• 93 syf.
    ·1 günde
    1989 Yunus NADİ (Abalıoğlu) Öykü birincilik ödülü alan ödüllü ve öldürücü bir kitap.

    2. Dünya savaşı sırasında Alman yanlısı yazıları nedeni ile Yunus NAZİ olarak anılan Cumhuriyet gazetesinin kurucusu gazeteci yazar ve siyasetçi. Kendisi yaşıyor olup bu kitabı okusa ödülü yazara bizzat taktim ederdi diye düşünüyorum.

    Gecemin sessizliğine,kimsesizliğine arkadaş olan kitap. Ama biraz zararlı bir arkadaş. Şuan doktora gidip ciğer filmi çektirsem doktor bana der ki senin ciğerinin yarısı nerde? Abartmıyorum öyle hikayelerle dolu bir kitap. Bilmeden okudum ama olsun,acıyı sevmek olur mu? Bal gibi de olur. Her öyküde bir şarjör mermi yiyip yine de ayakta sallanan Cüneyt Arkın gibi oldum. Duruşumu asla bozmadım eserin sonuna kadar. Ama dediğim gibi,ciğer sizlere kebap... okumanızı tabiki tavsiye ediyorum ama gece 2 ile 6 saatleri arasında okumanızı daha çok tavsiye ediyorum. Acı çekmek özgürlükse,özgürsünüz siz de.

    Ayfer Tunç okumamış birisine Ayfer Tunç oku demek,bi kereden bişi olmaz bir doz da sana çakalım demek gibi bişey.Benzetmem hoş değil farkındayım ama durum bundan ibaret. Zira kendisinin kalemi şırınga,mürekkebi de bağımlılık yaratan o madde.İkinci kitabında bunu daha iyi idrak ettim.Eserlerini azar azar zamana yayarak okumayı düşünüyorum ki,bitirdiğim zaman yoksunluk krizine girmeyeyim.



    SAKLI

    Ah süslü yenge,ah! O ilk sevgiliyi bu kadar çok sevecek ne vardı? O vefasıza söylenecek bir çift sözle niye geçti ömrün?

    Ve zembilli ve yaralı göçmen abi...şımartılmış değil de yıpratılmış kadınları sevmek her zaman mutluluk garantisi vermezdi ki.Bilemedin mi?

    Zembilli göçmen ve süslü yenge. Saklı, kitabın ilk hikayesi.Bu hayatta sigara ve alkolden daha tehlikeli hikayeler de var.

    İHTİLALLER NEYE BENZER.

    Ruhunu bir türlü yatıştıramayan,hep aynı yerde oturup başka yerlerde olan,giden ve gidişiyle sevindiren belki de üzen,ömrünü bir ihtilalin neye benzediğini aramakla geçiren ve belki de bulan,işi hava durumuna göre Beyazıt Kulesinin ışıklarını yakıp söndürmek olan bir acayip adamın hikayesi. Aklıma hep Hayaloğlu'nun "Suphi bir acayip adam" şiirini getirdi kendisi.

    YAŞADIĞIMIZ YERLER.

    Her zaman söylerim,sarkı sözü olduğu için de sıkça mırıldanırım. "en güzeli çocukluktu,sahip olduğumuz sıska vücuttu"
    Hülyalı ve rüyalı aynı zamanda büyümüş de küçülmüş,her şeyin farkında olan bir çocuğun çocukluk hikayesi.Kitabın ismi (SAKLI) bu hikayede de anlamını korudu ve hissettirdi.

    ÖNEMSİZLİK.

    "Bir çocuğun elinden şekerlemesini alırsanız,o geriye kalanları da fırlatır" diyor Akira Kurosawa.

    Derinlikleriyle oynanmış Saklı duygular barındıran Nesim'in hikayesi.Önemli biri olduğumuzu hissetmek bunu hissettirebilmekle tam doğru orantılı.

    AY BAKIYOR.

    Mansur yaşıyor biliyorum,ölen Adabey.

    Avcılar çökmüş oturur
    Ceylan yavrusunu yitirir
    Gece bir çığlık tüttürür
    Yan yaralı yüreğim yan.

    Hikayede adı geçen günahkar köyü yutan gölün sapanca gölü olduğu rivayetleri vardır.Anasının kuzusu Mansur'un akıbeti bilinmese de akıbetinin anasında SAKLI olduğu ciğer çürüten bir başka hikaye.

    MOZARTIN SON ZARTI.

    9-10 yaşlarındayım,lise müdürü dayım bize misafirliğe gelmiş. Edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda Lise müdürü.Sert mizaçlı,çatık kaşlı otoriter bir adam.Bana dedi ki, "mozartın son zartını hiç duydun mu?" Mozart ne bilmiyorum, zartını ne bileyim? "Duymadım" dayı dedim. Bana baş parmağını uzattı ve parmağımı çek dedi. Parmağını çekmemle zaaaaaart! diye osurması aynı anda oldu. Ben avare avare bakarken ev halkı kahkahalara çoktan kaptırmıştı kendini.Bu hikayem için Ayfer ablamdan özür dileyip kendi hikayesine geçiyorum.

    Parçalanmış aile çocuğu olan Şebnem'in parçalı bulutlu yalanları. Daha doğrusu yaşamadığı hayallerini etrafına yaşamış gibi anlatması. Sahi, bu yalan sayılır mı? Hikayenin sonunda rahmetli Dilberay'ı anımsattı bana.

    SU.

    Su uygarlıktır,su yaşamdır,su berekettir.Ucu ve yolu açık bir hikaye.Sonu yok.Su akar,yolunu bulur.Dilediğimiz gibi yol verip sonunu kendimizin çizeceği bir su yolu gibi.

    SİLENTİUM. (SESSİZLİK)

    Heybeli yada Büyükada canlandı gözümde hikayeyi okurken.Kışın terkedilmiş,yazın sahte kalabalıklarla tıklım tıklım olan bir adada yaşayan Cafer'in hikayesi.Adadan kurtulup kalabalık şehirlerde yaşama isteği olan fayans ustası Cafer'in hikayesi.

    Gitmeyi istediğin şehirleri şehir yapan kalabalık insanlardan birisin sen onun için.Sıradan biri.Sen şimdi git o kadını da unut. Unutul sen de,adam gibi unutul.

    YÜREĞİN MAHALLESİ.


    Yüreğinde kurduğu mahalle yanarken saçını tarayanların hikayesi. Bir insan yüreğinde kurduğu mahallede,herkesten gizli,uğruna hayatını yaktığı şeyle yaşayabilir.Hayata parlak güneş altında başladığını sanıp ve henüz çok gençken öyle olmadığını anlayanların hikayesi.Ölmeye gücü yetmiyorsa bir sokak kedisi gibi arsız yaşayanların ya da terkedilmiş bir bunak gibi ölümü bekleyenlerin hikayesi.
  • Adımı Mazlum koymuş annam.
    Kaderinden mi, yoksa benim bahtımdan haberdar oldu da mı adımı Mazlum koymuş bilemedim...
    Boş alanların tozlu ve çatlak topraklarında, yıkık bir evin salonunda, hurda arabaların arasından geçti çocukluğum. Gökyüzünün rengine alışamamıştım bir türlü yada onu ne kendi kaderime ne de bu dünyaya layık görüyordum. Tuhaftı kapkara kalp'li insanların masmavi bir göğün altına yaşamaları. En azından bunu anlayabiliyordum, kendime bir yük olarak adlanırdım ve söz verdim gökyüzüne aydınlığını yüreğimde hissedeceğim diye...

    Çocukluğumun, en renkli insanı, üç renkli deli Yusuftu.
    Yusuf üç renkle tanılıyordu, saçlarındaki beyazlıkla, ellerindeki siyahlıkla, gözlerindeki mavilikle...
    Yusuf abinin saçları birer yıldız taşıyordu, elleri ise utancı, gözleri ise iyilik ve şefkati.
    Yusuf abinin, saçlarındaki bembeyaz yıldızların her biri kederini taşıyordu, ellerindeki siyah utanç bugüne kadar el uzatıpta kimsenin tutamadığı yüreği kapkara insanların rengini taşıyordu, gözlerindeki mavilik ise merhameti taşıdığına inanan göğün rengiyle boyanmıştı.

    Yusuf abi hiç büyümemiş, çocukluğuyla kalmıştı. Kırmayan, incitmeyen, kötülük nedir bilmeyen, kimseye ayak uydurmayı beceremeyen, kendiyle olan, kendi bildiğiyle yaşayan ve herkesi kendi gibi bilip, gören bir çocuktu.
    Kimisi aşıktı derdi Yusuf abi için, bir yanına hep dokunur kimseyi bulmayan bir aşık derlerdi.
    Kimisi de deli diyip geçerdi.
    Ben ona abi derdim. Kendimi bir tek onun yanında güvende hissederdim, yüzüme gülen, beni gıdıklayan, yanından hiç eksitmediği ay çiçeği çekirdeklerini paylaşan bir ağabeydi benim için Yusuf.

    Çok tuhafı benim için Yusuf abinin gidişi...
    Kimisi kendini, nehrin huzuruna bıraktı derdi,
    Kimisi ise her gün çıktığı tepelerde kurda kuşa yem oldu derdi.
    Ama ben biliyordum Yusuf abinin nereye gittiğini; bir yıldızın koynunda sahiplenmeye gitmişti, yıldızlar insana iyiliği ve merhameti yansıtırdı. Kim bilir yusuf abinin saçlarındaki keder yükünü görmeye pek takatları kalmamıştı...

    Ben Yusuf abinin renkleriyle yaşıyordum. iyilik, cömertlik, şevkat ve merhamet.
    Bu renkler çocukluğumun özgür ve hür renklerini taşıyordu. Bir delinin içindeki özgürlüğü hepimiz hakkediyoruz, kapkara yürek sahipleri hep te muzdarip kalıyor...

    Umutla bağlandığım mavi göğün inancını yitirmeyeceğim, bir gün bir buluta sarılana kadar.

    /Ahmet Engin- Yusuf'un yıldızı
  • Hâtime

    (Gıybet hakkındadır)

    بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

    Yirmibeşinci Söz'ün Birinci Şu'lesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu'cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur'an'ın nazarında gıybet ne kadar şeni' bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur'anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.

    İşte

    اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا

    âyetinde altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:

    Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.

    İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şey'i anlamıyor?


    İkincisi,

    يُحِبُّ

    lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

    Üçüncüsü,

    اَحَدُكُمْ

    kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

    Dördüncüsü,

    اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ

    kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

    Beşincisi,

    اَخ۪يهِ

    kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a'zânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?


    Altıncısı,

    مَيْتًا

    kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

    Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i'cazkârane altı derece o cürümden zecreder.

    Gıybet, ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş:

    اُكَبِّرُ نَفْس۪ى عَنْ جَزَٓاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ

    Yani: "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır."


    Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.

    Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:

    Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

    Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesaî etme. Çünki zarar göreceksin."

    Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filan yere gitti."

    Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.

    İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mal-i sâlihayı yer bitirir.

    Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit

    اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ

    demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, "Beni helâl et" demeli.

    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

    Said Nursî

    Risale-i Nur - Uhuvvet Risalesi
  • Ne dünya bu kadar hassasiyeti kaldırır, ne insanlar bu kadar inceliği... Hakikat çok daha basittir, çok daha acımasız.
    Ahmet Ümit
    Sayfa 350 - Everest yayın evi.
  • " Nedir bu?" dedim, "ölüm beni bu kadar çok mu deniyor? Denesin bakalım! Ama bende onu uzun zamandır deniyorum!" ne zaman denedin? Diyorsun. Doğmadan önce bile denedim. Ölüm, var olmamaktır. Bunun ne olduğunu biliyorum artık...
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kitabı çok beğendiğimi belirterek başlamak istiyorum. Aşkıyla alakalı veya alakasız olarak Werther’ın mektupları içerisinde kesinlikle düşünmeye değer, hak vermemenin nerdeyse imkansız olduğu ve kesinlikle çok güzel ifade edilmiş cümleler vardı. Zaten çok fazla alıntı paylaşmaktan kendimi alıkoyamadım bu yüzden :)

    SPOİLER
    Okuyucularının belli bir kısmının aksine ben Charlotte’un davranışlarını tutarsız bulmadım hatta aksine “Werther keşke kardeşim olsaydı o zaman arkadaşlarımda biriyle evlenebilirdi.” diye düşündüğü kısımda bence ona karşı hisleri oldukça net. Evet aynı cümlenin sonunda bu fikre karşı “ondan başkasıyla mutlu olması” istemediğini fark ediyor. Ama bence o bu aşkından değil sadece Werther’ın ona olan sevgisinin eksilmesini istemediği için. Ama bence bu düşüncelerini Werther’a yansıtmıyor aksine Albert’i ne kadar sevdiğini ve ona sadık olduğunu her fırsatta belli ediyor ben bir okuyucu olarak bundan hiç şüphe duymadım.
    Diğer bir karakter Albert, Werther onu çok düz bir karakter gibi anlatsa da ona karşı olan tutumu, varlığından huzursuz olmaması için Werther ve Lotte’yi yalnız bırakabilmesi, ne kadar düşünceli ve eşine güvenen bir insan olduğunu ortaya koymakta ve bence bu düzlüğün tam tersi.
    Werther çok kompleks bir karakter. Öncelikle bir sanatçı olmasından da kaynaklı olarak, kafasının içinde, her şeyi sorgulamasının yanında düşüncelerini de sürekli sorguluyor. Ne zaman objektif olup olmadığının da her zaman farkında ve bunu da kabulleniyor. Çok merhametli bir insan, sürekli birbirine yardım ediyor,hikayelerini dinliyor. Bu olaydan bu kadar etkilenmesinin en önemli sebebi de bence vicdanen kendini rahat hissetmemesi. Evet mutlu değil ama “üçümüzden biri ölmeliydi” ve o intihar etmeyi seçti. Yaşamayı bırakmak istemesinin yanında biraz da kendini feda etti denilebilir. Konuştuğu kasabalı çocukta, deliren orta yaşlı adamda(ki önceden o da Lotte’ye aşıkmış), kendini görmesi, geleceğinim böyle olabileceğinden korkması ve bunların ona verdiği acı çok güzel yansıtılmıştı ve kitapta beni en çok etkileyen kısımlar buralardı.


    Kısaca herkese tavsiye edeceğim bir kitap. Kesinlikle okunmalı.