• MODERN İSLAM DÜŞÜNCESİNİN FİKRÎ VE TOPLUMSAL TAHRİBATI
    "Dinin sekülerleştirilmesi" veya "dinî bir çözülme" olarak nitelendirilmesinin pek de yanlış olmayacağını düşündüğümüz Modern İslam Düşüncesi kendisini orijinal bir yaklaşım olarak takdim etse de, varlık sebebi ve en temel karakteri olan tepkisellik, onu sanıldığından daha belirsiz ve kaygan zeminlerde hareket etmeye itmektedir. Buna bir de hareketin literal yapısındaki heterojenite ve argümanlarının kendisini ispat etmiş bir metodolojiden yoksunluğu vakıası eklenince, ortaya kelimenin tam anlamıyla bir "karmaşa" çıkmaktadır.
    Hemen bu noktada, İslâm Modernizmi'nden bahis açıldığında mutlaka hatırda tutulması gereken bir hususu vurgu­lamamız gerekiyor.
    İslâm dünyasında Modernist çalışmalara kuşbakışı baktığımızda görünen manzara şudur: Aslında ortada bütünlük arz eden, sistemini kurmuş, altyapısını ve üstyapısını oluşturmuş ve kendi literatürünü geliştirmiş yeknesak bir "İslam Modernizmi" yoktur. Görünen, sadece belli "sloganlar"ı benimsemekten başka ortak bir tarafı bulunmayan Modernistler topluluğudur.
    Bunun içindir ki, Modern İslâm Düşüncesi'nin yapısını tahlil etmeyi hedefleyen hemen bütün çalışmalarda yapılan, İslâm Modernistleri'nin belli konulardaki görüş ve düşüncelerini alt alta koyup sıralamaktan ibarettir. Başka türlü olması mümkün de değildir. Çünkü "geleneğin sorgulanması", "aklın otoritesi", "dinde kolaylık", "değişimin belirleyici kılınması" ve "ilerlemecilik" gibi şemsiye kavramlar altında serdedilen görüşler, detaylara inildikçe farklılaşmakta ve giderek birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergilendiği dikkat çekmektedir.
    Bu bakımdan, Modern İslam Düşüncesi dendiğinde ne anlaşılması gerektiği konusunda yanlışlara düşülmemesi için, sorun ya sadece bu şemsiye kavramlar etrafında irdelenmeli, ya da tek tek modernistlerin görüşleri ele alınmalıdır.
    Burada muhtemel yanlış anlamalara ve istismarlara meydan vermemek için birer cümleyle de olsa bu kavramlara değinmeden geçmenin bir eksiklik olacağını düşünüyoruz. Zira Modern İslâm Düşüncesi için vazgeçilmez olan bu kav­ramların, âyet ve hâdislerle, hatta Mecelle kaideleriyle desteklenmeye çalışıldığı görülmektedir. Hattâ İslâm Tarihi'nde ilk defa, Hanbelî mezhebine mensup olduğu söylenen ve İslam Uleması tarafından ağır ithamlarla suçlanmış bulunan[1] Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından, "Maslahat ile nass ve icma çatışırsa maslahat esas alınır" şeklinde fıkhî bir üslûpla formüle edilen şey[2] de aslında aynı yaklaşımdır.
    Sondan başlayacak olursak;
    "İlerlemecilik" ve "değişimin belirleyici kılınması", diğerlerine göre Modern zamanlara aidiyeti hakkında daha kesin şeyler söylememizi mümkün kılan hususlardır. Bizim bu kavramlara itirazımız, bizatihi anlattıkları olgulara değil, onlara yüklenen fonksiyon ve temsil ettikleri dünya görüşü noktasındadır. Zira kuşkusuz değişimi ve ilerlemeyi besleyen pek çok faktör ve bunların felsefî, kültürel, sosyal ve tarihî bir arka planı vardır. Bunlar tahlil edilmeden, bunlara bugünkü şeklini veren unsurların kritiği yapılmadan bunlara ne karşı çıkmak, ne de bunları olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Hele değişim ve ilerlemenin, her şeyi, hatta dini bile (ahkâmı, he­defleri ve topluma vaziyet ediş biçimi noktasında) belirleyen, değiştiren ve şekillendiren hususlar olarak algılanması, kana­atimize göre Müslümanlar'ın karşı karşıya bulunduğu en teh­likeli fikrî badirelerden birisidir.
    "Dinde kolaylık" ilkesi ile bizzat Kur'ân ve Sünnet'te ifadesini bulmuş olan "kolaylık"ın kastedilmediğine dikkat edilmelidir. Dinin sâbitelerinden, Zarûrât-ı Diniyye'den ve kesin nasslarla sabit olmuş hususlardan, herhangi bir kişi, kurum ya da toplum adına "feragatte bulunulması" söz konusu olamaz. Bütün zaman ve mekânları düzenlemek için gönderilmiş olan bu din Allah'ındır ve O'nun iradesi Kur'ân ve Sünnet'te nasıl ifade edilmişse öyle yaşanacaktır. Bunun ötesinde –Mecelle'de "Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz", "Âdet muhakkemdir", "Nâs'ın isti'mâli bir hüccettir ki, ânınla amel olunur"... gibi kaidelere dayandırılan– "kolaylık" ilkesi, ancak kesin nasslarla belirtilmemiş ve Müslümanlar'ın tercihine bırakılmış olan meşru seçenekler hakkında işletilebilir.
    "Aklın otoritesi"ne gelince, burada çerçevesini ve hareket alanını vahyin belirlediği aklın değil, "felsefî aklın", yani Rasyonalite'nin kastedildiği açıktır. Felsefe'yi öteden beri uğraştıran "aklın otoritesinin ve yetkisinin sınırları" konusu Batı'da bile o denli istismar edilmiştir ki, iş sonunda Paul Feyerabend'e "Akla Veda" dedirtecek noktalara gelmiştir. Öyleyse akıl, vahyin hizmetine verildiği oranda gerçek fonksi­yonuna kavuşacak ve İlahî İrade'nin istekleri doğrultusunda icra-i faaliyet edecektir.
    "Akılcılık" ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen Mu'tezile tarafından bile Modernistler'in tavrına göre nispeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir.[3] Özellikle aşağıda bir kaç örneğini zikredeceğimiz Modernist tavır göz önüne alındığında gerek bu konuda, gerekse Sünnet'in fonksiyonu konusunda Mu'tezile, Modern İslam Düşüncesi'nin kimi mümessilleri yanında gerçekten daha anlaşılabilir ve makul bir çizgidedir.
    Önde gelen Mu'tezilî alimlerden Kadı Abdülcebbâr, diyalektik yöntemle kaleme aldığı "el-Muğnî" adlı ünlü eserinde, "Sem'î [Vahiyle bildirilen] Maslahatların Durumunun Aklî İstidlal İle Bilinmesinin Caiz [Mümkün] Olmadığı Hakkındadır" diyerek açtığı bir fasılda –ki bu başlık bile oldukça dikkat çekicidir– şöyle demektedir:
    "Eğer denirse ki: "Aklî delil, tıpkı ni'meti verene şükrün gerekli olduğuna delalet ettiği gibi, en büyük ni'met vericiye [Allah Teala'ya] ibadetin de gerekli olduğuna delalet eder. (...) Peygamberlerin getirdiği [tebliğ ettiği] bütün bu fiillerde (Yaratıcı'ya) "boyun eğme ve tezellül" vardır. Şu halde aklın, bunların [ibadetlerin] ahkâmına da götürmesi ve bu alanda peygamberlerden müstağni olunması icabeder."
    "Buna cevaben şöyle denir: "Akıl, senin dediğin gibi Allah Teala'ya şükre ve kulluğa götürür. Ancak akıl, ibadetin kendisiyle yerine getirildiği fiillerin bizzat kendisine, şartlarına, vakitlerine ve mekânlarına götürmez. Çünkü şayet akıl bunlara götürecek olsaydı, bu da tıpkı aklın diğer aklî gerekliliklere –ki bunların sebepleri mevcut olduğu zaman mükelleflerin bunlar karşısındaki durumları muhtelif olmaz– delaleti gibi olurdu. (...) Akıl, abdestsiz kılınan namazın ibadet olmadığına ve abdestli kılınan namazın ibadet olduğuna nasıl delalet edebilir? Oysa her iki durumda da "boyun eğme ve itaat" durumu aynen mevcuttur! Keza Kurban Bayramı günü oruç tutmanın ibadet olmadığına ve fakat bu günden önce tutulan orucun ibadet olduğuna; aynı şekilde farz olan zekâtın, havl müddeti dolmadan [malın elde edildiği andan itibaren üzerin­den bir yıl geçmeden] önce verilmesinin ibadet olmadığına ve fakat havl müddetinden sonra verilmesinin ibadet olduğuna; bu ödemenin, başkalarına değil de belli (durumdaki) insanlara verilmesinin gerekli olduğuna nasıl delalet eder? İşte bu durum, ibadetlerle ilgili bu yöne akliyyatın herhangi bir surette dahli olmadığını açıklamaktadır."[4]
    Mu'tezile'nin sem'iyyât [vahiyle bildirilen hususlar] konusunda burada kısaca örneklemeye çalıştığımız tavrıyla Modernistler'in aynı konudaki tavrı arasında nasıl bir fark bulunduğunu biraz daha net bir biçimde ortaya koymak için bir de Modernistler'in –en azından bir kısmının– yaklaşımına bakalım:
    "(...) İlk şekliyle Muhammed Abduh tarafından ortaya atılan bu iddia, Muhammed İkbal tarafından felsefî bir terminoloji ile yeniden ifade edildi. Buna göre Kur'an'ın son vahiy ve Hz. Muhammed'in son peygamber olduğu gerçeği, insanlığın gelişmesi açısından oldukça anlamlıdır. Bu demektir ki, insan öyle bir olgunluk seviyesine çıkmıştır ki, artık onun hazır vahyin yardımına ihtiyacı yoktur. İnsan, kendi ahlakî ve fikrî kurtuluş kaderini kendisi çizebilir..."[5]
    Bu pasajda modern insanın, İlahî irade ve vahyin egemenliği karşısında istiklalini ilan etmesi, Kur'an'ın tabiriyle "tuğyân"ı, oldukça çarpıcı biçimde dile getirilmektedir. Tablo oldukça nettir: Eğer "gelenek", dini yozlaştırmış, Kur'an ve Sünnet'i yanlış okumuşsa(!) Modernistler daha kötüsünü yapmışlar, onu buharlaştırarak tamamen fonksiyonsuz hale getirmiş ve bu suretle hayatın dışına itmişlerdir!
    Zihinsel ve teorik düzlemde önümüzde duran bütün bu olumsuzluklar, Modern İslam Düşüncesi'nin pratiğe intikâl ve sorun çözme kabiliyeti hakkında da bizlere hatırı sayılır ipuçları vermektedir. Esasen günümüzde, ülkemiz de dahil olmak üzere İslam Dünyası'nda yaşanan sıkıntı ve bunalımlar, pratikten hareketle teori hakkında pek çok şey söylenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak gündemlere ağırlığını koyan konjonktürel gelişmeler, bütün bu sıkıntı ve bunalımların temelinde, İslam'ın şu veya bu görünüm ve başlık altında modernizasyonu operasyonlarının yattığı gerçeğinin çoğu zaman gözden kaçırılması sonucunu doğurmaktadır. Sorunun pratik boyutuna geçmeden önce, Modern İslam Düşüncesi'nin, pratiğe sadece karmaşa ve çözülme îsal eden teorik stratejisi hakkında kısa bir irdelemesini yapmamız uygun olacaktır.
    Modern İslam Düşüncesi'nin en bariz vasfının "tepkisellik" olduğunu söyledik. Bu tez, ilk bakışta tartışmalı görünebilir. Ancak İslam Dünyası'nda bu yaklaşımın temsilcileri olarak öne çıkan isimlerin çalışmalarına baktığımız zaman, orijinal bir duruştan ziyade, "yanlış bulma" gayretinin daha baskın bir tavır olarak belirdiğini müşahede ediyoruz. Bir başka deyişle, bizdeki Modernist yaklaşımın, geçmiş ulemanın nadiren metodolojik, ama ağırlıklı olarak tikel konulara ilişkin söylediklerinin ve yazdıklarını, çoğu zaman enteresan bir şekilde yine "klasik" olarak adlandırılan eser ve kişilere dayanarak yanlışlamaya çalıştığını görmekteyiz.
    Burada bindörtyüz yıllık koca bir ilim ve kültür birikiminden bahsediyoruz. Bu devasa yapı içerisinde yelpazenin her iki ucunu temsil eden yaklaşımların bulunması, hatta bunun da ötesinde söz gelimi aynı ekole mensup insanların birbirine uymayan görüşler serdetmiş olması tabiidir. İslam "geleneği", kendi içinde geliştirdiği "tahkîk" ve "tenkît" mekanizmalarının sağladığı devinim ile zaten kendisini sürekli olarak yenilemiş ve canlı tutmuştur.
    Dolayısıyla Modernist İslâm ya da İslâm Modernizmi adına ortaya konan bu türden çalışmalar "geleneğin toptan eleştirisi" gibi başlıklar altında sunulmayı hiç de hak etmemektedir.
    İslâm Dünyası'nda bugün görülen iç karartıcı manzara, her alanda yaşanan problemler ve Batı dünyası ile kıyasladığımızda ortaya çıkan fark, Modernistler tarafından –tezlerinin temel hareket noktası olmak üzere– kestirmeden "gelenek"in omuzlarına yıkılıvermiş ve Modern zamanlarda ferdî ve içtimâî planda din ile aramızdaki mesafenin sebepleri sorgulanmadan, "ihlas", "takva", "amel-i salih" ve benzeri ölçüler konusunda Ümmet'in fertlerinin sergilediği olumsuz manzara üzerinde durulmadan din anlayışının yeni bir bakışla yeniden oluşturulması, dinin yeniden tanımlanması ve yorumlanması gibi telafisi mümkün olmayan bir hata işlenmiştir.
    "Madem ki Batı'dan geri kaldık, öyleyse dinin tarihte ortaya çıkmış olan tezahürü ile dinin bizzat kendisi birbirinden ayrılmalı ve dine yeni bir yorum getirilerek tarihteki tezahüründen farklı bir din görüntüsü ortaya konmalıdır" şeklinde ifade edebileceğimiz öldürücü mantık, ne yazık ki şu ana kadar ciddi biçimde mercek altına alınabilmiş değildir.
    Burada hayatî soru şudur: İslâm gibi son ve ekmel bir din, özünden bir şey kaybetmeden ve tahrife uğramadan tarihin farklı dilimlerinde farklı görüntüler sergileyebilir mi? Dinin doğası buna elverir yapıda mıdır? Bu soruyu, içeriğini daha bir netleştirmek için şöyle de sorabiliriz: Allah'ın iradesi farklı zamanlarda farklı neticeler doğuracak şekilde tecelli eder mi? Eğer bu soruya "evet" diyebiliyorsak ardından şu soru gelecektir: Eğer tarih içindeki tecelli biçimi doğru ve ilahî iradeye uygun ise bugün niçin yanlış olsun ve eğer tarih içindeki tecelli doğru ise bu, İlahî İrade'nin bugünü öngöremeyecek kadar sınırlı olduğu sonucunu doğurmaz mı? Bugün din adına tarihteki tezahür ile taban tabana zıt bir sonuç ortaya çıkması normal kabul edilebilir mi?
    Bütün bu sorular bizi şu temel tesbite götürmektedir: Modern İslam Düşüncesi için aslolan "murad-ı ilahî" değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.
    Tam bu noktada şu ilahî ikaz ile yüz yüze bulunduğumuzu fark etmeliyiz:
    "Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde o da sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz."[6]
    Hz. Ali(r.a.)'nin şu hikmetli sözü de bu noktayı dikkatlerimize sunmaktadır:
    "İnsanların, dünya işlerini yoluna koymak amacıyla dinlerinden terk ettikleri her nokta için Allah onların başına, düzeltmek istedikleri o işten daha zararlısını getirir."
    Keza, Abdülmelik b. Mervân'a şöyle hitabeden şair de aynı hikmeti yakalamıştır:
    "Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz,
    Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz."[7]
    Burada önemle altı çizilmesi gereken bir diğer nokta da, Modernist çalışmaların, teorik planda önemli ölçüde Batı'daki İslamiyât çalışmalarından intihallerle payandalandırıldığı gerçeğidir. Bu tesbitin İslam Modernistleri'ni hayli rahatsız ettiğini biliyoruz. Ancak bu sadece bizim şahsî bir tespitimiz olmayıp, yandaş ya da karşıt hemen herkesin paylaştığı bir hakikattir. Hatta Modern İslam Düşüncesi'nin bayraktarlarından olan ve düşünce sistemini önemli ölçüde sözünü ettiğimiz çalışmalarla beslediğini gördüğümüz Fazlur Rahman bile bu gerçeği açıkça dile getirmekte bir sakınca görmemiştir.
    O şöyle der: "İslamî gelişmelerin ilk safhaları ile daha sonraki safhaları arasındaki bu fark bize açıkça görünmektedir. Oryantalistlerin çok büyük katkılarda bulundukları bu büyük tarihsel keşif, artık bu dört ilkeyle –Kur'an, Sünnet, İçtihad ve İcma ilkeleriyle– ilgili geleneksel ortaçağ teorisinin arkasına gizlenemez."[8]
    Ne var ki, usûlüyle, fürûuyla, Hadîs, Tefsir, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf vd. sistemleriyle İslâm Kültür ve İrfanı'nı bir bütün olarak toptan karşısına almak ve eleştiriye tabi tutmak gibi devasa bir iddiayı sahiplenen İslam Modernistleri'nin, bunu nasıl yapacaklarına ilişkin kabul edilebilir herhangi bir sistemi henüz geliştirememiş olmaları düşündürücüdür. İşte bu sistemsizliktir ki, İslam Modernizmi'ni genel olarak yukarıda değindiğimiz –ve ortaya konan örneklerin tatmin edicilikten son derece uzak olması sebebiyle ciddiye alınma şansını şu ana kadar yakalayamamış bulunan– "yanlış bulma" çizgisinin ötesine geçememeye mahkûm etmektedir.
    Konuyu biraz daha açmak için Çağdaş İslam Modernistleri'nin –yukarıda üzerinde bir parça durduğumuz– en temel iki kurum olan Kur'an ve Sünnet hakkındaki görüş ve yaklaşımlarını kısaca ele alabiliriz.
    En genel anlamıyla Kur'an'ın ihtiva ettiği normatif hükümler bizlere bugün ne ifade etmektedir? Bu en temel soruya bile İslam Modernistleri'nin ortak bir cevabı yoktur. Ortada, "Kur'ân'ın ruhu" olarak ifade edilen ve bizzat doğasında belirsizlik bulunan bir kavram dolaşmaktadır. Bu ruhun nasıl tanımlanması gerektiği, metodolojik olarak neyi ifade ettiği, somut olaylar için önerilen çözümlere nasıl tetabuk edeceği ve varılan çözümün hangi somut verilere göre test edileceği, Kur'an'ın, meseleleri tahlil etmede ve çözmede nasıl bir yaklaşım izlediği... gibi sorular bu bağlamda cevap beklemektedir. Hatta daha da ileri giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Özellikle ülkemizde bu sorular Modernistler'in gündeminde dahi yoktur. İşte size kaygan bir zemin! Aklınıza yatmayan, canınızı sıkan, "bana göre şu istikamette olması daha uygun olurdu" dediğiniz her hüküm için "Kur'ân'ın ruhu"nu devreye sokup istediğiniz sonucu elde edebilirsiniz. Hatta "Kur'ân'ın ruhu"nu, yine bizzat Kur'ân'da yer alan emir ve hükümlerin karşısına bile dikebilirsiniz. Çünkü yapmanız gereken, "nassların sultası"ndan kurtulup, "nassların gölgesi"ne girmektir. Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman önünüzde sonsuz bir hareket alanı buluyorsunuz.
    Bu söylediklerimizi abartılı bulabilecekler için, iki ayrı zaman dilimine ait birkaç çarpıcı iktibas sunalım:
    1- "Ey kardeş! Bil ki, insanlardan kimi, Allah'a, nebileri, resulleri, imamları ve vasileri ile yahut Allah'ın velileri ve salih kulları ile, ya da mukarreb melekleri ile ve onların kendilerine, mescit ve meşhedlerine ta'zim göstermek suretiyle; kendilerine, fiillerine, amellerine, vasiyetlerine ve bu yolda açtıkları çığırlara uymak suretiyle yaklaşır. İmkânları, iktidarın nefislerinde tahakkuku ve çabalarının ulaştığı noktalar nispetinde bu yolda yürürler.
    "Allah'ı hakkıyla tanıyan kimselere gelince, bunlar, kendilerinden başkasıyla ona tevessül etmezler. İşte bu, Ehl-i Ma'ârif'in mertebesidir ki bunlar Allah'ın velileridir.
    "Anlayışı, ma'rifeti ve hakikati noksan olan kimseler için ise, Allah'ın peygamberlerinden başka Allah'a götürecek bir yol yoktur. Allah'ın peygamberleri konusunda anlayışı ve ma'rifeti noksan olan kimselere gelince, bunları Allah'a götürecek tek yol, peygamberlerin halifelerinden ve vasilerinden olan imamlar ile Allah'ın salih kullarıdır. Bunları yeterince anlayıp tanıyamayan kimseler için, bunların yollarına uymak, açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten, onların mescid ve meşhedlerine gitmekten, onlara benzetilerek yapılan resimlerin yanında onların ayetlerini hatırlamak ve putlar vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için dua etmek, namaz kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip bağışlanma ve rahmet istemekten ve Allah'tan, kendisine yakınlık talep etmek maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.
    "Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi bir şeye kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah'a yaklaşan kimsenin durumu, herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve (böylece) Allah'a yaklaşmayan kimseden elbette daha iyidir. (...)
    "Sonra bil ki, böyle [herhangi bir dinî inanca sahip olmayan] kimselerin durumu, putlara tapanların durumundan her halukârda daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, bir şeyi din edinmişlerdir, (onunla) Allah'a yakınlaşır, Allah'tan korkar ve O'na rücu ederler...."[9]
    Bu ifadeler, h. 4. asırda Basra'da gizli bir cemiyet halinde kurulmuş bulunan ve "hiç bir inanç, kanaat ve mezhebe taassup derecesinde bağlanmamayı, her din, inanç ve felsefeden, kendilerine güzel ve yararlı gelen noktaları almayı" ilke edinmiş olan İhvan-ı Safa'ya aittir.[10]
    2- "Mekkeliler'in baskısı altında ve amcası Ebu Talib'in özellikle rica etmesi üzerine, ayrıca diğer taraftan yeni dinin birçok aileye getirdiği zorluklar muvacehesinde onun [Hz. Peygamber (s.a.v.)'in] duygulu, hassas ve içten gelen şefkat ve acıma hissi, uzlaşmaya yanaşmasındaki hikmeti anlaşılır hale getirmektedir. (...)[11]
    "Mekkeliler [Hz. Peygamber (s.a.v.)'e] uzlaşma önerilerini sunmadan önce, belli başlı akidelerde Peygamber ile müzakere yapmak istediler. Eğer (Hz.) Muhammed onların tanrılarını, insan ve tanrı arasında aracı olarak kabul ederse ve belki de tekrar dirilme fikrini kaldırabilirse, onlar da Müslüman olabileceklerdi. Tekrar diriliş konusunda uzlaşma olamazdı. Aracı tanrılar konusunda ise İslâmî gelenek şunları söylüyor: Habeşistan'a göç zamanında oluşum halindeki Müslüman toplum büyük sıkıntılar içinde iken peygamber bir kez bu tanrılar lehine konuşmuş, 53. sureden uzlaşmaya (tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir. (...)
    "Birçok günümüz Müslümanı (Hz.) Muhammed'in bu tür sözler sarf ettiği rivayetini reddeder; fakat Kur'an'ın ışığında olaya bakacak olursak, bu pekâla mümkün de olabilir..."[12]
    3- "Peygamberlik melekesi tüm insanlara aittir. (...) Bir peygamberin vahiy yoluyla aldığı öğretileri, daha düşük bir seviyede tabiî idrakleri vasıtasıyla bir hakîm [bilge] tarafından da öğretilir. Çinli kâhinler yüksek manevî kavramları, Yunan felsefesi, İran düşüncesi, Hintli azizlerin asil fikirleri ile Hristiyanlık ve İslam'ın öğretileri arasında temel bir çelişki yoktur."[13]
    Bu alıntıyı yapan Sıddıkî burada şunları söyler:
    "Esas zorluk, Hintli bir milliyetçi olan Ubeydullah Sindî'nin, Hinduizm ile İslâm'ı bağdaştırmaya çalışmasındadır. Gerçekten kendisi, karşıt dinî gruplar arasına, vahiy yolu ile gelmiş dinler tarafından konulmuş engelleri ezebilecek bir "insanlık dini"ne, ya da evrensel dine inananlardandır."
    İslam Modernistleri'nin –en azından bir kısmının– görüşleri de böyle.
    İmdi, başka herhangi bir ilke ve bağlayıcı esas tanımaksızın, sadece "Kur'an'ın ruhu"ndan hareketle insanların nerelere varabildikleri konusunda daha net bir kanaat edinmek ve yukarıda söylediklerimizin abartı olmadığını anlamak kolaylaşacaktır sanıyoruz.
    Bu aslında bize şöyle bir tesbit yapma imkânı da bahşediyor: Adı ne olursa olsun, "sapma", her zaman "sapma"dır ve Modernizm, ismi dışında tarihten tamamen kopuk ve "yeni" bir şey değildir. Geçmişte de "Modernistler" vardı ve "Modernizm", dönemsel bir olguyu değil, niteliksel bir durumu anlatmaktadır. O halde sadece "İslam Modernistleri" ya da daha kısa olarak "Modernistler" olarak bahsettiğimiz çizgiyi "Çağdaş İslam Modernistleri" ya da "Çağdaş Modernistler" olarak anmak yanlış olmayacaktır.
    Çağdaş Modernistler'den, Kur'an'ın epistemolojik açıdan nerede durduğu konusunda da alabildiğine renkli görüşlerle karşılaşıyoruz. Kimi, tıpkı Tevrat ve İnciller'e yapıldığı gibi, Tarihsel Tenkit ve Metin Tenkidi yöntemlerinin Kur'an'a da uygulanması gerektiğini ve mesela bunun bir açılımı olarak Kur'an'daki kıssaların, "üslûpları gereği, ne mutlak anlamda doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir" olduğunu söylerken,[14] kimi de bu tarz hükümler ihtiva eden ayetleri, zorlama tevillerle "yumuşatma"ya çabalamaktadır.[15]
    Bunlardan daha önemlisi, vahyin mahiyeti ve niteliği konusundaki tartışmalardır. Vahyin lafzî boyutunun Hz. Peygamber (s.a.v.)'de şekillendiği görüşünden tutunuz, –yukarıda bahsi geçen– meşhur "Garanik" saçmalığının da vahiy kaynaklı olduğu tezine kadar aklen ve ilmen kabul edilemez bir yığın iddia, İslâm Modernistleri tarafından gündeme getirilerek tartışma konusu yapılabilmiştir.[16]
    Sünnet hakkındaki yaklaşım da farklı bir manzara arz etmemektedir ve esasen Kur'ân hakkında yukarıda iktibas edilen görüşleri fütursuzca sergileyenlerin Sünnet hakkında daha "rahat" hareket etmelerinde şaşılacak bir taraf yoktur. Bilindiği gibi hemen her ortamda Sünnet'in ölçü mü, yoksa örnek mi olduğu sorusuyla formüle edilen bağlayıcılık tartışması ile birlikte gündeme getirilen, "Hadislerin yazıya geçiriliş süreci" hakkındaki şüpheler, bu bağlamda Modernistler'in temel hareket alanlarını oluşturmaktadır.[17]
    Sünnet'i sadece bir "örnek" olarak gören yaklaşımın, klasik tabiriyle "Sünnet'in hücciyyeti" konusundaki Kur'an ayetleri konusunda ciddiye alınabilecek savunmalar yapmaktansa, ya tartışmanın zeminini Sünnet verilerinin tesbiti konusuna kaydırdıkları, ya da söz konusu ayetler hakkında zorlama tevillere gitmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Sünnet verilerinin tesbiti meselesindeki itirazların ise, metodolojik olarak "klasik" diye nitelendirilen yaklaşımı aşmak şöyle dursun, tek tek somut konular hakkında bile ikna edici deliller sunmaktan uzak olduğu dikkat çekmektedir.
    Modernistler'in, İslam'ın temel kaynakları hakkında ortaya attıkları ve hepimizin bildiği bu ve benzeri şüpheler, sonunda "Gayrimüslim bile olsa, bir millet ne zaman reform yolunda bir adım atmışsa, bu, İslâm yolunda atılmış bir adımdır"[18] demeye kadar gitmiştir.
    Kur'an ve Sünnet hakkında burada kısaca değinmeye çalıştığımız bu yaklaşım –ki İcma ve Kıyas ile diğer Şer'î deliller de bu tartışmalardan nasibini almaktadır–, Kelamî ve Fıkhî mezhepler, Tasavvuf ve diğer İslâmî kurumlar konusunda da alabildiğine renkli görüşler sergilemektedir. Ancak burada bu hususları ayrıntılarıyla ele alma imkânına sahip değiliz.
    Kısacası adına "gelenek" dedikleri mevhum bir düşman ile mücadele, Çağdaş Modernistler'in tavırlarının kristalleştiği noktadır. Bunu yaparken düşüncelerini oturttukları zemin, hümansentrik [insan merkezli] yaklaşımdır. Yeni görüntüsüyle Modern zamanlara ait bu yaklaşımın dine bakışı, "çağın yükselen değerleri ile çatışmayan" bir Müslüman tipi öngörmektedir. Şayet din, bu değerlerden biri veya birkaçı ile çatışan teklifler içeriyorsa, "her şey gibi din de insan içindir" formülünün size bahşettiği geniş yorum yetkisi içinde bu teklifleri yorumlayıverir ve sorunu çözersiniz.
    Ana hatlarıyla çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu teori pratiğe nasıl yansımakta ve ne gibi tesirler icra etmektedir? Kısaca bir de buna bakalım:
    Her şeyden önce Hristiyanlığın Batı'da geçirdiği tecrübeye paralel olarak din hakkında söz söyleme yetkisini kitlelere yayma ve Kur'an'ı herkes için bir "başucu kitabı" haline dönüştürme çabaları, Kur'an'ı bütün kayıt ve şartlardan azade olarak anlayıp yorumlama ve dinin sâbiteleri hakkında bile uluorta konuşma yetkisini elinde bulundurduğuna inanan fertlerin zuhur etmesine yol açmıştır. Bu anlayış, Allah'ın indirdiği hükümler hakkında, Kur'ân'a "aracısız olarak" başvuran insan sayısınca yorum ve kanaatin ortalıkta dolaşması sonucunu doğurmuştur.
    Yüce Allah (c.c.)'ın, Kur'ân'da, Mü'minler için örnek olduğunu belirttiği ve pek çok âyette "kendisine itaat edilmesini", "emrine uyulmasını", "verdiği hükümlerin hiçbir sıkıntı duymadan kabul edilmesini" emir buyurduğu Hz. Peygamber ve O'nun mübarek Sünneti'nin, adeta hayatın dışına itilmek ve "Peygambersiz bir İslâm" oluşturulmak istenmesi de dikkati çeken bir diğer noktadır.
    Oysa Kur'ân ve Sünnet'in nasıl anlaşılması gerektiği konusunda, uygulamaları Modernistler tarafından her fırsatta referans olarak kullanılan Hz. Ömer (r.a.)'in bile[19] bu türlü bir yorum serbestisine taraftar olmak şöyle dursun, böyle bir anlayış karşısında en sert ve "katı" tedbirler almaktan geri durmadığını görüyoruz. O, müteşabih âyetleri diline dolayarak, her ortamda bu meseleyi gündeme getiren Subeyğ isimli Irak'lı birisini yara bere içinde kalana kadar hurma dalından yaptığı sopayla dövmüş, sonra yaraları iyileşince tekrar dövmüş ve bunu birkaç kez tekrarlamış, en sonunda da kendisini Irak'a sürgün ederek, orada bulunan Ebû Musa el-Eş'arî (r.a)'ye, onu insanlardan tecrit etmesini yazmıştır.[20]
    Gerek Hulefa-i Raşidun'un, gerekse ileri gelen diğer sahabe ile onlardan sonraki otoritelerin bu noktadaki tavırları hakkında temel Hadîs kaynaklarında ve ilgili diğer çalışmalarda bol miktarda örnek bulmak mümkün olduğu için burada bu noktayı daha fazla uzatarak ayrıntılandırmayı gereksiz görüyoruz...
    Yine bu yaklaşımın pratik yansımalarından bir başka örneği, şöyle bir paradoksta kendisini ortaya koymaktadır: Son zamanlarda Çağdaş Modernistler tarafından sık sık gündeme getirilen "dinler arası diyalog", "Ehl-i Kitab'ın da ebedî kurtuluşa ulaşacağı" gibi meseleler, yine Çağdaş Modernistler tarafından "Kur'ân merkezli bir hoşgörü" zemininde açıklanmakta ve Kur'anî bir tavır olarak takdim edilmektedir. (İhvan-ı Safa'nın görüşlerini hatırlayınız.) Oysa aynı çevreler, "gelenek"[21] söz konusu olduğunda birden bütün hoşgörülerini yitirmekte ve bu "amansız düşman" karşısında en hasmane tavrı sergilemektedirler.
    Bütün bunların toplumu getirdiği nokta, özellikle son yıllarda ülkemizde yoğun olarak yaşanan gelişmelerde de kendisini açıkça ifade ettiğini gördüğümüz bir muhasamadır. Toplumun değişik kesimlerinin karşı karşıya getirildiği bu dönemde, bir kesimin "Allah'ın emri" ve hatta "insan hakkı" ol­duğunu söyleyerek talep ettiği kimi hususlar, bir başka kesim tarafından "Gericilik", "Arap İslâmı" ve "Demokrasi istismarı" damgalarıyla bastırılmaya çalışılmaktadır. Ortada birden fazla İslâm dolaşmakta ve bu "İslâmlar", toplumumuzu, Hristiyan Batı'da yüzyıllardır varlığını etkin biçimde sürdüren mezhepler arası çatışmanın oluşturduğu kaos ortamına doğru sürüklemektedir. İslâm'ın Modernist yorumlarının bu oyunda başrol oynamadığını kim iddia edebilir?
    Örnek olarak zikrettiğimiz bu pratikler, toplumun, "din" mefhumunun –ihtiva ettiği bütün kurum ve kurallarıyla– belirsizleştiği, netliğini kaybettiği tehlikeli bir noktaya doğru çekilmeye çalışıldığını işaret etmektedir. Ne gariptir ki, insanları, hatta farklı etnisite ve coğrafyalara mensup insanları bir araya getiren, getirmesi gereken "din" olgusu, ne yazık ki en onmaz ihtilâf mekanizması olarak işlev görür hale getirilmiş bulunmaktadır.
    Yukarıda da değindiğimiz gibi, en temel sâbiteleri hakkında bile her zeminde uluorta yorumların yapıldığı bir kurum, artık insanları bir arada tutma işlevini nasıl yerine getirebilir?
    Son yıllarda gündeme sokulan ve hakkında pek çok şe­yin yazılıp söylendiğini müşahede ettiğimiz "Türk Müslümanlığı", "Arap-Emevî Müslümanlığı" gibi ayrımlar, dinin yerine getirmesi gereken fonksiyonun nasıl tam tersine döndürülmeye çalışıldığının en bariz örneğidir.[22]
    "İslâm" ile "Müslümanlık"ı birbirinden ayırmak mümkün müdür? Eğer "İslâm" olarak "orada öylece" duran, ama işin içine beşer unsurunun girmesiyle birlikte pratiğe farklı "Müslümanlıklar" olarak yansıması normal olan bir olgudan bahsediyorsak, bizi bir "ümmet" kıldığını söyleyen bu dinin, birlikteliğimizi nasıl sağlayacağı sorusuna da cevap verilmeli değil midir ve bu "Müslümanlıklar"dan hangisi ilahî iradeyi yansıtmaktadır?
    Burada temel bir tesbit yapmamız gerekiyor: "Türk Müslümanlığı" tabiri neyi anlatmaktadır? Bu tabirden, Türkler'in Müslümanlığı kabul edişinden itibaren tarih boyunca benimsenen İslâm anlayışını mı, yoksa günümüzde Türk Dünyası'nda gördüğümüz Müslümanlığı mı anlamalıyız?
    Eğer bunlardan ilki kastediliyorsa, Türkler'in tarih boyunca kabul ettiği ve uyguladığı İslâm anlayışının diğer kavimlerin İslâm anlayışından farklı olmadığı aşikârdır. Fars kökenli Ebû Hanîfe ile Arap kökenli iki talebesi Muhammed b. el-Hasan ile Ebû Yusuf'un, ya da Buhara'lı Muhammed b. İsmail el-Buhârî ile Benu Kuşeyr kabilesine mensup saf Arap Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî'nin, Müslümanlık anlayışı arasında bir fark bulunduğu söylenebilir mi?
    Eğer söz konusu ayrım, günümüz Türk Dünyası'nın İslâm anlayışını vurguluyorsa, Çin'den Balkanlar'a kadar geniş bir coğrafyayı kuşatmış bulunan Türk topluluklarından hangisinin İslâm anlayışıdır bu?
    Sonuç olarak geriye bir tek şık kalmaktadır: "Türk Müslümanlığı" tabiri ile anlatılmak istenen, aslında "Türkiye Cumhuriyeti Müslümanlığı"dır. Bu, doğrudan doğruya resmî ideolojinin öngördüğü "ahkâm ayetlerinin ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in uygulamaya yönelik Sünneti'nin artık geçersiz olduğuna inanan, din adına, sonradan ortaya çıkmış bir takım bid'atlerle amel etmeyi yeterli sayan, kalbi temiz, yaptığı hataları ve işlediği günahları bile iyi niyetle işleyen, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, kendisine lütfen bahşedilenle yetinen, amelsiz, talepsiz tatlı su Müslümanı"dır.
    Eğer bu tesbit yanlış ise, Türk Müslümanlığı tezini ortaya atan ve savunan Çağdaş Modernistler'e buradan açık bir çağrıda bulunmak istiyoruz:
    Antep'li Bedruddin el-Aynî, Sivas'lı Kemaluddin İbnu'l-Humâm, Tokat'lı Mustafa Sabri Efendi, Düzce'li Muhammed Zâhid el-Kevserî, Elmalı'lı Muhammed Hamdi Yazır gibi alimlerin temsil ettiği Türk Müslümanlığı'nda buluşmaya ne dersiniz?
    [Ebubekir Sifil]
    --------------------------------------------------------------------------------
    DİPNOTLAR
    * Bu yazının aslı, Meltem Tv. tarafından 17-18 Ekim 1998 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen "Dinî ve Millî Bütünlük Kurultayı"nda tebliğ olarak sunulmuş ve bilahare "Altınoluk" dergisinin 155, 156, 157. sayılarında (Ocak-Şubat-Mart 1999) genişletilmiş olarak (şimdiki haliyle) yayımlandıktan sonra "Çağdaş Dünyada İslamî Duruş" adlı çalışmamıza (11 vd.) alınmıştır.
    [1] Biyografisi için bkz. İbn Receb, "ez-Zeyl alâ Tabakâti'l-Hanâbile", IV, 366-70; İbn Hacer, "ed-Düreru'l-Kâmine", II, 154-7; İbnu'l-İmâd, "Şezerâtu'z-Zeheb", VIII, 71-3.
    [2] et-Tûfî, İmam en-Nevevî'nin "el-Erba'ûn"u üzerine yazdığı şerhte, "İslam'da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur" şeklindeki hadisi şerhederken bu konu üzerinde durmuştur. Bkz. "Kitâbu't-Ta'yîn fî Şerhi'l-Erba'în", 234-80.
    Burada, sözünü ettiğimiz hadisi şerhederken, önce Maslahat'ı –tıpkı bugün Modernistler'in değişik ifadeler kullanarak yaptıkları gibi Yüce Allah'ın kendi hakkı olarak öngördüğü maslahatlar –ki bunlar "İbadetler"dir– ve mahlukatın menfaatini öngördüğü maslahatlar –bunlar da âdât (muamelât)'dır– olarak ikiye ayırır. Müteakiben Maslahat ilkesinin, nass ve icma ile çeliştiği zaman bu iki delile takdim [tercih] edilmesini, Maslahat'ın bunları "devre dışı bırak­ması ve geçersiz kılması" olarak değil, bunları "tah­sis ve beyan etmesi" olarak anlamak gerektiğini belirtir; ardından da Maslahat'a niçin bu derecede itibar edilmesi gerektiği tezini Kitap, Sünnet, İcma ve akıl yürütme (Nazar) yoluyla, bunlardan çıkardığı delillerle temellendirmeye çalışır.
    Ancak ilerleyen sayfalarda İcma'ın hüccet olduğunu gösterdiği söylenen delilleri sıralar ve bunları çürütmeye çalışır ve bunu, İcma ilkesini kötülemek veya yıkmak için yapmadığını söyler.
    Ona göre ibadetler vb. konularda İcma'a riayet gereklidir. Bununla birlikte "İslâm'da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur" hadisinden çıkan "Maslahat'a riayet" prensibi, gerek ilke olarak ve gerekse dayanak olarak İcma'dan daha kuvvetlidir. O, İcma hakkında söylediği şeyleri de bunu ortaya koymak için yapmıştır!
    Daha sonra et-Tûfî, Sünnet'te de Maslahat'a riayet ve Maslahat sebebiyle nasslar'ın terki ilkesinin bulunduğunu birkaç örnek vererek ortaya koymaya ve –yukarıda işaret ettiğimiz– İbadât-Mu'amelât ayrımını temellendirmeye çalışır ve bu konuda ileri sürdüğü aklî delillerle tezini ispatlamaya gayret ederek bu konudaki sözlerini nihayetlendirir.
    et-Tûfî'nin, söz konusu hadis üzerinde dururken Maslahat hakkında söyle­diklerinin tam bir tercümesini ve bunların kritiğini ileride –inşâallah– kaleme alacağımız ayrıntılı bir çalışmaya bırakarak bu konuyu burada nokta­lıyoruz.
    Bu konuda kendisine yapılan itirazlar için bkz. Muhammed Zâhid el-Kevserî, "Makâlâtu'l-Kevserî", 331; Muhammed Ebu Zehra, "İmam Mâlik", 376.
    [3] Aslında aklın fonksiyonu ve yetkisinin sınırları konusunda –yaygın kanaatin aksine– Mu'tezile, aklın mutlak hakim ve belirleyici olduğunu benimseyen bir tavır sergilememiştir. Onlar da tıpkı Ehl-i Sünnet gibi mutlak hakimin Yüce Allah olduğunu söylemektedirler. Ancak onların Ehl-i Sünnet'ten ayrıldığı nokta şöyle özetlenebilir: Bir şeyin Şeriat tarafından emredilmiş ya da nehyedilmiş olması dikkate alınmaksızın, akıl bu şeyin ahkâmını ve iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu bilebilir. Şeriat de aklın bu konudaki tesbitini tekit etmektedir. Bir diğer nokta da şudur: Mu'tezile, bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda aklın ancak icmalî olarak hüküm verebileceğini, mesele hakkındaki tafsilî hükmün ise sem'î delille bilineceğini söyler. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, "el-Muğnî", XV, 117.
    Yine Mu'tezilî alimlerden Ebu'l-Hüseyin el-Basrî de, eşya hakkındaki "ma'lu­mât"ı, yalnız akılla bilinenler, yalnız Şeriat ile bilinenler ve her ikisiyle bilinenler" şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutarak ele alır. Onun, burada bizim için önemli olan bir tesbitine işaret etmekle yetineceğiz: "... Sadece Şeriat ile bili­nenlere gelince bunlar, hakkında aklî bir delil bulunmayıp, sem'î [vahyî] delil bulunan hususlardır; Şer'î maslahatlar ve mefsedetler gibi..." (Bkz. "el-Mu'temed", II, 327-9.)
    [4] "el-Muğnî", XV, 27-8.
    [5] Fazlur Rahman, "İslam", 307-8.
    [6] 2/el-Bakara, 216.
    [7] Hz. Ali (r.a.)'nin sözü ve bu şiir için bkz. el-Kevserî, "Makâlât", 115.
    [8] "Islamic Methodology in History", (Preface), 5.
    [9] "Resâilu İhvâni's-Safâ ve Hullâni'l-Vefâ", III, 483 vd.
    [10] İhvan-ı Safa'nın Allah ve alem hakkındaki görüşleri ile bu grup hakkında ülkemizde ve yurtdışında yapılmış çalışmaları muhtevi bibliyografya için bkz. Dr. Enver Uysal, "İhvân-ı Safe Felsefesinde Tanrı ve Alem", MÜİFV Yayınları, İstanbul-1998.
    [11] Fazlur Rahman, "Ana Konularıyla Kur'an", 190.
    [12] Fazlur Rahman'ın, "Allah'ın Elçisi ve Mesajı" adıyla tercüme edilen makaleleri, 34-5.
    [13] Mazheruddîn Sıddıkî, "Modern Reformist Thought In The Muslim World", 56.
    Bu kitap "İslam Dünyasında Modernist Düşünce" adıyla tercüme edilmiş ve Dergâh Yayınları tarafından yayımlanmıştır (İstanbul-1990).
    (Ubeydullah Sindî'ye ait olan bu düşünceler, Sıddıkî tarafından, Muhammed Server'in "Maulana Ubaidulla Sindhi Halat-e-Zindagi, Ta'limat aur Siyasi Afkar" adlı eserinden (98) alınmıştır.)
    [14] Dr. Tahsin Görgün, IV. Kur'ân Haftası Kur'an Sempozyumu'nda sunulan, "Kur'ân Kıssalarının Mahiyeti (Neliği) Üzerine" başlıklı tebliğinde bu k­onuda geniş bilgi vermektedir. Bkz. "Kur'ân Kıssalarının Anlam Ve Değeri", 19 vd.
    [15] Mesela Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk, hırsızın elinin kesilmesini öngören 5/el-Mâide, 38 ayeti hakkında şunları söylemektedir:
    "Geleneksel kabul ve uygulamaların dışında Kur'an'ın beyanını esas alarak bakarsak şu sonuca varılabilir: El kesmenin icrasında kanatıp işaretleyerek bırakmakla, eli kesip atmak arasında bir tercihi, yaşanan zaman ve mekâna göre kamu otoritesi belirleyecektir. Bu iki şıktan birini tek yol olarak alıp her devre uygulamaya kalkmanın Kur'ân'ın ruhuna uygun olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Uygulamanın Asr-ı saadet'te bazı el kesme örnekleri sunması yine, o devre göre yapılmış bir yorumdur. Yorum ancak kendi zamanını bağlar." (Bkz. "Kur'an'daki İslam", 679-80.)
    [16] Fazlur Rahman'ın bu konulardaki görüşleri için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamıza ikinci cildine bakılabilir.
    [17] Yaygın kanaatin aksine Hadislerin Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sağlığında yazıya geçirilmediği iddiası, Modern zamanların bir "keşfi" değildir. Bişr el-Merîsî (v. 218 veya 219. Biyografisi için bkz. el-Hatîbu'l-Bağdâdî, "Târîhu Bağdâd", VII, 61-70; ez-Zehebî, "Mîzânu'l-İ'tidâl", I, 322-3) de aynı iddiada bulunmuş, hatta Osman b. Sa'îd ed-Dârimî (v. 282. Bu zat, "Sünenu'd-Dârimî" adlı eserin sahibi meşhur Ebû Muhammad Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârimî (v. 255) ile karıştırılmamalıdır), "Nakzu'd-Dârimî" diye bilinen ve "Reddu'l-İmâm ed-Dârimî Osmân b. Sa'îd alâ Bişr el-Merîsî el-Anîd" adıyla neşredilmiş bulunan (Beyrut-1358) kitabında (127) Bişr el-Merîsî'nin bu iddiasına özel bir bab ayırarak kendisine cevap vermiştir. Ancak Bişr el-Merîsî, hadislerin yazıya geçirilmeye başlandığı tarih olarak Hz. Osman (r.a.)'ın şehid edildiği dönemi göstermektedir.
    Burada bir noktaya dikkat çekmek yerinde olacaktır: Hadislerin gerek yazıya geçiriliş sürecinde, gerekse nakil bağlamında işin içine beşer unsuru girmiş olması dolayısıyla şüpheden ari olmadığını, dolayısıyla amele konu edilemeyeceklerini söyleyenler, bu yaklaşımlarına özellikle Hanefî usulcülerin, "haber-i vahid" kategorisine giren hadislerin ilim gerektirmediği yolundaki ifadelerini de dayanak olarak göstermektedirler. Oysa bunu söyleyen usulcüler –ki bunun da belli istisnaları vardır–, bu tür hadislerin –ilim gerektirmeseler bile– "amel" gerektirdiği noktasında görüş birliği içindedirler. Hatta Mu'tezile'ye mensup usulcüler bile bu konuda Modernistler'den daha makul bir çizgidedir. Onlar arasında, haber-i vahidlerin belli özellikleri haiz olanlarının ilim bildireceği görüşünde olanlar bile mevcuttur. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, a.g.e., XV, 342 vd.
    [18] Mazheruddin Sıddıkî, a.g.e.; 108
    Dr. Halife Abdülhakîm'e ait olan bu sözler, Sıddıkî tarafından onun "Fikr-e-Iqbal" adlı kitabından (239) alınmıştır.
    [19] Bu konu hakkında detaylı bilgi ve tartışmalar için yukarıda zikrettiğimiz çalışmamıza bakılabilir.
    [20] ed-Dârimî, "es-Sünen", Mukaddime, 19.
    [21] "İslam geleneği" tabiri, tarihsel bir realite olarak bir ucunda Zahirîler'in, diğer ucunda Mu'tezile'nin yer aldığı oldukça geniş bir yelpazeyi anlatması gerekirken, ilgi çekici biçimde çoğunlukla sadece Ehl-i Sünnet kastedilerek kullanılmaktadır.
    [22]Böyle bir ayrım yapıldıktan sonra, "İslam tekdir, ama Müslümanlık birden fazla şekilde tezahür edebilir" türünden, en hafif tabiriyle "gülünç" yorumların dikkate alınmaya değer hiçbir tarafının bulunmadığını düşünüyoruz.
  • 180 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    *
    Cumhuriyetin en başarılı eserlerinden biridir tam bağımsız Köy Enstitüleri. Geçmişte başarıya ulaşmış, başarısı da kapatılmakla ödüllendirilmiştir. Çünkü; ülkemizde her başarının bir ödülü değil, cezası vardır.
    *

    Köy Enstitüleri açıldığı yıllarda değil de, kapandığı yıllardan sonra daha çok gündemde olmuş, her dönem geçmişe ait bir özlem, bir merak yaratmıştır. Günümüzde de hep gündeme gelmesine rağmen, yararlı bir konu olduğu için süregelen iktidarların hiç hedefinde olmamış, döneminde yarattığı kültüre hala yaklaşılamamıştır.

    “Köy Enstitüleri Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954'te kapatılmıştır. Bu bir spoilerdır. Bu incelemede SPOILER vardır, çünkü tarih dediğimiz şeyin ta kendisi SPOILER olmasına karşın, bazı okurlar SPOILER şikayetleri ile kendilerine eğlence aramaktadır. Evet, bu incelemede SPOILER vardır!”

    İncelemeyi üç bölüme ayırdım ve anlaşılır bir şekilde sizlere sunmaya çalıştım. Umarım faydalı bir paylaşım olur. Keyifli okumalar.

    *

    BÖLÜM I: Genç Cumhuriyet, Atatürk, İmkansızlıklar ve Baykurt’un Fikirleri;

    Cumhuriyetin ilk dönemlerinde 3 Mart 1924 yılında öğretim Birliği, 1 Kasım 1928'de yeni abecenin (alfabe) kabulü ile 1932 yılında Halkevleri kurulmuştur. Bu programlar Yeni alfabenin kabulü ile Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde tüm ulusa yayılmaya çalışılmıştır. Özellikle yeni harflerin öğretilmesi ve kısa zamanda okuma yazma oranının yükselmesi bu seferberliği başarılı kılmıştır.

    Şimdi bu programlar ve projeler yeterli miydi? Kesinlikle yetersizdi ama fakir Cumhuriyet daha yeni gelişiyordu ve her şeyi yapabilmesi imkansızdı. (Osmanlı’dan geriye büyük bir enkaz kaldığını unutmamak gerekir.) Bunun nedenlerinin en başında nitelikli ve bilgili insan yoksunluğuydu. Özellikle okumuş ve tahsilli insanların cephelerde şehit olması, zaten azalan ülke nüfusunda büyük bir gedik oluşturmuştur. Özellikle Yunanistan ile yapılan mübadele sonrası, Anadolu da ki ermeni asıllı zanaatkarlar Yunanistan’a gitmek zorunda kalmış, iş bilen yerli halk pek az kalmıştır. Çiftçilik, hayvancılık, el işçilikleri, duvar işçilikleri, aklınıza ne gelirse her şeyden yoksun bir devlet düşünün. Açlık, hastalık, parasızlık…

    Fakir Baykurt, ilk olarak eğitim alanında atılımın yapılması gerekliliğini söylese de, o da bu fakirliğin ve yetersizliğin farkındadır. İstediği şey o olsa da, daha ülke düşman işgalinden kurtulmamışken, Mustafa Kemal İzmir’de Birinci İktisat Kongresini toplamış ve eğitimin önemi çok öncelerde vurgu yapmış ve geleceğin savaşının cehaletle olacağını daha cephedeyken vermiştir.

    Bu ve benzeri birçok olumsuzluk varken asıl etkeni Sayın Baykurt çok net ifade ediyor:
    "Yazgıcı anlamda değil, ama gerçekten Atatürk'ün erken ölümüyle Türkiye büyük fırsatlar yitirdi." #44894868

    Bu eksiliğin bir şekilde kapanması ve özellikle köyden başlayan ve toplumu kucaklayan bir sisteme ihtiyaç vardı. 1935 yılından başlamak üzere Köy Eğitmen Kursları ve Köy Öğretmen Okulları açıldı. Bu projelerin yararı ya da yararsızlığından çok, köylerde öğretmenlik yapan öğretmenler sahiplenici değildi. Kısa bir tatilde dahi hemen şehirlerine koşuyorlardı ve köyde yaptıkları şey, eğitimden çok zorunluluktan doğan ezberci bir eğitimdi. Kısacası faydasız idi.

    Sayın Baykurt, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ve Atatürk’e bu konuda birkaç kere eleştiri getiriyor ama kendisi doğduğunda yani 1929 yılında Cumhuriyet 6 yaşında, Atatürk vefat ettiğinde ise kendisi 9-10 yaşlarındadır. Yani, dönemi yaşamış bir yetişkin değil, dönemin içinde büyüyen bir çocuktur. Hali ile düşünceleri gayet normaldir. Yaşadığı yıllar ve özellikle Köy Enstitülerinin kapanması ve vefatına dek, yaşayıp kendisi de göreceği üzere, her şeyi yapmak ve hatta en iyisini yapmak, imkanlar dahilinde her zaman zor olmuştur. Baykurt, Atatürk’ün yapmak istediği ve başarmış olduğu şeyleri bildiği için, onun döneminde böyle bir şey olsaydı, yüzde yüz başarıya ulaşacağını bildiğinden, üzüntüsünü dile getirmesi çok doğaldır.

    BÖLÜM II: Köy Enstitüleri’nin Kuruluşu, Sağladığı Yararlar, Hedefleri ve Kapatılışı;

    “17 Nisan 1940 tarihinde 3803 Sayılı Köy Enstitüleri yasası TBMM’den geçti. Köy Öğretmen Okullarının adı bu tarihten sonra Köy Enstitüleri oldu. Yasanın çıktığı 1940 yılında Köy Enstitüsü sayısı 10’du. 1944 yılında bu sayı 20’ye ulaştı. 1948 yılında Van’da açılan Ernis Köy Enstitüsü ile sayı 21 oldu.”
    Köy Enstitüleri nerelerde kurulmuştur, harita üzerinden detaylıca bakalım:
    https://ibb.co/w02NMMJ
    Haritaya baktığınızda, ülkenin dört bir yanına yayılmış bu enstitüleri göreceksiniz.

    Köy Enstitüleri; Mustafa Kemal’in genç Cumhuriyeti’nin temeli sağlam Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'un eseridir.

    Fakir Baykurt’un 96-102 sayfaları arasında değindiği ilkelere başlık halinde baktığımızda, başarının zaten kaçınılmaz olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Bu Enstitüler ezberci eğitimi değil, öğrenirken uygulayan, uyguladığını test edebilen, test ettiğini geliştiren, geliştirdiğini bir başkasına aktaran bu sayede de sürekli olarak aktif olabilen bir projedir. Bu proje başarıya ulaşmış, ulaştığı içinde kapatılmıştır. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, siyasetin kirli çamaşırlarına birazdan değineceğim.

    Enstitüleri Enstitü Yapan İlkeler:
    1- Fırsat ve olanak eşitliği,
    2- İş eğitimi ilkesi,
    3- Öğrencinin yönetime katılma ilkesi,
    4- Özveri ve özgecilik ilkesi,
    5- Kendi kendine öğrenmeyi sürdürme ilkesi,
    6- Yıl boyu eğitim ilkesi,
    7- Herkesi başarılı kılma ilkesi,
    8- Karma eğitim ilkesi,
    9- Çalışmalara halkın katılımı ilkesi.

    Bu ilkeler doğrultusunda Köy Enstitüleri, köyden başlayarak çağdaş ve modern eğitimin ilkesinde toplumu bilgilendirici bir yapıya büründürdü. Bu Enstitüler Çağdaş, bilimsel, laik ve ulusal eğitime bağlı kalmak koşuluyla kendi sistemi vardı. Devletten aldığı ödenekle yetinmiyor, kendi kurduğu, inşa ettiği, ektiği ve biçtiği, ürettiği her şeyden gelir elde edebiliyor ve ayakta duruyordu.

    Doğrusu “köylü milletin efendisidir” değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği şekilde “Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür” sözü bu şekilde ete kemiğe bürünüyordu. Çalışan, üreten ve ürettiğinin karşılığını alan bir köylü, şehrin can damarı oluyordu.

    Köy Enstitüleri sadece okul değil, bundan daha fazlasıydı. Bu Enstitülerde el işçiliği, çiftçilik, hayvancılık gibi birçok konuda eğitim alınıyor ve köylü ile birlikte doğru bilgi kitapların dışına çıkılarak uygulanabiliyordu. Her gün bir saat serbest okuma yapılıyor, tiyatro yarışmaları yapılıyor, başarılı öğrenciler ödül olarak ülkenin başka yerlerine düzenlenen gezilere gitmeye hak kazanıyor, bu gezilerde tüm ülkeyi gezme şansı yakalayarak, coğrafya insanını tanıyor ve bilgileniyordu.

    Bu proje dünya üzerinde benzeri olmayan, tamamen kendi ürünümüz olan bir projedir. Birçok konudan elbet yararlanılmıştır ama, net olarak söylemekte fayda var ki;
    "Köy Enstitüleri yerlidir." #44840137

    Enstitüler "Eğitimden sağlığa, tarımdan tekniğe, yazından iç politikaya, iç politikadan öğretmen hareketine kadar Köy Enstitülerinin, ülkenin demokratikleşmesinde olumlu etkileri olmuştur." Bu etkiler, Enstitüler kapatıldıktan sonra dahi etkisini sürdürmüş, verdiği mezunlar ve yetiştirdiği insanlar ile ülkemize büyük bir fayda sağlamıştır. İçlerinden yazarlar, şairler, mühendisler, öğretmenler, profesörler, doktorlar daha nice branşlarda başarı göstermiş Cumhuriyet bireyi yetiştirmiştir. Bu yetişen insanlarda, öğrendiklerini aktarmış ve Köy Enstitüleri madden yıkılmış olsa da manen varlığını koruyabilmiştir.

    Köy Enstitüleri nasıl kapatıldı?

    "ABD kaynaklı yeni emperyalizme ortam hazırlamak için önce ışıkları söndürmek gerekiyormuş. Hazırlanan plana göre, sonra karşı koyanları ezerek öbürlerine gözdağı vermek vardı.

    >Daha sonra da her türden din okuluyla, aşırı derecede çoğaltılan cami hutbeleriyle, antikomünist yayınlarla gençliği, öğretmenleri uşaklaştıracaklar.

    >Böylece Türkiye akla, bilime, öz çıkarlarına ters, karanlık bir ortamın içine itilecek. İstedikleri fazlasıyla gerçekleşti." #44895977

    Fakir Baykurt, açık kalan dönemin ilk beş yılının verimli, kapatılma korkusunun yaşandığı son beş yıl ise verimsiz olduğunu aktarmıştır. Ülkenin geleceğine faydası dokunan bir kurum, hem de devletin kendisi tarafından kapatılır mıydı? Bunun mantıklı yanı mı vardı?

    Bu sorulara cevap vermeden önce şunu iyi bilmemiz gerekir ki, devletler tek başlarına var olmazlar, kendi kendilerine sürdürülebilir sistemleri yok ise, yok olmaktan kurtulmak, kolayı seçmek, koltuğu kaybetmemek gibi birçok varsayım üzerine olan, olmuş ve olacak olanı bilmek ve ön görmek gerekir. Yani;

    1946’da CHP iktidarı ile kanunlaşıp kurulan Köy Enstitüleri, adına kapatma dememek için 27 Ocak 1954 tarihinde Menderes’in iktidar partisi Demokrat Parti tarafından çıkarılan bir yasayla Köy Enstitüler Öğretmen Okullarıyla birleştirildi ve şalteri indirildi. Ondan sonraki eğitim sistemimiz, bugüne kadar geldiği şekil ile verimsiz, temelsiz, ezberi bile şüpheli, ne bireye ne devlete faydalı şekildedir.

    Bu kapatılma esnasından önceki dönemlerde, bu projenin savunucusu İsmet İnönü olmasına rağmen, kapanışında doğan muhalefete gereken sertlikle müdahale edememiş, bu gidişe dur diyememiştir. Neden?

    Öncelikle Atatürk’ün vefatı sonrasında genç Cumhuriyet bir belirsizliğin içine girdi. Yönetim bakımından sahipsiz kalmadı şüphesiz ama Atatürksüz bir gelecek düşünmedikleri için panik başladı. Cumhurbaşkanı seçiminden başlayan bu panik, ilerleyen yıllarda da devam etti. İnönü’nün yaptıklarını ya da yapmadıklarını bu incelemede paylaşmayacağım, o ayrı bir konudur fakat, bu durum sadece İnönü konusu değildir. Mustafa Kemal’in yanı başında ki dava adamları, hızlıca ona ve kurduğu Laik, Çağdaş, Tam Bağımsız Cumhuriyet’e ihanet edeceklerdi. Konuya bugünden baktığımızda, ihanetin bedelinin çok ağır olduğu da ortadadır.

    Özellikle 1940’lı yıllardan sonra, yavaş yavaş Amerika ve İngiltere yakınlaşması var, bunun tersine birde Sovyetler ile yakınlaşma var. Bu durum değişkenlik göstererek bir o taraf bir bu taraf diye giderken, Menderes’li dönem Amerika ile paralel yürümeye başlamış, ona uygun yasalar çıkarmaya başlamış, LAİK Cumhuriyet’in fişini çekmek için kolları sıvamıştır. Bu süreç 1960’da kendisinin idamı ile son bulmuş, lakin süreç devam etmiştir. Özallar, Erbakanlar bayrağı dimdik ayakta tutmak için fazlasıyla çaba göstermiştir. İçlerine Demirel, M. Yılmaz, Çiller’i de ekleyip, günümüzün iktidar kadrosunu da Refah Partisi’nin kök kadrosu olduğunu varsayarsak, olayın 1940larda kalmadığını, bizzat 2019’da da devam ettiğini görmekteyiz.

    Köy Enstitülerinin kapanması ile birlikte okullarda okutulan ders kitaplarımızda değişti. Amerika’dan alacağımız ekonomik yardım karşılığında, tarımımızdan ve eğitimimizden vazgeçip, demokrasimizi de ayaklar altına almaya başlamıştık. Nasıl ki, Atatürk döneminde ki Cumhuriyet çağdaş bir modelse, özellikle Menderes ve sonrasında ki dönemlerde zıttı olmak ve çağ dışı olmak için maraton koşanlarla doludur.

    Kısacası Kapatılması gerekiyordu, çünkü;
    - Amerika gelişmiş bir Türkiye istemiyordu,
    - İngilizler emperyalizme karşı bir eğitim istemiyordu,
    - Batı ve Avrupa sorgulayan toplum istemiyordu,
    - Tam bağımsız bir ülke istemiyordu,
    - Köylüsü okusun, bilgilensin istemiyordu,
    - Köylü üretsin ama kazansın istemiyordu,
    - Özgür değil, toprak ağalarına bağlı bir toplum isteniyordu,
    - Din üzerinden kesilmiş propaganda, yeniden hortlatılıyordu,
    - Tekke ve zaviyelerin açılması isteniyor, tarikatlar yeniden açılmak isteniyordu,
    - Amerikan güdümünde Din devleti olması beklenen Türkiye, Laik düzenden koparılıp, tamamen sömürge edilip, köle zihniyeti ile yönetilmek isteniyordu.
    Dönemin İstihbarat bilgilerine baktığınızda, ülkenin bölünmesi için Avrupa ve Amerika’nın nasıl birbiri ile savaştığını görmek mümkündür.

    "Kırk yıllık Amerikan yardımıyla, daha çok borçlanma doğuran dış kredilerle geldiğimiz sonuç ortada.

    Niçin kendi gücümüzü harekete geçirmeyi bilmiyoruz? Bilmiyoruz, çünkü BAŞIMIZDAKİLER bunu istemiyor." #44843309

    Bu oyunda kurtlar (Avrupa-Amerika) vardı.
    Tam önlerinde bir de koyun (Türkiye) vardı.
    Kurtlar koyunu görüyor fakat, hangisinin yemesi gerektiği konusunda anlaşamıyorlardı. Her kurt kendisi için plan yapsa da bir türlü istediği sonucu alamıyordu.
    Türkiye hala bu durumdan kurtulmuş değildir.
    Tam bağımsız bir ülke olarak kurulan Türkiye, 1940’lardan itibaren bu yoldan sapmış ve bağımlı hale gelmiş ve getirilmiştir. Yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. Özellikle Din üzerinden, insanları bölüp, çağdaşlığı düşman edinen insanları ayrıca tebrik etmek gerekir ki, belgeli olmak kaydı ile ülkeyi parsel parsel satarken gram üzüntü duymamışlardır.

    "DP’nin Önce ikinci, sonra birinci adamı olan Adnan Menderes, 1950 seçimlerinden önce ağalara söz verdi, eğer kendisini destekleyip seçimi kazandırırlarsa Enstitüleri kapatacaktı.

    Ağalar ve onların buyruğundaki şeyhler köylüleri kötü biçimde etkilemeyi başarıp DP’yi kazandırdılar. 1951’de Enstitüler kapatıldı." #44835304

    Uğur Mumcu ne güzel söylemiş;
    Muhafazakârlık, "muhafaza" ve "kâr" hecelerinden oluşuyordu... #31301285

    Köy Enstitülerinin kapatılmasına yakın şu yalanlar kanıtsızca ortaya atılmış ve Enstitülerin adına leke sürülmeye çalışılmıştır:

    - Enstitülerde “goministlik” öğretilmektedir,
    - Kızlı, erkekli okudukları için toplumun ahlakı bozulmaktadır,
    - Enstitülerde din dersi olmadığı için din elden gitmektedir,
    - Rus Klasiklerini okudukları için suç işlemektedirler,
    - Öğretmenler militan yetiştirmektedir…
    Görüldüğü üzere konuların çoğu din ile alakalıdır. Çünkü, din üzerinden toplumu ayrıştıran Menderes, afyonun ne olduğunu da bulmuştu… Bir yere kadar tabi…

    *

    “Türkiye’de Köy Enstitülerinin rahatsız ettiği insanlar, bütün devrimlerin rahatsız ettiği insanlardır: Hacılar, hocalar, ağalar, para babaları, eski bey paşa oğulları, medrese kalıntıları, ulema bozuntuları ve bunlara yaranan yada kananlar.

    >>Atatürk Anadolu halkıyla birlikte Kurtuluş Savaşını yalnız dış sömürgenlere karşı değil, bu iç sömürgenlere karşı da kazanmıştı.

    >>O SAĞKEN SÜT DÖKMÜŞ KEDİ GİBİYDİ HEPSİ <<

    >>Sonradan yoksul ve bilgisiz yurttaşlarımızın dertleriyle güçlenip aslan kesilmeye başladılar.

    >>”Din iman gitti, ahlâk, Türklük gitti, Türkçe gitti!” yaygaralarıyla oy avına çıktılar ve olanlar oldu. "

    ~Sabahattin Eyüboğlu #44896297

    Bölüm III: Kitap bize ne gibi bilgiler sunuyor ve okumamız gerekir mi?

    İkinci soruya hızlıca cevap vermem gerekiyor. EVET, OKUMANIZ ŞART!

    Kitabın içeriği Fakir Baykurt’un yazdığı yazılardan, onunla yapılan söyleşilerden oluşuyor. Özellikle ilk bölümde ki soru cevap kısmı fazlasıyla doyurucu ve bilgilendirici. Bu bölümlerden Köy Enstitüleri hakkında bilgi alabiliyor ve ne olduklarını, ne amaçla kurulduklarını ve nasıl faydalar sağladığını ilk ağızdan okuyabiliyorsunuz.

    Bu röportaj sonrasında ki bölümlerde, Baykurt’un yazmış ve yayınlanmış olan yazıları var. Bu yazıların sonunun bir çoğunluğu kapatılan Köy Enstitülerin yerine açılan ve kesinlikle faydalı olmadığını söylediği İmam Hatip okulları ile ilgili. Ben konuya değinmeyeceğim çünkü, faydasını görmediğimiz şeyin gerçek anlamda tartışmasını yapmak ve anlatmak durumuna düşmek şahsım adına da gereksiz olacaktır. Günümüz eğitim sitemi zaten yetersiz, bir diğer taraftan ihtiyaç fazlası olup, asla bitirdikleri bölümü değil, başka işi yapmak isteyip te aileleri tarafından zorlanan ve günlük siyasete kurban edilen insanlar var ki, onlarda bunun acısını yıllar sonra çekecektir. Söz söylemek bize düşmez.

    Kitabın içeriğinde fazlasıyla öneri kitaplar var. Bu kitapları edinmek ve okumak isteyeceksiniz. Önerilen kitaplardan bende olanlar şu şekildedir;

    1- Türkiye'de Köy Enstitüleri
    2- Bizim Köy
    3- Köy Enstitüsü Yılları
    4- Sitede ekli olmayan ama muazzam bir kaynak olan “Kuruluşunun 36. Yılında Köy Enstitüleri Özel Sayısı” https://ibb.co/Kr0qnpw

    Kitaba yazı yazmış insanların hepsi Köy Enstitüleri içerisinde öğretmen olarak bulunmuş, okumuş ve o havayı solumuş insanlardır. İsimlerden yola çıkarak birçok kitaba da ulaşmış olursunuz, o yüzden not almayı unutmayın.

    Kitabı okuduğunuzda fazlasıyla bilgi birikiminizin artacağına şüphe etmeyin. Bunun yanında okumak üzere fazlasıyla kaynak kitap önerisi de almış olacaksınız. Kaynakça kısmında da bolca kitap önerisi mevcut.

    Etkinlik düzenleyip, alıp ama okumayı ertelediğim bu muazzam eseri vakit çok geçmeden okumama vesile olan Ebru Ince ‘ye de teşekkürlerimi iletiyorum. Ve kim bilir etkinliği düzenlemesi için neler ettiğini bilmediğim Tuco Herrera ya da ayrıca teşekkür ederim. İyi ki varsınız. : )

    Ve son sözü Köy Enstitülerinin kurucusuna bırakıyorum:

    "Yaşamın amacı, ileri millet olarak yaşamaktır. Ortaçağ hayatından farksız, geri bir hayata razı olan insan kalabalığıyla çağımız uygarlığına katılamayız, diri millet haline gelemeyiz."

    ~İ.Hakkı Tonguç

    *

    Köy Enstitülerinin ne olduğunu bilmek ve bu fırsattan BİLEREK ve İSTENEREK nasıl mahrum bırakıldığımızı öğrenmek hepimizin boynunun borcudur.

    Okuyunuz ve okutunuz! 10/10
  • 680 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Philip K. Dick Toplu Öyküleri Cilt 2: Kader Ajanları

    5 ciltlik Toplu Öyküler serisinin 2. cildi olan Kader Ajanları, dilimize ilk kez Alfa’nın bir alt markası hüviyetindeki Büyülü Fener Yayınları tarafından 2014 yılında çevrildi. Orijinal adı The Collected Stories of Philip K. Dick, Volume 2: Second Variety olan eser, daha sonra yenilenmiş haliyle Alfa Yayınları tarafından 2018 yılında tekrar basıldı. Çevirisini Berna Kılınçer’in üstlendiği kitapta PKD’nin 3’ü hariç 24 bilimkurgu öyküsü bulunuyor. Tamamı 1952 ve 1955 yılları arasında yazılan bu hikayeler zamanda yolculuk, robotlar, yabancı türler, gerçekliği sorgulamak ve askeri bilimkurgu temaları etrafında toplanıyor.

    Philip K. Dick’in gençlik yıllarında kaleme aldığı öyküler yer yer basit anlatımlarıyla dikkat çekse de Dick’in usta yazarlık kariyerine attığı sağlam adımlar niteliğinde. Zira bazı öyküleri etkileyici olmasa bile, vermek istediği mesajları sade anlatımıyla zihinlerimize işliyor. Norman Spinrad’ın önsözüyle başlayan kitap, PKD’nin 1974’te paranoya hakkında kısacık bir röportajına da yer vermektedir. Norman Spinrad’ın 1986’daki önsüzünde, Dick’in yazdığı öykülerin yazarın iç dünyasına bakmamızı sağlayan birer pencere olduğu önemle anlatılıyor. Ayrıca PKD’nin kısa bir röportajının yanı sıra kitabın sonuna eklenen notlar bölümüyle de öyküler hakkında bilgi bulunuyor.

    Kurabiye Hanım

    Hansel ve Grater masalını anımsatan Ray Bradbury tarzındaki bu fantastik kısa öykü, ona kurabiye pişiren, nazik ve yaşlı hanımı ziyaret eden “Bubber” adlı tombul bir genç çocuğu anlatıyor. Ama Bubber’in bilmediği şey, kurabiye hanımının göründüğü kadar nazik olmadığı.

    Kapının Arkasında

    Larry, karısı Doris’e eski bir guguk saati hediye eder. Bu guguk saatinin evlerine girmesiyle hali hazırda bozuk olan birliktelikleri daha da kötüye gider. Doris, kocasının kıskançlığı ve kendisine gösterdiği sert tavırları nedeniyle vaktinin tümünü guguk saatiyle geçirir. Kıskançlık, kötü ilişkiler ve guguk kuşuna duyulan sevgi beklenmedik bir cinayetle kapının ardındaki katili gözler önüne serer.

    Öyküye Ait Kısa Film

    İkinci Tür

    Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki nükleer savaş, dünyanın büyük bir kısmını çorak araziye çevirir. Ancak savaş, insanlığın dağınık kalıntıları arasında devam ederken Batılı güçler, kendi taraflarında savaşmak için özerk ve kendi kendini kopyalayan robotlar olan “pençeleri” geliştirirler. Pençeler kendilerine tanınan bu özerklikleri ile zamanla geliştirerek farklı türlere ayrılır. Bu gelişmeden haberi olmayan Binbaşı Hendricks, Sovyetlerin müzakere isteğini kabul ederek Sovyet Komuta Merkezine gider. Öykü, Binbaşı Hendricks ve 3 Sovyet yanlısı askerin geriye kalan 2. Tür adlı robotu bulma çabalarını ürpertici ve kasvetli bir atmosferde ele alıyor.

    →İncelemesini Oku

    Jon’un Dünyası

    Jon’un Dünyası bir önceki hikâyenin devamıdır ve daha ileri bir gelecekte geçmektedir. Kastner ve Caleb Ryan, yakın zamanda tamamlanmış bir zaman makinesi ile Pençeleri tasarlayan bilim adamı Schonerman’ın zamanına giderek belgeleri ele geçirmeye çalışırlar. Bu görev sırasında istedikleri belgeleri ele geçirirler fakat bilim adamını da yanlışlıkla öldürürler. Geçmişi değiştiren Kastner ve Caleb Ryan, şimdiki zamanlarına dönerken kendilerini nasıl bir dünyanın bekledikleri üzerinde düşünmeye çoktan başlamışlardır bile.

    Kozmik Avcılar

    İlk kez 1953’de yayımlanan ‘Kozmik Avcılar’ Sirius sisteminde gezegenler arası Polis timinin komutanı olan Shure’nin, şüpheli bir şekilde Terran topraklarında seyahat eden Adharan adlı böcek türünü takip etmesini ve bu şüpheli yolculuğun arkasındaki gizli planları öğrenmesini anlatır.

    Oğullar

    Öykü, hükümet tarafından zorunlu olarak uygulanan çocuk yetiştirme programlarının, aileleri nasıl dağıttığını çarpıcı ve öngörülür bir şekilde anlatıyor. Zira çocukların gelişimi ve eğitiminin yanı sıra hangi mesleğe sahip olacakları da 9 yıllığına tamamen robotların elindedir. Dick, robotların himayesinde büyüyen çocuğun bakış açısından bizleri robotların nasıl gördüğünü ortaya çıkarıyor.

    Bazı Hayatlar

    Sürekli patlak veren savaşlar sonucunda Bob Clarke ordu tarafından çağrılır. Bob’un gidişinden sonra oğlu ve karısı da savaş için hazırlanırken Bayan Clarke ‘Peki geriye kim kalacak?’ sorusuyla zihinleri meşgul ediyor. Bazı Hayatlar adlı bu öykü, tüketici bir toplumun, ülkeyi savaşa nasıl zorunlu hale getirdiğini acımasız ve anti-militarist bir yaklaşımla anlatır.

    Marslılar Geliyor

    Sıradan bir Amerika kasabasında geçen bu öykü, kendi gezegenlerinde gerçekleşen ekolojik tehlikeler nedeniyle yok olmak üzere olan Marslıların, bulutlarla birlikte her iki yılda bir kasabaya inmelerini ve kasaba sakinlerinin Marslıları hiç düşünmeden öldürme arzularını anlatmaktadır.

    Yolcu

    Tren İstasyonu Yöneticisi olan Bob Paine, Crichet adındaki küçük bir adamın, olmayan bir yer için bilet almak istediğini ve gerçeği öğrendiğinde ise birden yok olduğunu iş arkadaşlarından öğrenir. Öykü, bu gizemli olayı araştırmaya karar veren ve araştırmaları sonucu banliyöyü bulan Crichet’in macerasını anlatır.

    İstediği Dünya

    Alternatif dünyalar teorisinin mükemmel bir örneği olan İstediği Dünya adlı bu öykü, Larry Brewster’ın bu Dünyanın kendisi için var olduğunu ve kendisine hizmet ettiğini söyleyen bir kadınla tanışmasını anlatır. Olağanüstü şansı ile Bay Larry’i şaşırtan kadın aslında yanlıyor olabilir miydi?

    Yüzey Baskını

    Uzun süren savaşlar sonrası yeraltında yaşayan Teknokratlar yüzeye çıkarak baskınlar düzenler ve ‘sap’ ismini verdikleri insanları köle olarak kullanmak için kaçırırlar. Genç bir Teknokrat olan Harl, ‘sapların’ kendi ataları olduğunu öğrenince yüzeye yaptıkları bir baskında dişi bir ‘sap’ ile yakın ilişki kurunca her şey değişir.

    Proje: Dünya

    Üç küçük çocuk, gizli bir proje hakkında harika bir kitap derleyen yaşlı Edwards Billings’i gizlice araştırırlar. Aralarında en meraklısı olan Tommy, yakaladığı ilk fırsatta Billings’in evini inceler. Öykü, Tommy’nin, arka bahçede parmak kadar olan 9 insanı bulmasıyla daha da ilginçleşir.

    Kürelerin Derdi

    Robotların tüm işleri yaptığı bir gelecekte insanlar, uyumak, beslenmek ve eğlenmek dışında başka bir şeyle uğraşmazlar. Bu sıkıcılığı değiştiren şey ise Packman adında bir gencin tasarladığı küreleri piyasaya sürmesiyle son bulur, zira bu küreler ile insanlar kendi dünyalarını ve ırklarını yaratarak birbirleriyle yarışırlar.

    Alacakaranlıkta Kahvaltı

    Kendilerini bir nükleer savaşın ortasında bulan McLeans ailesi, duruma el koyan polis Douglas’ın yardımlarıyla 7 yıl geleceğe geldiklerini öğrenirler. Öykü, Mcleans ailesinin kendi zamanlarına dönüp dönmeme kararında hemfikir olmaya çalışırlarken maruz kaldıkları bombardıman sonucunda yaşadıklarını anlatır.

    Pat’in Hediyesi

    Ganymede’ye iş gezisine giden Eric, karısına uzaylı bir Tanrı satın alır. Karısı ve arkadaşını Tanrı ile tanıştıran Eric, olayların ne denli değişeceğinin farkında bile değildir. Tanrı ve ev sakinleri arasında gerçekleşen sohbet, Tanrı’ya yöneltilen hakaretler sonucu Pat’in taş kesilmesi ve Eric’in arkadaşının kurbağaya dönüşmesiyle içinden çıkılmaz bir soruna neden olur.

    Başlıkçı

    Telepatların etkin rol oynadığı bir toplumda vatandaşlar, yönetimden hiçbir şey saklayamaz durumdadır. Bunun bir sorun olduğunu düşünen mucit Cutter zamanla bir başlık tasarlayarak insanların zihinlerinin okunmasına engel olmaya çalışır.

    Kurumuş Elmalar

    Genç bir kız, yaşlı ve ölmek üzere olan bir elma ağacını günlerce ziyaret etmektedir. Son ziyaretinde ağaç tarafından kendisine sunulan elmayı eve dönerken yiyen kız gece vakti ölür. Kızın ölümünden sonra mezarı ziyarete gelen aile, mezarın yanı başındaki elma ağacını gördüklerinde Lori’nin ziyaret ettiği elma ağacını akıllarına getirirler.

    Yayınlanmış Sesli Öykü

    İnsan Dediğin

    Kocası Lester’ın Rexoria adlı gezegeni ziyaretinden sonra çok değiştiğinin farkına varan Jill, gerçeği kocasının iş arkadaşları tarafından öğrenir. Lester’ın arkadaşlarına göre, ölmek üzere olan bir Rexorialı Lester’ın bedenine girerek O’nun yerini almıştır.

    Kader Ajanları

    Sıradan bir hayatı olan emlakçı Ed, bir sabah işine geç kalır. Ed’in geç kalması, yanlışlıkla bir gerçeklik değiştirici yapılması planlanan T137 sektörüne girmesine sebep olur. Görmemesi gereken bir olaya tanıklık eden Ed’in hayatı bu olayla tamamen değişir.

    Öykünün Filmi

    Olmayan Gezegen

    Çok yaşlı ve zengin bir kadın efsane olarak anılan insanların yaşadığı Dünya gezegenini görmek ister. Bunu fırsat bilen kaptan Lawrence, Bayan Gordon’u tek uydusu ve bulunduğu sistemde 3. Gezegen olarak adlandırılan bir gezegene götürür.

    Sahtekâr

    Dışuzaylılar olarak bilinen istilacı yabancılara karşı silah tasarlayan ekibin bir üyesi olan Olham, Binbaşı Peters tarafından sabotaj düzenleyen bir robot olmakla suçlanır ve tutuklanarak öldürülmesi istenir. Olham’ın kendine yönelik bu suçlamaları çürütmesinin tek yolu ise asıl robotu bulmaktır.

    James P. Crow

    İnsanların robotlara hizmet ettiği bir gelecekte James P. Crow, 20 sınıfın bulunduğu insanlar ve robotların toplumunda en üst sıraya geçmek için sınavlara girer. İnsanların 20. Sınıfta olduğu ve hiçbirinin 19. Sınıfa bile geçemediği bu sınava karşı James P. Crow’ın, robotların dahi bilmediği bir silahı vardır.

    Ziyaretçiler

    Nükleer savaştan yüzyıllar sonra insanlar, saklandıkları sığınaklardan çıkarak hayatta kalan diğer insanları aramaya başlarlar. Yaptıkları aramalar sonucunda birçok türde canlıya rastlayan arama ekipleri, sığınakta kaldıkları süre boyunca Dünya’nın, mutantlara ve canavarlara ev sahipliği yaptığını öğrenirler.

    Küçük Kasaba

    Kasabadaki diğer tüm insanlar tarafından ezilen ve hor görülen Haskel, işi bırakarak hayatının çoğu zamanını çocukluğundan beri tutkusu olan minyatür kasabasıyla geçirir. Karısının kendisini aldatması ve hayattan tamamen sıkılması sonunda minyatür kasabasını kendi istediği bir düzene sokan Haskel, sonunda minyatür kasaba ile ortadan kaybolur.

    Hediyelik Eşya

    Uzun zamandır kayıp olan koloni, zamanla efsaneleşen Dünya gezegeninde Galaktik Hükümet tarafından bulunur. Keşfedilen koloninin eski kültürlere dayalı bir hayat yaşadığını öğrenen hükümet koloniye bir sözleşme teklif eder. Kendilerine sunulan sözleşmeyi reddeden koloni, yüksek teknolojiye sahip Galaktik Hümümeti ile savaş hazırlıklarına başlar.

    İnceleme Ekibi

    Nükleer savaş sonrası gezegenlerini yaşanamaz hale getiren insanlar, Güneş Sistemindeki tüm gezegenlerde inceleme yaparlar. Mars dışındaki tüm gezegenleri eleyen yetkililer, Mars’a bir ekip gönderirler. Mars’a giden inceleme ekibi buradaki araştırmalarını sürdürürken gezegenin tüm kaynaklarının tükenmiş olduğunu ve kim tarafından tüketildiğini de acı bir şekilde öğrenirler.

    Meşhur Yazar

    Hikâye, Ellis’in yeni bir ulaşım aracı olan gezdirgeç için test görevlisi olarak seçilmesiyle başlar. Gezdirgeçi işyerine gidip gelirken kullanan Ellis, bir gün tüneldeki bir yarıktan küçücük insanları görmesi sonucunda hiç ummadığı bir üne kavuşur.

    KAYNAK: http://www.bilimkurgukulubu.com/...lt-2-kader-ajanlari/
  • ABD ordusu eğitimde ya da sahada olan askerlerin performanslarını yükseltmek ve odaklanmalarını artırmak amacıyla tıbbi başlıkları (transkraniyal doğru akım uyarımı) kullanarak deneyler yürütüyor.
    Transkraniyal (manyetik alan kullanarak beyindeki sinir hücrelerini uyaran ve depresyonun belirtilerini iyileştirmek için uygulanan bir işlemdir) uyarıcıların kazanımları yarattığı heyecana göre sınırlı, sonuçlarsa kesinlikten uzak olmasına rağmen, birçok çalışma bu metodun dikkat gerektiren görevlerde çalışan personelin (insansız hava aracı operatörleri, hava trafiği kontrol görevlileri, keskin nişancılar vb.) bilişsel yetilerini geliştirebileceğini ortaya koyuyor.

    New Scientist muhabirlerinden Sally Adee’nin transkraniyal başlığa dair izlenimleri kayda değerdir. Adee’nin keskin nişancıların eğitimlerine katılmasına ve etkileri kendi üzerinde test etmesine izin verilir. Savaş alanı simülatörüne önce transkraniyal başlık takmadan giren Sally, doğrudan üzerine koşan, intihar bombaları ve tüfekler kuşanmış yirmi adam karşısında korkudan nasıl donakaldığını anlatır, “öldürmeyi başardığım her adamın yerine,” diye yazar Sally, “nereden geldiği belli olmayan üç yeni saldırgan beliriyordu. Yeterince hızlı ateş edemediğim aşikardı, panik ve yetersizlik hissiyle sürekli silahımın tutukluk yapmasına sebep oluyordum." Şansına saldırganlar dev ekranlara yansıtılmış video görüntülerinden ibaretti. Yine de kötü performansı yüzünden canı çok sıkılmış ve silahını bırakıp simülatörden çıkmak istemişti.

    İkinci denemesinde transkraniyal başlığı takan Sally, ağzındaki tuhaf metalik his ve hafif karıncalanma duygusu dışında hiçbir farklılık hissetmediğini aktarır. Sanal teröristleri Rambo ya da Clint Eastwood misali, bir taktik doğrultusunda tek tek haklamaya başlar. “Yirmisi birden silahlarını savurarak üzerime çullanınca sakince silahımı kaldırdım, derin bir nefes aldım ve rahatça bir sonraki hedefimi tartarken en yakındakinden başladım. Ne olduğunu anlamadan birinin ‘Tamam, bu kadar,’ diye seslendiğini duydum. Simülasyon odasının ışıkları açıldı (...) Etrafımı saran insanların ortasında hâlâ saldırganların gelmesini bekliyordum; hatta ekip elektrotlarımı çıkarmaya başlayınca biraz hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Şaşkınlıkla biri saati ileri mi aldı diye baktım. Yirmi dakika su gibi geçmişti. ‘Kaç tane öldürebildim?’ diye asistana sorduğumda, alaycı şekilde yanıtladı: ‘Hepsini.’’’
  • 2. Baskısı Ekim 2011’de yapılan, NTV’nin güzel bir derlemesi: Edebiyattan Pek Anlamam. Kafka’nın şu sözü ile bir portresinin basıldığı ayracı arasına koymak tam isabet: ‘’ Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa niye okumaya zahmet edelim ki?’’ (Alm.: Wenn das Buch, das wir lesen, uns nicht mit einem Faustschlag auf den Schädel weckt, wozu lesen wir dann das Buch?) - Franz Kafka- Mektuplar (Briefe) 1902-1924. Dünya Edebiyatı’ndan seçkiler ile Türk Edebiyatı’ndan ve Türkçe’ye çevrilmiş eserlerden bilgece bir derleme. Soru-cevap tekniği ile (kitapta hızlı test formatı olarak adlandırılmış- bir öğretim / yabancı dil öğretim yöntemi olarak ben soru-cevap tekniği demeyi tercih ederim) esere, yazara yönelik anahtar bilgicikler yönlendirmesi yapılmış, kitap ile birlikte okura bir edebiyat yaklaşımı/ edebi bakış açısı kazandırılması amaçlanmış. İçinde Kafkavari çekincelerden (Kafkaesk, Kafkavari: Kafka’nın eserlerindeki tasvirlerdeki gibi, Kafka tarzı, tehdit edici ya da korkutucu anlamında) bile kurtulma vaadleri verilmiş. İçerik Epik-Lyrik-Dramatik (Edebiyatın üç büyük alanı: Düzyazı-Şiir-Tiyatro, bu ayrımı da Edebiyat’ın Doğal Türleri diye Goethe yapmıştır) olarak temel bir biçimde bölünmüş, içinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan/ alamayan yazarlara da bir başlık olarak değinilmiş, köklü eserlerin filmleştirilmesinde yapılan değişiklikler bile belirtilmiştir. Genel anlamda edebi bir yaklaşım kazanmak için ya da edebiyat dünyasına bilinçli bir şekilde ilk adımı atmak için güzel, sade, anlaşılır, pratik bir başvuru kaynağı.