• Bera bin Azib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Ensardan bir adamın cenazesinin peşinden, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte kabre kadar gittik. Henüz daha kabri açılmamıştı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kıbleye doğru oturdu, biz de Onun etrafında oturduk. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) elinde yere vurduğu bir değnek vardı. Bir göğe, bir yere bakmaya başladı. Gözlerini üç defa kaldırıp indirdi. İki ya da üç defa:

    “Kabir azabından Allah’a sığınınız!” dedi.

    Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Allah’ım! Şüphesiz ki ben, kabir azabından Sana sığınırım!” dedi ve bu sözlerini üç defa tekrarladı.

    Daha sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Mü’min bir kulun dünya ile alakası kesilip, ahirete yönelmeye başladı mı kendisine semadan yüzleri güneş gibi parlayan beyaz yüzlü melekler iner. Beraberlerinde cennet kefenlerinden bir kefen ve cennet kokularından bir koku bulunur. Nihayet melekler o kişiden gözün görebildiği kadar uzak bir mesafede otururlar.

    Sonra ölüm meleği gelir ve o kişinin başının yanında oturup, şöyle der:

    -‘Ey hoş ve mutmain olan nefis! Allah’tan bir mağfirete ve bir hoşnutluğa gitmek üzere çık!’ Onun canı su kabından damlanın akması gibi akarak çıkar. Ölüm meleğide o canı alır. Nihayet canı çıktı mı sema ile yer arasındaki bütün melekler ona dua ederler. Semanın kapıları ona açılır. Bütün kapılarda bulunan melekler, yüce Allah’a ruhuyla yükselmesi için dua ederler. Ölüm meleği onun canını aldığı zaman melekler, bir göz açıp kapatacak bir süre kadar dahi olsa onu asla bırakmazlar! Hemen onu alır ve canını cennet kefenine koyarlar.

    İşte bu, yüce Allah’ın:

    -“Nihayet birinize ölüm gelse, elçilerimiz onun ruhunu alırlar. Onlar eksik de yapmazlar!” En’am Suresi 61. ayet bunu anlatmaktadır. Yeryüzünde bulunan en güzel misk kokusundan daha hoş olarak ruhu çıkar. Melekler onun ruhunu alıp yükselirler.

    Meleklerden bir topluluğun yanından geçtileri zaman mutlaka melekler:

    -‘Bu hoş ve temiz ruh kimindir? derler.’

    Onlara:

    -‘Bu filan oğlu filandır’ diyerek dünyada iken ona verilen isimlerin en güzelini söylerler. Nihayet bu ruh ile dünya semasına ulaşırlar. Onun için kapının açılmasını isterler ve kapı açılır. Herbir semadan o semanın mukarreb olan melekleri bir sonraki semaya uğurlarlar. Nihayet onu yedinci semaya ulaştırırlar.

    Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:

    -“Kulumun kitabını İlliyyin’de yazınız! İlliyyin’in ne olduğunu sen nereden bileceksin? O yazılmış bir kitabtır. Mukarreb olanlar onu müşahede ederler.” Onun kitabı İlliyyin arasında yazılır.

    Sonra Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:

    -“Kulumu tekrar yeryüzüne götürünüz! Çünkü ben onlara şunu vadettim. Ben onları oradan yarattım, onları oraya iade edeceğim ve ikinci bir defa daha onları oradan çıkartacağım!”

    Bunun üzerine, yere geri döndürülür ve tekrar ruhu onun cesedine geri verilir. O arkadaşlarının onu bırakıp gittikleri vakit ayakkabılarının sesini işitir. Onlar geri dönmekte iken bu sefer ona şiddetle bağırıp çağıran Münker ve Nekir isimli iki melek gelir ve ona şiddetle bağırırlar ve onu oturtarak ona şöyle derler:

    -‘Rabbin kimdir?’

    O kişi:

    -‘Rabbim Allah’tır’ der.

    Melekler ona:

    -‘Dinin nedir?’ diye sorarlar.

    O kişi:

    -‘Dinim İslam’dır’ der.

    Melekler ona:

    -‘Size gönderilen bu adam kimdir?’ diye sorarlar

    O kişi:

    -‘O, Muhammed’dir ve Allah’ın Rasulüdür. Bize beyineler ile hidayet getirdi. Bizde Onun da’vetine icabet ettik ve Ona uyduk. O adam, Muhammed’dir’ der. Meleklerin bu sözü üç kere tekrarlanacaktır.

    Melekler ona:

    -‘Amelin nedir?’ diye sorarlar.

    O kişi:

    -‘Allah’ın Kitabını okudum, ona iman ettim ve onu tasdik ettim’ der. Bu sorgu esnasında kulun namazı, orucu, zekatı ve diğer iyilikleri hazır bulunur. Allah’ın bir vaadi olarak bu mü’min kul bu suallere istenildiği gibi cevap verir.

    Melek ona şiddetlice:

    -‘Rabbin kimdir? Dinin nedir? Rasulullah kimdir?’ diye sorar. İşte bu mü’minin karşı karşıya kalacağı son fitne olacaktır.

    İşte bu, Allah Azze ve Celle’nin:

    -“Allah, iman edenleri dünya hayatında da, ahiret hayatında da sabit bir sözle (tevhid sözüyle) sabit tutar…” İbrahim Suresi 27. ayetinde anlatılan budur.

    O kişi:

    -‘Rabbim Allah’tır, dinim İslam’dır, Rasulüm Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir’ der.

    Mü’min kulun sorgusu esnasında verdiği bu cevaplar üzerine Allah gökten, onun cevaplarını tasdik eder ve kabrinin genişletilmesini, kendisine cennet yataklarından bir yatak hazırlanmasını, cennetten elbiseler giydirilmesini, cennetten kabrine güzel kokular ve ılık rüzgarlar esmesi için kabri ile cennet arasına bir kapı açılmasını emreder. Buna müteakiben kabri 70 zira yani 35 metre genişletilir ve aydınlatılır.

    Daha sonra yüzü güzel, elbiseleri güzel ve kokusu hoş bir adam ona gelir ve der ki:

    -‘Seni sevindirecek şeyleri sana müjdeliyorum. Allah’tan bir rıza ve içinde ebedi nimetlerin bulunduğu cennetlerin müjdesini sana getirdim. İşte bu sana vaadolunan günündür.’

    Mü’min kişi ona şöyle der:

    -‘Allah sana da hayırlı müjdeler versin, sen kimsin? Senin yüzün hayırlı şeylerle gelen kimsenin yüzüne benziyor.’

    O kişi de ona:

    -‘Ben senin dünyada işlemiş olduğun salih amelinim der. Allah’a yemin ederim ki ben seni şöyle bildim. Allah’a itaat hususunda çabuk davranan bir kimse idin. Allah’a masiyet hususunda ağırdan alırdın. Bundan dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırdı.’

    Sonra ona, cennette açılan bir kapı ve cehenneme açılan bir kapı açılır ve denir ki:

    -‘Eğer Allah’a isyan etmiş olsaydın, gideceğin yer bura olacaktı! Allah onun yerine sana bunu verdi.’

    O kişi cennette olanları görünce şöyle der:

    -‘Rabbim! Kıyametin kopmasını çabuklaştır ki ben aileme ve malıma kavuşayım!’

    O kişiye:

    -‘Sen burada kal!’ denilir. O kişi yeniden diriltilene kadar cennetteki makamını seyreder durur. Ruhu ise, yeniden bedene döneceği kıyamet gününe kadar cennet ağacına tutunmuş bir kuş olduğu halde temiz ruhların arasında bulunur.

    Kâfir veya facir bir kişi dünya ile alakası kesilip, ahirete yöneldi mi, ona semadan kaba ve güçlü kuvvetli yüzleri siyah melekler semadan iner. Beraberlerinde cehennem ateşinden kaba elbiseler vardır! Nihayet melekler o kişiden gözün görebildiği kadar uzak bir mesafede otururlar.

    Sonra ölüm meleği gelir ve o kişinin başının yanında oturup, şöyle der:

    -‘Ey murdar! Nefis, Allah’tan bir gazab ve öfkeye doğru çık!’ Ölüm meleğinin bu sözü üzerine, o kişinin ruhu cesedinde dağılır. Dalları budakları çok, demir çubuğun ıslak yünden çekilmesi gibi onun ruhunu çekip alır. Bu hal ile birlikte damarları ve sinirleri paramparça olur. Gök ile yer arasındaki herbir melek ve semadaki bütün melekler ona lanet ederler. Semanın kapıları kapanır. O kişinin ruhu Allah’a çıkmaması için dua etmeyen hiçbir melek kalmaz! Ölüm meleği o ruhu, bu bedeni ezmek maksadıyla ve Allah’ın nimetlerinden yararlanmamak amacıyla, bedenin üzerine giyilen kıldan dokunmuş elbiselere gir! der.

    Melekler göz açıp kapatacak kadar bir zaman kadar dahi olsa, onun elini bırakmazlar! O kişiyi hemen o getirdikleri kaba elbiselere sararlar. O kişiden, yeryüzünde görülmüş en kötü kokan leşin kokusu gibi bir koku çıkar.

    Melekler onu alıp yükselirler.

    Meleklerden bir topluluğun yanından geçtiklerinde mutlaka melekler:

    -‘Bu murdar ruh kimdir?’ derler.

    Onu götüren melekler de:

    -‘Bu, filan oğlu filandır’ diyerek dünya hayatında ona verilen en kötü ismiyle onu anarlar. Nihayet o, dünya semasına getirilir. Ona kapının açılması istenir ama ona kapı açılmaz!

    Bera bin Azib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Daha sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Araf Suresi 40. ayeti okudu:

    -“Ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere hiç şüphesiz gök kapıları açılmayacaktır! Onlar, deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler!..”

    Bunun üzerine Allah Azze ve Celle şöyle der:

    -“Onun kitabını Siccin’de, yerin en alt tabakasında yazınız! Kulumu tekrar yeryüzüne götürünüz! Çünkü ben onlara şunu vaat etmiştim. Ben onları oradan yarattım, onları oraya iade edeceğim ve ikinci bir defa daha onları oradan çıkartacağım!”

    Bu sefer o kişinin ruhu semadan savrulup atılarak kovulur ve cesedine döndürülür nihayet gelip cesedine düşer!

    Bera bin Azib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hac Suresi 31. ayeti okudu:

    “…Kim, Allah’a ortak koşarsa o sanki gökyüzünden düşüp, kuşların kaptığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere attığı kimseye benzer.”

    Nihayet o kişinin ruhu cesedine iade edilir. O arkadaşlarının kendisini bırakıp gittikleri vakit ayakkabılarının sesini işitir. Bu halde iken şiddetle bağırıp çağıran ve azarlayan iki melek gelir ve onu onu korkutarak oturturlar.

    Melekler o kişiye şöyle derler:

    -‘Rabbin kimdir?’

    O kişi:

    -‘Ah! Ah! Bilmiyorum’ der.

    Melekler ona:

    -‘Dinin nedir?’ diye sorarlar.

    O kişi:

    -‘Ah! Ah! Bilmiyorum’ der.

    Melekler ona:

    -‘Bu size gönderilen adam hakkında ne dersin ve onun hakkında nasıl şahitlik edersin?’ diye sorarlar.

    O kişi, kendisine sorunan kişinin kim olduğunu anlıyamaz ve:

    -‘Hangi adamı soruyorsunuz?’ der.

    Melekler de ona:

    -‘Muhammed’ diye hatırlatırlar.

    Bunun üzerine o kişi:

    -‘Ah! Ah! Bilmiyorum, insanlar (Muhammed hakkında) bir şeyler söylüyorlardı, ben de onların söylediği gibi söylüyordum. der.

    Bu cevap üzerine melekler de ona:

    -‘Hay bilmez olasın! ve hiçbir şey söyleyemez olasın!’ derler.

    Bu cevaba müteakiben Allah-u Teâlâ, o yalan söylemiştir! Ona cehennem ateşinden bir yatak serilmesini, sıcak ve kavurucu rüzgarın girmesi için cehennemden onun kabrine bir kapı açılmasını emreder. Cehennemin ateşinin sıcağı ve deri gözeneklerinden işleyen sıcak havasıda ona ulaşır. Onun cehennemdeki mekanı kendisine gösterilir ve:

    -‘Bu senin mekânındır’ denilir.

    O kişiye cennetten de bir yer gösterilir ve:

    -‘Eğer Allah’a itaat etmiş olsaydın burası senin olacaktı, denilir.’ O kişi kazandığı ve kaybettiği yerleri görünce acısı ve ızdırabı katlanır. Sonra o adamın kabri, o kadar daraltılır ki, kaburgaları birbirine geçer! İşte bu, Allah’ın vaat ettiği sıkıntılı ve sıkıcı hayattır!

    Bera bin Azib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Buna müteakiben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ta-Ha Suresi 124. ayeti okudu:

    Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

    “Herkim Benim zikrimden/Kur'anım’dan yüz çevirirse, şüphesiz ki onun sıkıntılı bir hayatı olur ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşrederiz!”

    Sonra o adama yüzü ve elbiseleri çirkin, kötü kokan bir adam gelir ve ona şöyle der:

    -‘Ben sana hoşuna gitmeyecek şeyleri bildiriyorum. İşte bu sana daha önce vaadolunan günündür,’ der ve onu Allah’ın azabı ile müjdeler.

    Oda şöyle der:

    -‘Sana da Allah hayır sözü işittirmesin! Sen kimsin? Yüzün kötü şeylerle gelen kimsenin yüzüne benziyor.’

    O adam şu cevabı verir:

    -‘Ben senin kötü amelinim. Allah’a yemin ederim ki; Ben seni Allah’a itaatte işi ağırdan alan, Allah’a isyana hızlıca koşan bir kişi olarak biliyorum. Allah sana kötülüğünün karşılığını versin.’

    Sonra ona gözleri görmeyen, kulakları duymayan ve konuşmayan, elinde bir balyoz bulunan bir kişi görünür. Bu balyozu bir dağın üzerine indirecek olsa o dağ toprak olur. Ona bu balyozla öyle bir darbe indirir ki bu darbe ile o kişi kabrinde toprağa döner!

    Daha sonra, Allah Azze ve Celle onu tekrar eski haline getirir ve ona musallat edilen kişi ona bir daha vurunca, o öyle bir feryad eder ki doğu ile batı arasındaki insanlarla cinlerden başka her şey o feryadı işitir. Sonra ona cehennem ateşine giden bir kapı açılır ve cehennemden ona yaygılar yayılır.

    O adam:

    -‘Rabbim! Kıyamet kopmasın!’ der.

    Allah onu tekrar diriltinceye kadar o kişi kabrinde azap görmeye devam eder.”

    Buhari 1/243, 3/1260, 1294, Müslim 905/11, 2870/70, Malik Muvatta 1/188, 189, İbni Hibban 3120, Ebu Davud 4753, Terğib ve Terhib 7/67, 77, Nesei 2059, 2075, İbni Mace 4269, 4271, Ahmed bin Hanbel 4/287, 288, No: 17803, 18559 18733, 18815, Hâkim 1/37, 40, Tayalisi 753, Acurri eş-Şeria 367, 370, Albânî Cenaiz 199

    Muhammed Nâsıruddin el-Albânî (Rahmetullahi Aleyh), Ahkâmu’l-Cenâiz isimli kitabında şöyle demiştir:

    “Hadiste geçen Meleku’l-Mevt: Kur’an ve Sahih Sünnette adı budur, yani ölüm meleğidir. İnsanların, Onu Azrail diye isimlendirmesine gelince, israiliyattan olma ihtimali vardır.”

    Önemli Uyarı: Ehli Sünnet’e göre kabir azabı ve nimeti hak ve gerçektir. Ayet ve Sahih Hadisler kabir azabının olduğunu bildirmektedir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “…Firavun’un ailesini, kötü azap kuşattı. Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. (Dünya durdukça azap böyle devam eder.) Kıyamet saati geldiğinde de ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!’ (denilir.)”

    Mü’min 46

    Kabir azabı ve nimetlerinin keyfiyetiyle ruhun ölüye dönüşünün keyfiyetine gelince, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak rivayet edilen hadislerin dışına çıkmak doğru değildir. İmam Tahavi akidesinin şârihi İbni Ebi’l-İz bu hususta şöyle demektedir:

    “Kabrin azap ve nimeti, iki meleğin gelip ölüye bir şeyler sorması Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den mütevatir olarak rivayet edilmiştir. Dolayısıyla onlara îtikat etmek gerekmektedir. Nasıllığı ve niceliği hakkında konuşmak doğru değildir! Bilakis ruhun cesede dönüşü bizim keyfiyetini bilmediğimiz bir tarzdadır. Kabir azabı berzah azabıdır.

    Ölüp kabir azabına müstahak olanlar şüphesiz onu tadacaktır. Onlar ister bir kabre defnedilsin, ister suda boğulup cesedi kaybolsun, ister kurda kuşa yem olsun aynıdır. Azap defnedilenlere ulaştığı gibi bunlara da ulaşır.”

    Tahavî Şerhi 399, 400
  • Canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur.
  • Canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur.
    Murat Menteş
    Sayfa 5 - Cüneyt Arkın - Sıkı Dur Geliyorum - 1964
  • ... üstelik bu olanların hiçbiri olmaz, ne harun ölür, ne de ben bunca acıdan sonra bu son geceyi yaşardım. ama belli olmaz, belki de her şey yine böyle olurdu. çünkü ister istemez insanın bir son gecesi olur ve yaşamı süresince ona acı veren bir şeyler bulunur. alın yazısıdır bu.
  • 672 syf.
    Bu incelemede salt Nietzsche'nin üzerinde en çok tartışma yaratan bu eserini ele almayacağım. Tabiki, bu eserden de tamamen kopuk bir yazı olmayacak. Şunu belirtmeliyim ilk önce: Nietzsche'nin fikirleri yer yer açık yer yer ise muğlaktır. Bunun sonucunda Nazi Almanya'sında onun eserlerinden faydalanılmıştır. Nazi Almanya'sının ordusunun askerlerinin üzerlerinde onun kitaplarını (özellikle Zerdüşt'ü) taşıdıklarını söylenir. Nazilerin savaşı kaybetmeleri ile Holocaust gibi insanlık için utanç vesikası olayın etkisi sonucunda Nietzsche'nin de bir süre kötü ünü olmuş lakin ilerleyen yıllarda Avrupa'da onun fikirleri üzerine yeni yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Onun perpektivizminden yararlanılarak postmodernizme bir temel oluşturulmuş denilir. Varoluşçuluk akımının ise ondan faydalandıği ise herkesin bildiği bir şeydir. Peki Nietzsche'nin fikirlerinden Nazilerin faydalanabileceği bir şeyler var mıdır gerçekten? Hem evet hem hayır. Peki bundan dolayı Nietzsche yargılanmalı mı? Bence hayır.

    Ahlak kavramı insanlık için her zaman bir tartışma konusu olmuştur. İnsanlar hayatta kalmak için topluluklar oluşturmuş. Bunun sonucunda sadece hayatta kalmakla yetinmemişler, uygarlıklar oluşturmuşlardır. Bunun her zaman olumlu sonuçları da olmamış, yer yer özgür düşüncenin, farklı olanların önünün kesilmesine ve onların hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştur. Bu nedenle topluluk veya toplumculuk tarihte birçok kez vasatlığın, hoşgörüsüzlüğün ve bencilliğin de kaynağı olmuştur. Bunlardan sonuncusu kulağa garip gelebilir. Bu nedenle biraz açayım bunu: genellikle bireyci olan insanlar bencil olarak görülür. Bundan dolayı dışlanabilirler. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstte tuttukları söylenir. Sorunlar karşısında kayıtsız kalmakla itham edilirler. Körleşme kitabında Elias Cannetti, romanın kahramanına bu yönde özellikleri yükler. Genel manada Kutsal kitaplar, komünizm veya sosyalizm de buna benzer yaklaşıyor denilebilir. Ama ben diyorum ki, çoğu kez asıl bencillik kaynağı toplumdur. Neden? Toplumu farklı fikirlerden insanların bir araya geldiği bir topluluk olarak düşünürüz. Lakin tarihte de görmekteyiz ki, toplum aslında belli kriterlere sahiptir. Demansa uğrayarak adeta, bu kriterleri kendisinin oluşturduğunu unutarak, bu kriterlerin sanki ilahi bir kaynaktan geliyormuş gibi davranır. Düşünür ki ancak böyle davranarak bunları her insan kabul edecektir. Bu, aslında insanlara güvensizliktir. Yani toplum aynı zamanda insana ve onun aklına güvensizliktir. İlahi bir kaynağa bağlanan kriterlerin aksine bir fiilde bulunmak hatta bir fikir öne sürmek bile toplum tarafından kesin suretle cezalandırılması gereken suçlar gibi görünür. Tecavüz, cinayet, hırsızlık vs tabiki cezalandırılabilir. Ancak sorun bunlar değil. Kriterlerin hacmi o kadar genişletilir ki, bir kitapta yazan birtakım cümleler, kelimeler ve düşünceler de en az tecavüz cinayet gibi cezalandırılması gereken suçlar olarak görülür. Hatta en çok da bunlardan korkulur. Yani toplum, farkı fikirleri birer tehdit olarak görür, onlardan korkar ve onları yasaklamaya çalışır. Bunu da hep "ahlaka aykırı" veya "toplumun inancına, değerlerine ve ahlakına aykırı" diyerek yapar. Toplum insanları 'hassas' yapar, insanların tahammül sınırlarının minimum seviyede kalmasına neden olur. Öyle ki espriler, mizah bile çoğu kez suç veya ayıp olarak görülür. Bu açıdan sağlıklı bir toplumun belirleyici özelliklerinden biri bence, mizaha tahammül seviyesidir. Toplum içinde bulunmak, ona ait bir uzuv olarak kendini görmek insana güvenlik hissi verir. Bu his insan için her şeyden önemlidir. Bunun için kriterlere uyar ve bu kriterlere yüzde yüz katılıyor gibi hissetmesine neden olur. Bu sayede ortak zemin oluşur. Ortak zeminin sürdürülebilmesi için farklılıkların fikirleri, davranışları hatta varlıkları bile içgüdüsel olarak nahoş karşılanır. Onlar dışlanırlar ve böylelikle ortak zemin için kendilerinden fedakarlık yapmaları istenir. Bu fedakarlık oldukça yüksek miktarda olur çoğunlukla. Bundan dolayı, uzuvların bir araya getirdiği 'büyük insan' yani toplum, bencillik yaparak farklı insanları yani bireyleri kendisi gibi olmaya zorlayarak en büyük bencilliği yapar ve haliyle toplum en büyük bencillik kaynağıdır. İşin ilginç ve dikkat çekici tarafı ise insanlığa ve topluma en büyük katkıyı ve hizmeti çoğu kez bireyler yapar. Çünkü birey, özgür düşünceye daha yatkın ve tahammül sınırı maksimumdadır; demansa uğramadığı için uzuvların mutlak ve nesnel zannettiği ahlak ve kriterlerin değişebilir özellikte olduklarının farkındadırlar. Bunun sonucunda daha az yargılayıcıdırlar. Aynı zamanda daha eğlencelidirler. Tüm bunlardan dolayi aslında nahoş bakilsalar da aynı zamanda oldukça çekicidirler. Bunun doğal sonucu olarak da uzuvlar baş olarak kendilerine birey bulmaya meyillidirler. Kendilerinin aşamadığı sınırları aşarak kendilerini üste taşıyacak cesaret ve niteliğe sahip bu tür insanları arar ve peşlerinden gitmek arzusu duyarlar. Ancak bir süre sonra bu insanı da kendilerine benzemiyor diye yargılarlar. En iyi ihtimal onun da her açıdan kendileri gibi olduklarına inanç duyarak avunurlar.

    İnsan, kendini içinde bulduğu doğada her şeyin sonu gelmez değişimler içinde bulunduğunu fark etmiş ve bunun yaratacağı belirsizliğin tehlikesini hissetmiştir. Bundan dolayı değişimin arkasında değişmeyeni aramıştır. Bu sayede bulmayı arzuladığı değişmeyen 'öz'ü mihenk noktası haline getirip kendine belirli bir dünya kurmaya çalışmıştır. Bu öz tarihte kendini en kuvvetli ve sürekli özellikte 'tanrı' kavramında bulmuştur. Tarih içinde insanın tanrı tahayyülü oluşmuş ve sürekli değişim geçirmiştir. Bu değişim kendi değişimine bağlı yaşanmıştır. Bulduğu bu özün üstüne din denilen sosyolojik sistemleri oluşturmuşlardır. Ancak insanın hem gücü hem de korkusu değişim devam etmiştir. Bunun sonucunda tanrının kendi yaratımı olduğunu fark ederek kurduğu sistem olan din de yıkılmıştır. Artık insan kendine yeni mihenk noktası bulmalıdır. Bu arayış Schopenhauer'da kör istenç olmuş, Nietzsche de güç istenci olmuştur denilebilir. Tabi, tarihte pek çok filozof kendilerine farklı özler bulmuşlardır.

    Nietzsche ne tarafa baksa güç istencini gördüğünü söyler. Bence haklıdır. Çünkü insan hayatta kalmak, hayatını iyileştirmek ve daha birçok şey için güce ihtiyaç duyar. Tek başına ulaşacağı güç sınırlı olacağı için başka insanlarla bir araya gelir. Kompleks bir güç oluşturur ve diğer kompleks güçlere karşı üstün gelmeye çalışır. Çünkü güç, sadece kendisi için de istenir. Bundan dolayı, toplumsal yapılar bu istenci frenlemeye ve 'doğru' bir yola sevk etmeye çalışırlar. Bununla birlikte birey de kendini yetkin hale getirerek otokontrolünü sağlayabilir.

    Güç istenci genelde toplumsal sistemlerde çoğunluk olanda gibi gözükür. Çoğunlukla doğrudur. Azınlıkta kalanların da toplumun güç istencine riayeti istenir. Böylelikle 'düzen' sağlanmaya çalışılır. Ancak, bu düzen azınlık unsurlardan hınç birikimine neden olur. Hınç ise hak arama arayışlarında kendini yer yer gizleyerek yer yer açıktan kendini hissettirir. Bu açıdan aslında her hak arayışında az veya çok hınç duygusu bulunur. Bunun sağlıklı ve kontrollü tutulması, hak arayışına olumlu katkı sağlayabilir. Lakin aksi durumda bu sefer çoğunluk tarafta hınç birikmeye başlayabilir. Bunun sonucunda da hak arayışı yeni ve daha şiddetli haksızlıklara neden olarak kaos ve çözümsüzlük yaratır.

    Azınlık unsurların hak arayışlarında kullandıkları elemanlar, duyarlılık ve mağduriyettir. Bunlar sayesinde çoğunluğun empati yapması sağlanmaya çalışılarak yeni bir ortak zemin yaratılmak hedeflenir. 'Altın orta' sağlanmazsa bu elemanlar kullanılırken, hedefe ulaşılamaz. Örneğin: feminist hareket, zannederim yüzyıldır etkin. Yer yer etkinliği azalır veya artar ancak kadınların toplum içindeki haklarının kazanılması ve iyileştirilmesi için mücadele devam etmektedir. Her hareket içinde olduğu üzere bu harekette de radikal olanlar bulunur. Radikal olunması anlaşılabilir bir durumdur. Asırlardır hakim olan ataerkil yapı, pek çok haksızlığa yol açmış ve açmaya devam etmektedir. Verilen mücadeleler ve değişimin devam etmesi sonucunda eskilere nazaran insanlık çok daha iyi bir konumda denilebilir. Tabi, yeterli değil. Ancak bu mücadele verilirken, duyarlılık ve mağduriyet elemanlarının hacminin gereğinden fazla genişletilmesi sonucunda kadınların bile bu harekete antipati duyması gözlenebiliyor. Geçen gün Twitter'da pedlerin fiyatı gündem olmuştu. İlgi toplayan tweetlerden birisinde, pedleri erkekler kullanıyor olsa yüzyıl önce çoktan ücretsiz olacağını kesin suretle belirtilmiş. Altında bir başka yorumda, doğumların erkeklerin yaptığı bir şey olsa çoktan sezaryen vesaire şekillerde yapılacağı belirtilmiş. Dün, gündemde olan olası bir kadın cinayeti olayında, şüpheli bir erkeğin bir fotoğrafı alınmış ve bir flood oluşturulmuş. Fotoğrafta bu kişi, bağrı açık şekilde bir gömlek giymiş, kollarını iki yana hafif geriye doğru atmış, bir eliyle de koltuktaki yastığa hafiften tutarmış gibi dokunmuş. Floodu hazırlayan hanfendi, beden dili yalan söylemez savına dayanarak, bir eliyle hafif tutar gibi durmayı mutlak sahip olma arzusuna bağlamış, bağrı açık gömlek giymeyi de kadınlara şiddet uygulayacak veya nahoş davranacak erkek kriteri yapmış. Sonra, mevcut erkekleri artık 'eğitemeyiz' önümüzdeki maçlara bakarız mantığında devam ederek kadınlara kendinize dikkat edin mesajı vererek floodunu bitirmiş. Empati sadece erkeklerin kadınlara yapacağı bir şey olmamalı, bu nedenle biraz empati yapalım: bir kadının mini etek giydiği bir fotoğrafı ve duruşu nedeniyle mutlak bir karakter analizi yapılarak milyonlarca insanın kullandığı bir platformda tehlikeli kadın türünün prototipi olarak sergilense buna karşı ne tepki veririz? Haklı olarak böyle şey mi olur diyerek eleştiririz. Aynı şey bir erkek merkezde olduğunda da geçerli olmalı değil mi? Neyse ki, flooddaki absürd karakter analizine destek veren ve onaylayan kadar onaylamayıp tepki veren insanlar da vardı. Ped konusunda da çok basit bir mantıkla şunu diyebiliriz: erkekler hangi özel ihtiyaçlarını bedavaya görüyorlar? Ben daha jiletimi veya prezervatifimi bedavaya alamadım. Varsa eğer bedavaya veren bir yer, söylesinler oradan alayım ben de. Bunlar sadece iki örnek ve anlatmak istediğim, adalet ve eşitlik mücadelesi, ayrıcalık elde etmek amacıyla ve kontrolsüz hınç boşaltımıyla verilirse buradan adalet, eşitlik yönünde kazanımlar çıkmaz. Aksine çözümsüzlük beslenir. Bununla birlikte insanlar salt cinsiyetleri, etnisiteleri veya azınlık bir unsura mensup olmaları nedeniyle her konuda mutlak suretle haklı olmazlar. Bilakis bu şekilde bir davranış aslında gizli üstünlük arayışı ve hınç çıkarma özelliğine sahiptir. Bir başka örnek vererek linç ve duyar yeme ihtimalimi artırayım.

    Hiç kimsenin cinsel yönelimiyle bir sorunum olmadığını belirteyim baştan hatta homoseksüel insanlara yer yer nefret kusma challengelarına da karşı olduğumu açıktan belirtmiştim. Ancak bu demek değil ki bu konuda gözlemlediğim bazı noktalar hakkında düşüncelerimi dile getirmeyeceğim. Bunlardan birincisi, Netflix'te olsun veya bir başka yerli yabancı platformda olsun birçok filmde, homoseksüel karakterlerin cennetten inme birer melek gibi olması. Bu bir kere insan doğasına aykırı yani dünyadaki bütün heteroseksüeller melek gibi insan olmadıkları gibi homoseksüel insanlar da melek gibi değillerdir ve iyi veya kötü davranışlar sergilemeleri her iki cinsel yönelime sahip insanların cinsel yönelimleriyle alakası olmayan konulardır. Ancak her film veya dizide homoseksüel insanlar melek gibi gösterilirse bunu izleyen insanlarda ister istemez, iyiliğin ölçütü homoseksüelite gibi bir algı oluşabilir. Bilhassa çocuklar veya ergenlik çağındaki gençlerde. Hiçbir cinsel yönelimin bir hastalık olmadığını biliyorum. İnsan heteroseksüel olmayı seçmediği gibi homoseksüel olmayı da seçmiyor. Ancak cinsel yönelimlerimizin yönünün belirlenmesinde bilinçaltımızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Az veya çok bu önemli değil şu an. Bunun sonucunda homoseksüellerin de heteroseksüeller gibi film ve dizilerde normal bir insan gibi konumlandırılması bence en sağlıklı olanıdır. Denilebilir ki onlar üzerindeki olumsuz algı nedeniyle bu şekilde bir pozitif bir ayrımcılık yapılıyor. Bir noktaya kadar katılabilirim bu sava lakin bir noktadan sonra belirttiğim nedenden dolayi katılmam. Buna ek olarak mesele adalet ve eşitlik ise bunun orta ve uzun vadede bu mücadeleye yarar değil zarar vereceğini düşünüyorum. Gerçeklikten kopuk savlar ve etmenler kullanılarak yapılan bir mücadelenin başarıya değil başarısızlığa uğrayacağını ve bunun da daha komplike bir çözümsüzlük ortamı oluşturacağı fikrindeyim. Tabi, buradan Netflix veya bir başka platformun kapatılmasını istiyorum gibi saçma ve alakasız bir sonuç da çıkarılmasın. Buna kesinlikle karşıyım. Genel olarak da yasakçılığa ve sansüre kesinlikle karşıyım.

    Bir diğer örnek, aslında yakın zamanda bu sitede denk geldiğim bir paylaşımın yorum kısmında yaşanılan tartışmaya benzerdir. Bu paylaşımda 'tiksinti' içgüdüsü söz konusuydu. Adet kanının tiksinti yarattığı dile getirilmiş ve tartışma almış yürümüştü. Klasik sonuç, kişi kadın düşmanı ilan edilmişti. Buna benzer olarak, homoseksüellerin cinsel birlikteliği veya ön sevişmesini görmek de birçok insanda 'tiksinti' yaratır. Bundan dolayı da insanlar homofobik ilan edilebilirler. Lakin bu ilan edilmeler ne kadar mantıklıdır? Bunun iki boyutu var ve iki açıdan da mantıksız olduğu bence açık. Birinci boyutu, bir insan tek bir fikrinden dolayı bir kesime düşman olmakla yaftalanması genel manada mantıksızdır. İkinci boyutu, burada fikirden de ziyade içgüdüsel bir tepki söz konusu. Birçok erkek, iki gayin öpüşmesini gördüğünde veya adet kanını düşündüğünde tiksinti duyar. Bunu istedikleri için duymuyorlar veya büyük bir komplonun sac ayağı oldukları için bunu duymuyorlar. Bu duyu, istemsizdir. Örneğin; küçükken evimizde sık sık hamamböceği olurdu ve onları öldürürdüm. İçleri dışına çıkar ve bundan dolayı genel olarak böceklerden tiksinti duyuyorum. Gerçi bu olaya gerek kalmadan da böceklerden çoğu insan tiksinti duyar da benimkinde bu olay çok etkili oldu. Bir başkası karıncalardan tiksinti duyabilir. Şimdi ne ben tiksinti duyduğum için hamamböceği düşmanı oluyorum ne de karıncalardan tiksinti duyan karınca düşmanı oluyor. Aynı şekilde adet kanından tiksinti duymak insanı kadın düşmanı, homoseksüellerin öpüşmesinden tiksinti duymak da insanı homofobik yapmaz. Bilakis bence bu yaftalamaları yapanları mantıksız yaklaşımda bulunmuş yapar. Bir kere bence kendi cinsiyetimizden iki insanın öpüşmesinin veya sevişmesinin bizde tiksinti uyandırması anlaşılabilir de. Çünkü, bu bir nevi türün devamını sağlama yönünde içgüdüsel bir önlem olabilir. İlginçtir birçok erkek, iki kadının öpüşmesinden veya sevişmesinden fazla tiksinti duymaz veya hiç duymaz ama iki erkeğinkinden duyar.

    Peki ben bu örnekleri neden verdim? Aslında bunun cevabını da verdim aralarda. Yine de tekrarlayayım ve birkaç ekleme yapayım:

    Adalet/eşitlik/hak mücadelelerinde duyarlılık ve mağduriyet araçlarıyla ortak zemin yaratılmak istenir, bu normaldir. Bunun ölçüsünün kaçırılması ortak zemine çekilmek istenilen insanların harekete antipati duyarak ondan uzaklaşmasına neden olabilir.

    Birinci maddedeki ölçüsüz duyar ve mağduriyet kullanımının yaşandığı pek çok durumda gizli üstünlük arzusu ve hınç boşaltım arzusu olabilir.

    Duyarlılık ve mağduriyet ikilisinin hacminin alabildiğince genişletilmesi, dilin sınırlı bir yapıda olması özelliğiyle birleşerek insanların kendi fikirlerini ifade etmelerini ve özgür tartışma ortamı oluşmasını engeller.

    Dikkatli ve ölçülü olmak koşuluyla doğru zamanda kullanıldığında harekete oldukça fazla fayda sağlayabilecek radikalizm, çoğu kez bu koşulları tutturamayıp antipatik olur, bir süre sonra salt hınç boşaltım gayesi gütmeye yönelir. Kitlelerin duygusal yönlerine hitap ettikleri için anlık olumlu dönütler ararak linç kültürü oluşumuna neden olabilirler. Aynı zamanda kutuplaşma yaratırlar ve oluşturdukları linç kültünden korkan karşı kutuba yönelen veya yönelmeyip sadece farklı fikirde olan insanların suskun kalmak zorunluluğu duymalarına neden olarak karşı hınç birikimine neden olurlar.

    Tüm bunların nedeniyle, hak/adalet/eşitlik mücadelelerinin bu hususlara dikkat etmezlerse başarısız olma ihtimalleri başarılı olma ihtimallerinden çok daha yüksektir. Çünkü özgür düşünceye ket vurulmuş ve tartışma ortamı yok edilmiş olunur. Böyle bir ortamdan da çözüm değil daha kompleks hale gelmiş bir çözümsüzlük çıkar. Mücadele ileri gitmez bilakis geriler. Genel olarak düşünecek olursak, kronik duyarlılık ve kronik mağduriyet ikilisinin yarattığı korku ve çekingenlik atmosferi içinde insanlarda hınç birikimi olur ve kutuplaşma artar. İnsanlar daha çok yalnızlığa veya gruplaşmaya gömülürler. Bu gruplar da hınç birikimi fazla olduğu için sağlıksız sonuçlar yaratarak başka gruplara düşmanlık duyma sonucu ortaya çıkar. İnsanlar ekseriyetle ciddi olmak ve kendi olmaktan uzak hale getirilirler. Bu durum insanların ve doğal olarak toplumun oldukça tedirgin, yer yer paranoyak bir ruh halinde bulunmasına neden olur.

    Daha uzatmak istemiyorum. Başta da dediğim gibi ne salt eser incelemesi ne de salt eserden bağımsız bir fikir beyanıdır bu inceleme. Ortaya karışık yani.



    İyi okumalar.
  • Beyaz saçlar ve kırışıklıklar, bir yaşlının zamanının çoğunu dişe dokunur bir şeyler yapmakla geçirdiğini göstermez, ne var ki bazıları böyle yapmış gibi davranırlar. Bir gemiyle denize açılan ve oradan oraya sürüklenen biri yolculuk yapmış olmaz; sadece oradan oraya savrulmuş olur. Hayat için de aynısı geçerlidir.
    Nigel Warburton
    Sayfa 53 - 5. Bölüm : Önemsememeyi öğrenmek
  • Sana hiç bir zaman gül bahçesi vadetmedim. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim..... Ve hiçbir zaman bir huzur ya da mutluluk da vadetmedim. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak gücünün yettiği kadarıyla bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır. Üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur.