• Cenab-ı Hakk'ın bir güzel emaneti ve hediyesi olan çocukların eğitimi oldukça önemlidir.
    Çocukların öncelikli hedef olarak hem dünya hem de ahiret hayatlarını tehlikelerden korumak ve çocukların maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek anne ve babaların en önemli vazifelerindendir.

    Büyük İslam Alimi Bediüzzaman Said Nursi'nin ''Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer.'' ifadeleri bu konunun ciddiyeti noktasında çok önemli uyarıları, veciz bir şekilde ihtiva etmektedir.


    Konuyla ilgili önemli makale ve röportajlar:

    Pedagog Ayşe Öztürk'ün kaleminden....

    Bu konu çok geniş ve büyük bir konu olmakla birlikte çocuk terbiyesi anne ve babanın hayırlı bir eş seçmesiyle başlar. Bu da kötü ahlâkla tanınmayan, şeriata uygun şekilde yaşayan bir aile seçimi ile başlar. Resulullah (asm) buyuruyor ki “Çöplüklerden kırmızı gül toplamayın” “Kötü bir aileden güzel bir kızla evlenmeyin”. Yine başka bir hadiste “Çocuklarınız yediklerinizden oluşur. Yediklerinize dikkat edin”der. Böylece çocuk terbiyesi noktasında eş seçimiyle başlayan, anne babanın yediği haram ve helal gıdaların önemini, çocuk sahibi olmadan, önce kendi bedenlerini temizlemelerini vurgular.


    Çiftlerin evlenildiğinden itibaren özellikle cinsel hayatlarında, ayet ve sünnet-i seniyye ile çerçevesi çizilen İslâm’ı kendilerine rehber etmeleri gerekir. Aksi takdirde dünyaya gelecek olan çocukta bozukluklar belirebilir. Bu çocuğa da zulümdür ki hesabı-vebali büyüktür. Anne hamileyken huzurlu, sakin, doğayı gezip, tefekkürle, ibadetle, zaman geçirip, mümkünse umreye gitmeli ve Kur’ân hakikatleriyle meşgul olmalıdır. Bunu yaparken kendi yüksek sesiyle okumalı ki bebeği de duysun. Bebeğin içinde bulunduğu anne karnındaki su, dıştan gelen ses dalgalarına göre değişebilir. Bilgisayar, TV, telefon, müzik, kızgınlık; suyun iyonlarını bozuyor ve anne karnındaki çocuk bundan etkileniyor. (Bkz. Masaro Emouto)


    Aslında çocuk terbiyesi fizikî olarak çocuğun doğumuyla başlar. Elbette bebeğin annenin yakınlığına ve sevgisine ihtiyacı çok daha fazladır. Ama kanguru olmamak lazımdır ki anne ve bebek huzurlu gelişsin. Mesela bebeğin belli vakitte yatağında uyuması, uyku saatleri ve banyo vaktinin olması gibi… Bebeğin ağlaması doğaldır ve akciğerler böyle gelişir. Kucağa alındığında şuurlu bir Müslüman olarak Allah’ı zikretmek, uyuyacağında da salavatları söylemek gerekir. Bebekler çok hassas olduklarından aşırı ses, ışık ve koku veren şeylerden kaçınmalıdır. Mesela parfümlü temizlik maddeleri, şampuan vs. ihtiyaç yoktur. Bunun yerine bir avuç doğal tuz bebeğin banyo suyunun içine yeterlidir. Eğer gerekirse doğal zeytinyağlı defne sabunu tercih edilir, sonra zeytinyağı ile yağlanır.


    Anne çocuğun ilk mektebi ve ilk hekimidir. Annenin az çok doğal tedavi ve İslâm’da çocuk terbiyesi konusunda ilim sahibi olması lazım. En önemlisi Resulullah’ın (asm) sevgisi çocuğa küçükken aşılanmalıdır. Bebekle birlikte zikir yapılmalıdır, ki bu taşa yazmak gibidir. Sanal ve teknoloji ortamından çocuğu bir canavardan kaçırmak gibi kaçırmak lazım. İnsanın yaptığı büyük hizmetlerden biri geleceğin neslini büyütmektir. Çocuk, insanın keyfiyeti için verilmemiştir. Allah’tan bir emanet, Allah’a tam bir kul, Resulullah’a layık bir ümmet şuurunda yetiştirmelidir. Çocuğa hayaller de lazımdır. Mesela cennet, bugünkü hayali, yarın onun ulaşmak istediği bir gerçek olmalıdır.


    En önemli noktalardan bir diğeri ise çocuğun nefs-i emmareyi tanımasıdır. Anne babanın çocuğun nefsini çeşitli emir ve yasaklardan bahsederek İslâm’a uygun bir tarzda kıvama getirmelidir. Ebeveynin hayır demesi önemlidir. Çocuğun her istediğine meyil etmemek, kararları kimin aldığını bilmesi açısından önemlidir. Kimin kime itaat edeceği belli olmalıdır yoksa insan Musa (as) gibi kişiler beklerken karşısında Firavun gibilerini bulabilir. Çocuğu terbiyede mükafat-ceza, helal-haram, cennet-cehennem, anlatmak bu doğrultuda amel ederek verilir. Çocuğun Rabbi ile bir bağı ve vicdanı oluşması lazımdır. Hedefsiz çocuk yetiştirmek geleceği sokağa atmak demektir.


    Anne baba yemeğinde, sporunda, arkadaşında, oyununda Kur’ân’ın haya ve edebine göre şuurlu seçim yapması gerekir. Ve mutlaka günlük olarak aile içinde bir araya gelmek için oyun oynama ve sohbetler lazımdır. Çocuk ağızdan çıkan sözden çok anne babanın özüne ve ameline bakar. Taze zihinlere ne doldurmak istediğini iyi düşünmek lazımdır. Bu yapılmazsa TV, bilgisayar, dergiler vs. istediği gibi çocuğu şekillendirecektir. Resulullah (asm) buyuruyor ki “Çocuğun baharı su ve topraktır.” Yani çocukların oyun oynaması, oyun üretmesi gerekir. Mesela kilden, topraktan bir şeyler yapması gibi.


    Çocuk terbiyesi hem annenin, hem babanın görevidir. Resulullah (asm) buyurur ki “Çocuklarınızla 7 yaşına kadar oynayın, 15 yaşına kadar onlarla arkadaş olun, 15 yaşından sonra ise istişare edin.” Çocuk aile içinde görev ve sorumluluk alan bir fert olarak yetişmesi gerektir. “Çocuk” deyip geçmemeliyiz. Ağaç yaş iken eğilir” atasözü boş bir söz değildir. Son yıllarda çocuğun öz benliği moda oldu. Bu enaniyeti çocuğun kişiliğine yerleştiren bir fikirdir. Esasen onun kendine güvenmesi değil, Allah’a teslim olup güvenmesini sağlamak lazım. Hatta insanların kınayışlarından çekinmeyecek derecede ve gerekirse anne-babaya bile hakkı söyleyen bir kişilik yetiştirmek gerektir. Sağlam aile, eşittir sağlam kişi, eşittir sağlam çevre, eşittir sağlam devlet demektir. Resulullah (asm) buyuruyor ki: “Nasıl olursanız öyle yönetilirsiniz.”



    Sahabe ahlâkında kişilikler oluşmasına gayret etmek gerekir. Aile bir takımdır ve herkes bu takımda bir şeyler yapmak zorundadır. Herkes bir işin ucundan tutmalı ki aile mutlu ve huzurlu olsun. Mesela 3 yaşındaki oğlan çocuğu sofradan baba ile birlikte mutfağa tabak götürebilir. Diğer gün de anne ile götürebilir. İslâm’da kadın ve erkek için farz olan roller belirlenmiştir.

    Son olarak ise çocuğun akıl baliğ olmasıyla artık çocukluğu biter. Bununla birlikte ibadet sorumluluğu başlamış olur. Bu andan itibaren çocuğun özel hayatı başlar. Anne baba bazı şeylere çocuğu zorlayamaz; ama şart koşabilir. “Bu evde yaşayacaksan bu kurallara uymak zorundasın” gibi. Artık bu dönemde zorlamadan, terbiyeden ziyade çocuğu ve yaptıklarını takip etme başlamıştır…

    Şimdi vermezsen ilerde emeğinin karşılığını alamazsın.

    Ağaç yaş iken eğilmeli topluma insanlara vatan ve milletine hayırlı evlatlar yetiştirmeliyiz.
  • "Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?‘ ya da 'İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar telgraflar yağmıştır; herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat, insanlık aleminin bu büyük kaybı, bir çok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır. Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü bende görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmağa çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamağa devam edecektir. İnsanlıktan paylarını alamayanlar için o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun zaman yaşamasına şaşılıyordu. Yıllar önce küçük bir kasaba da dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabaha karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır. Doğru dürüst bir tahsil görmeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük  yaşta öksüz kalan insanlığa doğru dürüstte bir miras kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeye çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına başsağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: Merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu Hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı Ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade bir törenden sonra toprağa verilecektir."
  • Şimdi içim rahat, aradığını bulan ve başka bir şey istemeyen biri gibi sükûnet içindeyim... Dünyada bundan büyük bir saadet olur mu? Böyle en felaketli günümde beni en mesut insan olduğuma inandıran bu hislere fena, çirkin şeyler diyebilir miyim?
  • Ölmeyi istemek mi? Daha yaşamayı beceremeden ölmeyi istesem bu resmen üşengeçlik olur. Daha trajik bir hâl varsa o da yaşarken ölüyormuş gibi hissetmek. Daha yaşanası günler var diye bekliyorum. An' ı yaşayamayacak gibi olup başka bir andan medet ummanın içler acısı ve eğreti hissine rağmen kötü bir anda daha iyi bir hâl için umuyoruz. Yaşamak bundan mı ibaret? Yaşamak için yaşar gibi hissetmek için her şeyin mübah olduğunu düşünmüştüm. Değilmiş, hem de hiç. Şu an yavaş yavaş tükenmeme sebep olan yaşama isteği uyandıran bir şeyin sebep olduğu haldeyken hem de. İnsan, en basit şeyi bile beraber yapılınca nasıl hissettireceğini bilmediği insanlarla bunu bunları yapmak için yanıp tutuşması ve daha da garibi bazıları için o kişilerle beraber vakit geçirmenin çok normal olması. Hayatımda gördüğüm en saçma şeylerden biri olup bu saçmalığınsa düzeltilemeyecek oluşu. Insanı hem deli ediyor hem de yavaş yavaş tüketiyor. En çok korktuğum şey bir gün içimdeki merakın heyecanın sevginin coşkunun güzel tüm hislerin tükenmesi. O zaman gerçek bir ölü olurum. İyi şeylere sebep olan insanların veya buna inandığım insanların peşine takılasım geliyor. Sonra nasıl oluyorsa öyle bir hâl alıyor ki durum işler değişip dönüşüm geçirip güzellikleri üretirken tüketen şeye dönüşüyor. Ve elden bir şey gelmiyor. Bir şeyler ölüyor içimizdeki veya dışımızdaki dünyada ve ben de yavaş yavaş öldüğümü böyle anlıyorum. Acaba 5 yaş insanın gerçekten en olgun yaşıydı da çürümeye mi başladık.
  • İnsana ancak hayallerinde karşı konulamaz,ancak rüyalarda olur böyle şeyler.
  • EDEBİYAT

    Victor Hugo hakkında az bilinen 10 şey


    Romantik akıma bağlı şair, romancı ve oyun yazarı, aynı zamanda Fransa'nın en büyük yazarı olarak görülen Victor Hugo kimdir? Peki, edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan Victor Hugo'yu gerçekte ne kadar tanıyoruz? İşte Victor Hugo hakkında az bilinenler...

    ''Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!''

    1.Victor Hugo'nun en önemli başyapıtlarından biri olan ve sayfaları ile göz dolduran Sefiller'i yazmak Victor Hugo'nun epeyce zamanını aldı. Victor Hugo Sefiller'i tamamladığında takvimler 1862 yılını gösteriyordu. Hugo'nun Sefiller üzerinde tam 17 yıl çalıştığı düşünülüyor.


    ''Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?''

    2. Hugo yazı yazarken, ilham gelmediğini hissettiğinde tüm kıyafetlerini çıkarıp hizmetlisine verir ve yanında yalnızca kalem ve kâğıt ile kendini bir odaya kapatırdı. Yaşlılıktan bir o kadar korkan Victor Hugo, sağlığına her zaman dikkat ederdi. Ve yazarken dikkatinin dağıtmamak için ya da dışarı çıkamamak için salı günü hariç bütün kıyafetlerini bir dolaba kilitlerdi.



    ''Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?''

    3. 1868 yılında eşi Adeleyi kaybeden yazar, Fransız-Alman savaşının bitmesi ve cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris'e döndü. Kıtlık yüzünden hayvanat bahçesindeki hayvanların kesilip yendiği dönemleri günlüğünde "bilmediğimiz şeyleri yiyorduk" gibi ifadelerle anlattı. Bu dönemde ayrıca Korkunç Yıl isimli şiirini yazdı ve ulusal bir kahraman olarak nitelendirilmeye başladı.



    ''Dürüstlük cesaret. Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.''

    4.Victor Hugo sadece bir yazar değil, aynı zamanda resmi bir azizdir. Hugo ölümünün kırkıncı yılında Budizm, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinleri bir araya getiren bir Vietnam dinince aziz ilan edildi. Cao Dai olarak adlandırılan bu inanış 1926 yılında sistematikleşti ve inanışın ilk azizlerinden biri de Victor Hugo'ydu. Bu inanışın kutsal kabul ettiği kişiler arasında Buddha, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Jeanne d'Arc, Julius Ceaser ve Konfüçyüs de bulunuyor.



    ''Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.''

    5. Romantizm akımının en tanınmış yazarlarından olan Victor Hugo, ilk romanı Notre Dame'ın Kamburu ile edebiyat alanındaki başarısını ortaya koydu. 1843 yılında Victor Hugo'nun başından onu çok etkileyen bir olay geçti. Kızının bir kaza sonucu boğularak ölmesi sebebiyle, ünlü sanatçının 1852 yılına kadar herhangi bir eser vermedi.



    "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur."

    6. Fransız Devrimi ve Louis Napoleon'un 1851'deki zaferinden sonra Victor Hugo kendiniFransa'nın düşmanı ilan etti ve gönüllü bir sürgüne gitti. 1870'te Fransa'ya dönüşüne kadar Brüksel, Jersey ve Guernsey gibi yerlerde yaşayan Victor Hugo eşi Adele Foucher'in 1868'de vefat etmesi üzerine düzenlenen cenaze törenine de sürgünde olması sebebiyle katılamadı.



    "İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.''

    7. Victor Hugo 80. yaşına girişini Fransa tarihinin en gösterişli törenlerinden biriyle kutladı. Yazarın 80. yaşına girişi şerefine yaklaşık yarım milyon kişi yazarın evinin önünde bir geçit töreni düzenledi. Bu sırada Victor Hugo evinin önünde, torunlarıyla birlikte oturuyordu. 5000 müzisyenden oluşan bir ekip bu tören sırasında yazarın onuruna Fransa'nın ulusal marşını çaldı.



    ''İnsan insanın canavarıdır.''

    8. Yazarın görkemli doğum gününden birkaç yıl sonra gerçekleştirilen cenaze töreni de doğum gününden aşağı kalmıyordu. Hugo'nun cenazesine öyle çok kişi katılmıştı ki geçit töreninin tamamlanması tam altı saat sürdü. Yazarın naaşı Paris'te bulunan ünlü Zafer Takı'nın altına yerleştirildi ve Hugo'ya saygılarını sunmak için gelenlerin sayısı iki milyonu buldu. Victor Hugo'nun naaşı Alexandre Dumas ve Emile Zola ile aynı mahzende gömülüdür.



    ''Seyahat etmek, her an doğup ölmek gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan yaşamı arasında bir yakınlaşma yapıyordu.''

    9. Victor Hugo'nun sefiller romanındaki 800 kelimelik cümle, aslında Fransız edebiyatındaki en uzun cümledir: Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu, ama bu baba, ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı, özel erdemlerinin hepsine, kamuyu ilgilendiren erdemlerin de birçoğuna sahipti; sağlığına, servetine, şahsına, işlerine büyük özen gösterir, bir dakikanın bile değerini bilirdi, ama bir yılın değerini her zaman bilmezdi; itidalli, sakin, uysal, sabırlıydı; babacan adam, iyi bir prensti; eşiyle yatardı ve sarayında evlilik yatağını burjuvalara göstermekle görevli uşaklan vardı, çünkü eskiden ailenin büyük kardeş kolunun gayrimeşru ilişkilerini açıkça sergilemelerinden sonra, düzenli kan koca yatağının iftiharla teşhiri faydalı olmuştu; bütün Avrupa dillerini bilirdi, daha ender görülmüş bir durumdur bütün imtiyaz ve çıkarlann dillerini bilir, konuşurdu; orta sınıfın olağanüstü bir temsilcisiydi, ama onu aşardı ve sonuçta ondan daha büyüktü; kanının değerini takdir etmekle birlikte, özellikle kendi özdeğerine güvenmek ve kendi soyu sorununda, bu çok özel sorunda Bourbonlar'dan değil, Orleanslar'dan olduğunu ilan etmek dirayetini göstermişti; ancak Zat-ı Sani-leri iken soyunun en birinci prensiydi, ama majeste olduğu gün gerçek bir burjuva oldu; toplum içinde uzun ve dağınık, özel hayatında kısa ve özlü konuşurdu; cimri olduğu söylenirdi, ama bunun kanıtı yoktu; aslında kendi fantezileri ya da görevleri söz konusuysa, müsrifliğe karşı pek duyarlı değildi; asilzadeydi, ama şövalye değildi; sade, sakin ve güçlüydü, ailesi ve saray halkı tarafından çok sevilirdi, hoşsohbetti, doğru yolda bir devlet adamıydı, içten soğuktu, o an ilgi duyduğu konuya kendisini tamamen verirdi, daima mümkün olduğu kadar yakından idare ederdi, kin duymak da, minnet duymak da elinden gelmezdi, üstünleri sıradan olanlara karşı merhametsizce kullanırdı, tahtların altında sağır bir uğultuyla homurdanan o esrarlı ittifakları parlamento çoğunluklanyla oyuna getirmekte ustaydı, açıkyürekliydi, bazen açılmakta ihtiyatsızlığa kadar vardı, ama bu ihtiyatsızlık içinde bile fevkalade becerikliydi; tedbiri, çehresi, maskesi boldu; Fransa'yı Avrupa'yla, Avrupa'yı da Fransa'yla korkuturdu, ülkesini sevdiği kesindi, ama ailesini tercih ederdi; otoriteden çok, hakimiyete ve kibirden çok otoriteye değer verirdi, ki böyle bir tutumun şu felaket yanı vardır: Her şeyi başarıya çevirdiğinden hileyi kabul eder ve alçaklığı kesinlikle reddetmez, buna karşılık şu faydalı yanı da vardır: Siyaseti şiddetli çatışmalardan, devleti kopmalardan, toplumu bela ve sıkıntıdan korur, titiz, dürüst, uyanık, dikkatli, nüfuzlu, yorulmak bilmezdi, bazen kendi kendini yok saydığı, yalanladığı olurdu; az önce Avusturya'ya karşı cesur, İspanya'da İngiltere'ye karşı sebatkârdı, Anvers'i bombaladı, Pritchard'a tazminat ödedi; Marseillaise'i tam bir inançla söylerdi; yorgunluğa, bitkinliğe, güzellik ve ideal zevkine, cüretkârca cömertliklere, ütopyaya, ham hayale, öfkeye, boş gurura, korkuya yabancıydı; gözü pekliğin her türlüsüne sahipti; Valmy'de General, Jemmapes'da askerdi; sekiz defa suikaste uğradı ve hepsinden gülümseyerek çıktı; bir humbaracı kadar sert, bir düşünür kadar cesurdu; sadece Avrupa'nın sarsıntıya uğraması ihtimalleri karşısında endişelenirdi, büyük siyasi maceralara göre değildi; hayatını tehlikeye atmaya daima hazırdı, ama eserini asla, kendisine bir kral olarak değil, bir zekâ olarak itaat edilmesini sağlamak için iradesini etki kılığına sokardı; gözlem yeteneği vardı, ama kehanet yeteneği yoktu; düşüncelere pek önem vermezdi, ama insanları değerlendirmesini bilirdi, yani hüküm vermek için görmesi gerekirdi; süratli ve keskin bir sağduyusu, pratik bir zekâsı vardı, kolay konuşurdu, belleği çok güçlüydü; Sezar, İskender ve Napoleon'la tek benzer noktası olan bu güçlü bellekten daima yararlanırdı; olayları, ayrıntıları, tarihleri, özel isimleri bilir, kitlenin eğilimlerini, tutkularını, dehalarını, ruhların iç özdeyişlerini, gizli ve karanlık isyanlarını, tek kelimeyle, bilincin görünmez akımları diyebileceğimiz şeylerin hiçbirini bilmezdi; Fransa'nın üst tabakasında kabul görüyordu, ama alt tabakalarıyla pek uyuşmuş değildi; incelikle her işin içinden sıyrılırdı, fazla hükümet eder, yeterince saltanat sürmezdi; kendi kendisinin başbakanıydı; büyük fikirlerin karşısına küçük gerçeklerden engel çıkarmakta pek ustaydı; uygarlık, düzen ve organizasyon konusunda ki yaratıcılığını bir melekeyi, bir çeşit formalite ve çekişme esprisiyle birleştirirdi, bir hanedanın kurucusu ve hakkın savunucusuydu; biraz Charlemagne'e, biraz da bir avukata benzerdi, kısaca yüksek ve orijinal bir kişilikti; Fransa'nın kaygılanmasına rağmen güçlü devlet olmayı bilen bir hükümdardı, – Louis-Philippe yüzyılın en seçkin kişileri arasında yer alacaktır ve şan ve ünü biraz sevseydi, yararlılık duygusuna sahip olduğu kadar azamet duygusu da taşısaydı, tarihin en ünlü yöneticileri sırasına geçerdi.

    "Ben bile kendimi tanıyamıyorum; kendi kendime yabancıyım, kim olduğumu ve adımın ne olduğunu, yalnızca Allah bilir."



    "Mahomet başlıklı şiir..
    Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hâlâ Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde yer alıyor."

    MAHOMET (HZ. MUHAMMED)

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
  • 232 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Not: "Kitap incelemem" demek yerine "kitap hakkındaki duygularım" demek daha doğru olur sanıyorum.

    Önyargıyı sadece olumsuz olarak algılamamak gerek. Bir gün Maya Kitap' ın sayfasında dolanırken Gönül' ün kapağına rastladım ve tek kelimeyle bayıldım. İçeriğini de okuyunca tamam dedim ben bu kitabı kesinlikle seveceğim. Bu yüzden mutlaka okumalıyım. Ve okudum. Sevdim mi? Gerçekten sevdim.

    Normalde kitapların kapağına aldırmam alırken, çünkü içindeki cevheri gizleyebilirler. Ama bu kapak sanki içindeki naifliğin dışa vurumu gibi geldi bana. O yüzden ayrı bir hoşuma gitti.

    İçeriğine gelecek olursam...
    İnsan her zaman kendini geliştirecek şeyler okumaz. Kimi zaman da ruhunu doyurmak ister. Duygusallığın kollarına atılmak ister. Bu kitap böyle bir kitap işte. İçinde tabi ki çıkarılacak dersler var ama ben kelimelerin akıntısına kapılıp karakterlerin aşklarına, dostluklarına, acılarına tanıklık ettim. Hep bu tarz romanlarda batı türünde okuduğumdan dolayı uzak doğuya yönelik böyle bir kitap bana farklı bir tat verdi. Okurken o dönemde yaşamış gibi hissettim kendimi.

    Herkesin sevebileceği bir roman olmayabilir; içinde gizem olsa da durağan ilerliyor. Fakat çok akıcı. Çevirisini de ayrıca beğendim. Hatta kitapla ilgili en çok hoşuma giden ayrıntı da şu oldu:
    "Denilebilir ki Türkçede "gönül" gibi gerekli anlam derinliğini haiz bir kelime bulunmasaydı, bu kitabın Türkçe başlığı "Kokoro" olarak kalabilirdi. Zaten İngilizce başta olmak üzere birçok dile yapılan çevirilerinde de başlığın "Kokoro" olarak kaldığını görüyoruz."

    Keyifli okumalar...