• Sitede bir dünya popüler kitap var; okusanız da, okumasanız da artık belli başlı diyalogları ezbere biliyorsunuzdur diye tahmin ediyorum.

    ''Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.''

    "Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın."

    "Küçük Prens yine konuşmaya başladı:
    'İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi...'
    'İnsanların arasında da yalnızlık duyulur' dedi yılan."

    Tabi birde Olric Edebiyat'ı var(Evet, Olric Edebiyatı. Oğuz Atay'a ait olmayıp ona aitmiş gibi gösterilen alıntılardan oluşan modern türk edebiyatı)

    -Onunla ne zaman lades oynasam kaybediyorum Olric...

    -Neden efendimiz ?
    -Kalbim ondayken nasıl aklımda diyebilirim ?



    -Ne zaman ayran içsem uykum geliyor Olric...

    -Neden Efendimiz ?

    -Çünkü ayran içinde bulundurduğu laktik asit sayesinde uyku getirir Olric.


    Bıla bıla... Demeye çalıştığım bu tarz populer kitapları okusanız da okumasanız da ne olduğunu az çok hepiniz biliyorsunuzdur. Peki hiç farklı kitaplara yönelmeyi düşünmediniz mi ? Sadece popüler olan kitaplar mı güzel oluyor ? Ya da reklamı çok iyi yapılmadı diye kitap kalitesiz durumuna mı geliyor ? Yok efendim öyle bir şey! Bir kitabın popüler olmasında ki en büyük sebep yine biz okurlarız. Tabi bu bazen çok kötü yerlere varıp, güzelim kitapları dalga konusu haline getirebiliyor.

    Mesela Kürk Mantolu Madonna; Sanırsam çok fazla kitap okumamış ve karşıdaki insanlara kendinizi Türk Edebiyatı'na aşırı hakim olduğunuzu göstermek istiyorsanız en iyi tercihtir. He, bir de kahve eşliğinde okursanız mutlaka sizi doçent düzeyinde görebilirler...

    Mesela Suç ve Ceza; Henüz sevgiliniz yoksa ve olmasını istiyorsanız, Suç ve Ceza sayesinde hem ortamlarda ''aaaa Suç ve Ceza mı? Evet evet okudum, çok güzel kitaptı.'' diyerek artistlik düzeyinizi artırabilir, hemde sevgili yapma ihtimalinizi %25 oranında artırabilirsiniz.


    Demem o ki, bazı kitapların çok popüler olması çok da iyi bir şey değil. Belli bir yerden sonra durum hiç de hoş olmayan yerlere geliyor; peki ya Danilov Beşlemesi gibi, gerektiğinden inanılmaz düzeyde az bilinen kitaplar ? Onu napçez ? Gelin bir konuşalım bence...



    Öncelikle baştan belirteyim: Bu kitap Danilov Beşlemesi'nin son kitabıdır. İlk kitap On İki'dir. Daha önceden onunla ilgili inceleme yazdığımdan (#30041112) bu sefer de son kitap adına yazmak istedim...

    Geri döndüm, tabi siz bunu fark etmediniz de ben 2 dakika önce sayfa bağlantısı kopyalarken yanlışlıkla bütün yazdıklarımı sildim sanıp bilgisayarı fırlatmak üzereydim. Küçük bir şoktan sonra incelememe devam ediyorum izninizle...

    Danilov Beşlemesi genel olarak hemen her insana hitap edebileceğini düşünüyorum. Macera aksiyon, korku gerilim, dram, aşk, polisiye öge, tarih, felsefe, fantastik öge... her şey var. Jasper Kent'in yalın ve sıkmayan uslubü ile yatın bir kenara tadını çıkarın.

    Serinin ilk kitabı olan On İki'yi ilk okuduğumda 6.sınıfa gidiyordum. Ne zaman kitap bitse diğer gün ilk baştan başlıyordum. Bazen canım sıkılıyor, Aleksey'in opriçniklerle yaptığı savaşları teker teker okuyordum. Evimizin bahçesi çok karanlık olurdu ve ben ne zaman eve girecek olsam arkamda Yuda'nın çıkmasında korkardım. Tabi şimdi ilk kitabı da bilmem kaçıncı kez tekrardan okuyunca o gerilimi hissedemedim, ama eskisinden de daha güzel tat verdi. Maalesef, bu seriden kopamıyorum ve eminim en geç 2 yıl içinde tekrardan başlarım. Dileğim o ki, birileri daha bilsin, onlar da okusun, Danilov okuduğu için göremesem bile kardeşim gibi hissedebileceğim insanlar tanıyayım... Ama nerde !

    Şunu da söylemeden edemem: Yazar henüz daha seriye başlamadan 1,2,3,4 ve 5. kitaplarda nerede ne yazması gerektiğini tamamen önceden kafasında canlandırmış. 5.kitabın son 10 sayfasında bunu size çok net bir şekilde gösterebiliyor. Sarsıldım, ciddi diyorum çok etkileyici bir final oldu. Tabi bunda benim seriyi 7 8 yıldır okuyup, finali daha yeni tamamlayabilmemin de payı var; ama ne bileyim çok seviyorum bu seriyi :D Hatta size şunu da anlatayım:

    On İki'yi yine yarın yokmuşcasına okuduğum günlerde babamla Ankara'ya gitmiştim. Ankara dönüşü AŞTİ'ye vardığımızda bir sahaf serinin 2. kitabı On Üç Yıl Sonra'yı satıyordu. Düşünsenize deli gibi sevdiğiniz bir seri ve sonunda 2.kitabını bulmuşsunuz. Otobüse geçtim 3-4 saat boyunca kitapla göz göze geldim, artık o zamanlar nasıl etkilemişse seri beni :D

    Lütfen okuyun ve beni de mutlu edin...

    Ve tabi ki bu incelemelere de bakın:

    #32016888

    #31600179

    ''Bir rüyanın kâbus olup olmaması, içerik meselesi değil, ruh hali meselesidir.''

    ''Alçakgönüllülük yalan söylemenin başka bir biçimidir.''

    "Geri gelecek misin ?"
    "Tabi," diye yanıtladım, ama aslında hiçbir askerin böyle bir soruya kesin bir cevap veremeyeceğini gayet iyi biliyordum.''

    "Maks bir haindi "
    "Onu sevmiştim "
    "Sevilebilecek hainler ve nefret edilebilecek vatanseverler vardı "

    Saygı ve Selametle...
  • Kapitalizmin kölesi, beyaz yakalı bir plaza insanı olarak birkaç yıldır yıllık izne çıkamıyordum. İşlerin yoğunluğu, kendimin yerine bakacak –her işe koşturan- birini bulamadığımdan tatil yapamamıştım ama bu sene ant içmiştim, mutlaka çıkacaktım izne. Binbir zorluk sonucunda müdürüme imzalattım yıllık iznimi ve iki haftalığına da olsa kurtuldum modern hayat esirliğinden.
    Günlük işe gitme rutinine kendini kaptıran bünyenin klasik davranışıdır: tatilde de olsa erken uyanma. Benim bünyem de -bu güzelim izin gününde- uyanmıştı sabahın körü bir saatte. Pek tabii ki tatil moduna girmiş bir insan olarak bu durumu protesto edip bıraktım kendimi yastığın yumuşak yüzüne. Zamansız uyku bölünmesine karşı -tıpkı nöbet bekleyen askermişçesine- daima tetikte bulunan bilincim, görmeye başladığım rüyamı kabusa çevirmekle meşguldü.
    Rüya ki ne rüya... Meğerse iznim başlar başlamaz, otobüsle gidiş dönüş kırk sekiz saat çeken memleketime gidiyormuşum. Rüyamın kabus kısmı da tam bu otobüs seyahati sırasında başlıyordu:
    Allah’a Emanet Turizm’in enayi mi enayi yolcuları, bendeniz bu yirmi dört saatlik yolculuğunuzda emrinize amade olacak muavininiz, Necmettin Tabutçu. İstanbul, Tahtalıkent arasında yapılacak yolculukta firmamız Allaha Emanet Turizm’i seçme kerizliğini gösterdiğiniz için sizlere teşekkür ederiz. Bu kadar dalkavukluk da yeterli, şimdi size -büyük bir kıvanç duyarak- firmamızı tanıtacağım. Allah’a Emanet Turizm’in otobüsleri geçtiğimiz yıl bu hatta tam tamına yüz seksen sekiz kez gidip gelmiş ve bunlardan kırk beşinde ölümle sonuçlanan güzelim kazalara imza atmıştır. Ayrıca bu kırk beş kazada seksen beş yolcumuz mevta makamına ulaşıp Tahtalışehir’e gitmek yerine tahtalıköye intikal etmiştir. Övünç dolu geçmişi nedeniyle sizlere kaza sigortası yaptırmayan firmamız, olur ki Allah bir kaza bela verir de “mortingen şitraze” ye ulaşırsanız tüm cenaze işlemlerinizi gerçekleştireceğine namusu, şerefi adına söz verir. Yirmi dört saat süreceği düşünülen yolculuğumuz boyunca tek şöförle idare edecek olup kendisiyle dereden tepeden konuşarak direksiyon başında uyuklamaması için gözlerimi dört açacağıma yemin ederim. Tek şöför demişken, bu cengaver insanı da huzurlarınızda takdim etmek istiyorum:
    “O bir trafik canavarı, o nice ocaklar söndürmüş, uyuklayarak araba sürme şampiyonalarının yenilmez ismi, o yaptığı ölümlü kazalarla üç kez hapse girip çıkmış, yolların cambazı, ‘Tek rakibim Türk Hava Yolları’ diyen ve nam-ı diğer Deli Hüso olarak bilinen, işte karşınızda Hüsamettin Ocaksöndüren.
    “Necmettin kardeşime yaptığı bu güzel iltifatlardan dolayı teşekkür ediyorum. Yolcu kardeşlerim, bu seyahate başlamadan önce sizlere hatırlatmadan edemeyeceğim, olur ki bu yolculuğun bir son olduğunu düşünürseniz Allah’a Emanet Turizm bunun da bir yolunu düşündü. Bu dünyayı son duasını okuyarak terk etmek isteyen yolcularımız için otobüsümüzde musaf bulunduruyoruz. İsteyenler Necmettin kardeşimize müracaat edebilirler. Haydi Necmettin, koy oradan bir Ankara havası da kendimize gelelim.”
    Rüya bu ya, ben böyle nasıl bir otobüse düştüm diyerek “Üç Kulhuvallah bir Elham” okuyup korkudan tir tir titrememek için uykuya dalmışım. Acı bir fren sesiyle sarsılarak hem rüyada hem de gerçekte uyandım. Kabusun etkisiyle üstüm başım sırılsıklam ter içindeydi. Duşa girip kahvaltı yaptıktan sonra da ne yazık ki kendime bir türlü gelemedim; ilk izin günüm o aptal rüyanın etkisiyle geçti. Gece oldu, ben yeniden kabus görürüm diye uykuya dalmaya korkar bir vaziyetteyken nasıl olmuşsa olmuş yine o karmaşık rüyanın için çivilemesine düşmüştüm. Dizi tadındaki kabusumun ikinci bölümünde öldüğüme ağlayan yakınlarımın feryat figan haldeki acı sesleri ve sonrasında cenaze namazımı kılacak cemaatin huşu içindeki bekleyişlerini görüyordum. Rüya bu ya meğerse namazı kıldıracak imam, bizim otobüsteki muavin Necmettin Tabutçu; cemaatin en ön safındaki çam yarması ise şöför “Delü Hüso” ymuş. Kabustan uyanmadan hemen önce, İmam kılıklı muavin soruyordu cemaate “Enayiyi nasıl bilirdiniz?”, onlar da hepsi bir ağızdan yüksek sesle “En süzmesinden keriz olarak bilirdik” diye cevaplıyorlardı.
  • DOĞAYI YEMEYE GELDİK!!
    MÜSAADE BİZİM, KENARA!!!

    Uyanır uyanmaz pencereyi açıp derin bir nefes alsan ya da çıplak ayak az biraz yürüsen, gün doğmadan denizin aydınlanmamış maviliğinde kendini unutsan, yaşamındaki gereksiz ne varsa çıkarsan ( evindeki gereksiz eşyaları bir düşünsene) kaçık gibi bakacaklar sana. Uçmuş bu diyecekler, normal değil.

    Normal insan nasıl olur ki? Normal ne demek?
    Çoğunluğa aykırı davrandın. Evinde bilmem kaç ekran televizyon yok. Bir "madde" seni kendine aşık edip uykularını kaçırmayalı uzun zaman oldu. ‘’O benim!!’’ anlayışını da bıraktın. Çünkü uzun zaman önce okumuştun ‘’UBUNTU’’ kavramını. ‘’Ben, biz olduğumuz zaman benim.’’ diyordu. Detaylar azaldıkça daha mutlusun ama bu medeni(!) insana çok dokundu. Tüm bu detaylar hayatında olmadığında mutsuz/doyumsuz olmalı, kabus gibi bir hayat yaşamalıydın onlara göre. Öyle misin?

    Doğadasın çoğu zaman. Bunalsan kaçacak delik değil kaçacak yeşil alan aradın. Kaçacak mavi, seni saklayacak öbek öbek bulutlar. Ama kaçışların hep anlık çünkü dönen bir çark var dışarıda. Senin dışında ve sen de ne kadar kaçarsan kaç o çarkın kölesisin aslında. En azından zararı en aza indiririm çabası ile yaptın tüm yaptıklarını. ‘’Hepsini korumaya gücüm yetmez ama zarar vermemeyi başarabilirim!’’ dedin.

    Güneşin doğuşunu izledin, hava tahminini gökyüzüne bakarak çıkardın, geceleri yıldızları izledin yan komşun maç izlerken. Her anı bir arınma ve tefekkür saati olarak değerlendirdin. Çünkü bilirsin para ile satın alınamayacak şeyler vardır. Sabahın ilk ışıklarını para ile satın alamazsın mesela. Bu büyük bir tefekkürü sence de hak etmiyor mu?

    Kapital düzenin dayanaklı eleştirisini yine kapital düzenin çarkına takılan teknoloji ile anlatmaya çalışmak, Allah’ım ne büyük ironi!! Dumanla haber veremem, telepati konusunda hala eksiklerim var. Kaldık mı yine iki dişli hırıldaması bitmeyen akıllı (!) canavarların eline.

    Papalagi: Göğü delen adam. Daha da açalım; doğayı yiyip bitiren vahşi medeniyetler reisi. Tanıdık geldi mi? Daha da netleştirelim. Buraya güzel ev yapılır diye dağları kazan, denizi dolduran, daha çok kazanmak için savaşlar başlatan, yan komşusu açken tıka basa tok yatan BİZLER. Hırslarına yenilen beyaz insan; savaşmayı, yok etmeyi, her daim seven insanoğlu. İçsel bir güdü haline geldi onun için, daha fazlası olmasını istedikçe öngörülemez değişimler yaşadı. Birbirinden vahşi, yok etmeye programlı değişimler…

    Bir kitap düşün; geçmiş, bugün ve geleceğin eleştirisi. Eleştirdiklerimizi değiştirelim diyeceğimi sanıyorsun değil mi? Değiştirmekten bahsetmeyeceğim, çünkü ihtiyacımız olan şey rahat bırakmak. "Doğayı rahat bırakmak!"

    Tuavii ilkel bir kabile reisi, medeniyet eleştirisini bu kabile reisinin ağzından dinliyoruz. Bize kıymet verdiğimiz paranın ne saçma bir şey olduğundan bahsediyor. Bu yuvarlak metal ve ağır kağıtların modern zamanın tanrısı olduğundan. Makinelere bağlı sürdüğümüz hayatın içinin nasıl kof olduğunu anlayalı çok oldu değil mi? İnsan gücünün değersizliğinin farkında olmadığımız bir zaman var mı? Güçlü olanın her şeyi yapma hakkı olduğunu güçsüzün boyun eğmesinin gerektiği ve bu düzenin kader olduğu sürekli anlatılırken bir adam çıkıyor-bir kabile reisi- saat ve somutlaştırdığımız zaman kavramına hâkim değil, hiyerarşi bilmiyor, bize göre diplerde(!). Ânı bizden iyi yaşıyor ama gözümüzde ilkel olan o. Medeni olan biz. Çıkıp diyor ki bize bu mu medeniyet?

    Bu mu medeniyet gerçekten? Yakıp yıkmak, tüketmek, ezilmek, ezmek mi?
    Ne de güzel eleştirmiş, yıllarımızı bir meslek sahibi olmak için harcadığımız zamanları. Biz takvimlerden bir yaprak kopararak mesleğimizde uzmanlaşacağımız günlere koşarken sence o ne yapıyordu?

    Emile - Bir Çocuk Büyüyor Küçük Ağaç'ın Eğitimi Doğadaki Son Çocuk ve daha nice kitapta hep aynı şey okuduğumuz. Hep aynı eleştiri, kopuş ve beraberinde gelen yok oluş. Ama biz kendimizi nasıl avutacağımızı da bulduk; sonsuza kadar var olamayacak bir dünyada yaşamıyor muyuz? Yıkımlar bir şekilde bir yerlerden başlamayacak mı? Çok da abartmamak gerek zaten demiyor muyuz?

    Şimdi bunca şeyden sonra radikal bir karar alsak; doğaya çıksak, istemsiz, parsellere ayıracağız her yeri, nereye kat çıksam daha iyi bir manzara yakalarımın derdine düşecek ya da iki ağaç devirecek, eee herkes yapıyor ya da koca ormana bu dokunmaz diyeceğiz. Keyfine ateşler yakıp kaç türü yok edeceğiz, kendi türümüz artsın diye. Avlanmaya başlasak soyunu kuruttuğumuz nice hayvan olacak. Geri sayım başladı. Dünyayı elimizle yok ederek koşuyoruz kıyamete.

    Durun biraz!!! Biz bunları da yapmaya başlayalı da çok oldu değil mi? Delip geçmediğimiz başka ne kaldı?

    Peki hesabı sorulmayacak mı?
  • Kafkaesk modern ve özel bir kabus biçimidir. Belirli bir durum hakkında tüm ampirik ayrıntıları bilmek fakat anlam, neden ve sonu hakkında hiçbir şey bilmemektir.
    Kolektif
    Sayfa 9 - Reiner Stach(20 yıldan fazladır Kafka üzerine çalışıyor.)
  • Eskiden dil bilgisi dersinde öğretmenimin öğrettiği "özne" Bugün artık yok, şimdilerde modern dünyanın insanı her şeyin öznesini kaybetti. Fertlerin hürriyetinden bahsetmek mümkün mü? kendine has özel bir alanı var mı? hepimiz bilgi sarmalının içinde özgürleştiğimizi zannederek köleleşmiyormuyuz? Her şeyden haberi olan bugünün insanından kimsenin haberdar olmaması ne kötü. dünyayı tanıdığını iddia eden insanoğlunun üst kattaki komşusunu tanımaması ne İroni ve de ne büyük bir kabus.
  • Hayatımda belki de hiç bir kitapta bu kadar ürkmemiştim.

    Tek istisna Stephen King'in Mahşer adlı başyapıtıydı: Mahşer, salgın hastalığın yayılışını en az 500 sayfa boyunca anlatırken beni çok etkilemiş, artık hapşıran insanlardan ürker ve gerçekten kâbus görür duruma gelmiştim.

    Kafes, daha önce pek bilmediğim bir korku duygusuyla dolu. Aldığı ödüllerin hepsini hak etmiş bir çalışma bu. Okurken yaşadığım hisleri yabana atmam mümkün değil. Maloeri'nin Oğlan ve Kız'la beraber ormandan gelen seslerin ardından nehirde, kayıkta, gözleri bağlı olarak yaşadıkları şeylerin anlatıldığı bölüm, hayatımda okuduğum en ürkütücü, tüylerimi diken diken eden sayfalardı.

    Yazarın atmosfer yaratmada gösterdiği başarının asla hafif alınmaması gerekiyor. Yazar bu etkileyici atmosferi ne olduğunu bilmediğimiz, insanların delirmesine, birbirlerini ve kendilerini öldürmelerine sebep olan ve dünyada önce Rusya raporu adıyla tanınmaya başlayan delirme vakalarının sebebi olarak somut, elle tutulur, kavrayabileceğimiz hiç bir şeye işaret etmeden, sadece korku hissimizle usul usul oynayarak yaratıyor. Öyle ki kitabın bir çok yerinde ürkütücü sahneler yaratıyor, bu sahneleri parçalanmış vücutlar, oluk oluk akan kan, kana susamış canavarlar ya da uyduruk seri katiller vb. kullanmadan yapıyor üstelik. yazarın bu başarısındaki en büyük etken kesinlikle olayların sebebini açıklamaya çalışmaması. Haneke'nin filmlerinde gördüğümüz gibi, okuyucuları gerekçeler ve sebepler sunarak rahatlatmaya çalışmak aslında ona yalan söylemektir: oysa bu kıyamet hissinin, dehşet hissinin, kapana kafese sıkışmışlık hissinin sürüp gittiğini söylemek istiyor yazar. Böyle yaparak; kafeste olanın, kıstırılanın, gözlerindeki bağı çözmesi halinde delirerek kendini ve başkalarını yok etmekten korkanın, onu ezen sistemler ve sömürü biçimleri tarafından esir edilmiş modern insan olduğunu anlatmak istiyor belki de.

    Kafes'i herkese öneriyorum.
  • YKY' den Behçet Necatigil çevirisiyle çıkmış 95 sayfa bir roman.Roman bir sayıklama, kabus şeklinde başlayıp devam ediyor.Sayfaları çevirdikçe anlıyorsunuz ki her sayfa daha bir karanlık.Şüphesiz romanın bu kadar kasvetli olmasında en büyük etken yazarın psikolojik durumu ve kullandığı uyuşturucu.Bir varoluş sancısı.Var olmanın anlamını sorgulama, nedensellik oluşturma çabası hakim tüm kitap boyunca.Kitaptaki karanlık okuru da ele geçiriyor yer yer, insan boğulduğunu hissediyor.Kitabı bitirdiğimde söylediğim ilk söz ''Bu adam çok yaşamaz'' olmuştu.Nitekim, daha sonra hayatını okuduğumda bir bunalım sonrası 48 yaşında havagazını açarak intihar etmesi beni hiç mi hiç şaşırtmamıştı.
    Modern İran edebiyatının kurucularından sayılan ve pek çok dile çevrilen bu kitap Sadık Hidayet'in ruhunun karanlığıyla yüzleşmesi gibidir ve okunmak için bu gerçekle yüzleşmeye hazır okurlarını beklemektedir.