Geri Bildirim
  • THEBAİ ÜÇLEMESİ #1

    DÜNYAYA LANETİ BULAŞAN BİR MİT: KRAL OİDİPUS

    Başlamadan: Bu gibi mitlerin bilinmeyen bir şeyi anlatmadığı ve yıllar boyunca dile getirildiği için içerikle ilgili bilgilerle karşılaşmayı da doğal karşılayınız.

    Yunan tragedyasının en kuvvetli örneklerinden biri sayılan Oidipus’u duymayan yoktur herhalde. Yunan mitolojisinde önemli bir yere sahip olan bu mit kader problemiyle karşımıza çıkar. “Oidipus kadercilikle savaşan insanların başında gelir”. Mitolojideki hikâyeler aktaranlar tarafından küçük ve farklı ayrıntılarla aydınlatılmaya çalışıldığı için elinize geçen farklı kaynaklarda sadece özün aynı olduğu görülür. Örneğin, Kral Oidipus’un öz babası Laios ile bir yol ayrımında karşılaşmaları iki farklı kaynakta(elimde bulunan kaynaklar) iki farklı şekilde aktarılmıştır. Bu karşılaşma sırasında Oidipus öz babası Laios’u –tabii henüz öz babası olduğundan haberi yoktur- öldürür. İlk kaynakta Oidipus’un öldürme sebebi, arabadakilerin yoldan çekilmemesi yüzünden ona bağırmaları ve dalaşmalarıdır. İkinci kaynakta ise araba hızlı gittiğinden Oidipus’un ayağını ezmiş, Oidipus buna sinirlendiği için arabadakileri öldürmüştür. Bu gibi küçük farklar bütüne uyarlandığında ister istemez kafa karışıklıklarına sebebiyet verebilir. Ben bu yazı için Sophokles’e sadık kalacağım. Kral Oidipus’u anlatmadan okumayı daha doyurucu hale getirmek için önce ufak iki hatırlatmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

    Yunan mitolojisinde tanrılar ve insanlar kadar şehirler de her zaman önemli olmuştur. Eserin geçtiği ve üçlemeye ismini veren yedi kapılı Thebai şehri, çok eski zamanlarda acıklı hikâyelere sahne olmuş, birçok trajedi yazarı konularını bu şehirdeki kahramanlıklar ve facialardan almıştır. Bu yüzden kitap okunurken isim olarak kalması haksızlık olur. Şehrin kuruluş hikâyesi ilginçtir. Bu şehrin ilk kurucusunun Kadmos olduğu söylenir. Şehri sonradan ele geçiren Amphion ve Zethos kardeşler şehri büyütmüşlerdir. Kadmos kız kardeşinin başına gelen felaketi aydınlatmak için bir rahibeye başvurur. Rahibe bunun imkânsız olduğunu bir düvenin peşinden gitmesi ve düvenin durduğu yerde bir şehir kurmasını söyler. Kadmos çaresiz buna uyar, takip eder ve düvenin durduğu yerde şehri kurmaya hazırlanır. Ama şehre su kaynağı sağlayacak kaynaklar bir ejderhanın kontrolündedir. Savaşır ve yener. Dişlerini toprağa serpmesi istenir. Bu serpmeyle birlikte yerden bir ordu çıkar ve bu ordu kendi arasında savaşır. Kadmos sağ kalan beş kişiyle şehrin temellerini atar. Evlenir, çocukları büyür ama aralarında kavgalar çıkınca Kadmos dayanamaz ve eşiyle birlikte şehri terk eder. Sonradan, ilk başta adı geçen kardeşler şehri yönetimlerine alırlar. Amphion’un yedi telli lirinin tellerinden hareketle şehre yedi kapı kurulur. Kısaca şehrin kuruluş hikâyesi böyledir.

    Kitapta Oidipus’un başına gelecekleri Apollon’un bildirdiği ya da farklı kaynaklarda Apollon’un kâhinlerinin bildirdiği söylenir. Bilinir ki Apollon yunan mitolojisinde güzel sanatlar tanrısıdır. Güzel sanatlar tanrısı olmasının yanında kehanetleri gören bir tanrıydı da. Güneş’i temsil eder. Güneşin her şeyi görmesi gibi o da her şeyi; zenginin sarayını, fakirin evinin içini, denizlerde yüzen balıkları, otlar arasındaki yılanı vb. görür. Bizzat kehanetleri kendi açıkladığı gibi kâhinler de ondan gizli sırları öğrenir ve açıklarlar. Bu da dikkate değer bir diğer noktaydı. Çevirmen bu gibi notları koymamış maalesef.

    Hikayeye gelelim. Thebai kralları Amphion ve Zethos ölünce başa Kadmos’un oğlu Polydros’un soyundan gelen Laios geçer. Zaten Kadmos tahtı bırakınca yerine bir süreliğine Laios gelmişti. Tekrar kral olan Laios İokaste ile evlenir. İokaste’nin kardeşi Kreon ile şehri yönetmeye başlarlar. Çiftin çocukları olmadığı için Apollon’a giderler. Apollon onlara bir çocukları olacağını ama çocuğun babasını öldürerek annesiyle evleneceğini söyler. Laios çocuk doğduktan sonra onu ayaklarından bağlatarak bir dağa attırır. Dağda çocuğu çobanın birisi kurtarır ve Korinthos kralına verir. Çocuğa “ayağı şişmiş, incinmiş” manasına gelen Oidupus ismini verirler.

    Oidipus büyür. Bir gün bir tartışma sırasında kendisine uydurma evlat denildiğini duyunca şok olur ve işin aslını öğrenmek için Apollon’un kahinine gider. Aldığı cevap Laios ile aynıdır. Ama kahin gerçek annesi ve babasını söylemez. Bunu duyan Oidipus kehanetin gerçekleşmemesi için şehri terk eder. Yolda başta belirttiğim gibi fark etmeden öz babası Laois’ı öldürür yoluna devam eder. Yolda Thebai şehrine musallat olmuş Sphinks adlı canavarla karşılaşır. Bu canavar şehre girmek isteyenlere bilmece sorar, bilemeyenleri öldürür. Kimse geçememiştir henüz. Bu canavarı geçene ülkenin tahtı ve dul İokaste vaat edilmiştir. Oidipus canavarın bilmecesini bilir. Canavar kendini öldürür. Oidipus vaat edileni almış ve annesiyle evlenmiştir.

    Annesiyle evlenen Oidupus’un iki erkek iki tane de kızı olur. Tanrılar bu ensest ilişkiye kızarlar ve bu ölümlüyü cezalandırmak isterler. Thebai şehrini kurak topraklara çevirirler. Felaketten kurtulmalarının tek şansı eski krallarını öldüren ve annesiyle evlenen kişiyi bulup cezalandırmalarıdır. Bundan sonrası malum. Oidipus şehre gelen kahinden sonra öldürdüğünün öz babası, evlendiği kişinin ise annesi olduğunu anlar. İokaste bu durumu önceden bildiği için kendini asar. Oidipus’ta kendi elleriyle gözlerini çıkarır ve şehri terk eder.

    Oidipus’un önemi kendi kaderine teslim olan insanları temsil etmesidir. Şöyle der: “Kaderin çocuğu olmakla övünürüm, bundan da bir utanç duymam kader benim anam”. Kaderi Oidipus gibi böyle yücelten başka birisi var mıdır bilmem. Kitapta yüksek bir kadercilik oyunu oynanmaktadır. Oidupus kaderin annesi olmasıyla övünür, karısı aynı zamanda annesi İokaste, kaderin oyuncağı olan insanın başına gelecekleri nerden bilebileceğinden yakınır. Ama ikisi de başta kaderlerine inanmazlar. Oidipus kaderini bilmesi bakımından şanslı ama ona inanmaması bakımından şansızdır ve kader kurbanı olur. Peki, kaderinde ne olduğunu bilmeyen(ya da ilerde ne olacağını bilmeyen) bizler şanslı mıyız, şanssız mı? Bu soru eminim herkesin kafasına bir gün takılacaktır. Biz sadece ilerde olabilecekler için ufak yönlendirmeler yapabiliriz. Kimse Oidipus gibi ilerde ne olacağını bilemez. Onun ve kitabın değeri ensest ilişki sonucu hayatı mahvolan birinin acıları değil, hazin kaderini bildiği halde insana yaraşır şekilde, yılmadan, Olympos Tanrıları’na başkaldırmasıdır. Belki boş bir başkaldırıdır bu ama onun bir kader kahramanı olmasına engel de değildir.

    Kitabı okuduktan sonra “Her yürek, kendinin kaderidir” sözünü “Her yürek, kendinin Oidipus’udur” diye değiştiriyorum. Esen kalın.
  • Susmak işime geliyordu.
  • "İnsanlar gerçekten aptal," dedi Tıfıl. "Sanki aşık olmak kötü bir şeymiş gibi."
  • İnanın bana, zaten beni seviyormuş gibi görünmüyorlardı ama en azından etraftaydılar ki bu da hiç önemsiz sayılmaz.
  • Evet yine giriş cümlesi bulamadığım bir kitap yorumu.

    İlk öncelikle bu kadar alıntı yaptığım ve çok sevdiğimi söylediğim bir kitaba incelemeyi böyle geç yazmamın nedeni sanırım çok değil de sadece sevdiğime karar vermiş oluşum.

    Peki neden öyle oldu diye soracak olursanız basit. Son sayfalarda Tıfıl’ın yaptığı şeyler ve Tıfıl ve Öteki Will Grayson’ın ilişkisi.

    Bu kitabı gerçekten uzun zamandır almak istiyordum çünkü Kitapyurdun da iç sayfalara göz at butonuna tıklayarak birkaç sayfasını en az 78974945 kez okumuşumdur ve ne kadar okursam okuyayım hep gülmüşümdür. Ve sonunda aldım işte.

    Başlarda gerçekten aşırı eğleniyordum, kahkaha atıyordum. Bazı yerlerde anırıyordum falan hatta. Ama her şey İki Will karşılaştıktan sonrasına kadardı. Şimdi size oraya kadar yaşananları ve genel olarak kitabı anlatacağım.

    Şimdi bizim en başında Will Grayson adında bir karakterimiz var. Ve bu karakterinde hayatına koyduğu iki önemli ve tek kuralı var. 1. Çok umursama. 2. Sus. Ve birde bu karakterin arkadaşı olarak gösterilebilecek Tıfıl adında bu iki kuralına uymamaya dair sanki yemin etmiş gibi davranan tek ve en yakın arkadaşı birde EHB’den (EHB = Eşcinsel Hetero Birliği) Jane ve Gary var.

    Ayrıca o aralar Tıfıl, konusunun kendi hayatı olduğu ve başrolünde oynadığı bir müzikal için para toplamaya çalışıyor ve bulduğunda da müzikalin şarkılarını falan yapmaya başlıyor.

    Neyse bu Will bi yana dursun, Şikago da yaşayan bir Will Grayson daha var. Bu Will depresif bir ruh hali içerisinde ve sanal arkadaşı Isaac dışında konuşmak istediği çok bir insan yok. Isaac aynı zamanda aşık olduğu kişi ve zamanının çoğunu onun aktif olmasını bekleyerek ve onunla yazışarak geçiriyor. Gel zaman git zaman bir gün Isaac ‘buluşmalıyız’ diyor ve Will heyecanlanıyor ve sonra buluşmak için bir gün belirliyorlar.

    O günün gelmesini Will kadar kitabı okuyan herkes de (ben de dahil) heyecanla bekliyor ve nihayet o gün geldiğinde ve Will ne giyeceğine bir türlü karar veremezken neredeyse tüm okuyucuların içinden eminim ki ‘kesin bi haltlar olucak ama bakalım’ düşüncesi geçiyor.

    Ve o bir haltlar tabi ki de oluyor ama onu tabi ki yazmayacağım. :D

    Neyse Isaac ile buluşma bahanesiyle iki Will’in yolları bir erotik shopta kesişiyor ve daha sonra bunlar konuşuyorlar biraz falan sonra o sırada Jane ve Tıfıl konserden geri geliyor (ha bu arada söylemeyi unuttum Depresif olmayan Will Jane’den hoşlanıyor) ve neyse sonra Will ve Jane yürümek için Tıfıl ve depresif Will’in yanından ayrılıyor ve Tıfıl ve Will baş başa kalıyor ve sonra bunlar çıkıyorlar benzeri bir şey oluyor. Tıfıl bilmem kaç bin flörtten sonra gerçek aşkını buluyor, ilk uzun süreli sevdiği kişi falan. Daha sonra müzikalin konusunu kendi hayatından ‘Sevgi’ konusuna çeviriyor ki bu kitapta yaptığı 2 mantıklı şeyden biri. Diğeri Will’den (arkadaşı olandan) özür dilemesi. Ve sonra ben kitabı yavaş yavaş çoktan sadece sevme aşamasına düşüyorum.

    Çünkü başından beri Will’ın Isaac’i unutamadığını içimde hissediyorum ve Tıfıl’la ona asla sıcak bakmıyorum ki zaten bana samimi gelmiyorlar. Ve bu ilişki yüzünden depresif Will’ı severken ona olan sevgimi yitiriyorum. Çünkü abi ilişkinin yürümeyeceği en başından belli. Will bu kadar neşeyi ve ilgiyi kaldırabilecek türde bir karakter değil.

    Tıfıl’a ise bilmiyorum ama sevmemin nedeni kendini sürekli ön plana atıyormuş gibi hissetmem sanırım. Sonra Will ile çıkmaya başladığında arkadaşı olan Will’ı hafiften görmezden gelmeye başladığında sadece sevgimi kaybetmekle kalmadı aynı zamanda biraz da nefretimi de kazanmış oldu.

    Çoğu insan Tıfıl’ı, Will’a olan patlamasından sonra, ‘herkesin iyiliğini istiyorum ama kimse bunu görmüyor. Kilolu oluşumu bir an bile düşünmediğimi sanmıyor musun?’ gibi bir patlama sevmeye başlamış ama maalesef biraz üzülsem de Tıfıl benim için çoktan ölmüş bitmiş bir karakterdi.

    Jane’i de başta severken sonra sevmedim çünkü o da birtakım saçmalıklara bulaştı ama sonra onu yeniden sevdiğimi söyleyebilirim.

    1-) Müzik zevki

    2-) Will ile olan diyaloglarından dolayı

    Neyse kitabın sonunda gerçekten sevdiğim tek bir karakter kaldı.

    O da Tıfıl’ın arkadaşı olan ama depresif olmayan Will Grayson.

    Gerek karakteri, gerek düşünceleri ve konuşmaları, her şeyiyle beni etkileyen bir karakter oldu. Özellikle ikili diyaloglarda olan konuşmalarıyla. İnsan gerçekten öyle bir arkadaşa sahip olmayı istiyor sanırım.

    Ve şunu da söylemek istiyorum ki, şu Will ve Isaac olayında yaşanan şeyler ‘u want me 2 kill him’ filminde olanlara benziyordu. Yani gerçek hayatta böyle bir şey yaşanmış zaten de yaşansa işte bu birinin duygularını taciz etmekten dolayı suç sayılıyor. Yani böyle bir şey yapmak hafife alınacak bir şey değil.

    Onun dışında depresif Will’ın takdir ettiğim bir yönü de hatasını fark ettiğinde annesine kötü davranmayı bırakması. Isaac darbesini yedikten sonra (o darbeyi ben de yedim çünkü Isaac ve Will ikilisini baya sevmiştim…) ‘anlıyorum. Şimdi annemi anlıyorum’ demesi beni etkilemişti. Bazı şeyleri yaşamadan gerçekten bazen karşımızdaki insanı anlayamıyoruz cümlesini gerçekten deneyimleyerek yaşadı ve tattı.

    Ve son bir şey, çoğu kişi depresif Will’deki yazım tarzını baskı hatası sanmış ve bunları okurken cidden ÇOK FAZLA ŞAŞIRDIM. :D Depresif Will’de ki bölümler hep büyük harf kullanılmadan yazılmıştı, hatta cümle başlarında bile ve ben bu tarzı ne bileyim onunla özdeşleştirmiştim. Üşengeç olduğu için büyük harf bile yapmıyor falan diye. (Asıl sebep: Will'leri ayırt edebilmemiz içinmiş) Ayrıca çoğu kişi farklı iki Will olduğunu sonradan fark etmiş. İki Will’ı aynı kişi sananlar falan olmuşta, baya şaşırdım. Fark edilmeyecek gibi değil çünkü… Onu geçtim kitabın arkasını okuyan her kişi iki farklı Will olduğunu zaten bilir. Yani yazarların bunun için yazım değişikliğine gitmesi bile gerekmiyordu ki bence zaten boşa gitmiş, kimse fark etmemiş kflfjff

    Neyse kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadardı.

    Sevdim ve eğlenmek istiyorsanız okumanızı öneririm ama eğer homofobikseniz okumanızı tavsiye etmem.
  • sahnedeki öteki will grayson'a başımla selam verdim. o da bana selam verdi. aramızda bir şey vardı onunla.
    aslında ne var biliyor musunuz?
    herkes böyle.
    bu bizim lanetimiz, bizim nimetimiz. denememiz ve yanılmamız ve o'muz.
    John Green
    Sayfa 329 - bitiş
  • belki söylemeye çekindiğiniz bir şey vardır, veya sevmeye çekindiğiniz biri, veya gitmeye çekindiğiniz bir yer. canınızı acıtacak. canınızı acıtacak çünkü sizin için önemli.