• 400 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Türk polisiye yazarımız Ahmet Ümit in Geç Hitit Devletlerinden Karkamış (Antep,Suriye sınırı)’ta kurulmuş şehir devletlerinden birinde sarayın resmi tarihçisi Patasana adlı görevli ‘nin serüveni ile Patasana nın gizli tabletlerini ortaya çıkaran kazı ekibinin içine düştüğü cinayet bilmecesini anlatır bence en güzel bu kitabında..Tarihi romanın modern zamanlarda geçen kazı bölümleri, Ahmet Ümit tarzı katili bulmaya çalışan bir grup insanın tanıdık aksiyon sahneleri eşliğinde gerçekleşirken,M.Ö 2000 lerde yaşamış saray görevlisi Patasana benim gözümde Ahmet Ümit ten ayrılıp bağımsızlığını ilan etmiş bir cumhuriyettir..Ahmet Ümit in en gerçekçi ,en hüzünlü,en gizemli tarihi kurgu karakteridir Patasana bence..Kitaba dair aklımda en çok yer edinen kısımların başında Fırat nehrinin anlatıldığı bölümler geliyor.Fıratta batan gemiler ve sulara gömülen hazineler,sarayın gizli odalarında öldürülüp parçalara ayrılıp Saray balkonundan Nehre atılan cesetler..Bu kitabı okuduktan sonra şiddetle Gaziantep i görme isteği duyabilirsiniz ve Fırat nehrine de hazine ya da cesetlerden arta kalanları görürüm umuduyla derin derin bakmak isteyebilirsiniz zira ben öyle yaptım.Kitap da okuduğumda ürktüğüm, Fırat nehrini somutta da görünce beni kendine mıknatıs gibi çekmesine canlı canlı şahit olup yıllar sonra da kabus olarak bazı gecelerime eşlik etmiştir.Ahmet Ümit de Antepli olduğu için belki de en güzel yazdığı kitabı budur. Okumanızı tavsiye ederim.
  • 176 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    "Eine allerliebste Geschichte!"
    Yani diyor ki "Enfes bir hikaye!"

    Kitap okuyoruz hepimiz değil mi? Roman, öykü, felsefe, biyografi... Farklı farklı türlerde okuyoruz ama kaçımız "okuma" üzerine düşündü? Bölüm değiştirmemin ve sosyolojiye geçmemin ardından bazı şeyleri fark etmeye başladım. Çok ama çok yetersizdim! Yani sizi bilemem ama ben yetersiz olmayı hiç sevmiyorum. Kitap okumamın bir nedeni de bu zaten. Yazılmış bütün kitapları okumak ve her şeyi bilmek istiyorum (Aramızda kalsın :D )

    Okulumda da hocalarla beraber "Kitap Çözümlemesi" yapmaya başladık. Hocam bana şey dedi: "Ömer,kitaplığındaki kitapların çok kaliteli ama biraz da bölüme yönelik okumaya başlamalısın." Tamam dedim yani o kadar sosyoloji kitabım yok kabul ediyorum. Sonra işte biz her hafta bi' kitap okuyup onun hakkında konuşmaya başladık. Benim gibi siz de "Kitap Buluşması" sandınız değil mi?

    Kitap buluşması değil "çözümleme"olması açıklıyor aslında. Okuma üzerine düşündünüz mü diye sorma nedenim buydu. Yıllarca kitap okuyabilir bi' insan ve ne kadar çok okuduğuna önem verebilir. Ki bugüne kadar ben de ne kadar çok okuduysam o kadar mutlu oldum. Ama "okuma" demek çok farklıymış. Kitabı alıp önüne okuyunca saatlerce, o okuma olmuyormuş... Eline kağıdı kalemi alıp okumalıymışsın, saatlerce düşünmeli ve de kitap ne kadar kısa olursa olsun içinden ne kadar çok bilgi koparabildiğine bakmalıymışsın.

    Nicelik değil de nitelik önemli diyor ya buradaki bazı arkadaşlarımız. Neden dediklerini anladım şimdi. Kendi adıma konuşmam gerekirse bugüne kadar daha iyi okumaya çalıştım hep ama okumalarım hep "eksik" kaldı.
    800-900 sayfa kitapları bile okusam buraya hep duygularımı yazdım. İşte bana şöyle hissettirdi böyle sevindirdi gibi. Tabii üzme ve depresyona sokma kısmı aha çok oldu ama olsun :D

    Ama aslında önemli olan ne kadar çok okuduğun değilmiş, neler kapabildiğinmiş. Yani ben öyle bir şey gördüm ki 50 sayfalık bir kitap versek hocamıza, kaç sayfa yazı yazabilir kaç saat konuşabilir onun hakkında...

    Bu yüzden ben de (tabii bölümümde kendimi geliştirme amacıyla) da bundan sonra kitap okuması yapıp burada inceleme yazmak yerine "kitap çözümlemesi" yaparak kitaptan ne kadar çok felsefi ve sosyolojik bilgi çıkarırsam o kadar mutlu olacağım. Umarım bundan sonra yapmaya gayret göstereceğim bu tarz incelemelerim de sizlere bilgi katar.

    Amcanın Düşü uzun bir öykü. Ama en başta da dediğimiz gibi "Enfes bir hikaye!".
    16. sayfada Dostoyevski kitabını şu şekilde anlatıyor: "Anlatacaklarım, Marya Aleksandrovna ile evinin Mordasov'daki yükselişi, şöhreti ve dört başı mamur düşünüşünün ayrıntılı, dikkate değer hikayesidir."
    Ah Marya ah!

    Tolstoy şöyle bir söz söylemiş: "Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar:
    ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir."

    İşte Amcanın Düşü de bu şekilde başlıyor. Marya'mızın oturduğu şehre bir yabancı geliyor. O da Prens K, yani amca :D

    Amcamız kitabın kapağında da gözüktüğü gibi kendisine baya özen gösteren, her tarafı takma dolu birisi :D Saçları,bıyıkları, gözü bile... Tabii kendisi de zengin ve şehre geldiği anda Marya denilen kadın Prensi evinde ağırlamaya başlıyor. Sonra da yine kapaktan da anlaşılacağı gibi kızı ile evlenmesi için çaba gösteriyor.

    Şimdi size Felsefi ve Sosyolojik çözümlemeler sunacağım:

    FELSEFE:
    Dostoyevski yergi,taşlama yaptığı bu kitapta bi' taşra kasabasının insanlarının ahlakını anlatıyor. Tamam şehrinize bir yabancı geldi ve o zengin birisi de. Peki bu durumda yapacaklarınız nedir? Dedikoduyu çok seven bir halk var ve her şey hemen duyuluyor kasabada. Örneğin Marya kızını amcamız ile evlendirmeyi düşündüğü anda tüm insanlar bunu duymuş oluyor. Burada farklı bir şey görüyoruz aslında ya da Dostoyevski bunu ustaca bize gösteriyor. Kimse masum değil!

    Marya sinsilikler ve oyunlar yaparak amcayı sarhoş ediyor sonra da kızını karşısına çıkarıyor. Evlenmelerini sağlamak için binbir türlü oyun düzenliyor ve insanın kendi kendisini yargılaması bu noktada ortaya konuluyor.

    Ahlak kişisel midir? Sizi yargılayabilecek tek kişi aslında siz misinizdir ya da toplumsal doğrular- yanlışlar var mıdır? Herkes bir yanlışı yapsa o hala yanlış olmaz mı?

    Burada da Marya'nın kızı Zina karar vermeye çalışıyor. Yaşlı bir adamı kandırarak onunla evlenmeli mi, yoksa ahlaklı davranarak onu kandırmaktan vaz mı geçmelidir?

    Peki Amcanın Düşü ismi neden verildi? Descartes'in de "Rüya Argümanı" olarak adlandırdığı bir olay vardır. Bilgi felsefesi alanında yaşadığımız hayat gerçek mi değil mi diye sorular sorulur. Kitabımızda ise Amcamız, yaşadıklarının o kadar mümkün olmayan ve güzel şeyler olduğunu bilir ki onlara "gerçek" diyemez. Onların hepsi aslında "Amcanın Düşü"dür.
    Bu noktada düşünmemiz gereken şey şu; hepimiz yaşıyoruz bu dünyada,nefes alıyoruz, çalışıyoruz ve kitap okuyoruz.
    Peki yaşadığınız hayat gerçek mi değil mi nasıl bilebilirsiniz?
    Amcamız yaşadıklarına "Düş" dedi çünkü yaşadıkları yaşayamayacağı kadar güzeldi.

    Peki, bizler ya güzel değil de kötü ve iğrenç bir hayat yaşıyorsak, o zaman "düş" olduğunu nasıl anlayacağız? Ya da düş değil de kabus olduğunu...

    SOSYOLOJİ:
    Her bir kitap yazıldığı dönemden izler taşır. Yazılan kitap her ne kadar hayali bile olsa yazıldığı dönemden ve de yazarının düşüncelerinden etkilenir. Yazarı da yaşadığı toplumdan etkileniyor zaten...

    Kitabımızın 18. sayfasında şunlar yazar: "Yine de bu eli açıklık, Mordasov'da yüksek sosyetenin törelerinden sayılır; kınayacak yerde çekici bulurlar böylelerini." Peki buradan nasıl bir sosyolojik çıkarım yapılır?

    Bu konu biraz daha Kültürel Antropoloji'ye kayar ama toplumların "gösteriş" yapması toplumdan topluma değişiklik gösterir. Kitapta geçen örneğe göre Prens K. eli açık davranır ve parasını etrafa saçar. Ama "yüksek sosyetenin törelerinden" sayıldığı için çekici bulunur.

    Toplumdan topluma değişen bu durum bazı toplumlarda kınanıp bazı toplumlarda ise takdir edilir. Örneğin Amerika gibi bir ülkede "servetini" kendine saklamalısın ve bunu gösteriş için harcamaman gerekir. Kitabın da değindiği bu kısımda 19. yüzyıl Rusya'sında insanların para saçmayı, gösterilişli balolar düzenlemeyi ve eğlenceli ziyafetler yapmayı "takdir ettiği" ortaya çıkıyor.

    İkinci olarak ise Evlilik...
    Her kitabı dönemine göre okumak gerekir ama bu kitabı dönemine göre okuyabilen kesim bana göre çok azdır. Nedeni aşırı basit :D

    Sosyolojinin konularından birisi de Evlilik ve Aşk'tır. Kitabımızda geçen evlilik türü maddi açıdan zenginliğe kavuşabilmek için yapılan ve çıkarlar üzerine yoğunlaşmış bir evlilik türü olup "aşk" kelimesinden uzaktır. Yine kitapta da geçtiği gibi Marya bu evlilikte aşk olmayacağını söyler.

    Burada dönemine göre yargılama kısmı ise şu şekildedir. Evliliklerin günümüzdeki yansımaları "Aşık olup evlenme" olup modern çağın beraberinde getirdiği, filmlerde dizilerde gördüğümüz; birbirlerine aşık olan iki gencin mutlu olmak için yaptığı evlilik çeşididir. Kitabımızdaki evlilik ise bu tür evlilikten çok uzak. Şimdi düşündüğümüz zaman parası için biriyle evlenmek ne kadar doğrudur? Ki daha da ötesine giderek o kişi ölsün de mirası bana kalsın diye düşünmek neredeyse gaddarca bir davranış!

    Bu fikrin ise size çok ama çok yakın zamanda gelişen bir fikir olduğunu söylesem? Maddi amaçlar için yapılan ya da halk arasında mantık evliliği diye geçen bu evlilik türü bundan 2-3 asır önce yapıldığında gayet doğal karşılanabilirdi. Ki Romantizm akımı ile beraber "Aşık olma" ve "aşık olarak evlenme" hayatımıza girmeye başlamıştır. Kitapta da Sheakspeare'den bolca bahsedilir ve genç nesillerin ondan etkilenerek "aşk evliliği" yapmak istediği eleştirilir.

    Dostoyevski ne kadar da ileri görüşlü be!

    Kitabın eksik gördüğüm kısmı ise yazarın kitaba müdahale etmesi... 79. sayfada da göreceğimiz gibi yazar bir anda kitaptan koparak kendi fikirlerini söyler.

    Sözlerimi 127. sayfadaki şu cümle ile bitirmek istiyorum. "Her şeye rağmen ne-fis bir düştü bu,nefis!..."

    Bana bu kitabı hediye eden Özlem Hanım'a (özlem) tekrardan teşekkür ederim :)

    Umarım sıkıcı olan bu incelemem sizlere biraz da olsa bilgi katmıştır :D

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski bütün filmlerinde insanın görünmeyen içlerine doğru bakar. Ölüm yaşlılık kaygı ve nefret duygularının gündelik yaşamda nasıl karşılıkları olabileceğine, insanda nasıl göründüğüne kafa yormuş bir yönetmen. Görsel dilin müzik eşliğinde bir şölene dönüştüğü bir filminden söz edeceğim; ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Three Colors Trilogy) kimilerine göre en iyi bölümü olan Mavi filmi (1993). Bir kadının yalnızlıkla nasıl baş edebileceğine dair öznel bir çıkarsama. Bir trafik kazasında çok sevdiği, aynı zamanda dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan eşini ve kızını kaybeden Julie, bu dayanılmaz kaybın ardından yaşama nasıl tutunacaktır?
    Filmin renginin neden mavi olduğunu hissedebiliyor insan. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir hayatta, gökyüzü ve su gibi akan bir özgürlük de, kuşku ve yalnızlıkta insan için. Kazadan önce ilkin küçük kızın mavi renkli mendili uçar arka camdan. Film boyunca rengin mavi olması sıcaklıktan çok gerçekliğin duygusunu vermek için olabilir. Kaykayla yolda kayan bir genç direksiyon hâkimiyetini şu ya da bu sebeple kaybedip bütün gücüyle ağaca çarpan ve un ufak olan arabayı görmüş ve sadece kadının sağ kaldığını anlamıştır. Fakat iyi bir eş ve baba olan müzisyenimizin son sözlerini de işitir, ailesini eğlendirmek için anlattığı bir fıkrayı tamamlamaktadır son nefesini verirken. Julie’nin yaşamındaki çölleşmeyi, arzunun çekilip gidişini, dünyaya yabancılaşmayı, zaman ve mekânın erimesini tek bir diyalog olmadan hissettirmek… Sinemanın manası da sihri de bu olsa gerek. Fakat Julie, ilk bakışta bize oldukça uzak, acıyı içine atıp tırnaklarını kalbine batıran bir kadın profiline alışkın olan kültürümüz için yadırgatıcı. Bağırıp çağıran hastanenin camlarını kıran birine o kadar da aşina değiliz. Hapların hepsini yutmaya kalkışmak da intiharın ağır dinî sorumluluğu yüzünden pek olası değil bu diyarlarda. Arkadaş ya da akraba tek bir yakınının yanında olmayışı ise tek başınalık nimetini öne çıkaran modernliğin zalimane külfeti olarak görülebilir.
    Mavi dipsiz yalnızlık
    Kadının özgürleşmesi ile eşinden kalacak hiçbir mülke müdanasının olmaması arasında kuvvetli ilişki var. Özgürlük, çalışmadan yaşamını sürdürme lüksüne sahip kadınların işi yönetmene göre. Bir de inkâr ve kabullenme salınımında acıyı gizleme ve hiçbir insanla paylaşmama hâli var ki bunun ancak yüzme havuzunda dışa vurulabilmesi de yalnızlığın modern bertarafı.
    Julie cenaze törenini hastane yatağında izleyebiliyordu ancak. Dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan büyük müzisyen elim bir kazayla hayatını kaybetmiş, hiç kimse böyle bir ölümü kolayca kabul edemez mealli tören cümleleriyle defnedilmekte. Patrice AB’nin ortak marşı olarak kullanılmak üzere çok büyük bir proje müziğini bestelemiş ve son rötuşlarını yapmakta iken hayat bitivermiştir. Bugüne kadar bestelediği müziklerin çoğunda Julie’nin desteği vardır hatta bizzat bestelemektedir kimi müzik çevrelerine göre. Bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamaz Julie.
    Kocaman eve bir başına döndüğünde bir karşılayan vardır elbet; özgürlük sosuna bulanmış mavi, dipsiz bir yalnızlık. Burada da Julie genel geçer davranış kalıplarından ayrılır. Böyle durumlarda kadınlar bütün anıları eşyaları izleri titizlikle saklayıp bir sandığın içine özenle yerleştirirler. Julie ise şömineyi yakar ama ısınmak için değil. Kızının bütün eşyalarını, birlikte yaptıkları son resimler ve doğum gününde alınmış bebekler de dâhil, her şeyi ateşe atar. Kocasının izlerini siler yaşamından, kendisine teslim edilen Avrupa’nın beklediği o büyük bestenin yazılı olduğu kâğıtlar da dâhil.
    Geçmişe tutunmanın boşluğu yerine önü arkası görünmeyen sonsuz bir yalnızlığı deneyimlemeye hazırdır. Bu durum Iraklı sanatçı Talal Mahmud’un bronz heykelini hatırlattı bana; geçmiş ve anılar keskin paslı fakat eğimli bir bıçak gibi yukarı doğru uzanırken, her yönüyle büyük tehlikeler içerirken, acıtacağı kesin olmasına rağmen, insanın kendini çarmıha gerer gibi ona boylu boyunca sarılışı. Filmde ise tam tersi var. Yaşanmış her şeye arkanı dönüp gitmek… Peki geçmiş, ondan geçip gitmekle geçip gider mi? Bu kadar kolay mıdır geçmişin defterini dürüp arkana bakmadan yürümek?
    Herkes zerre zerre yine yalnız
    Gözünden bir damla yaş çıkmadı Julie’nin. Evin işlerini gören yılların emekçisi Marie bu yüzden çok ağladığını söyler, o ağlamadığı için. Avrupa filmlerinde bizdekinin aksine ağlamaz, dövünmez insanlar, gözyaşı çok azdır ve insanlar serinkanlılıkla karşılamış gibi görünür yaşananları. Kalpler, duygular sürekli kontrol altına alınmış ve aklın denetimine verilmiştir sanki. Jülie avukatına, hizmetçi ve bahçıvana ömür boyu yetecek bir hesap açtıktan sonra geri kalan yaşadıkları ev de dâhil bütün gayrimenkulü satması talimatı verir. Ne var ki kiraya çıktığı küçük apartman dairesinin kilerinde onu karşılayan bir fare ailesi hiçbir şeyin kolay olmayacağının ilk sinyalidir. İşte en çok burada başlıyor benzerliğimiz. Kadınların yalnız yaşarken baş etmede en çok zorlandıkları şeylerin başında gelir fareler ve haşereler. Hırsızlarla, yalnızlıklardan yararlanmaya çalışan gelişmemiş erkek taifesi de ayrı bir evrensel kâbus. Bu heyulalar hemen her kültürde belli dozlarda sıkıntı, kaygı, tereddüt ve acı vermeye devam ediyor.
    Julie’nin hayatına girip çıkan insanlar, avukatı, kocasının yakın arkadaşlarından biri, aynı apartmanda yaşayan ve eve erkek arkadaş getirip durduğu için komşular tarafından imza toplanarak atılmak istenen bir kız ve evin sokağında flüt çalan evsiz. Sonra tek başına gidilen kafeler, yapayalnız içilen kahveler, telefonla gelen, paketi haşır haşır açılıp hüzünle yenen yemekler arasında tam bir Avrupa hüznü.
    Ne iş yapıyorsunuz sorusuna “hiçbir şey” diyen ve artık yaşamın anlamını kaybetmiş gibi görünen Julie, tesadüfen öğrendiği gerçekle yeni bir aydınlanma yaşar. Kocasının yıllardır bir sevgilisi olduğunu öğrendiğinde yükselttiği üzüntü ve acı kulesi tuhaf biçimde yıkılır. Bu insan insanın hem şifası hem de cehennemidir, önermesini haklı çıkaran bir parıltı. Neredeyse Necip Fazıl’ın dizelerine ulaşır Julie: “Bütün insanlığı dövsen havanda/ Herkes zerre zerre yine yalnız.”Didem Madak ona şöyle derdi belki Ah’lar Ağacı’ndan Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Sevgili bir avukatın yanında çalışan sekreterdir ve dünyaca ünlü müzisyenden hamiledir. “Seni seviyor muydu?” sorusuna aldığı olumlu cevap hürmetine evin satışını durdurup kadına bağışlar. Öyle ya kimi seviyorsa evi de onun olsun. Başkasını seven adamın bir eşyası değip dokunmasın ona. Ünlü müzisyen, sevgilisine karısının çok iyi bir kadın olduğunu, ona sonsuz güvendiğini hatta kendisinin bile ona güvenmesi gerektiğini söylerken yanılmamış. Julie için gerçek arınma da gerçek özgürlük de bir insana bağlı mutluluğun üzerindedir artık.
    Artık her insanı, her mekânı, her eşyayı görecek gözü ve zamanı var. Önünden geçip gittiğimiz bir evsize neyiniz var, diyebilir. Daha önce durup dönüp bakamayacağı nice şey… Gerçi bazı yalnızlar daha da nemrutlaşır. İnsana, özellikle de acize yoksuna iyice kapatır kendini, korunma adına. “Daima tutunacak bir şey bulmak lazım” dedi evsiz adam ona. O müziğe ve flütüne tutunmuştu. Bir seferinde kahvesini içerken yaşlı, şık fakat kemiklerindeki erime yüzünden artık neredeyse çöp kutusuna yetişemeyecek kadar küçülmüş yaşlı kadının bir cam şişeyi yerine atma çabasına tanık oluruz uzun süre. Kimse yardım etmez, çünkü herkesin acelesi vardır bu şehirde.
    Julie annesini en iyi huzurevine yerleştirir ve ziyaretine gittikçe onun hafızasının kızından hızla uzaklaşmasına tanık olur. Yalnızlaşmanın bir veçhesi de unutmaktır. İki ucu keskin bıçak gibidir bazı oluşlar, unutuşun hem nimet hem bela oluşu gibi. Unuttukça  ıssızlaşırız. Yerinden hiç kalkmayan annenin dünyaları ayağıma getiriyor dediği televizyonda, en çok kalbin zor dayanacağı aksiyon programlarını izlemesi de insan yaşamındaki zıtlıklara özlem ve arzulara güzel bir gönderme. Hiç kıpırdamayan insanın hayallerinin uzanabileceği yerlere göz kırpmak. Çok yükseklerde yürüyen ip cambazları, uçaklardan atlayan maceracılar, esnek iplere bağlı olarak uçurumlardan düşenler… Ölmüş kocasına selam yollayıp duran anneyle dertleşme ve durumunu idrak etmesini bekleme ihtimali de kalmamıştır artık.
    Yıllardır platonik olarak Julie’yi seven Patrice’in yakın müzisyen arkadaşı aşkını itiraf eder. Bestenin bir nüshasını saklamıştır. Julie yarım kalan eserin bitirilmesine yardım eder. Sevgiyle başlanmış her şeyi tamamlamıştır böylelikle. Evi vermiş, konçertoyu hitama erdirmiştir. Sevmediği ama sevgisini ve emeğini takdir ettiği adama istediğini vermeye gelmiştir sıra. Burada Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki benim hiç onaylamadığım maşeri vicdan çıkar karşımıza; sevgi emektir. Filmin bitiş şarkısını herkes istediği gibi onaylayıp reddetmekte serbest elbette:
    Sevgi sabırlıdır
    Sevgi her şeye inanır
    Sevgi şefkatlidir
    Sevgi asla son bulmaz
    Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırlara
    ve bilgiye sahip olsam
    Eğer dağları yerinden oynatacak kadar inancım
    olsa ama sevgim olmasa
    Bir hiçim
    Ama peygamberlik ortadan kalkacak
    Bilgi sona erecek
    Bilgi ortadan kalkacak
    İşte böylece kalıcı olan iman ümit ve sevgidir
    Yıldız Ramazanoğlu, ‘’Yalnızlığın Mavi Yüzü’’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.
  • 544 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Sitede bir dünya popüler kitap var; okusanız da, okumasanız da artık belli başlı diyalogları ezbere biliyorsunuzdur diye tahmin ediyorum.

    ''Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.''

    "Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın."

    "Küçük Prens yine konuşmaya başladı:
    'İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi...'
    'İnsanların arasında da yalnızlık duyulur' dedi yılan."

    Tabi birde Olric Edebiyat'ı var(Evet, Olric Edebiyatı. Oğuz Atay'a ait olmayıp ona aitmiş gibi gösterilen alıntılardan oluşan modern türk edebiyatı)

    -Onunla ne zaman lades oynasam kaybediyorum Olric...

    -Neden efendimiz ?
    -Kalbim ondayken nasıl aklımda diyebilirim ?



    -Ne zaman ayran içsem uykum geliyor Olric...

    -Neden Efendimiz ?

    -Çünkü ayran içinde bulundurduğu laktik asit sayesinde uyku getirir Olric.


    Bıla bıla... Demeye çalıştığım bu tarz populer kitapları okusanız da okumasanız da ne olduğunu az çok hepiniz biliyorsunuzdur. Peki hiç farklı kitaplara yönelmeyi düşünmediniz mi ? Sadece popüler olan kitaplar mı güzel oluyor ? Ya da reklamı çok iyi yapılmadı diye kitap kalitesiz durumuna mı geliyor ? Yok efendim öyle bir şey! Bir kitabın popüler olmasında ki en büyük sebep yine biz okurlarız. Tabi bu bazen çok kötü yerlere varıp, güzelim kitapları dalga konusu haline getirebiliyor.

    Mesela Kürk Mantolu Madonna; Sanırsam çok fazla kitap okumamış ve karşıdaki insanlara kendinizi Türk Edebiyatı'na aşırı hakim olduğunuzu göstermek istiyorsanız en iyi tercihtir. He, bir de kahve eşliğinde okursanız mutlaka sizi doçent düzeyinde görebilirler...

    Mesela Suç ve Ceza; Henüz sevgiliniz yoksa ve olmasını istiyorsanız, Suç ve Ceza sayesinde hem ortamlarda ''aaaa Suç ve Ceza mı? Evet evet okudum, çok güzel kitaptı.'' diyerek artistlik düzeyinizi artırabilir, hemde sevgili yapma ihtimalinizi %25 oranında artırabilirsiniz.


    Demem o ki, bazı kitapların çok popüler olması çok da iyi bir şey değil. Belli bir yerden sonra durum hiç de hoş olmayan yerlere geliyor; peki ya Danilov Beşlemesi gibi, gerektiğinden inanılmaz düzeyde az bilinen kitaplar ? Onu napçez ? Gelin bir konuşalım bence...



    Öncelikle baştan belirteyim: Bu kitap Danilov Beşlemesi'nin son kitabıdır. İlk kitap On İki'dir. Daha önceden onunla ilgili inceleme yazdığımdan (#30041112) bu sefer de son kitap adına yazmak istedim...

    Geri döndüm, tabi siz bunu fark etmediniz de ben 2 dakika önce sayfa bağlantısı kopyalarken yanlışlıkla bütün yazdıklarımı sildim sanıp bilgisayarı fırlatmak üzereydim. Küçük bir şoktan sonra incelememe devam ediyorum izninizle...

    Danilov Beşlemesi genel olarak hemen her insana hitap edebileceğini düşünüyorum. Macera aksiyon, korku gerilim, dram, aşk, polisiye öge, tarih, felsefe, fantastik öge... her şey var. Jasper Kent'in yalın ve sıkmayan uslubü ile yatın bir kenara tadını çıkarın.

    Serinin ilk kitabı olan On İki'yi ilk okuduğumda 6.sınıfa gidiyordum. Ne zaman kitap bitse diğer gün ilk baştan başlıyordum. Bazen canım sıkılıyor, Aleksey'in opriçniklerle yaptığı savaşları teker teker okuyordum. Evimizin bahçesi çok karanlık olurdu ve ben ne zaman eve girecek olsam arkamda Yuda'nın çıkmasında korkardım. Tabi şimdi ilk kitabı da bilmem kaçıncı kez tekrardan okuyunca o gerilimi hissedemedim, ama eskisinden de daha güzel tat verdi. Maalesef, bu seriden kopamıyorum ve eminim en geç 2 yıl içinde tekrardan başlarım. Dileğim o ki, birileri daha bilsin, onlar da okusun, Danilov okuduğu için göremesem bile kardeşim gibi hissedebileceğim insanlar tanıyayım... Ama nerde !

    Şunu da söylemeden edemem: Yazar henüz daha seriye başlamadan 1,2,3,4 ve 5. kitaplarda nerede ne yazması gerektiğini tamamen önceden kafasında canlandırmış. 5.kitabın son 10 sayfasında bunu size çok net bir şekilde gösterebiliyor. Sarsıldım, ciddi diyorum çok etkileyici bir final oldu. Tabi bunda benim seriyi 7 8 yıldır okuyup, finali daha yeni tamamlayabilmemin de payı var; ama ne bileyim çok seviyorum bu seriyi :D Hatta size şunu da anlatayım:

    On İki'yi yine yarın yokmuşcasına okuduğum günlerde babamla Ankara'ya gitmiştim. Ankara dönüşü AŞTİ'ye vardığımızda bir sahaf serinin 2. kitabı On Üç Yıl Sonra'yı satıyordu. Düşünsenize deli gibi sevdiğiniz bir seri ve sonunda 2.kitabını bulmuşsunuz. Otobüse geçtim 3-4 saat boyunca kitapla göz göze geldim, artık o zamanlar nasıl etkilemişse seri beni :D

    Lütfen okuyun ve beni de mutlu edin...

    Ve tabi ki bu incelemelere de bakın:

    #32016888

    #31600179

    ''Bir rüyanın kâbus olup olmaması, içerik meselesi değil, ruh hali meselesidir.''

    ''Alçakgönüllülük yalan söylemenin başka bir biçimidir.''

    "Geri gelecek misin ?"
    "Tabi," diye yanıtladım, ama aslında hiçbir askerin böyle bir soruya kesin bir cevap veremeyeceğini gayet iyi biliyordum.''

    "Maks bir haindi "
    "Onu sevmiştim "
    "Sevilebilecek hainler ve nefret edilebilecek vatanseverler vardı "

    Saygı ve Selametle...
  • Kapitalizmin kölesi, beyaz yakalı bir plaza insanı olarak birkaç yıldır yıllık izne çıkamıyordum. İşlerin yoğunluğu, kendimin yerine bakacak –her işe koşturan- birini bulamadığımdan tatil yapamamıştım ama bu sene ant içmiştim, mutlaka çıkacaktım izne. Binbir zorluk sonucunda müdürüme imzalattım yıllık iznimi ve iki haftalığına da olsa kurtuldum modern hayat esirliğinden.
    Günlük işe gitme rutinine kendini kaptıran bünyenin klasik davranışıdır: tatilde de olsa erken uyanma. Benim bünyem de -bu güzelim izin gününde- uyanmıştı sabahın körü bir saatte. Pek tabii ki tatil moduna girmiş bir insan olarak bu durumu protesto edip bıraktım kendimi yastığın yumuşak yüzüne. Zamansız uyku bölünmesine karşı -tıpkı nöbet bekleyen askermişçesine- daima tetikte bulunan bilincim, görmeye başladığım rüyamı kabusa çevirmekle meşguldü.
    Rüya ki ne rüya... Meğerse iznim başlar başlamaz, otobüsle gidiş dönüş kırk sekiz saat çeken memleketime gidiyormuşum. Rüyamın kabus kısmı da tam bu otobüs seyahati sırasında başlıyordu:
    Allah’a Emanet Turizm’in enayi mi enayi yolcuları, bendeniz bu yirmi dört saatlik yolculuğunuzda emrinize amade olacak muavininiz, Necmettin Tabutçu. İstanbul, Tahtalıkent arasında yapılacak yolculukta firmamız Allaha Emanet Turizm’i seçme kerizliğini gösterdiğiniz için sizlere teşekkür ederiz. Bu kadar dalkavukluk da yeterli, şimdi size -büyük bir kıvanç duyarak- firmamızı tanıtacağım. Allah’a Emanet Turizm’in otobüsleri geçtiğimiz yıl bu hatta tam tamına yüz seksen sekiz kez gidip gelmiş ve bunlardan kırk beşinde ölümle sonuçlanan güzelim kazalara imza atmıştır. Ayrıca bu kırk beş kazada seksen beş yolcumuz mevta makamına ulaşıp Tahtalışehir’e gitmek yerine tahtalıköye intikal etmiştir. Övünç dolu geçmişi nedeniyle sizlere kaza sigortası yaptırmayan firmamız, olur ki Allah bir kaza bela verir de “mortingen şitraze” ye ulaşırsanız tüm cenaze işlemlerinizi gerçekleştireceğine namusu, şerefi adına söz verir. Yirmi dört saat süreceği düşünülen yolculuğumuz boyunca tek şöförle idare edecek olup kendisiyle dereden tepeden konuşarak direksiyon başında uyuklamaması için gözlerimi dört açacağıma yemin ederim. Tek şöför demişken, bu cengaver insanı da huzurlarınızda takdim etmek istiyorum:
    “O bir trafik canavarı, o nice ocaklar söndürmüş, uyuklayarak araba sürme şampiyonalarının yenilmez ismi, o yaptığı ölümlü kazalarla üç kez hapse girip çıkmış, yolların cambazı, ‘Tek rakibim Türk Hava Yolları’ diyen ve nam-ı diğer Deli Hüso olarak bilinen, işte karşınızda Hüsamettin Ocaksöndüren.
    “Necmettin kardeşime yaptığı bu güzel iltifatlardan dolayı teşekkür ediyorum. Yolcu kardeşlerim, bu seyahate başlamadan önce sizlere hatırlatmadan edemeyeceğim, olur ki bu yolculuğun bir son olduğunu düşünürseniz Allah’a Emanet Turizm bunun da bir yolunu düşündü. Bu dünyayı son duasını okuyarak terk etmek isteyen yolcularımız için otobüsümüzde musaf bulunduruyoruz. İsteyenler Necmettin kardeşimize müracaat edebilirler. Haydi Necmettin, koy oradan bir Ankara havası da kendimize gelelim.”
    Rüya bu ya, ben böyle nasıl bir otobüse düştüm diyerek “Üç Kulhuvallah bir Elham” okuyup korkudan tir tir titrememek için uykuya dalmışım. Acı bir fren sesiyle sarsılarak hem rüyada hem de gerçekte uyandım. Kabusun etkisiyle üstüm başım sırılsıklam ter içindeydi. Duşa girip kahvaltı yaptıktan sonra da ne yazık ki kendime bir türlü gelemedim; ilk izin günüm o aptal rüyanın etkisiyle geçti. Gece oldu, ben yeniden kabus görürüm diye uykuya dalmaya korkar bir vaziyetteyken nasıl olmuşsa olmuş yine o karmaşık rüyanın için çivilemesine düşmüştüm. Dizi tadındaki kabusumun ikinci bölümünde öldüğüme ağlayan yakınlarımın feryat figan haldeki acı sesleri ve sonrasında cenaze namazımı kılacak cemaatin huşu içindeki bekleyişlerini görüyordum. Rüya bu ya meğerse namazı kıldıracak imam, bizim otobüsteki muavin Necmettin Tabutçu; cemaatin en ön safındaki çam yarması ise şöför “Delü Hüso” ymuş. Kabustan uyanmadan hemen önce, İmam kılıklı muavin soruyordu cemaate “Enayiyi nasıl bilirdiniz?”, onlar da hepsi bir ağızdan yüksek sesle “En süzmesinden keriz olarak bilirdik” diye cevaplıyorlardı.
  • Genel manada modernitenin kimi insanlar için psikolojik gelişimi zorlaştırdığı, kimileri ( yüksek özerklik seviyesi yakalayabilen insanlar) için de kolaylaştırdığı söylenebilir. Daha incinebilir ve modern toplumun beklentilerini karşılamaktan uzak bir azınlık için, modern toplum bir kabus olabilir.
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    DOĞAYI YEMEYE GELDİK!!
    MÜSAADE BİZİM, KENARA!!!

    Uyanır uyanmaz pencereyi açıp derin bir nefes alsan ya da çıplak ayak az biraz yürüsen, gün doğmadan denizin aydınlanmamış maviliğinde kendini unutsan, yaşamındaki gereksiz ne varsa çıkarsan ( evindeki gereksiz eşyaları bir düşünsene) kaçık gibi bakacaklar sana. Uçmuş bu diyecekler, normal değil.

    Normal insan nasıl olur ki? Normal ne demek?
    Çoğunluğa aykırı davrandın. Evinde bilmem kaç ekran televizyon yok. Bir "madde" seni kendine aşık edip uykularını kaçırmayalı uzun zaman oldu. ‘’O benim!!’’ anlayışını da bıraktın. Çünkü uzun zaman önce okumuştun ‘’UBUNTU’’ kavramını. ‘’Ben, biz olduğumuz zaman benim.’’ diyordu. Detaylar azaldıkça daha mutlusun ama bu medeni(!) insana çok dokundu. Tüm bu detaylar hayatında olmadığında mutsuz/doyumsuz olmalı, kabus gibi bir hayat yaşamalıydın onlara göre. Öyle misin?

    Doğadasın çoğu zaman. Bunalsan kaçacak delik değil kaçacak yeşil alan aradın. Kaçacak mavi, seni saklayacak öbek öbek bulutlar. Ama kaçışların hep anlık çünkü dönen bir çark var dışarıda. Senin dışında ve sen de ne kadar kaçarsan kaç o çarkın kölesisin aslında. En azından zararı en aza indiririm çabası ile yaptın tüm yaptıklarını. ‘’Hepsini korumaya gücüm yetmez ama zarar vermemeyi başarabilirim!’’ dedin.

    Güneşin doğuşunu izledin, hava tahminini gökyüzüne bakarak çıkardın, geceleri yıldızları izledin yan komşun maç izlerken. Her anı bir arınma ve tefekkür saati olarak değerlendirdin. Çünkü bilirsin para ile satın alınamayacak şeyler vardır. Sabahın ilk ışıklarını para ile satın alamazsın mesela. Bu büyük bir tefekkürü sence de hak etmiyor mu?

    Kapital düzenin dayanaklı eleştirisini yine kapital düzenin çarkına takılan teknoloji ile anlatmaya çalışmak, Allah’ım ne büyük ironi!! Dumanla haber veremem, telepati konusunda hala eksiklerim var. Kaldık mı yine iki dişli hırıldaması bitmeyen akıllı (!) canavarların eline.

    Papalagi: Göğü delen adam. Daha da açalım; doğayı yiyip bitiren vahşi medeniyetler reisi. Tanıdık geldi mi? Daha da netleştirelim. Buraya güzel ev yapılır diye dağları kazan, denizi dolduran, daha çok kazanmak için savaşlar başlatan, yan komşusu açken tıka basa tok yatan BİZLER. Hırslarına yenilen beyaz insan; savaşmayı, yok etmeyi, her daim seven insanoğlu. İçsel bir güdü haline geldi onun için, daha fazlası olmasını istedikçe öngörülemez değişimler yaşadı. Birbirinden vahşi, yok etmeye programlı değişimler…

    Bir kitap düşün; geçmiş, bugün ve geleceğin eleştirisi. Eleştirdiklerimizi değiştirelim diyeceğimi sanıyorsun değil mi? Değiştirmekten bahsetmeyeceğim, çünkü ihtiyacımız olan şey rahat bırakmak. "Doğayı rahat bırakmak!"

    Tuavii ilkel bir kabile reisi, medeniyet eleştirisini bu kabile reisinin ağzından dinliyoruz. Bize kıymet verdiğimiz paranın ne saçma bir şey olduğundan bahsediyor. Bu yuvarlak metal ve ağır kağıtların modern zamanın tanrısı olduğundan. Makinelere bağlı sürdüğümüz hayatın içinin nasıl kof olduğunu anlayalı çok oldu değil mi? İnsan gücünün değersizliğinin farkında olmadığımız bir zaman var mı? Güçlü olanın her şeyi yapma hakkı olduğunu güçsüzün boyun eğmesinin gerektiği ve bu düzenin kader olduğu sürekli anlatılırken bir adam çıkıyor-bir kabile reisi- saat ve somutlaştırdığımız zaman kavramına hâkim değil, hiyerarşi bilmiyor, bize göre diplerde(!). Ânı bizden iyi yaşıyor ama gözümüzde ilkel olan o. Medeni olan biz. Çıkıp diyor ki bize bu mu medeniyet?

    Bu mu medeniyet gerçekten? Yakıp yıkmak, tüketmek, ezilmek, ezmek mi?
    Ne de güzel eleştirmiş, yıllarımızı bir meslek sahibi olmak için harcadığımız zamanları. Biz takvimlerden bir yaprak kopararak mesleğimizde uzmanlaşacağımız günlere koşarken sence o ne yapıyordu?

    Emile - Bir Çocuk Büyüyor Küçük Ağaç'ın Eğitimi Doğadaki Son Çocuk ve daha nice kitapta hep aynı şey okuduğumuz. Hep aynı eleştiri, kopuş ve beraberinde gelen yok oluş. Ama biz kendimizi nasıl avutacağımızı da bulduk; sonsuza kadar var olamayacak bir dünyada yaşamıyor muyuz? Yıkımlar bir şekilde bir yerlerden başlamayacak mı? Çok da abartmamak gerek zaten demiyor muyuz?

    Şimdi bunca şeyden sonra radikal bir karar alsak; doğaya çıksak, istemsiz, parsellere ayıracağız her yeri, nereye kat çıksam daha iyi bir manzara yakalarımın derdine düşecek ya da iki ağaç devirecek, eee herkes yapıyor ya da koca ormana bu dokunmaz diyeceğiz. Keyfine ateşler yakıp kaç türü yok edeceğiz, kendi türümüz artsın diye. Avlanmaya başlasak soyunu kuruttuğumuz nice hayvan olacak. Geri sayım başladı. Dünyayı elimizle yok ederek koşuyoruz kıyamete.

    Durun biraz!!! Biz bunları da yapmaya başlayalı da çok oldu değil mi? Delip geçmediğimiz başka ne kaldı?

    Peki hesabı sorulmayacak mı?