• ümitsizliğe kapılma, yaşamayı sevene böyle şeyler olur bazen.
  • "BÜTÜN ANNELER, ANNELERİN EN GÜZELİ..
    SEN, EN GÜZELLERİN GÜZELİ.."

    İşte böyle bir şiirle başlıyor kitap. Sanki ilk sayfadan "Bak canın yanacak, haberin olsun!" der gibi..

    Kaybedilmiş, yitirilmiş, unutulmamış, özlenmiş her ne varsa, anne kelimesinin her renginde ama hep anne kokusuyla beraber..

    "Anamın elinden çıkmış o oyalardan bir tekine, şimdi bütün yazdıklarımı, bundan sonra da yazacaklarımı verirdim.." diyor.
    Ama bir fotoğrafı bile yok elinde.
    Ve ekliyor başka bir yerde ;
    "Bayramlığımın olmamasına annemin gönlü razı değildir. Onun için beni yatırdıktan sonra, idare lambasının kör ışığında, dikiş makinesinde, bana babamın eskilerinden bir şeyler dikecektir, hem de sabaha dek yetişecek.."
    Bir dönemin özelliklerini çok belirgin hissettiren bu satırlar, ailenin dışına taşıp, toplumun o günkü fotoğrafını çekiyor adeta. Anlık, acı dolu bir kare..

    Bir çocuğun ağzından Muallim Bey 'in evini anlatırken ;
    " Öyle güzel bir evi var ki anne.. "diyor,
    " Yazı masası var.
    Bir dolu kitapları var..
    Hepsi de ciltli, bir de camlı dolabı var..
    Koltukları var anne!
    Ama kadife.. Öyle güzel bir ev ki.. "

    Kapatıyorum kitabı.. Biraz soluk almam lazım. Hissetmeye çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum. Sadece bu kadarını yaparken bile içim acıyor..

    Sonra ;" Benim de onunkiler gibi iyi yamanmış çoraplarım olsaydı, misafirlikte utancımdan boyuna ayaklarımı gizleyip oturmazdım.." diyor.
    Yeni bile demiyor, iyi yamanmış diyor..
    Ben, bende olan ne varsa, varlığından utanıyorum bu sefer.

    "Öyle büyük öyle büyük bir adam olacağım ki, bütün haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar var ki, bu kadar büyük haksızlıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok büyük adam olmam gerekiyordu."
    Bu sefer de bir şeyler filizleniyor içimde.. Ah ne kadar geç kalmışım bu kitabı okumakta diyorum. Hiç ama hiç tanımamışım Aziz Nesin 'i..

    Sayfalar ilerliyor, ben bin türlü duygu içinde eşlik ediyorum. Ya, diyorum, çok hassas bir zamanıma denk geldi, ya da başka türlü okunmaz bu satırlar hissedilmeden...

    "Annemin rengi soldukça türküler de susmuştu.." diyor.
    Verem hastası annesinden bahsediyor.
    İlaç niyetine aldıkları haftalık yarım kilo eti, çocukları yemeden yiyemeyen, boğazına düğümlenen annesinden bahsediyor.
    Kaldıkları evde yangın çıktığında, kurtarabildiği üç şeyden biri dikiş makinesi olan annesinden bahsediyor..
    Uzun zaman çocuklarıyla yalnız kalan, nerede olduğunu bilmediği eşini bekleyen annesinden bahsediyor..
    Sen okumalısın, doktor olur da belki beni iyileştirirsin diyen annesinden bahsediyor..
    Hastalığa, yaşama, dünyaya yenilmiş annesinden bahsediyor.
    Öleceği günü rüyasında gören annesinden bahsediyor..
    "ÖLÜM GÜZEL DEĞİLDİR ELBET.. AMA SİZ ÖLÜMÜ, GÜZEL, GENÇ BİR VEREMLİ ANNENİN YÜZÜNDE GÖRDÜNÜZ MÜ?!!"

    Herkes anı yazabilir, ama yazarken hiçbir eksiğini, yanlışını, yanılgısını, ayıbını saklamaması gerçekten takdire değer..

    "Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söylemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip rahatlıyorum. Onun için benim Darüşşafaka'ya borcum, sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. "

    Hem okuldan kaçan hem de okumak isteyen, fakat söylenilen yalanı içine sindiremeyen, bunun yanında eğer Darüşşafaka'ya girmeseydi hiç tanımamış olacağımız Aziz Nesin söylüyor bunu.

    Babalı ama babasız geçmiş bir çocukluk..
    " Baba! Bana öyle geliyor ki, ben seni bütün oğulların babalarını sevdiklerinden daha çok seviyorum.." diyor her şeye rağmen.

    Ve başka bir yerde yine babasını anlatıyor. Ama bu sefer gülümsüyorum okurken..
    "Babam fesi seviyor, öyleyse ben fesi sevmeyeceğim.
    Mustafa Kemal şapka giyin demiş, öyleyse şapka giyilecek.
    Ah şu babam ah!.. Onu öyle seviyorum ki.. Ama o da Mustafa Kemal 'i sevse ya.."

    Mehmet Nusret Nesin..
    Nam - ı diğer kart Nusret.
    İlk defa on üç yaşında yeni elbiseleri olan Nusret..
    Gül yaprağı satan, evden kaçan Nusret..
    Asker Nusret..
    Bölük komutanı Nusret..
    Kitapları yüzünden tutuklanan, yargılanan, hapis cezasına çarptırılan..
    Vakıf kuran, ödüller alan, iyi ki yazmış dediğim güzel kalem, dürüst insan..
    Arkasında yüzlerce öykü, şiir, tiyatro eseri bırakan..

    İlk defa bitirmeden inceleme yazdığım bu kitabın, bundan sonrasını sessiz okuyacağım.
    Çünkü içimde hiç susmadan anlatan bir dev var artık.
    Bu kitabı okumayan Aziz Nesin 'i tanıyorum demesin lütfen.

    Söylemeden geçemem tabi ki ; Tuco Herrera keskin nişancıymışsın. ;))
    Çook teşekkür ediyorum tavsiyen için. :))
  • İnsan hayatını kaybettiğinde çok kötü olur. İnsan jötü olmaz, insan hayatını kaybetmiş olur, insan hayatını kaybettiğinde, bu olan çok kötü,bir şeydir. İnsan bir şeydir. Hayat
    ise insana ait bir şeydir. İnsan hayatını kaybettiğinde kendisine ait bir şeyi kaybetmiş olur. İnsan kibirli, artist, gösteriş budalası ve mal mülk düşkünüdür. İnsan düşkünse düşüktür. Düşükse düşmüştür. Düşmüşse, düşenin dostu olmaz, seyircisi olur. İnsan seyredicidir. İnsan âdeta insan
    değildir. İnsan böyle insan olursa adeta insan olmaktan çıkar. İnsan olmaktan çıkan insanın önünde iki yol vardır: birincisi: başka bir şey olma yolu, ikincisi: artık hiçbir şey olmama yolu. İnsan kıt aklıyla böyle şeyler düşündüğünde bu
    yollara varır anca, başka nereye varacak.
  • “Canımın içi böyle şeyler yalnızca romanlarda olur.”

    Cüneyt Arkın/Sıkı Dur Geliyorum 🎥
  • Birkaç sene önceydi.

    Cağaloğlu'ndan çıkıp; Kapalıçarşı, Sahhaflar, Vezneciler yoluyla Fatih'e gitmek arzusundayım. Hava da mübarek billur gibi. Yolun so­nuna doğru Saraçhanebaşı bitimindeki parka gittim. Niyetim azıcık nefeslenmek. Yaz öncesi olmalı ki parktaki kanepeler torun gezdiren nineler ve şakacı gençlerle işgal edilmiş. Oraya mı şuraya mı otur­malı derken uzakta bir kanepede tek başına kalakalmış acaib kılıklı biri gözüme ilişti. Varıp yanına kondum. O da biraz toparlanıp kane­penin öteki ucuna kaydı.

    Olanlar da bundan sonra oldu zaten.

    Acaib kılıklı adam üç-beş dakika geçince burnundan solumaya başladı. Bir bana, bir uçan kuşlara bakıp, durmadan "Niçin hırsızlık yapıyorsun?" diyordu. Elde değil, alındım. Beni süze süze yaptığı bu ithamdan rahatsızlığa düşüp hafifçe seslendim:

    -Bana mı söylüyorsun?

    Gene kuşlara ve gökyüzüne uzanıp mırıldandı:

    -Sana diyorum, başka kime olacak?

    Hayretimi tasavvur edebilirsiniz. Ömrümün en öfkeli anlarını ya­şamakta idim ki o devam etti:

    -Taksi tutacak adamın yaya dolaşması hırsızlıktır.

    O parktan nasıl ayrıldığımı, eve nasıl vardığımı hatırlamıyorum. Ter içinde kalmıştım. Gerilimler altında ve asık yüzle yediğim akşam yemeğinden sonra hemen kadim dost Cahit Atasoy'u telefonla ara­dım. Çok yaman bestekâr ve ilim adamı olan Atasoy aynı zamanda dişe dokunur bir ekonomist idi.

    -Durum böyle böyle, diye dert yandım.

    Sanıyordum ki Atasoy, "Olur öyle şeyler, aldırma" diyecek, gü­lüp geçmemi isteyecek. Ama cevabı o meczubunki kadar çarpıcı yankılandı:

    -Deli haklı. Bu, iktisat kanunlarının ana maddesidir.

    -Atasoy, ne diyorsun?

    -Evet öyledir. 200 metrekarelik evde oturması gereken zen­gin kişi 60 metrekareye sıkışmış ise hırsızdır. Özel şoför tutabi­lecek İnsan belediye otobüslerinde yolculuk ediyorsa toplum­dan bir şeyler çalıyordur. O, büyük evde oturacak ve özel şoför­ler, hatta aşçılar, hizmetçiler tutacak ki topluma borcunu öde­sin. Küçük evde oturması onun halıcıdan, avizeciden, badana­cıdan, mobilyacıdan, temizlikçiden ve onların sorumlu olduğu eş ve çocuklarından hak çalması mânâsı taşır.

    Donakaldım.

    Hayatımın belki de en müthiş dersini almıştım. O günden bugü­ne herkesin bende alacağı olduğu vehmi ile dolaşıyor, kazancımın tamamının bana ait bulunmadığını düşünüyor ve öyle yaşıyorum.

    Deli deyip geçemeyiz. En umulmadık kişilerin bizden öte ve he­pimizden üstün yanları mutlaka var. Toplumlar delilere bile muhtaç.

    O parkta rastladığım öfkeli deliyi ondan sonra çok aradım. Ama bir daha rastlayamadım. Acaba, karşılaşsak ne der, nasıl davranır­dım bilemem. Ama o deliyi sâde ayaklarım değil, vicdanım da haysi­yetim de insanlığım da çok özledi.

    O deli, çirkin biri değildi. Belki çoğu akıllımızdan daha güzeldi. Kendini bir şey zanneden beni, canevimden zıpkınlamış, bir yazara hayatının dersini vermişti.

    Artık hırsız değilim.

    Gürbüz Azak