• 159 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Evet, Ali Şeriati’nin tüm kitapları bu sihirli cümleyle başlar. Sizi rahatsız etmeye geldim der. Eder de. Cümleleri, fikirleri insan da şamar etkisi bırakır. Silkelenirsiniz.
    Peki kimdir? Necidir efenim zatıâlileri? Kendilerinin asıl mesleği sosyolog olmakla birlikte ne ararsanız varcıdır. Aktivist, düşünür, yazar, çizer… Din sosyolojisi, dinler tarihi, İslam ekonomisi, yalnızlık psikolojisi, aşk v.s bi çok alan üzerine sayısız çalışmalara ev sahipliği yapmıştır. O Dr. Ali Şeriati’dir. J.P. Sartre’ın yakın arkadaşıdır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz; onu her ekonomist, her sosyolog, her psikolog, her tarihçi, her ilahiyatçı, her siyasetçi her her her insan çok rahatlıkla okuyabilecek ve kendisine dair parçalar bulabilecektir.

    Gel gelelim kitabın kendisine. Şeriati burada bir dertten muzdariptir. İçini döker de döker. Koca göbekli medrese, âlim ve yönetici sınıfına söver de söver. İslam’ın ilerleyememesinin müsebbibini bu sınıf olarak görür. Kendilerini halktan soyutlayıp mersedese binmelerini sorgular. Ve bu, dönemin katı İran rejimine karşı övülesi bir cesarettir. Bunun bedelini de 44 yaşında zehirlenerek kellesiyle ödemiştir. Şükür ki kitapları bizlere miras kalmıştır da onu hep dinleme şansına erdik!

    Müslümanlar arasında adeta övünç kaynağı olarak görülen “züht” yani dinin yasak ettiklerinden sakınıp, buyurduklarını yerine getirme işini ele alır. Ama günümüz ruhban sınıfı bu işi iyice abartıp dünyadan tümden el etek çekme boyutuna getirir. Tıpkı manastır tayfası gibi, üzerine rahmetler yağsın Buda gibi. Buna da tasavvuf ismini vererek sempatikleştirmeye çalışmışlardır. Ya tasavvuf öğretisinde eksiklik vardır ,ki her öğreti gibi bununda cumburlop benimsenmemesi gerekir, ya da bizim dindarlarımız mevzuyu yanlış anlamışlardır.

    Çünkü iş öyle bir boyuta gelmiştir ki tembellik, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık gırla gezer olmuştur. Bunun en büyük zararı da ekonomiye olmuştur. İğne ipliğimizi dahi pek muhterem batılı üretir hale gelmiştir. Bu elini eteğini çekme mottosu özellikle Afrika başta olmak üzere, Türkiye dahil bir çok Müslüman ülkesine (laik düzen başımızdayken neremizle ‘Müslüman ülkesi‘ sayılıyorsak.. O ayrı bir çetrefildir girmiyorum.) geri kalmışlığı ve ekonomisini gayrimüslimlerin tekeline bırakma neticesini doğurmuştur.

    Ali şeraiti Kapitalizme şiddetle karşı çıkar evet ama Müslümanların bu sadeleşme adı altında sefalete gitme durumunu bir Müslüman’a asla yakıştırmaz. İsraf haram, gelişme helal sayılmalıdır. Hakikaten de Müslümanların bu vaziyeti içler acısıdır. Peki, formül nedir? Şeraiti şöyle özetliyor diyebiliriz; bireyde sadelik, toplumda refahlık. Yani kişi hazinesini ganimetlerle donatmamalı bununla birlikte çeşitli yatırım, azim ve fedakârlıkla toplumunu kalkındırmalı, zenginleştirmelidir. Burası size de sosyalizm kokusu verdi değil mi? Zaten Ali Şeriati de alttan alta hatta bazen üstten üste bu fikre ulaştırır bizi. Buraya ilerde değineceğim. Yani temel de Müslüman’a kalk der! Ekonomine, siyasetine, toplumuna ve saf dinine sahip çık. Sen çıkmazsan başkası bi güzel oyun hamuru gibi oynar. Adeta pasif Müslümanlarımıza ,ki bunlar kendilerine ılımlı Müslüman derler, seslenir Şeriati. Bunun gibi birçok konuyu şairane bir üslupla kaleme alır.

    Buraya kadar olan ve kitaptaki birçok görüşe şahsım olarak zaten hep sahip çıkmış ve savunmuşumdur. Evet neden bunlar oluyorun temel cevabı da başsız, halifesiz ve şeriatsız-öz şeriat- kalmamızdandır.

    İşin şu boyutuna gelelim. Ali Şeriati nasıl okunmalı? Bence cevabı, dikkatli, kahveli ve 4 gözü açık okunmalı olmalıdır. Onu okurken Şia, sosyalizm ve kapitalizm kavramları hakkında ucundan fikir sahibi olunmalı. Çünkü Kendisi Şii, sosyalist ve dolayısıyla antikapitalisttir. Sünni mezhebe neredeyse taban tabana zıt olan Şia’nın savunucusudur yer yer. Burada Şiiliğin neden Sünniliğe ters olduğuna parantez açmak gerekir. Bu mezhep Kuran’ın tahrif edildiğini savunur. Bu iddia ise bizim mezhebimizde bir şirk sebebi sayılır. Ve ayetlerin çoğunda Kuran’ı değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceği vurgulanır. Sünni inancında Kur’an-ı Kerimin günümüze kadar orijinal hali ile nakledildiği vardır. İkinci mevzu Hz. Osman-Ömer-Ebubekir düşmanlığıdır. Şiiler halifeliğin neden en baştan beri Hz. Ali’ye verilmediği kinini tutarlar. Ve öğretilerinde bu üç halifeye hakaretler mevcuttur. Şeriati’nin de eserlerinde işin bu kısmını görüyoruz. Bu üç halifeyi makam ve ganimet sevdasıyla suçluyor. Bunun gibi birçok mevzu var Şia da. Hal böyle iken Şeriati’yi ayıklayarak okumak lazım gelir. Kendisi sadece düşünürdür. Ne âlim ne de müçtehittir. Kitapları fıkıh, itikat, cevaz, hadis gibi hassas hususlar ölçüt alınmamalıdır. Zira onunki ona, bizimki bizedir.

    Bir diğer konu ise Ali Şeriati’nin ideolojik görüşüdür. Kendisi saptamalarının sonunu açık ya da örtük hep sosyalizme götürür. İslam’ın bugün ki çıkmazının ilacı olarak sosyalizmi görür. Peki İslam ve sosyalizm kavramı aynı kulvarda halay çekebilir mi? Kapitalizmin temel de İslamiyet ile baştan aşağı ters düştüğünü söyleyebilirken maalesef sosyalizm için aynı şiddeti gösteremeyeceğimizi düşünüyorum. İsrafın, haksız kazancın, ayrıcalıklı sınıfın mubah olduğu; ezilmemek için ezmenin helal sayıldığı sistem tamamen zıttır. Ayrıca kapitalizmin zemininde faiz vardır. Ve bu durum bu sistemin realitesi hatta doğal sonucu kabul edilir. Hal böyle iken sosyalizme el uzanır. Orada herkese eşit muamele ve emeğine göre para verilir. Müsriflik, Makyavelizm, ayrıcalıklı sınıf reddedilir falan fişman. İyidir hoştur. Ayrıca bu saydığımız özellikler zaten İslam’ın içinde mevcuttur. Amma velâkin sosyalizm beşeridir ve batılıdır. Kaynağı materyalizme dayanır. Sosyalizm komşumuz olabilir yalnız akrabamız değildir. “Zinhar sosyalizm haramdır” seslenişine girmekten imtina ediyorum fakat İslam’a sık sık suni, insan yapımı ekollerin yapıştırılması bana fazlalık geliyor. Salt İslam yetmiyor/yetemiyor mu yoksa?

    Eksiği gediği, azı fazlasıyla.. Her şeyine rağmen Ali Şeriati okunmaya değerdir. Tüm bu fikirlere sahip çıkıyor diye onu mimlemek, genellemek, yasaklamak; bize çok kıymetli sosyolojik tespitlerini görmeme kaybından başka hiçbir şey vermez. Okuyun der o da. Çünkü “Mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.”
  • Anicius Manlius Severinus Boethius, 480 yılında Roma’da dünyaya gelir. Küçük yaşta babasız kaldığından dönemin önemli isimlerinden Symmachus tarafından evlat edinilir. İyi bir eğitim görmesi sonucunda devlet kademelerinde önemli görevlere yükselir, dönemin imparatoru Theodoricus tarafından konsül seçilir daha sonra saray görevine kadar yükselir. 523 yılında imparator Theodoricus’a ve vatana ihanet suçlamasıyla, savunması dahi alınmadan, haksızlığa uğrayarak zindana hapsedilen ve alnına geçirilen sicimle beraber ölünceye dek sopayla dövülen Romalı filozof Boethius hayatının son yıllarında teselliyi biricik öğretmeni ve yol arkadaşı olan ‘’Felsefe’’de bulur. Zihninde canlandırdığı bir kadındır felsefe. Ölümü beklerken tüm dertlerini, tüm çıkmazlarını, tüm cevapsız sorularını ona döker; onun ilaçlarıyla ruhunu âbâd eder.

    525 yılında idam edilmeyi beklediği zindanda kalemi aldığı eserinin adı Philosophiae Consolatio(Felsefesinin Tesellisi)dur. Eserin ilk kitabında haksızlığa uğradığı için şiirle teselli bulmaya çalışan Boethius daha sonra, yaşamını şekillendiren ve ona yapıp ettiği her şeyde yol gösteren felsefeye sığınmaya karar verir. Zihninde Felsefe isimi bir kadın yaratarak onunla dertleşmeye ve başına gelenleri tek tek sorgulmaya başlar. İkinci kitapta Felsefe, Boethius’a kader isimli tanrıçanın bir dönek olduğunu onun yapıp ettiklerinden dolayı üzülmesinin de akılsızca olduğunu söyler. İnsanın yalnızca kaderi tarafından terk edildiğinde huzura erişebileceğini söyleyerek şöyle der:

    Çünkü, o seni terk etti ve hiç kimse onun tarafından terk edilmedikçe asla güvende sayılmaz. Yanında kaldığında güvenemeyeceğin, gittiğinde de seni üzecek olan kaderin varlığı senin için değerli mi? … dostlarının hangisinin güvenilir, hangisinin riyakâr olduğunu ayırıp gösteren, seni terk edip giderken kendi yandaşlarını yanına alıp seninkileri sana bırakan o gaddar kaderin? Henüz sana kimsenin dokunmadığı, kendine şanslı göründüğün o yıllarda bu tür bir bilgiye ne kadar çok sahip olmak isterdin, bir düşünsene! Belki şimdi yitirdiklerine ağlıyorsun ama gerçek dostlarını buldun; aslında dünyanın en değerli hazinesi bu işte.

    Boethius bu sözlerle kaderin dönekliğini ve güvenilmezliğini yavaş yavaş anlamaya başlar. Konsül olduğu günleri, saraydaki görevini, mutlu yaşamını yâd ederek ve şimdi ne halde bulunduğunu Felsefe’ye anlatarak feryat eder. O; hiç kimseye haksızlık etmemiş, daima dürüst yaşamaya çalışmış, gelecekte kendisini yargılamadan zindana atacaklar için dâhi imparatorun karşısında durmuş, onları savunmuş ve kendini ateşe atmıştır. Şimdi karanlık bir zindanda tek başına kalmış, umudu yitirmiş ve yalnızlığın o bütün bedbinliğiyle ölümü beklemektedir. Hâlbuki ne kadar iyi bir mânevi baba tarafından eğitilmiş, ne kadar önemli görevlere gelmiş ve kendine ne güzel bir aile kurmuştur. O, güzel günlerden artık eser yoktur. Felsefe bu mutlu günlerine hitâben Boethius’a şu güzel cevabı verir:

    Çünkü talihsizliklerin içinde en berbatı, bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.


    Gerçek mutluluğun asla elde edilemeyeceğini söyleyen Felsefe hiç kimsenin kendi konumundan memnun olamayacağını, daima daha fazlasını isteyeceğini ve mutluluğun ne tamamen ele geçirilebileceğini ne de sonsuza dek süreceğini söyler. İnsanın, Tanrı’nın bahşettiği en güzel armağan olan aklıyla mükemmel bir varlık olduğunu fakat onun, cansız bir dolu ıvır zıvıra gereksiz anlamlar yükleyerek onlara sahip olmadıkça mutlu olamayacağını düşünmesinin ne kadar aptalca olduğunu vurgular. İnsanların mutluluğu kendinde değil dışarıdaki birçok mefhumda aradığını, oysa insana kıymet verenin ancak ve ancak aklını kullanarak mutlak iyiye doğru koşması olduğunu söyler. Kendisine eklenen nesnelerle güzel görünmeye çalışan insanların ne denli akılsız olduğunu, bunlarla kendi kimliklerini örtüp takıp takıştırdıklarıyla ön plana çıkmaya çalıştıklarını ve her şeye rağmen ruhlarının çirkinliğini gizleyemediklerini belirtir. Ve ardından şu dizeleri söyler:

    Zengin adam altın içinde yüzse bile,
    paraya olan açlığını tam olarak doyuramaz.
    Kızıldeniz’in incileriyle boynunu süsler,
    bereketli tarlalarını yüz öküz sürer,
    ama yaşarken içini kemiren endişeden kurtulamaz,
    ölünce de o dönek serveti onunla ölmez!

    Böylesine akılsız bir hayat süren insanlardan nefret etmemiz gerektiğini, nasıl ki bedenleri hasta olan insanlardan tiksinmiyor ve onlara düşmanlık ile bakmıyor yalnızca acıma duygumuzla hareket ediyorsak; zihinlerini kullanmayan, akılsızca hayat süren ve zihnini kötülüklerin egemenliğine bırakan insanlara bedenleri hasta olanlara nazaran çok daha dehşetli bir acıma duygusu ile bakmamız gerektiğini belirtir. Ardından akılsız insanların mutluluğu bulamamasını şu paragraf ile açıklar:

    ‘’Nedir yani? Üst üste para yığmaya mı çalışacaksın? O zaman para sahibi birini soyman gerekecek. Yüksek mevkilere gelip herkesi gölgede mi bıracaksın? O zaman o onurları sana bahşedenin önünde diz çökmen gerekecek ve rütbece başkalarına üstün olmayı isterken rica minnet ederek kendini küçülteceksin. İktidar sahibi olmak mı istiyorsun? Yönettiğin kişilerin hainlikleri yüzünden tehlikelerle burun buruna geleceksin. Şöhret mi istiyorsun? Belalara bulanıp güvenliğini yitireceksin. Zevk içinde bir yaşam sürmek mi derdin? Ama en bayağı ve en yavan şey olan şu bedene köle olmayı hor görmeyecek ya da ona sırtını dönmeyecek kimse olabilir mi?

    Gerçekten de bedensel vasıflarıyla böbürlenenler ne kadar boş ve ne kadar gelip geçici bir mülke dayanmaktadır! Filden daha cüsseli, boğadan daha güçlü olabilir misin ya da kaplandan hızlı koşabilir misin? Kaldır başını; gökyüzünün o muazzam boşluğuna, sağlamlığına ve hızlı devinimine bir bak ve şu bayağı şeylere hayran olmayı artık bırak. Gökyüzünü yöneten aklı bir düşün hele, o zaman göğün bile bu görkemli özelliklerine hayret etmekten vazgeçersin. Güzelliğinin ışıltısı ne kadar çabuk geçip gider, baharda açıp hemen solan goncalar gibi ne kısa ömürlüdür! Seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür. Ama bedeninizin özelliklerine ne kadar büyük değer verirseniz verin, şunu da bilin ki değer verdiğiniz üç gün ateşlenseniz hemen çözülüverecektir! Bütün bu söylediklerimi şöyle özetleyebilirim: Söz verdiklerini asla gerçekleştirmeyen ve bütün iyileri bir araya getirecek kadar mükemmel olmayan bu sahte değerler, çakıllı patikalar gibi ne sizi mutluluğa götürebilir ne de kendi özlerinde sizi mutlu kılacak bir şeye yer verebilirler.’’(Felsefenin Tesellisi, s.147)

    Hülasâ; son kitabında Boehius, felsefe aracılığıyla gerçek mutluluğu yeryüzünde değil gökyüzünde yani ancak ve ancak Tanrı’nın mutlak iyiliğinde bulabileceğini anlar ve ona sığınır. Mahkemeye karşı yapamadığı savunmasını Consolatio isimli eseriyle yapan Boetihus’u bizler, son olarak başını yeryüzünden kaldırıp gökyüzüne bakarkenki haliyle bırakırız. Tarih ise onun, alnına geçirilen bir sicimle gözleri yuvalarından fırlayana kadar gerilmiş haldeyken kalın bir sopayla ölünceye dek dövüldüğünü kaydeder.


    Felsefenin ve yüreğinin gücüyle Boethius, tarihe adını şerefli ve altın harflerle yazdırmış, onun idamına karar verenlerin isimleri de yalnızca onun onurlu hikâyesinin kötü kahramanları olarak anılmıştır.
  • El âlem ne der diye tutulamayan eller, verilemeyen çiçekler...
    Öğretilmediği, gösterilmediği için
    utanç sayılan sevdiğini söyleyememeler...
    Hepsi ömürden giden,
    sonra pişman olunan günler...
    Oysa her derde deva seni sevmeler...
    Bugün, yarın, bir ömür söylensin,
    gösterilsin, hissedilsin, hissettirilsin.
    Sevmek, sevilmek çok güzel be kardeşim.!
    ~
    Sevdiğiniz Kadar Sevilmeniz Dileğiyle.!
  • Şu âyet, mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: "Ehl-i dalaletin ölmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar." Ve mefhum-u muhalif ile delalet ediyor ki: "Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlıyor." Yani: Ehl-i dalalet, madem semavat ve arzın vazifelerini inkâr ediyor. Manalarını bilmiyor. Onların kıymetlerini ıskat ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adavet ettiğinden elbette semavat ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhum-u muhalif ile der: "Semavat ve arz, ehl-i imanın ölmesiyle ağlarlar." Zira ehl-i iman ise (çünki) semavat ve arzın vazifelerini bilir, hakikî hakikatlarını tasdik ediyor. Ve onların ifade ettikleri manaları iman ile anlıyor. "Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar." diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenab-ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmaya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki, semavat ve zemin, ağlar gibi ehl-i imanın zevaline mahzun oluyorlar.
  • 468 syf.
    ·7 günde·Beğendi·7/10
    Sunu öncelikle belirtmek istiyorum. Kitap sadece intihari anlatmiyor intihar adı altında insanların ruhsal bozuklarinin kim neder dusuncelerin toplumda yer etmis adet , gelenek görenek gibi kültürel şeylere gömderme yapıyor. En güzel örnegi ise elalem ne der diye bütcelerinin cok cok üstünde düğün yapıp yeni baslayacak hayatlarina milyonlarca borcla giren genc ciftin en sonun da calismaktan birbirlerine ayıracak fırsati bulamayip en sonunda ya bosaniliyor ya da kadın intihar ediyor ya da erkek intihar ediyor. Sunu unutmamak gerek intihar olgusu her insanin basina gelebilecek bir olgudur. Evet intihar kalıtsal bir durum oldugu söz konusu ama sunu unutmamak gerekir hayata elalem ne der diye degil yaptiğımız eylemler Allah'ın katında iyi mi diye dusunmek gerek dusunemiyorsak da yaptigimiz eylemleri vicdanimiz rahat bir sekilde yapmamiza dikkat etmemiz gerek.
    Sadece toplum bilimi okuyanlarin okumasi gereken bir kitap degil herkesin elinin altinda olupta okumasi gerektigi kitap.
  • İlle de görmek için mi beklenir güzel günler?



    Kimsesizliğinde dahi bir kimsenin bulunmayışı. Bütün derdim budur halden anlayana. Kamyonlar kavun taşırdı bir zamanlar başkentimde, büyüdüğüm köyde. Umutlarımın içine tünediği sonra ise hakikate selam eylediği dağ mitinde. Henüz 4 yaşında idim, ‘ana’^yurdum 4 bir yandan kuşatılıp, umutlarımın tünediği meskenden ateşler yükseldiğinde. Kamyonlar cenaze taşıyordu artık, katırlar ile birlikte, yetmiyordu yine ölü hayallere. Tekerlekler gülümsetmiyordu artık her dönüşünde. Aksine çarkı hazmettiriyordu sanki bir bir benliğime. Kendime geldiğimde ise uzaktı artık salçamı süreceğim tandır ekmeği, ve en sevdiğim kocaman ağacın hemen yanında duran tandırın ta kendisi. Analarda yoktu ki beyaz tülbentleri ile ağız dolusu gülümseyen. ürkek adımlarla yanaştığımda gözlerimden derdimi dinleyen. Her yer çok uzaktı bir kere birbirine, insanlar gibi, ben gibi, siz gibi. İçsel bir muhasebe vardı ve yansıyordu bütün yüzlere. Uzaklık bir mesafeydi ruhlar arasına serpiştirilen ve gülümseme ise sadece çok amaçlı bir ‘niyet’ti yabancısı olduğum ülkede topluma verilen. Anlam verme süreci sarstı ilk önce, benliğim köyde umutlarımın tünediği ovalardan kopmaya diretiyordu gerçekliğime. “Hiç kimsenin yaşamadığı darmadağın köylerde, önce vatan yazısının verdiği hüznü” okuduğumda ise şiirlerde Türkçeyi sökmüştüm bir kerede. Bir dil ile tanışmışlığımın hikayesi böyledir işte. Sonra ise daimi bir dert anlatma mücadelesi, iyilik ile kötülüğün öğretilmiş olma serüvenini yıkma çabası ile yüksek tondan çıkan seslerin bastırılmış tellerin birden sıçrayışı olduğunu kavratabilme diretişi. Odanda, yatağında uzanırken kurulan hayaller vardır herkesin ne matematik ile sınırlı ne de fizik kurallarına hapsolmuş. Serüvenli bir yolculuk o esnada giz’i keşfediş ve belki bir bisiklettir üzerinde uçtuğun belki bir yemektir hayalini masumane kurduğun. Politik hayallerdi payıma düşen. Gün boyu ekranlardan alevler içinde izlediğim müstakil kerpiç hayallerim vardı benim. Yükselen dumanlar ise genzim yerine içimi yakardı, yanan kendimdim.Zulmün böylesi ölümdür ha!
    Acıya bilinç katma süreci başlar sonra yakılan ağıtlar fonunda. Sonra ise ananın çocuğunu gömüşü normalleşir diyalektiğe uzak bir tonda. Uzaklıklar şiirselleşir, isimler ‘ölü’ ye dair, ölümler ise kutsaldır, muktedir…
    Gençlik ateşten bir gömlek. Çocukluk hayallerine ihanet etmeme ile yaşamın seni sıkıştırması arasında debelenme süreci. Öyle bir süreçtir ki aşkın hakikat arayışı oluverir, işçiliğin ise anlam’a dair. Yakınlaşmaların hep vedalaşırkendir, temas umudun ise hep ‘sonra’. O kadar içine atmışsındır ki gülümseyişlerini sadece gözlerin parlar tebessüm ettiğinde. Farklı gelir yaşamını bilmeyene. Samimi oluşun verdiğin bedel ile doğru orantılıdır kaçışla ise ‘ters’. Türkülerin olur şarkılar yerine, şark köşelerinde söylerken mutlu olduğun. Değerlendirmelerin Ortadoğu üzerinedir bireyler yerine. Bazı umutlar başka zamanlarındır deyip efkarlandığın an’larda ise kendine özeleştiri verme gereği duyuyorsan devrimcisindir bir yerde. Demek ki dostların, çocukluk hayallerinin umut yüklü taşıyıcıları bir bir düşüyordur tarihin defterine. Sen böyle direnirken yaşam akışa devam ediyordur işte. Akış sevinci der sonra buna bir bilge. Kendini aşar Kürt böyle demlerde,tek derdi ‘güneş’e yakınlaşabilme ihtimaline duyduğu aşk ile. Demiştim ya hakikat aşktı diye, aşk özgür yaşam oluverir yüreğinde. Bir zaman makinesi yapılsa ve geleceğe gitsen, mücadeleyi kaybettiğini görsen sıkılmaz canın artık. Geri döner yine aynı mücadeleye girmek istersin. Çünkü bilirsin bütün bu sancılı hallere rağmen anlamlaşmıştır yüreğin. Ve dersin yine bir şairin kelamı ile “İllede görmek içinmi beklenir güzel günler beklemek de güzel”…

    Berxwedan Yaruk
  • 187 syf.
    ·4 günde·9/10
    Kumarbaz, Dostoyevski’nin üç hafta kadar bir sürede yazdığı yaşamını kumara yatıran bir adamın hikayesidir. Bazı söylenenlere göre Dostoyevski bu romanda kendi geçmişini anlatmıştır.
    ---------------------------------------------------------------
    Üstat Dostoyevski yine döktürmüş. Eseri gülümseyerek hatta bazı yerlerinde kahkalarla okudum. Biraz karakterlerden bahsedeyim istemeden küçücük spoiler verdiysem affola :)
    En sevdiğim karakter babaanneydi. Antonida Vasilyevna Tarasyeviçeva babaannemizin tam adıdır. Açık sözlü, yetmiş beş yaşında olmasına rağmen hala hayata tutunabilen sevimli mi sevimli bir büyüğümüz en çok babaannenin diğer karakterlerle olan diyalogları beni güldürdü. Kendisini öz babaannem gibi sevdim güzel bir karakterdi. Şimdi gelelim baş karakterimize ve onun aşık olduğu kadın Polina’ya… baş karakterimizin aşktan kafası tam yerinde değil gibi… birini bu kadar çok sevmek bilemiyorum, zor olmalı değil mi Aleksey İvanaviç? ‘’Başkalarının önünde ezilip büzülmeden, gönlününün dilediği gibi davranmaktan daha güzel bir şey yoktur.Hem insan ne diye kendi kendini aldatsın ki? Boş kafalılara özgü yersiz bir çaba bu.’’ İşte tam olarak Aleksey İvanoviç’in Polina’ya karşı tavırlarını özetleyen alıntı.Çekinmeden ona karşı duygularını anlatır,onun için yapamayacağı şey yoktur. Siz isteyin yeter der çekinmeden ama para her şeyi değiştirebilir elbet. Bunu da okuyunca anlarsınız artık. Diğer karakterlerden general ve Mrs.Blanche’den bahsedeyim. General ordudan ayrıldıktan sonra aldığı parayı rulette kaybeder ve miras için babannenin ölümünü bekler. General güzel bir kadın olan Fransız Blanche ‘e aşık olur onunla evlenmek ister. Sanırım bir türlü sevemediğim karakter ise şu Blanche idi. Kendi çıkarlarına hangisi uyarsa ona göre davranan biri. Yüzsüzlükte bir dünya markası, paragöz, gösteriş meraklısı bir kadın. Bir de İngiliz bay Astley ve Fransız Degrieux vardır bu kişiler de Polina’ya aşıktır. Peki Polina kime aşık? Tabiiki de Polina’ya aşık olan üç erkek olmasına rağmen eser Polina’nın etrafında dönmüyor böyle şeyler düşünmeyin. Kısacası kumar oynamayın bir bakmışşınız servetler kazanmışken bir de bakarsınız pat küt çat hepsi uçmuş gitmiş. Evet böyle bir babaanne nasihatiyle incelemeyi sonlandırıyorum ama bu nasihati kesinlikle Antonida Vasilyevna Tarasyeviçeva babaannemiz vermez :)