• Kapıcı kardeş;
    Sana zahmet, bütün gazeteleri bul bana.
    Yok, siyaset falan umurumda değil, gidişata zaten karnım tok..
    Oysa her gece bıçaklıyor beni bu anılar.
    Hiçbir gazetede tek satır bahseden yok..

    Ressam kardeş;
    Ölümün rengini boyadın mı hiç?
    Kara, topraktan kara mıdır?
    Ak, kefenden ak mı?
    Kapıyı çalacakmış kadar yakın,
    Piyangodan çıkacakmış kadar uzak mı?

    Şair kardeş;
    Fazla bir imgen var mı ödünç verecek?
    Duyunca dil kurusun, dudak çatlasın.
    Bu benim hicranımı bine katlasın..
    Öyle bir etki yaratsın ki o zalimde,
    Havai fişekler gibi tepesinde patlasın!

    Kemancı kardeş; sen dur kardeş.
    Hasretin makamında gezin biraz,
    Muhayyer ile kür dibinin kıyısında,
    Hicazın orda bir yerdedir..
    Çıldırana kadar çal, teller kopuncaya kadar çal
    Cancağızım çok derin kederdedir..

    Barmen kardeş;
    Her şeyi unutturacak bir zıkkımın var mı?
    Şöyle manda deviren cinsinden..
    Daha da beterinden, köpek öldüreninden,
    Ah, sevdiğim herkes bindi o meçhul gemiye!
    Bense hep korktum son anda atladım gemiden..

    Tetikçi kardeş;
    Kalbi tam ortasından vuracağına emin misin?
    Kim için çırpındığına bakmadan,
    İçindeki cevahiri hiç ipine takmadan,
    Gez göz arpacığın ince hesabıyla,
    Abanarak tetiğe, kirpiğini bile oynatmadan..

    Mezarcı kardeş;
    Bir çukur da bana kaz elin deĞmişken.
    Ah, hiçine harcadım güzelim yılları hiçine!
    Hiçine harcadım ben bu sevdaları hiçine!
    Belki bu akşam, gelip uzanabilirim içine.
  • 504 syf.
    ·35 günde·8/10
    Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

    Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için.

    Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

    Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

    Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

    Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

    -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

    Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

    Süha Demirel, 2 Mart 2015.
  • zihninde imgeler dölleyen bir adamın şair oluşu bir anlam ifade etmiyor benim için... abartılı hayallerin meçhul çocukları bizi neden yarattın baba diye sorduğunda şaire... vereceği bir cevabı yoksa Evet, benim için yaptıklarının bir değeri yoktur...
  • Yalnızlık yazdırır, ama her zaman güzel değil bu
    çünkü o şiirleri doğuran yalnızlık, şairleri öldürür..
  • Mona Roza Tek Gül anlamına gelir. Bir rivayete göre... Sezai Karakoç üniversitedeyken bir okul arkadaşına sevdalanır.. Fakat kendisini yakışıklı bulmadığı için ona bir türlü açılamaz.. Bir gün cesaretini toplayıp aşkını Muazzez Hanım´ a arzeder..Fakat reddedilince çok üzülür.. Okullar tatil olur.. Muazzez hanım Geyve´ de yazlıkta kalmaya başlar.. Sezai Karakoç' ta tam karşısındaki yazlığın bahçesinde bahçıvan olarak çalışmaya başlar.. Her gün karşılıksız sevgi duyduğu sevgilisini seyreder..Ona şiirler yazar. Mona Roza şiirinin her kıtasının baş harflerine dikkat edersek Muazzez Akkayam ismi ortaya çıkar. Gel zaman git zaman.. Okul biter ve mezuniyet töreni yapılır..Mezuniyet törenindeyse Sezai Karakoç Mona Roza şiirini okur. Muazzez Akkaya ise tam karşısındadır. Şiiri bittikten sonra bir alkış tufanı kopar. Herkes bir daha okuması için ısrar eder. Ve tam 3 kez Sezai Karakoç bu şiiri ard arda okur. Sahneden tam ineceği sırada Muazzez Hanım koşarak yanına gelir ve ona hala teklifinin geçerli olup olmadığını sorar. Sezai Karakoç senin aşkın artık benimkine yetişemez der ve hayır cevabını verir Muazzez Hanım bayılır. Ertesi gün ise Muazzez Hanım´ ın intihar ettiği duyulur. Sezai Karakoç hala evlenmemiştir.....
    Sezai KarakoçLa Muazzez Akkaya aynı karede!!Şiirin Sırları


    BİRİNCİ SIR: Mona şiiri

    Mona Roza siyah güller, ak güller /

    Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak" diye başlar.

    Geyve'nin sırrı ortaya çıktı: Sezai Karakoç'un büyük aşkı Muazzez Akkaya Geyveliymiş.


    İKİNCİ SIR: Mona Roza şiiri büyük efsanelere ve tevatürlere de konu oldu. Onlardan biri de Muazzez Akkaya'nın intihar ettiği şeklindeydi. Bu rivayet doğru değil. Çünkü Muazzez Hanım'ın şu anda New York'ta büyük kızı Dr. Ayşegül Giray ile birlikte yaşadığını biliyoruz.


    ÜÇÜNCÜ SIR: Sezai Karakoç'un Mona Roza şiirini tamamen platonik duygular içinde yazdığı, Muazzez Akkaya ile hiç tanışmadığı sanılıyordu. Karakoç'un Muazzez Hanım'a açılıp açılmadığını hálá bilmiyoruz ama iki ismin birbiriyle tanıştıkları kesinleşti.


    DÖRDÜNCÜ SIR: Muazzez Akkaya'nın durgun ve melankolik bir kadın olduğu sanılırdı. Hayalleri yıkma pahasına kızının tanıklığıyla söyleyelim: Karşımızda neşeli, esprili, hayat dolu bir kadın var.


    BEŞİNCİ SIR: Muazzez Akkaya'nın Mülkiye yıllarında uluslararası yarışmalara katılan bir ping pong şampiyonu olduğu bilgisi, Sezai Karakoç'un ünlü "Ping Pong Masası" şiirini anlamlandırmamıza yardımcı oldu.


    ALTINCI SIR: Mona Roza şiirinde

    "Artık inan bana muhacir kızı /

    Dinle ve kabul et itirafımı" şeklinde iki dize var.

    Muazzez Akkaya'nın, Geyve'ye sonradan yerleşmiş bir muhacir ailesinin kızı olduğunu bilmem belirtmeye gerek var mı? İşte o meşhur Mülkiyeli kızın adı: Muazzez Akkaya...


    Kandilli Kız Lisesi'ni "Pekiyi" derecesiyle bitirdi. 1950'de Mülkiye'ye girdi. Aynı okulda öğrenim gören sınıf arkadaşı şair Sezai Karakoç'u "fırtınalı bir aşk Okulun en popüler kızlarındandı. Baş döndürücü güzellikle ve Grace Kelly tipinde bir kız. Aynı okulda öğrenim gören sınıf arkadaşı şair Sezai Karakoç'u "fırtınalı bir"ın içine sürükledi. Böylece "Uğruna Türk edebiyatının en gizemli ve en dokunaklı aşk Mona Roza yazıldığı kadın" olarak kayıtlara geçti. Esin kaynağı olduğu Mona Roza şiirinden hiç haberdar olmadı. Ancak okul günlerinde paltosunun cebinde şairi meçhul şiirler buldu ve bu şiirlerin şairinin sınıf arkadaşı Sezai Karakoç olduğunu bilmedi. Okulu bitirdikten birkaç yıl sonra Maliye Bakanlığı'nda üst düzey görevler yapan ve geçen yıl hayatını kaybeden Orhan Giray ile evlendi. Üç çocuğu oldu. Şu anda büyük kızı Ayşegül Giray ile yaşıyor...
    Mona Roza (kıtaLarın baş harfLeri


    MONA ROZA


    Mona Roza, siyah güller, ak güller

    Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

    Kanadı kırık kuş merhamet ister

    Ah, senin yüzünden kana batacak

    Mona Roza siyah güller, ak güller


    Ulur aya karşı kirli çakallar

    Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa

    Mona Roza, bugün bende bir hal var

    Yağmur iğri iğri düşer toprağa

    Ulur aya karşı kirli çakallar


    Açma pencereni perdeleri çek

    Mona Roza seni görmemeliyim

    Bir bakışın ölmem için yetecek

    Anla Mona Roza, ben bir deliyim

    Açma pencereni perdeleri çek...


    Zeytin ağaçları söğüt gölgesi

    Bende çıkar güneş aydınlığa

    Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

    Seni hatırlatıyor her zaman bana

    Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi


    Zambaklar en ıssız yerlerde açar

    Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

    Bir mumun ardında bekleyen rüzgar

    Işıksız ruhumu sallar da durur

    Zambaklar en ıssız yerlerde açar


    Ellerin ellerin ve parmakların

    Bir nar çiçeğini eziyor gibi

    Ellerinden belli oluyor bir kadın

    Denizin dibinde geziyor gibi

    Ellerin ellerin ve parmakların


    Zaman ne de çabuk geçiyor

    MonaSaat onikidir söndü lambalar

    Uyu da turnalar girsin rüyana
    Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona


    Akşamları gelir incir kuşları

    Konar bahçenin incirlerine

    Kiminin rengi ak, kimisi sarı

    Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine

    Akşamları gelir incir kuşları


    Ki ben Mona Roza bulurum seni

    İncir kuşlarının bakışlarında

    Hayatla doldurur bu boş yelkeni

    O masum bakışlar su kenarında

    Ki ben Mona Roza bulurum seni


    Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

    Henüz dinlemedin benden türküler

    Benim aşkım sığmaz öyle her saza

    En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

    Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza


    Artık inan bana muhacir kızı

    Dinle ve kabul et itirafımı

    Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

    Alev alev sardı her tarafımı

    Artık inan bana muhacir kızı


    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

    Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

    Bir gün gözlerimin ta içine bak

    Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak


    Altın bilezikler o kokulu ten

    Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne

    Bir tüy ki can verir bir gülümsesen

    Bir tüy ki kapalı gece ve güne

    Altın bilezikler o kokulu ten


    Mona Roza siyah güller, ak güller

    Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

    Kanadı kırık kuş merhamet ister

    Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!

    Mona Roza siyah güller, ak güller


    Sezai Karakoç
  • #şiirpostu
    Ahmed Arif ‘in “Otuzüç Kurşun” şiirini yazma hikayesi
    AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir durumu da var bunun.

    Olayı parlamentoya getiren bizim süt dayımız Mustafa Ekinci. Diyarbakır milletvekili. Mustafa Ekinci delikanlı iken sürgüne gitmiş. 1925 mi, 1927 mi ne? Benim doğumum sırası yani. Şeyh Sait isyanından sonra. İşte milletvekili seçilip geliyor. 45-50 yaşlarında dönmüş Diyarbakır’a. Parlamentoya olayı getirip önerge veren o. Demokrat Parti doğuda bununla seçimi kazandı. Yani jandarma dayağı, inayetler… Bir de sigara paketi gösterip “Bunu beş kuruşa içireceğiz” diyorlardı. Yenice sigarası. İktidara gelir gelmez 50 kuruş zam yaptılar ya, o ayrı mesele…

    “Otuzüç Kurşun”u yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum. O arada başka şiirlerim de var. Şimdi söyleyeyim: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden.” Onu yazmışım ama, yayımlanmış değil daha. Buna benzer bir-iki şiirim daha var.

    — Onları neden yayımlamadın?

    AHMED ARİF — Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi 20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.

    — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynadın mı?

    AHMED ARİF — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynamadım. “Otuzüç Kurşun” diyebilirim ki ilk yazdığım gibi. Ama “Otuzüç Kurşun”un başına neler geldi, benim başıma neler geldi…

    “Otuzüç Kurşun”dan önce “Rüstemo”yu yazdım. Dergiye gönderirken sadece “Rüstem” dedim. O’yu koymadım. O kadar bir uyanıklığım var. “Rüstemo” diye yayımlamazlar dedim. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. Varlık dergisi bir antoloji çıkaracak. Yıl yanılmıyorsam 1948. “Rüstemo”yu ona gönderdim. Derken işte Attila İlhan’dan mektup geldi. Teşekkür ediyordu. Yaşar Nabi Bey, Attila’ya şiirleri sen seç demiş. Seçtikleri arasında benim şiirim de var. Ön eleme gibi bir şey. “Ama” diyor.
    Attila, “son dakikaya kadar bir şey olmazsa kitapta çıkacak.”

    Antoloji çıktı. “Rüstemo” da orada yayımlandı ama, bu şiir o kitapta tektir. Çok ayrı bir sestir. Oraya herhalde 40-50 şair girdi. Büyük çoğunluğu benden büyük abilerim. En gençlerden biri benim. Öyle sanıyorum ki hiçbirine benzemeyen tek şiir odur. Yani bunu kişiliği belirtmek için anlattım.

    — “Rüstemo” “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabında yok ama…

    AHMED ARİF — Kitapta yok. Pek çok şiirim yok “Hasretinden Prangalar Eskittim”de.

    — Neden diye sorabilir miyim?

    AHMET ARİF — Bazılarını kitaba girecek kadar güzel saymıyorum. Oysa bir yaşa gelince bunu yapmak lazım. Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.

    Bizde böyle bir gelenek yok ama, öyle çocuklar gördüm ki, üniversiteli çocuklar, hayret ettim. Hiçbir edebiyat tarihçisi, eleştirmen onların getirdiği yorumu getiremez.

    — Nedir bu getirdikleri yorum?

    AHMED ARİF — Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir. Nasıl sürpriz mi diyeceksin… Yani bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin.

    Şimdi ben bunu niye böyle yapıyorum. Hepsi başından beri bir bilinçle, ir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. Ama “Otuzüç Kurşun” bir yana, “Anadolu” bir yana bütün şiirler bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.

    — Sözü “Otuzüç Kurşun”a getirsek yine…

    AHMED ARİF — Evet, “Otuzüç Kurşun”a gelelim. “Otuzüç Kurşun” olayını gazeteler de oradan burdan yazmaya başladı. Tek sütun da olsa bir şeyler çıkıyor. Ayrıca parlamentoda önerge de verilmiş.

    Aklıma gelmişken burada Afyon Lisesi’nde başımdan geçen bir olayı anlatayım. Lisede bir oğlan var. Bulgar göçmeni. Bizim sınıfın en yaşlısı taş çatlasa 20 yaşındadır; bu, 30 yaşında. Bir gün sınıfın kapısındayız. Ya yatakhaneye gideceğiz ya yemekhaneye ineceğiz.
    Kitaplarımızı, çantalarımızı topluyoruz. Dönüp de bana “Eşşek Kürt” demez mi? Ben sobanın yanındayım. Sobanın pik kapağını kaptığım gibi suratına indirdim. Alnının ortasından, göz kapağından yanağına kadar indi kapak. Satır gibi. Ve oğlan düştü oraya. Hemen hastaneye götürdüler. Adı da Bulgar Hasan. Başmuavin Cemal Hoca, Cemal Tanaç beni çağırdı. “Nedir oğlum” dedi. “Hocam böyle böyle” dedim. “Niye yaptın” diye sordu. Dedim “bunun ne hakkı var. Gelmiş hem milletin parasıyla bedava okuyor, hem de bana hakaret olsun diye böyle şeyler söylüyor.” “Ben” dedim, “ailemle, memleketimle onur duyarım.”

    Bulgar Hasan’ı geceyarısı hastaneden getirdiler. Sargılar içinde. Cemal Hoca, “Ulan seni kovarım. Bu çocuk bu okuldan mezun oluncaya kadar karşısında hazırol duracaksın. Namussuz herif, bunun iki katı yaşındasın, utanmıyor musun?” dedi. Hasan, “Hocam ben şaka yaptım, öyle şeyler bilmem” diye karşılık verdi.

    Şimdi neye anlattım bunu? Bu, hep söylenir. Şimdi de vardır. Ama biz alışkınız. Politik anlamda ise bu yenidir. Kürt sorunu yani. Ama halk olarak Afyon köylüsü, Akşehir köylüsü, Antalya köylüsü ile bir Siverek köylüsü, bir Siirt köylüsü, bir Erzurum köylüsü arasında gerek baskı bakımından gerek hor görülme bakımından büyük bir fark var mıydı? O zaman bilmiyordum. Ama bir Demiralay hikâyesi var Isparta’da, bir Senirkent olayı var.

    Şimdi orada da halka tak demiş. Bir Aslanköy hikâyesi var Mersin’de. Bunlar gerçek şeyler. Ayaklanmalar. İşte “Otuzüç Kurşun” hikâyesi de öyle bir şey… Yani belgeler ortada, mahkeme tutanakları ortada. Parlamento Tahkikat Komisyonu’nun raporu ortada. Hatta o raporda tüyler ürpertici şeyler var. Diyor ki rapor, bu yalnız 33 kişiden ibaret değil. Bu dönemde, yani 1946’ya kadar tek parti döneminde yurdun çeşitli yerlerinde böyle işlenmiş başka cinayetler de var.
    Faili meçhul binlerce cinayet…

    Türkiye işte böyle bir dönemden geçmiş. Aslında bu insanlar suçsuz.
    Nasıl suçsuz? Ve neden 33 kişi?

    Evet, 33 değil 32 kişi. Onlardan birisi kızdı. Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç “Türk askeri kadına ateş etmez” diyor. O kızı alıp ötekilere ateş ediyorlar.

    — Peki bunları nasıl öğreniyorsun o sıralar..?

    AHMED ARİF — Zahir Güvemli’nin Hürriyet Gazetesi’nde tek sayı bir röportajı çıkıyor. Ben onu okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.

    “Otuzüç Kurşun”a dönelim. Şimdi orada bir çocuk, 8-10 yaşlarında bir çocuk babasına bağırıyor, “Baba korkuyorum” diyor. Ve o çocuk için memleketin dört yanından para toplandı. Muş’tan, Erzurum’dan, Rize’den para toplandı. O çocuğu kurtarmak için yani. Para verip o çocuğun ölmesini engelleyecekler. Zahir Güvemli röportajında bunları anlatıyordu.

    Bunu okuyunca “Otuzüç Kurşun” benim gözümde küçüldü. Çünkü bilgim yok. Nasıl yazılır? Bunun tiyatrosu olur, hikâyesi olur, romanı olur. Sonradan bir çocuk çıktı işte, röportajını yazdı, Cumhuriyet’in Yunus Nadi Ödülü’nü aldı.

    — Bir de sen anlatsan “Otuzüç Kurşun”un hikâyesini…

    AHMED ARİF — Şimdi konu şu: Bu adamları, 45-50 kişi toplamışlar. Baki Vandemir var, yanılmıyorsam o zaman korgeneral. O diyor ki: “Bunları mahkemeye verelim, biz niye elimizi ateşe sokuyoruz. Mahkeme var, ne yaparsa yapsın.” Veriyorlar mahkemeye. Savcılık ayıklıyor bunları.
    İçlerinde ufak tefek suçları olanlar var. Hani o zaman yol vergisi var ya, adam altı lirayı verememiş. Altı lirayı vermezsen ya yolda çalıştırıyorlar, ya da hapis yatıyorsun. Ufak tefek hırsızlık olayları var. Böyle adi suçlular ayıklanıyor, 33 kişi kalıyor. Ama bu 33 kişinin hiçbir ilişiği yok mahkemeyle, karakolla, jandarmayla. Sanık bile değil hiçbiri. Bunları bırakıyorlar. Keşke bırakmayaydılar. Onlar da tutuklu kalaydı. Hiç olmazsa ölmezdiler. Öldürülmezdiler. Ötekiler yattılar, çıktılar. Cezalarını çektiler.

    Bunları salıverince içlerinde bir de kız çocuğu var. Mehmedi Mısto dedikleri bir adamın kızı. Mehmedi Mısto Türk, İran ve Sovyet pasaportu taşıyor. Ve Türk istihbaratının adamı. Yani görevli bir adam. Aynı zamanda bir aşiret reisi. Olay da onun bir mektubuyla çıkıyor ortaya.

    Adam Türkiye’de değil. Bir mektup yazıyor, “Benim malım mülküm var Türkiye’de, bu yağma ediliyor, kaymakam sahip çıkmıyor” diyor. Adamın bu tür şikayetleri var.

    Fakat kimse bunları dikkate almıyor. Tersine adama hakaret ediyorlar, ok ağır mektuplar yazıyorlar. “Kızına böyle yaparız, senin karına şöyle yaparız” diyorlar.

    Bunları zabıtlardan okudum ben. Tahkikat Komisyonu tutanaklarından yani.

    Olay böyle gelişiyor işte. Ve bir talan gelip geçiyor Özalp’tan. yağma gibi bir şey oluyor. İyi ama bunların hiçbiri yakalanmıyor. Sağdan soldan biçare adamlar toplanıyor. Kişisel düşmanlıklar, başka bir şey olamaz ki… Orada bir arzuhalci var, kör bir adam. Bu çok önemli.
    Asıl şebekenin, iftiranın başı bu adam. Biri daha var. Şube’de çalışıyor. İşte bunların karaçalmasıyla olay böylece gelişiyor.

    — Ya baskılar..?

    AHMED ARİF — Şimdi bana söylenen şudur: Sen niye yazdın bunu? Bir konu yasağı mı var kardeşim? Ben yazmasam kim yazacak?

    Şunu da söyleyeyim: “Otuzüç Kurşun”u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Klasik ağıt. Bizim Türkçemizde sözlü ağıtlar var ya, divan. Öyle kaleme aldım. Yayımlayacağım filan hiçbir zaman aklıma gelmedi.

    Çok yakınlarım, arkadaşlarım “Niye yazdın bunu” dediler. “Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.” Ben Mustafa Suphi hakkında bir şey bilmiyorum ki… Ayrıca Mustafa Suphi çok eskide kalmış. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay. Dedim ki: “Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.”

    İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Deva