• Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi.

    İlk bakışta Kıbrıslı toprak sahibi, ehlikeyif biri gibiydi. Aslında Kıbrıslıların içinde tükenmeyen enerjisiyle öne çıktı. Rauf Denktaş’ı gazetedeki fotoğrafları dışında ilk defa Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1966 yılındaki bir konferansta dinledim. Tezlerinde gayet sağlam bir mantığı ve kuvvetli hitabeti vardı. Biyografisini soruşturduğum ve okuduğum zaman Kıbrıs Türk’ünün güçlü bir azınlık lideri karşıma çıktı. Nadir olarak hukuku hem de İngiltere’de okuyanlardandı. Bu sayede Kıbrıs’ın adliye mekanizmasına ve idareye nüfuz edebilmiştir.

    Savcıydı. Kıbrıslılar daha çok polis teşkilatındaydı. EOKA’cılar ve adadaki Türklere hak vermek istemeyenler onları Britanya idaresinin piyonu olarak nitelerlerdi. Boş bir demogogyadır. Azınlık çoğunluğun benimsemediğini benimsemeyi tercih eder, bu umumi bir kuraldır.

    DİRENİŞİN ADI

    Denktaş Londra, Zürih antlaşmalarıyla ikinci dereceye itilen bir halk grubunu eşitlik düzeyinde kavgaya ve direnmeye çekti. Bu anlamda Kıbrıs’ın tarihinde iki lider varsa birisi odur. Öbürü, Başpiskopos Makarios’tur ama yarışa daha avantajlı başlamıştı. Kıbrıs sadece EOKA’cılarla ve İngiliz yönetimiyle değil bazen Ankara’nın pasif liderleriyle ve yorgun bir halkla da yola devam etti. Kıbrıslılara enerji aşıladı. Kavga edilecek yerde kavgaya girdi, sükûnetin ve diplomasinin gerektiği yerde bu yöntemi sonuna kadar kullandı. En güçlü silahı sivri deyimleri ama onun yanında nüktedanlığıydı. Kıbrıs Türk’ünün Anadolu’yla olan tarihi bağlantısını bir an dahi unutmadı. Ancak bunun sayesinde ayakta kalınacağının bilincindeydi.

    TARİH HAKLI ÇIKARDI

    Mücadelesi sırasında ada Türkleri arasındaki muhalifler kadar Anadolu’dan yerleştirilenlerin arasındaki zıt davranışlarla da karşılaştığı açıktır. Annan Planı’nı destekleyenler içinde bu grup bilhassa ağırlıklıdır. Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi. Bazı liderlerin yaptıkları kendilerinden sonra daha da iyi anlaşılır. Yakın Türk tarihinin en önemli liderlerinden birisi hiç şüphesiz Rauf Denktaş’tır.

    SİYASİLER VE GENÇLERE BİR NUMUNE

    İSTANBUL’da doğdu. Osmanlı Devleti’nin son dahiliye vekillerinden gazeteci, mülkiye mezunu Ali Kemal Bey’in ve Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Zeki Hanım’ın oğludur. Ali Kemal’in İzmit’te linç edilmesinden sonra ana-oğul Türkiye’yi terk ettiler ve Sabiha Hanım’ın Almanya’da yaşayan kız kardeşinin yanına taşındılar. Çocukluğunda bir müddet İtalya’da Capri Adası’nda diğer teyzesinin yanında oturdu. Galiba eğitimindeki diğer Batı tipi eğitim alan Türklerden farklılığı burada başlıyor. Küçük yaşta Latince öğrendi. Yerleştikleri Paris’te hukuk okudu. Bern’de devam etti. Mezuniyetinden sonra Türkiye’ye döndü.

    3 DİLDE GÜNLÜK

    Memuriyete girmeden evvel yedek subaylık görevini yaptı. Kendi ifadesiyle uzun yıllar çocukluğundan beri ayrı yaşadığı ülkesini ve halkı daha çok tanıyıp intibak etti. Hariciye imtihanını büyük dereceyle kazandı. Bu yabancı dallar kadar Türkçemizin zenginliğine de hâkimdir. Ali Kemal’in oğlu diplomasiye nasıl girer diye tereddüde düşen erkâna İsmet Paşa “Kabiliyetli bir gencin neden yolunu kapatıyorsunuz? Hak ettiyse bu mesleğe girer” demiştir. 27 yaşında bakanlıktaki görevine başladı. 1943 yılında Bükreş’te dış göreve tayin edildi. Hatıratında takip ettiğimiz kadarıyla Romanya ile Rumenleri onun kadar doğru anlayan Türk az bulunur.

    “Sadece Diplomat”, büyükelçi Kuneralp’in 3. baskısı yapılan eseri. Günlük jurnallerinden ve kayıtlarından istifadeyle kronolojik olarak diplomasi hayatını anlatıyor. Sık sık tuttuğu belgeleri kaydediyor. Türkiye’de insanların çoğu diplomasiyi herkesin yapacağı bir iş sanırlar. Hatta son zamanlarda büyükelçilikler herkesin, bakanlıktakilerden daha iyi yapabileceği bir görev olarak değerlendiriliyor, yanlış... Dış politikanın hatlarını tespit etmek şüphesiz büyükelçilerin tekelinde değil ama dış politikanın yönüne şekil verenler bu işleri büyükelçileri aracılığıyla yapmak zorundalar. Profesyonel diplomasi adı üzerinde yazmayı, uzlaşmayı, müzakereyi bilen insanların işidir. Bu uslup “Seni seviyorum” demek için “Azami muhabbettin teminatı tammesi iş bu vesileyle mutazamındır” diyecek kadar dağınık değilse de bugünkü dilimizden kaybolan birtakım kelimeler “Müsterhemdir”, “İblâğ olunur” veya “Bu şekilde anlaşılacağına dair çekincemiz vardır” gibi ifadelerle dolu bir nota dili boş değildir. Diplomasi hem kesin mesaj vermek hem de kaba hiddeti yatıştırmak sanatıdır. Diplomasi dünyayı dıştaki muhiti, zaman ve mekân olarak kavramaktır. Büyükelçi Kuneralp’in tuttuğu notlar, kullandığı ifade ve üslubu bu bakımdan hem siyasilerimize hem de bu mesleğe girecek olan gençlere bir numunedir. Burada şunu belirteyim bu kitapla çıkan “DIPLOMATIC NOTEBOOKS I 1958-1960 THE VIEW FROM ANKARA” kitabında, 3 dilde tutulan günlükler bir düstur olmalıdır.

    TEHLİKELİ BİR ADAM

    Hiç şüphesiz ki büyükelçi Kuneralp Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın mesleğin biçimi ve muhtevası bakımından örnek büyüklerindendi. Davranışı ve kariyeri itibariyle “Türklerin Büyükelçisi” olarak unvanlandırılması en uygundur. Bern Büyükelçiliği’nde iken, büyüdüğü bu memleketin erkânı ve halkı tarafından kendilerinden biri olarak görüldü. Hatta İsviçre Dışişleri Bakanı’nın yaptığı bir nükte çok meşhurudur: “Bu tehlikeli bir adamdır. Çünkü bizden olmadığını hep unutuyoruz.” Hakkındaki nükteler, anekdotlar ve söylentiler sayısızdır. Almancayı Bern lehçesiyle konuşurdu.

    TÜRK BİR İMTİYAZDIR

    Londra Büyükelçiliği bir efsanedir ama kaderinin en acı ve meslek hayatının en mutantan kapanışı Madrid’de oldu. 2 Haziran 1978’de kör terör; bacanağı, Mahir Balcı’nın babası olan emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu’nu, eşi Necla Hanım’ı ve büyükelçilik şoförü İspanyol Antonyo Torres’i, üç kişinin taramasıyla bir anda yok etti. Büyükelçinin bu suikasttan kurtulması anlık bir tesadüftür. İspanyollar diğer Batı Avrupa ülkelerinden farklı davrandılar. Kral Juan Carlos’un büyükelçiye taziye için geldiğinde devlet reisi olarak “Utanıyorum” demesi gerçek bir özrün ifadesidir. Büyükelçi Kuneralp bu hain saldırıya rağmen görev yerini bırakmadı. Bir yıl sonra büyük bir ihtiram halesi içinde Madrid’i terk etti. Veda nutkunda yaşadıklarını, gerisindeki hayatı ve Türkiye’yi özetledi: “Türk olmak pahalıdır ama bir imtiyazdır.”

    BENİM İLGİMİ ÇEKİYOR

    Kitapta NATO ve ABD, Kıbrıs, İkinci Dünya Harbi’ndeki Türk siyaseti, Londra, Madrid notları ve ardından tek torunu “Küçük Necla’ya” diye açtığı bölümde Türk-Yunan politikası üzerindeki görüşlerini içeriyor. Son bölüm bakanlık makamına büyükelçi olarak gönderdiği raporlardan seçmelerdir. Epeydir Türk Dışişleri mensupları bilhassa büyükelçiler hatırat yayımladılar. Bunların her biri kendi açısından ilginç, en azından benim ilgimi çekiyor. İçlerinde gerçekten bir diplomatın bıraktığı ve diplomasinin ne olduğunu öğretebilen büyükelçi Kuneralp’in yayımlanan notları ve hatıratıdır.

    İlber Ortaylı
  • Paris halkı bu değişimden çok etkilenmişti. Özellikle Parisli kadınlar başlarına kavuk takmaya, Osmanlı şalvarı ve Anadolu fistanı giymeye, hilâl şeklinde mücevherler kullanmaya başlamışlardı. Sosyete, Osmanlı Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi'nin kılık kıyafetini taklitte yarışıyordu.
    Paris caddeleri, Osmanlı kıyafetine girmiş Parisliler yüzünden İstanbul caddelerine benzemişti. Böylece Paris'te bir Türk modası oluşmuştu
  • Nihayet 24 Haziran günü Paris'e giren Osmanlı Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi, ancak önemli krallara yapılan büyük devlet töreniyle karşılandı. (Fransız yazar Maurice Herbette, o zamana kadar Paris'i ziyaret eden Rus Çarı Deli Petro'ya bile böyle bir ilgi gösterilmediğini özellikle belirtiyor)
  • Parisliler, Osmanlı Büyükelçisi'ni pencerede olsun görebilme umuduyla geceli gündüzlü evinin önünde bekliyorlardı. Ayrıca Osmanlı Büyükelçisi'nin evine yakın oturmak, bir statü göstergesi haline gelmiş bu da mahalledeki tüm evlerin fiyatına yansımış, evler astronomik seviyede yükselmişti.