• 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."
  • *Okuma ve yazma yaşı hakkında*

    Zaman zaman dostlarla muhabbet arasında söz sırası geliyor; okumanın, yazmanın, bilgiye, kültüre, bilime ve diğer sosyal donanımlara ulaşmanın önemini/gereğini vurguluyorum.
    Elbette ekmek unsuz, bilim kitapsız olamaz.
    Ben toplumsal sorumluluğumu yerine getirmek için, çok da bunaltıcı olmamak şartıyla, zaman zaman bunları hatırlatmak/teşvik etmek zorundayım.
    Olumlu tepkiler aldığım gibi, umutsuz vaka durumlarıyla da karşılaşıyorum tabi.
    "Bizden geçti kardeşim, bu yaştan sonra değil yılda bir kitap okumak, iki sayfa mektup dahi yazamam" diyenler oluyor.
    Sakın zannetmeyin ki, bu insanlar koltuk değneği desteğiyle gezen, okuma ve anlama yetisi/ bilinci zayıflamış yapıdalar.İhtiyaç hissetmiyorlar, vakitleri yok zannediyorlar.
    Yenilgi, yılgınlık, ilgisizlik ve bu teslimiyetin arkasında bir çok neden olsa da böylesi bir durumda hiç bir şeyden memnuniyetsizlik belirtme hakkımız olmaz.
    Toplum olarak kalkınmanın yolu, bireysel çabadan geçer.
    Nice yerli/yabancı yazarlar tanıdım.
    85-90 yaşlarına kadar, okuyup yazarak bilimsel içerik üretmişler. Son kitabını 90 yaşlarında yazıp 1 yıl sonra dünyadan göçenler de var.
    İnsanlar; çile, ıstırap, üzüntü, keder, tüm maddi-manevi yorgunluklara alıştığı gibi, uzak durduğu, önemsemediği, korktuğu, aslında kendisine olumlu katkı sağlayacak şeylere de zamanla alışıyor. Taş yerinde ağırdır, yuvarladığınız zaman, kendi hareketiyle uçuruma yuvarlanır gider.
    Ayda bir adet kitap okumayı başaran, bunu belirli bir zaman sonra iki adete çıkarabilecektir.
    Üst sınır yok, vaktiniz varsa ayda on adet de okuyabilirsiniz.
    Kitap okumak; toplumsal gürültüyü azaltacaktır. Gürültü nerede mi?
    Yaşamın her yerinde, yerkürenin her yanında.
    Tvde, sokakta, pazarda, otobüste, mecliste, okulda,karakolda, adliyede, hastanede.
    Şöyle gözlemlerimin bileşkesini aldığımda:
    Cehalet, bencillik, duyarsızlık kokuyor.
    En pratik çözüm: sosyal bilinci artırıcı kitaplara odaklanmak.
    Oku ki seni görebileyim ve anlayabileyim.
    Ben de anlaşılmaz olmaktan kurtulayım.
    Selam, sevgi ve muhabbet ile
    18.01.2019
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
    http://www.arm.web.tr

    Yazımın tamamının yayınlandığı web adresi:
    http://www.edebiyatevi.com/...a-yasi-hakkinda.html
  • 136 syf.
    ·5 günde
    Liderlikle ilgili bir çok akademik kitap sonrası okuduğum kitap tam Nasrettin Hoca misali hazırlanmış ve Nasrettin Hoca’nın bakış açısıyla güncel yönetim sorunları, liderlik kavramları değerlendirilmiştir.Yazar hocanın bakış acısı ve bilgesiyle modern zamanın yönetim anlayışının güzel bir sentezini yaparak okuyucu için eğlenceli anlaşılması kolay bir kitap hazırlamıştır.
    Liderlik kavramının fıkra anlatımı yoluyla yapılması, bu kavramların dinlenilmesini kolaylaştırmış ve anlattığı konunun kolaylıkla anlaşılmasını sağlamıştır.
    Kitap genel olarak güzel ancak çeviri konusunda bazı yerlerde sıkıntı olduğunu söyleyebilirim. Bu kitabı okurken gerçekten Nasrettin Hoca fıkralarına ve Nasrettin Hoca’nın evrensel düşüncesine daha ilgi duydum ve bazı değerlendirmeler yapma gereğini hissettim..
    Nasreddin Hoca bir lider midir?
    Bu soruya verebileceğimiz cevap şudur: Hayatı boyunca böyle bir niyetle¸ amaçla hareket etmemiş olmasına karşın o¸ yaşadığı devrin olayları¸ yaşadıkları sıkıntılarla ne yapacağını bilemez duruma düşmüş olan halk¸ ona böyle bir nitelik yüklemiş ve fıkralarından bu anlamda yararlanmıştır.
    Hocaya göre insanlar¸ yeni düşünme biçimlerini kazanabilmek için aklı¸ zekâyı ve nükteyi önemsemek ve bunları günlük hayatlarına katmak durumundadırlar. Nasreddin Hoca¸ bu anlamda en uygun isimdir. Zira Hoca bir fıkrasıyla evimize girdiğinde eşyaların yerini değiştirir. Duvarlara yeni pencereler açar. Bizi izlediğimiz yoldan çıkarır ve bakış açımızı yenilemeye çağırır.
    Aslında Hoca bir lider değildir; lider olmak için de çaba göstermemiştir. Onu lider olarak gören bizleriz. Bunu rağmen onun fıkralarından yola çıkarak liderlik vasıflarının olduğunu görüyoruz. Burada, hepimizin aklına, onun Timur’dan filini geri almasını istemesiyle ilgili fıkrası geliyorsa da Hoca ile Timur’un çağdaş olmamaları görüşümüzü engelliyor. Burada, Hoca’yı biz bir lider olarak görmek istiyoruz.
    Hoca sakin bir mizaca sahiptir. Olumsuzlukları bile sükunetle karşılar; öfkelenmez. Hoca, bilemediği konularda, zorda bile kalsa, süre isteyerek doğruyu bulmaya çalışır. Günümüzdeki bazı politikacıların (Elbette lider durumunda olanları kasdediyoruz.) altta kalmamak için verdiği cevapların daha sonra yanlış olduğu ortaya konulmaktadır. Hoca, kendisini takdir edemeyenleri farklı bir davranış biçimiyle hem uyarır, hem de cezalandırır. Böylece karşı taraf yaptığının yanlış olduğunu algılar. Hoca, günümüze kadar değişerek gelse bile, bölge ağzının inceliklerinden yararlanarak herkese anlayabileceği bir dille seslenebilen bir insandır.
    Bir liderin ve önderin belirgin özelliklerinden biri de düşünerek hareket etmesidir. Hoca’da bu nitelik çok belirgindir. Hoca, kararlarını verirken öncelikle düşünür, sonra en uygun olan cevabı verir. Biz bu düşünme payını, “Sakalını sıvazlayarak der ki…” şeklinde belirtmeyi uygun görüyoruz. Onun, “Pat” diye cevap vermesi bile bir düşünme payından sonradır. Zira her fıkrası ilk planda bizi güldürse bile ardından derin bir düşünmeye sevk eder. Bu yüzden Hoca¸ her mesele karşısında düşünerek hareket eder¸ önünü¸ ardını görmeden ne söz söyler ne de harekete geçer. Mesela¸ ağaca çıkarken pabuçlarını yanına alması onun düşünerek hareket etme özelliğinin bir örneği olarak görülmelidir. Yine bu özelliğe bağlı olarak Hoca’da son derece sakin bir kişilik söz konusudur. Bu da bir liderde bulunması gereken vazgeçilmez özelliklerden biridir. Zira yönetim¸ olaylar karşısında sakin davranmayı¸ akl-ı selimle hareket etmeyi gerektirir. Sakinlik ona aynı zamanda tatlı dillilik¸ güler yüzlülük vasıflarını da kazandırır ki¸ bunlar da bir liderde bulunması gereken özelliklerdendir. Bu özellikler hep birlikte olayları değişik açılardan görebilen¸ hiçbir olumsuzluktan yılmayan bir lider portresini karşımıza çıkarır.
    Hoca bir lider olarak insanları da çok iyi tanır. Çünkü insanı tanımadan onu eğitmek¸ ona önderlik etmek¸ onu değiştirmek mümkün değildir. Bir toplum içinde yaşayan kişiler çok farklı karakterlere sahiptir. Onların bu yönlerini dikkate almadan onları yönetmek¸ birlik içinde yaşatmak söz konusu olamaz. Mesela “Ye kürküm ye!” fıkrasındaki mesaj bir anlamda bu durumu izah içindir. Yani insanlar¸ öze değil söze¸ içe değil dışa önem verirler. Onları yönetirken bu durum dikkate alınmalıdır.
    İnsanların en ciddî sorunlarından biri yine bu anlamda tembelliktir. Hoca¸ bir lider kimliğiyle bunun farkındadır. Tembelliği huy edinenlere “Un¸ şeker¸ yağ varsa neden helva yapmıyorsun?” diye sorar. Bu fıkra¸ tembelliğe yöneltilmiş bir eleştiri olduğu kadar¸ insanlara girişimcilik ruhu da kazandırmak isteyen bir liderin tavrını yansıtır.
    Bir liderde adalet duygusu son derece gelişmiş olmalıdır. Hoca¸ bazı fıkralarında kadı¸ yani hukuk adamı sıfatıyla liderlerin bu özelliğine vurgu yapar. Kendini düşünen liderlerin toplumlarını yönetemeyeceklerini pek çok fıkrasında eleştirel bir dille ele alır. Mesela “Kara kaplı kitaba bakmak”la ilgili fıkrası olumsuz liderliğe bir eleştiridir. Yine “yemeğin buğusu “ için para isteyen aşçıya para kesesindeki akçelerin sesini dinlettikten sonra “Al akçenin sesini de git.” demesi ardından durumu anlamayan aşçıya¸ “Yemeğin buğusunun parası ancak akçenin sesi olabilir.” şeklinde bir hüküm vermesi bir liderdeki adaletli olma özelliğinin tipik bir göstergesidir.
    Mesela iktidarda yönetici olarak görev almış siyasi bir liderin toplumu için yapması gereken şeyler¸ bugünkü terimlerle söyleyecek olursak sadece yol¸ su¸ elektrik… gibi maddî şeyler değildir. Lider toplumunun mânevî ihtiyaçlarını da düşünmeli ve toplumu bu anlamda bozulmaya uğratan olumsuzluklara mücadele etmelidir. Hoca¸ bir lider vasfıyla böyle hareket eder. Kötü huylu kişilerin topluma ne denli zararlı olacaklarının bilgi ve bilinciyle onlara karşı çıkar ve düzelmeleri için çaba harcar. Yani bir lider¸ iyi olanı yaygınlaştırmak¸ kötü olanı ortadan kaldırmak konusunda da tavır sahibi olmalıdır.
    Örnekler çoğaltılabilirse de durum değişmez. Nasreddin Hoca¸ bir liderdir. Üstelik onun liderliği geniş boyutludur. Hemen her konuda yapar bu önderlik görevini… Dinî meseleler ona sorulur¸ sağlık konusunda ondan çözümler istenir. Hukukî meseleler¸ ekonomik meseleler¸ yani insanı ilgilendiren her konuda Hoca kendisine müracaat edilen kişidir. Ama o sadece sorulanlarla da yetinmez. Toplulukta gördüğü olumsuzlukları bir vesile bularak mutlaka eleştirir.
    Nasreddin Hoca’nın bütün bunları yaparken hedeflediği gaye toplumu olumlu anlamda değişime uğratmaktır. Bu da ancak¸ insanları düşündürerek¸ alışkanlıklarından oluşturdukları dünyanın dışına çıkararak sağlanabilir. Nitekim evinin güneş almadığını¸ fakat tarlasının güneş aldığını söyleyen birine “O zaman evini tarlaya taşı.” demesi böyle bir değişimi gerçekleştirmek içindir.
    Sonuç olarak diyebiliriz ki¸ Nasreddin Hoca’nın her fıkrasında toplumsal bir önderde bulunması gereken özelliklerin tamamını görmek mümkündür. Bu özellikler düşünerek hareket etmekten¸ sözü espri katarak anlatmaya; iş bölümün öneminden¸ çözüm üretici olmaya; değişimlerin farkında olmaktan yararlık ilkesini gözetmeye… kadar uzamaktadır. Önemli olan Nasreddin Hoca’yı bu gözle de okumak ve ondan yararlanabilmektir.
  • emil michel cioran röportajı (fransızcadan çeviren: haldun bayrı)

    hiç uyku uyumayan kişi başka bir zamanın içinde mi yaşar sorusuna cioran'ın yanıtı: "mutlaka (...) uykuyla geçen gecenin sonrasında, sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır. ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa hiçbir şeye başlayamazsınız. sabahın sekizinde, akşam saat sekizdekiyle aynı hal içinde olursunuz ve zorunlu olarak şeylere bakış açınız tümden değişir."

    beter düşkünü

    christian bussy: 1937 yılında fransa'ya geldiğinizde, değer verdiğiniz yazarlarla tanışmayı denediniz mi?

    cioran: katiyetle. ancak 1949'da, ilk kitabım olan "çürümenin kitabı" (prècis de dècomposition) yayımlandığında yaptım bunu. ondan önce, hiçbir yazar, hiçbir filozof, hiçbir aydın tanımıyordum. o dünyadan biri değildim.

    c.b.: ama her şeye rağmen engeli aştınız...

    cioran: eğer öyle söylenebilirse! o zamandan itibaren özellikle salon hayatı denebilecek bir yaşantım yoktu. 50'li yılların başında, kokteyllere giderdim. üç ya da dört yıl sonra, bundan bezdim. aslında her zaman toplumun kıyısında yaşadım.

    c.b.: ama bir kitap yazmak her şeye rağmen, topluma girmektir. 1949'da sizi bu ilk kitabı yazmaya iten ne oldu?

    cioran: bu kitabın hikayesi oldukça ilginçtir. iki yıl önce, 1947'de dieppe'de kalıyordum ve mallarmè'yi rumence'ye çevirerek eğleniyordum. eğleniyordum diyorum ama, sözün gelişi işte, çünkü birden anladım ki saçma bir şeydi bu, boşa zaman harcamaktı, çünkü artık asla romanya'ya dönmeyecektim ve eninde sonunda benim yaptığım şeyi anlı şanlı bir klasik şairi meçhul bir dille tercüme etmekti. o zaman paris'e döndüm ve doğrudan, kendi adıma fransızca yazma kararı aldım; "çürümenin kitabı"nın kökeni budur. ayrıca yazdığım her şey, bunalım anlarında yazılmıştır. kitaplarımın hiçbirini, ortaya bir kitap çıksın diye yazmadım, hep bir tedavi amacıyla yazdım. bunu ifade etmesi güç ama kitaplarım aslında kitap değiller...

    c.b.: "niçin yazıyorsunuz?" sorusuna paul valèry, "zayıflıktan" cevabını veriyordu. sizin durumunuz da biraz böyle mi?

    cioran: zayıflıktan da fazla bir şey bu. bir nevi sefillik, tepetaklak olma... bundan sonra kitap bir kaza gibi geliyor.

    c.b.: belki aynı zamanda insanlarla karşılaşmak için de yazıyorsunuz. şahitleri etkilemek için.

    cioran: yok, bu değil! bir buhran halindeyken yazdığınız zaman, ötekileri düşünmezsiniz. eğer muhakkak bir diyalog olmasını istiyorsunuz o zaman...

    c.b.: kendinizle bir diyalog mu?

    cioran: hayır, tanrı ile. kitaplarımın bir yalnızlığın başka bir yalnızlıkla karşılaşmasından oluşmaları anlamında - hiç kimsenin tanrı'dan daha yalnız olmaması anlamında.

    c.b.: nihilist olduğunuz söylenir. bu doğru mu yoksa yanlış mı?

    cioran: hayır, nihilist değilim. hiçbir şey değilim. diyelim ki nihilist taraflarım var. inkârcı olduğum kesin. ama belirtmek gerekir ki inkâr bende soyut bir şey değil, içten gelen bir şey. bu... nasıl desem? bir infilâk gibi bu. şamar atmak mesela, o bile tasdiktir. kuşkusuz ben de şamarlar atıyorum ama hiçbir şeyi tasdik etmiyorum.

    c.b.: neden cioran isyancı biri?

    cioran: ama ben isyancı değilim ki! isyancı, bir şeylere çözüm bulmak ister. o bir militandır. ben kendimi baudelaire'e ve pascal'e yakınyakın hissediyorum, onların isyancı oldukları da söylenemez.

    c.b.: peki, daha uzağa gidelim. ümitsiz misiniz?

    cioran: yok, ümitsiz de değilim... tamam benim konumum kuşkusuz ümitsiz, çünkü hiçbir yere vardırmıyor. ama bu durumu hem kabul ediyorum, hem de ne tuhaftır ki bu benim yaşamamı hiç engellemiyor. kendi kendime her zaman , bu durumdan bir çıkış varsa bulmuş olurdum dedim. eninde sonunda, bir başkasından daha aptal değilim...

    c.b.: sizin kadar sert birinin de hayran olduğu, yakınlık duyduğu kimseler var mı?

    cioran: kuşkusuz. her zaman dostlarım oldu ama edebiyat çevrelerinin dışından. en büyük dostlarım yazmıyorlar. insanları hiçbir zaman işlevleriyle takdir etmedim. daha da ileri gidersem: metafizik planda, biraz endişe duyan bir kapıcı, sistemiyle şişinen bir filozoftan daha ilginçtir. aslında hayatta, hiçbir şeyi anlamamış olan çok büyük yazarlarla karşılaşılıyor.

    c.b.: yine de küçük bir istisnayla değil mi? michaux ile?

    cioran: ah, evet, hayran olunacak bir insan! uzun zaman boyunca aynı mahallede oturduk. onu konuşturmayı çok severdim.

    c.b.: aranızda hangi ortak noktalar vardı?

    cioran: söylemesi zor... fakat onun belgesel ve bilimsel sinemayı tutkuyla izlemesi beni büyülüyordu. daha sonra anladım. michaux, bir konuyu tüketmek istiyordu, hangi konu olursa olsun. oysa edebiyat zorunlu bir aldatmacadır. bu anlamda, michaux edebiyattan çıkmıştır.

    c.b.: siz de, gözlemlediğiniz zaman, konuyu tüketiyor musunuz?

    cioran: bilmiyorum. bir akşam, yemekten sonra, michaux ile birlikte gecenin ikisine kadar konuştuğumuzu hatırlıyorum. insanın kaderinden söz etmiştik; sesi birden değişti, bir titreme, bir heyecan hissettim: insanın bir gün yeryüzünden silinebilecek olması fikri onu alt üst ediyordu. bu heyecanı yüzünden onu hiçbir zaman affetmedim. ben, insanın yokoluşu varsayımının o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. ve o anda, bir hayalkırıklığı hissettim.

    c.b.: zamanla daha mı kinik oldunuz?

    cioran: hayır, çok daha az kinikleştim. aslında, yaşla birlikte her şey tükeniyor, kinizm bile. kuşkusuz yazdığım her şeyi inkâr etmek, düzeltmek veya küçültmek için hiçbir nedenim yok. ama şeyler ifade edilince öyle bir hale geliyorlar ki, onlara daha az inanıyoruz. niye? çünkü yazma olayı yine de bir kadirbilmezliktir. mesela intiharı ele alalım. intihar fikri başıma musallat olmuştu, intihar üzerine yazdığım âna kadar. ondan sonra bunu daha az düşünüyordum. yazmak bu anlamda kadirbilmezliktir: konuyu öldürürsünüz. ele aldığım bütün konuları yarı yarıya öldürdüm. saplantılarım azaldı.

    c.b.: bu aşamada, size şu soruyu sormalıyım. niçin intihar etmediniz?

    cioran: belki kurtaran da, tam olarak, intihar fikri, intihar saplantısı oldu. olumlu ve uyarıcı bir fikir bu, o olmasa hayatıma tahammül edemezdim. hristiyanlık, intiharı dışlayarak büyük bir psikolojik hata işledi. bence özgürlük fikriyle bağlantılı olan bu fikrin itibarını düşürmenin, ağır sorumluluğunu taşımaktır. madem ki her şey bana bağlı, bugün her şeye tahammül edebilirim.

    biyografinin sıfır derecesi

    "herhangi bir meslek icra etmekten, sevmediğimiz ve sevemeyeceğimiz şeyleri yapmaktan, her tür gayrişahsi işle uğraşmaktan kaçınmak için önüne gelen aşağılamayı ya da ıstırabı kabullenmek gerektiğini, aşırı bir zihin açıklığıyla anladım. bir tek fiziksel çalışmayı kabul edebilirdim. sokakları süpürmeyi kabul ederdim, herhangi bir şeyi ama yazmayı değil, gazetecilik yapmayı değil! hayatını kazanmak için her şeyi yapmak gerekiyordu. özgür olmak için önüne gelen aşağılanmaya tahammül etmen gerekir." (cioran)
    cioran'ın gençlik yıllarında katlandığı aşağılanmanın, yazdığı kitapların sayısı ve saygınlığının artması ölçüsünde azaldığı kestirilebilir. belki de bundan dolayı, yaşamının son yıllarında hiç yazmadı ve sadece müzik dinledi. hoşsohbetliği ve keskin zekâsıyla mesr olan insanlar, paris'e onu görmeye gittiler veya ülkelerine davet ettiler. bazen de ispanya'daki okurlarıyla mektuplaşarak tartıştı. ratelere düştünlüğünün sürdüğünden de emin olabiliriz...

    felsefeye olan inancını 17 yaşında başlayan ve yıllarca süren bir uykusuzluk dönemi sırasında kaybettiğini söyler cioran. "hatırıma geldiği kadarıyla, kendimde, insan olmanın kibrini yok etmekten başka bir şey yapmadım. ve tür'ün çevresinde, başka bir maymun çetesinden olduğumu iddia edecek çapa ulaşmadan, pısırık bir canavar gibi geziniyorum" (burukluk). tür'ün ve insanla ilgili her şeyin karşısında, o "pısırık canavar" tarafını daima muhafaza etti. insanların koşuşturmalarına şahit oldukça, "günlerin arasında, kaldırımsız bir dünyadaki bir orospu gibi," sürttü. belki bir intihar tutkunuydu ama yazdıklarıyla, birçok insanın içindeki "intihar enerjisi"ni, "kendi kendine ve her şeye gülüp geçebilme" gücüne doğru iteledi. hayata bulaşmadığı için istifa etmek zahmetinden de muaf olan sevgili kullardan biri oldu. anları mutlaklaştırdığı için, "yanlış anlaşılmak" cioran'la anlam kazandı.

    cioran, 1995 yılının haziran ayı sonunda öldü. insanlık macerasının gözlemcileri arasındaki yeri, isminin yanına gelen ayın ve yılın anlamsızlığı ölçüsünde kalıcıdır.
  • Biz insanlar, doğamız gereği ölümlü yaratıklar olmamıza rağmen, ölümün kovanına çomak sokmadan duramayız. Bu bizim için adeta bir onur meselesidir. Mücadele etmeden teslim olsak, hemencecik pes etsek yaşamın ne anlamı kalır ki ?
  • 243 syf.
    İnsan, insan olabilmek için de yine bir insana ihtiyaç duyar, toplumsal bir varlık olarak. Tıpkı yazarın da baba olduktan sonra hayatın farklı boyutuna geçtiğinden, olgunlaşmaya başladığından söz ettiği gibi. Bir insanın sorumluluklarını almaya başlamak, onu yetiştirmeye başlamanın da ilk adımlarıdır.
    Çocuklar ilk adımlarını düşe kalka atmayı öğrenirken birden koşmaya başlamasını arzularız. Biran önce ve herkesten fazla matematik öğrensin yabancı dil öğrensin de onun başarılarıyla mutlu olalım isteriz eksikliklerimizi tamamlamak istercesine. Bu hatada, başarı düzeyini arttırmak hatta öğrenci sorumluluğunu üstünden atmaya çalışan eğiticilerin de büyük bir payı vardır. Çoğu veli de bu açmazın içine düşer, öğretmenin direktifleri doğrultusunda.. Her ikisi de ister ki öğrenci başarılı olsun aynı zamanda robot gibi yerinde otursun, mümkün olduğunca konuşmasın, sormasın hep çiçek olsun kaktüs olup rahatsızlık vermesin. Oysa çocuklar ya da gençler, fikirlerini, edindiği bilgileri sorgulayıp tartışmadığı sürece gelişme imkânını elde edemeyecek, sadece verilenle yetinmeyi ezberlemeyi öğrenecektir.
    Başkalarına tabi yetişen öğrenci modeli kendi mesleğini seçemez dahası yeteneğini keşfetmek gibi bir farkındalığa sahip olamaz. Gelecekleri hakkında da onları tanıdığını iddia eden günün popüler mesleklerini tercih eden ebeveyn ya da rehber öğretmenler karar verici olur. İşte mutsuz verimsiz sadece günü kotarma peşinde olan, çalışan modelleri de böylesi yanlış tercihler sonrası ortaya çıkmaktadır.
    Yazar yol göstericiliğini tecrübelerinden çıkarımlar ve örnek hikâyelerle süsleyip anlatımına canlılık katmış. İlgi çekici olanlara değinmekte fayda görüyorum. Öğretmenin sıkıcı olması birçok öğrencinin derse odaklanamaması dersin içine girememesinde olumsuz etkendir. Öğretmenin heyecandan uzak aynı ses tonuyla dersi okuyarak bitirmesi zamanla öğrenciyi o dersten ve konudan uzaklaştıracaktır. Öğrenciyle aktif yapılmayan söz hakkı verilmeyen ders sadece öğretmenin zamanını doldurup görevini tamamladığı hissi yaşamasına yarar. Yazar ne kadar ilgi çekici olduğunuzu denetlemek için de küçük bir testle yine kendinizin kontrolü yapmanız gerektiğini, basit bir ses kaydıyla fark edebileceğinizi söylüyor. Bu konu temelde önemlidir çünkü öğrenci derse odaklanıp katılmadıktan sonra öğretmeye çalıştığınız hiçbir şey kazanım haline gelmeyecektir.
    Yine ilerleyen sayfalarda rastladığım bizzat tanık da olduğum, ‘bir linç takımına katılmak’ diye nitelendirilen öğretmen odalarında rastlanan kulis olayı. Bir dönem vekil öğretmenlik yaparken her gün bir öğrenci masaya yatırılır; olumsuz görülen bütün özellikleri, tembel yaramaz, dersin akışını bozuyor diyerek gündeme oturtulur, nöbetçi öğretmen de koridorda bahçede de yaramazlık ettiğini söyler ona şahitlik ederdi. O çocuk öyle kabul edilip neden ya da ne yapılabilir gibi çözümün peşine pek düşülmezdi. Yazar da basit ama insan hayatında fark yaratabilecek ‘yankı’ hikâyesinden bahsediyor. Yankıyı “hayatın kendisi” olarak nitelendiriyor. Eğer daha fazla sevgi istersen daha fazla sevgi ver, daha fazla nezaket ve anlayış istersen daha fazla nezaket ve anlayış göster. Aslında hayatın düsturu olmalı, çünkü hayat verdiklerinizi bir şekilde size döndürüyor. Bunu da kendini doğrulayan kehanet varsayımıyla bağdaştırıyor. Tıpkı büyüklerimizin dediği gibi: “Bir insana kırk defa deli dersen deli olur.”
    Çocuklara olumsuz şeyleri söyleyip eleştirel yaklaşmaktansa ‘gelecek sefer’ kelimesiyle başlayıp devamında pozitif bir alana sürüklemeliyiz. Bu yaklaşım hem suçlama ifadelerinden uzaklaşıp kendini değersiz hissettirmeyecek hem de negatif davranışları ortadan kaldırmasına yardımcı olacaktır. Verilen cezalar yapılan hatanın bedelini ödemiş hissi yaratır ki bu da o davranışta hiçbir şekilde olumlu değişim getirmez. Çünkü ödediği bedel aynı hatayı tekrarlama isteği uyandıran bir kısırdöngü halini alır.
    Daha iyi ve doğruyu elde ederek doyuma ulaşan, bir hayata sahip olmak da sürekli öğrenme sonucu gerçekleşebilecek bir kazanımdır. Yazarın da vurguladığı gibi öğrenmenin yaşı yoktur; öğrenmek ve gelişmek en büyük zenginliktir. Yarattığınız farkla bunu daha çok hissederek yaşayacaksınız. Yaş haddine takılmadan öğrenmeyi, gelişmeyi hayat felsefesi edinen insanlar aynı zamanda bu zenginlikten payını alanlardır.
    Yazarın öğretmenlere önemli vurgularından biri de öğrencilere öğretmeyi hedeflediği ders konusunu hazırlarken öncelikle kendisinin bu konunun önemini kavraması ve hayata geçirmede örnekler verebilmesi gerektiğidir. Aksi takdirde hedeflenen kazanımların hiçbiri gerçek anlamda kazanılmayacaktır. Aslında öğrenci de kendini önemli hissetmek, öğretmeni tarafından takdir edilmek, varlığının farkına varıldığını bilmek ister. Her birinin farklı değerler taşıyan birbirinden apayrı acı ya da tatlı birçok hikâyesi vardır. Sizin tavrınız, bu hikâyenin bir parçası olmanızı sağlayacak ya da hep dışında bırakacaktır. Tıpkı yazarın hatırlattığı kırlangıç hikâyesindeki gibi.
    Hayatta tek başına gösterilen çabayla, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmanın bir acizlik olduğunu düşünüyorum. Kendi yaşamımdan bir örnek vermek isterim. İş dolayısıyla bir dönem bulunduğum kırsal alanda öğrendiklerimi paylaştığım anneler ve derslerine destek olduğum birkaç öğrenciyle yaşadığım manevi doyum pek az şeyde hissedebileceğim türdendi. Çünkü yaptığınız iyilik ya da gösterdiğiniz fayda bir başkasında çoğalıp zincirleme bir etki yaratabilirsiniz, kurtarılan her bir denizyıldızı hikâyesi örneğindeki gibi. Öğretmenin görevi de öğrenciyi kaybetmek değil kazanmaktır. Herkesin ayrı bir değer taşıdığına ayrı bir dünya olduğuna inanmasıdır.
    Öğretmen öğrencinin psikolojik durumunu hissedebildiği gibi, öğrenciler de aynı şekilde bunun farkına varabilir. Öğretmenin mutsuz ya da gergin halini hissedip olumsuz bir şekilde etkilenebilir. Sınıfta bulunan birçok öğrencinin o günkü ruh haline zarar verebileceği gerçeğini hatırlayıp gülümseme gibi pozitif etkisi olan mimik ve jestlerini öğrencilerinden esirgememelidir. Hata yaptığında özür dilemeyi ya da yapılan basit de olsa güzel bir davranış için teşekkür etmeyi bilmelidir. Sadece başarı değil gayret göstermek de takdir edilmelidir ki öğrenci o sınıfa korku ve kaygıyla girmesin. Korkunun başarının önünde daima önemli bir engel olduğu unutulmamalıdır.
    Yazar hayatında olumlu değişimle fark yaratmayı esas alan kişisel eğitim kitabı tarzında aynı zamanda kutsal bir amaca hizmet eden değerli bir eser ortaya çıkarmış. Hayat uzun bir yolsa, öğretmen olma yolunda da tecrübelerden, hikâyelerden ders çıkarılarak oluşturulan rehber niteliğindeki bu eser, insan yetiştiren herkesin okuması hatta yetinmeyip notlar da alması gereken bir kitap..
  • 181 syf.
    İnsan Olmak nedir diye sorsam şimdi yüzlerce cevap gelir değil mi? Herkes kendine göre bir şeyler anlatır. Herkesin insan olma kriteri farklıdır. Bu kitapta da Engin Geçtan neredeyse verilebilecek bütün cevapları enine boyuna ele almış..

    Öncelikle İstanbul'dan kalkıp Ankara'ya Engin Geçtan'ın yanına gidip "Hocam  lütfen bizim içinde bir şeyler yazın" diyen arkadaşa teşekkür ediyorum. Bu söylem olmasaydı da bu kitap yine yazılır mıydı veya yazılsa da aynı olur muydu sorularını da hoca önsöz de sormuş kendi kendine. Bu arkadaşın gidip böyle bir şey demesi hocada fitili ateşlemiş ve adeta fışkırırcasına bir çırpıda yazdım diyor kendisi. Ama siz bir çırpıda okuyamıyorsunuz orası ayrı bir mevzu. Bir çırpıda yazdım da dese zaten görüyorsunuz yılların birikimi var bu kitapta. Öyle çok insan irdelenmiş ki....
    Okurken o kadar çok insan aklıma geldi, o kadar çok kişiyi yeniden yaşadım ki zaman zaman bu kadar da olur mu dedim. Ve tabii ki kendinizi de yaşıyorsunuz. Çünkü kendinizi bilmeseniz başkalarını da bilmeniz pek mümkün görünmüyor. Her kelimesi, her cümlesi ayrı bir tespit, ayrı bir anlam ifade ediyor.

    Daha kitabın ilk sayfasıda karşımıza şöyle bir alıntı çıkıyor.

    "İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur."

    Bu ne yaman çelişki diyorum ben buna. Evet işte insan olmanın özeti de bu sanırım. Çelişkilerle dolu bir varlığız. Ne zaman ne yapacağımız, ne düşüneceğimiz, nasıl davranacağımız belli olmuyor. Şartlara göre hareket eden bir varlık işte. Bu demek değildir ki yanar döner bir varlık, ne olduğu belirsiz yalan dolan manasında değil. Değişim sürecinden bahsediyorum. Her an her saniye değişiyoruz ama farkında değiliz. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, öyle şeylerle karşılaşıp, öyle şeyler görüp işitiyoruz ki, değişmemek mümkün değil. Ancak bu değişim iyi yönde olursa bir anlamı olur. Yoksa zaten sonuç başta yazdıklarıma çıkıyor.

    İşte bu yaşanılan süreçlerin neden böyle olduğuna, nereden geldiğine, nasıl devam ettiğine, ilişkilerde sorunların tartışmaların nerelere dayandığına bir bir açıklık getiriyor. Tabii ki ilk olarak da konu Anne-Baba ve Çocuk ekseninde yoğunlaşıyor. Çünkü olan, olabilecek olumlu olumsuz tüm durumların temeli aile yaşantısına dayanmakta. Sevgi ortamında büyüyen bir çocukla, tam tersi bir ortamda baskıcı bir aile ile beraber büyüyen bir çocuğun aynı olması beklenemez zaten. Burada diyeceksiniz ki kimse aynı değil zaten. Evet iyi de burada anlatılmak istenen zaten başka.

    Biraz etrafımıza bakalım isterseniz. Bazı insanları mesela çok mutlu olarak görüyoruz değil mi? Hayatları yolunda, düzenleri yerinde, mutlu, yaşamaktan zevk alan vs. vs. öyle algılıyoruz. Bazıları da huzursuz mutsuz, yaşamdan zevk alamayan, evliyse ailesine de eziyet çektiren insanlar vs. Bunların temelinde yatan sebepleri ise kişinin çocuklukta yaşadığı durumlar olarak ele alıyor. Tabii ki tüm açıklamalarıyla birlikte. Annenin babanın tutumu, yaşadığı ortam, bulunduğu çevre, komşuları, arkadaşları, akrabaları vs hepsi birer etken. Öyle basit gibi görünse de ruhsal gelişime çok büyük etkileri olduğunu görüyorsunuz. Ve bu durumlar ileriki yaşantımızda da etki ediyor.
    Ve tabii ki işin ekonomi boyutu da var. Oralara çok fazla girmemiş. Toplumumuzda yaşanan çoğu sorunun temelinde de ekonomik nedenler var. Bu yadsınamaz bir gerçek.

    Sonra birey ve toplum ilişkisini ele almış.
    Bireyin toplumda yer edinebilmesi, daha doğrusu kendi olabilmesi için sağlıklı bireyselleşmesi gerekiyor. Bu sağlıklı bireyselleşme toplumdan kopmadan, kendi doğrularını da yok saymadan yapılabilen bir süreç. Ancak çok da kolay değil. İşte bu yapılırsa gerçekten birey olabiliyor insan. Onun dışında kendini soyutlayıp, tamamen toplumdan kaçmak bir anlam ifade etmiyor. Çünkü yaşadığımız hayat buna izin vermiyor.

    Burada şu alıntıyı eklemem gerekiyor.

    "Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir."

    Normal kavramını ele almış mesela. Normal davranışlar, normal söylemler vs. Bunlar kime göre neye göre normal bunları bir bir sıralamış. Herkesin kendine göre normal ve anormal değerlendirmesi vardır o yüzden genelleme yaparak bazı şeyleri anlatmaya da karşı olduğunu aldım ben. Zaten anlatımda genelleme ve kesin yargılar yok. Çünkü nasıl bir değişken yapıda olduğunuzu en iyi o biliyor. Kesin yargılar ve genellemelerin canı cehenneme diyorum :)

    Daha sonrasında insan ilişkilerindeki duygu düşünce durumlarını ele alıyor.
    Öfke, korku, düşmanlık, aşk, sevgi, nefret akla gelebilecek her şeyi tek tek incelemiş. İlişkilerdeki sorunların nelerden kaynaklandığı, kimin nasıl davranıp nelere yol açtığı bunları görüyorsunuz. Kadın-Erkek ilişkilerini de son derece çarpıcı boyutlarda derinlemesine ele almış. Gerçekten etkileyiciydi. Kendimi ve hayatımdaki süreçleri ve sonrasındaki sonuçların neden öyle olduğunu bu kitaptan sonra daha iyi anladığımı düşünüyorum. Çoğu sorunuza bu kitapta cevap bulacaksınız eminim.
    Benden bu kadar. Gerisi sizde. Umarım bu kitabı okuyup, iyice özümseyip daha iyi bir insan olma yolunda adımlar atabiliriz. Herkese keyifli okumalar.