz olanı anlatma, duygu yaratma işi olan şiir, elbette “iyi” olan gerçek işleviyle incelmiş bir estetik dili karşılar. Kötüdür, çünkü (Melih Cevdet’in de vurguladığı gibi) şiirin bir toplumda çok yazılması, o toplumun gelişmemiş olduğunu gösterir. Bir toplumda düşünce gelişmemişse, düzyazı da gelişmez ve şiir hastalıklı, yarım yamalak duyguların ve düşüncelerin anlatılmaya çalışıldığı bir dilsel araç olabilir. Türkiye’de şiirin durumunu değerlendirdiğimde, bu iki “şiir” anlayışının iç içe yürüdüğünü söyleyebilirim.
  • Insanlar hayatta kaldığı halde dillere ölebilir. Dilin kaybolmasına neden olan ikinci grup faktörün insanların fiziksel güvenliği ile bir ilgisi yoktur. Topluluğunun üyeleri hayatta olabilir, afiyetleri de yerinde olabilir, yurtlarında yaşamaya devam ediyor da olabilirler ancak dilleri yine de yok olmaya yüz tutup nihayetinde ölebilir. Bu bağlamda en çok karşılaşılan terim kültür asimilasyonudur : Bir kültür, hakim bir kültürden etkilenir ve bireylerinin yeni adetler ve davranış biçimleri benimsemesi neticesinde kimliğini kaybetmeye başlar. Bu birkaç şekilde olabilir. Bu hakimiyet nüfus azınlık durumuna düşmekten kaynaklanabilir -sömürgecilik dönemi defalarca olduğu gibi büyük bir kitle, yerli toplum bölgesinde gelip yerli halkı dört bir yandan kuşatabilir. Avustralya ve Kuzey Amerika klasik örneklerdir. Öte yandan, bir kültür diğerine göç olmadan da askeri üstünlük veya ekonomik nedenlerle hakimiyet kurabilir. Her halükarda dil hâkimiyetini taşıyıcısı olur ve gelen ulusla bağdaştırılan standart veya resmi dil haline geliverir. Nüfus oranı her zaman önemli değildir, küçük bir grup -Avrupalıların Afrika'ya girdiklerinde defalarca görüldüğü gibi- hakimiyet kurabilir.
  • Dil her şeyin başlangıcıdır ve sandığımızdan daha çok şeyi ifade eder. Dil, bir iletişim aracı olduğu kadar, öğrendiğimiz her şeyin de taşıyıcısı; şahsi ruh halimiz kadar, toplumsal ruh halimizin de ifadesi; günümüz kadar geçmişimizin de seceresi; çoğu zaman anlamsız gibi görünen günlük yaşamamızın organizatörü olduğu kadar, bize toplumsal bir kimlik veren ortak kültürel hafızamızın da yaratıcısı; unuttuğumuz her şey kadar, hatırladığımız her şeyin de membasıdır. Dil, yaşayan ve sürekli olarak bizi, ruhi,toplumsal ve kültürel olarak terbiye eden bir organizma; geleceğimizi ana rahminde taşıyan canlı bir bedendir. Dil, din, kimlik,kültür ve tarih olarak kim olduğumuzu ve nasıl hareket edeceğimizi bize anlatan,bu normları bize gösteren ve nereden gelip nereye gideceğimizi bize öğreten dildir.
  • 200 syf.
    Ah ah yaktın bizi Prometheus diyor ve mit, mitoloji dünyasına adım atıyorum gelmek isteyeni yoruma beklerim efemmm

    Mitolojik hikayeler sadece Yunan’a has bir kültür değildir. Türk, Sümer, Hitit, Babil ve Eski Mısır uygarlıklarından Yunan, Roma ve Kuzey Avrupa`ya; Britanya Adalarından Pasifik Adalarına; Uzakdoğu halklarından Eskimolara; Afrika`dan Kuzey ve Güney Amerika`ya kadar, yeryüzünün farklı kültürlerine ait bir kültürdür.

    Bir toplumun kültürünü ancak yazılı ve sözlü literatüründen anlarız öyle değil mi? Dil bir kültür taşıyıcısı olarak düşüncenin yansıması olduğuna göre en genel ifade ile söylersek düşüncelerimiz, eylemlerimiz, inançlarımız ve dile döktüklerimiz kültürümüzü oluşturur.Eee iş bu olunca ilk insanların evreni anlama ve ilk toplumsal kurumları oluşturma çabalarını kapsar mitoloji...

    Mitlerde öncelikle insan hayatına dair olan ve kozmik şeylerin kutsallaştırılması göze çarpar. İster avcı ister göçebe olsun bu topluluklar kutsallaştırılmış bir evren içinde yaşarlar.

    Bir çoğumuz mitleri anlamsız çarpık birtakım anlatılar olarak algılar ve düşünürüz. Mitoslar, anlamsız boş zamanlarda anlatılmak için uydurulmuş fantastik masallar değildir. Mitler kültür dediğimiz şeyin DNA’sıdır. Gerçeği anlatan hikayelerdir. Aslında ulusların mitolojisine baktığımızda toplumsal kurumlarının yapısını anlarız.Mitler, ışığı hangi taraftan gönderirseniz gönderin kendilerine bakan her göze farklı bir ayna sunarlar.

    Okurken uçuk gelebilir ama ilk insanlar soyut düşünme güçlerinden ziyade hayal güçlerini kullanmışlardır. Bu nedenle imgelemleri gelişmiştir. İlk insanların içinde yaşadıkları evreni anlamaları kendileri hakkındaki bilgileri kadardır, kendi toplumsal yaşantıları nasılsa evreni de öyle anlamaya çalışmışlardır. Onlar bedeni insani duygu ve tutkuları metafor yoluyla biçimlendirmişlerdir ama yoktan da yeni bir şey var edilemez der Vico...

    Ben her zaman içinde bir sır bir giz arayarak okurum mitosları çünkü hayatın akışı içerisinde bilerek ve bilmeyerek yaptığımız bir çok ritüelin temeli gibi gelir...

    Neyse efemmm mitoloji candır, kültürdür okuyunnnn
  • 230 syf.
    ·9/10
    Kitap Mehmet Kaplan' ın farklı zaman dilimlerinde yazdığı makalelerinden oluşuyor. Dilin kültürün taşıyıcısı olduğundan, bir milletin dünya görüşünün diline yansıdığından söz edilmiş. Dil ve edebiyat, dil ve din ilişkisi hakkında bilgiler bulunmakta. Öztürkçe, Osmanlıca, Türkçe sorunlarına dair fikirlerine de yer vermiş. Türk milletinin edebi ve tarihi kaynaklarının yayımlanması konusunda belirttiği düşüncelerini de çok değerli buldum. Yeni neslin kendi kültürünü ve geçmişini bilmemesi, Rusya'nın Türk milletleri arasında kültür birliğini yıkmak için işe ilk önce dili bozmaktan başlaması gibi daha nice okunmaya değer fikirleri bulunmakta. Sanırım en çok aklımda kalan cümle şuydu: Dil insanın evidir.