Duyduğuma, okuduğuma göre, başkasına karşı çok büyük bir sevgi duymak, aynı oranda bencilliği delaletmiş. Ama bu davranışın neresinde bencillik olduğunu bir türlü göremedim doğrusu.
Ah, bu kadınlardaki sıvışkan, arka sallayışlı dişilik! Babamın bıyık buruşları! Kaçamak çimdikler; mutfakta, sırtları kambur sarılmalar? Babamda korkunç bir kadın düşkünlüğü vardı. Onun gibi olmama kararını, bu iğrençlikleri gördükçe vermiş olacağım. Salt onun rahatını kaçırmak için üstlerine giderdim. Tokatlardı beni. Nasıl istiyordum bu dayakları bilsen! Onlar beni "babayı sevmeme" azabından kurtarıyordu. Onun hizmetçilerle düşüp kalktığını teyzem de bilirdi. Yakınmazdı. Sonraları onun bu eve nasıl dayandığına şaşmışımdır. Benim yüzümden mi, yoksa her gece babamın erkekliğinden payını aldığı için mi? Okuldan suratımda çürükler, tırnak yaralarıyle döndüğüm günler babam, "— Görürsünüz, adam olmayacak bu çocuk," derdi. Konuşmazdım. Sevinirdim. Babam adamsa ben olmayacaktım. "Büyüyünce bıyık bırakmayacam" derdim kendi kendime. Ertesi gün daha çok dövüşürdüm. Ötekiler benden yıldılar. Öğretmenler babama yazarlardı. İyi ki okumamı istemiyordu. Yoksa ona inat okumazdım. "— Okuyup da ne olacak? İşadamı olmalı," derdi. Teyzem ona çıkışırken, ben işadamı olmamaya karar verirdim. Bazı kere teyzem bana büyüyünce ne olacağımı sorardı. "—Bilmiyorum," derdim. "Komisyoncu olmayacam ben." Gülerdi. Başını sallar, "— Sen," derdi, "bu kötü adamın yüzünden azap çekeceksin." O zamanlar onun, kötü dediği bu adamın metresi olduğunu bilmezdim. Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız. Onun da babamdan iğrendiği kanısındaydım. Durumu benden iyi gizlemişlerdi doğrusu. Çok geç farkına vardım.
Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.
Savaş humması. Jaime sıkça bahsederdi bundan ama Tyrion kendi başına geleceğini düşünmemişti hiç. Zaman bulanıklaşmış, ağırlaşmış, hatta durmuştu; şimdiki andan başka bir şey kalmayana dek yok olmuştu geçmiş ve gelecek; korku gitmişti, düşünce gitmişti, hatta bedeni gitmişti. “Yaralarını hissetmezsin bile,” demişti Jaime. “Zırhının ağırlıyla ağrıyan sırtını, gözlerinin içine akan teri hissetmezsin. Hissetmeyi bırakırsın, düşünmeyi bırakırsın, sen olmayı bırakırsın; sadece dövüş vardır, sadece düşman, bir adam, sonra bir diğeri, sonra diğeri, sonra diğeri; onların korktuğunu ve yorgun olduğunu bilirsin ama sen ne yorulursun ne de korkarsın. Damarında hayat akar, ölümle sarılmışsındır ama düşmanın kılıcı o kadar ağır hareket eder ki sen kahkahalar atarak aralarında dans edersin.”
Bizim ailede akşam yemeğinin saat kaçta yendiğini bile soruyordu; sanki ben hâlâ onu bilebilirmişim gibi; sanki bana hükmeden heyecan, boş belleğimde, felce uğramış midemde, iştahsızlık veya açlık duyumu, akşam yemeği veya aile kavramı bırakmış gibi. Ne yazık ki, midemdeki felç geçiciydi. Farkına varmadan aldığım pastaları bir an gelecek, sindirmek gerekecekti. Ama daha o âna çok vardı. Bu arada Gilberte "çayımı" hazırlıyordu. Durmadan çay içiyordum; oysa bir fincanı bile yirmi dört saat uyumamı engelliyordu. Annem de, "Ne tatsız bir durum, bu çocuk ne zaman Swann'lara gitse hasta dönüyor" demeyi alışkanlık haline getirmişti. Ama ben Swann'ların evindeyken, içtiğim şeyin çay olduğunu biliyor muydum acaba? Bilseydim de içerdim; çünkü şimdiki zamanı fark etme yeteneğine bir an için kavuştuğumu farz etsek bile, bu, geçmişi hatırlayabileceğim ve geleceği öngörebileceğim anlamına gelmezdi. Hayal gücüm yatmayı aklımdan geçirebileceğim, uyku ihtiyacı duyabileceğim kadar uzaktaki bir zamana gidemiyordu.