• İyi ki okudum denilen bir kitap daha. Nihan Kaya ile iyi ki tanıştık. ️ Ey insanlar biz çocuklarımıza niçin böyle kötülükler yapıyoruz. Bilmiyor muyuz ki onların karakterleri oluşurken en ufak şaka, en ufak dokunuş, bir acı söz hayatlarında kalıcı izler bırakmaya yetiyor. Perihan ergenliğe girip de vücudu değişmeye başlayınca abisi tarafından aşağılanıyor. Mesele memelerinin belli olması. Sürekli hakaret. Oysa bir zamanlar o da bir memeden beslendi ve bu günlere geldi. Memenin şehvetini değil de kutsallığını öğretselerdi o da bambaşka bir erkek olabilirdi. Perihan'a okulda yapılan saatin ne kadar sorusu ve ardından gelen utanç dolu günler. İnanın ben okurken çocukların böyle bir şaka yaptıklarını da çok sonra anladım. İçim cız etti. Bihter'in ruhu kendini iyileştirmek için içinden bir at çıkarır. Bihter farkında olmadan koşar, koşar, koşar. Yaşlandığında bile değişmez. Çünkü onu bu hale getiren toplum bu halde olduğu için yine Bihter'i suçlar. Kitabın diğer önemli kadını ise Revna. O da üç yaşındayken bir ölüme şahit olmuş, evde onunla günlerce kalmış bir çocuk. Büyüdüğünde ise bunun zorluklarını hayatının her alanında yaşıyor. Çıkarmamız gereken o kadar çok ders var ki kitapta. Ama yazar bunları ders niteliğinde değil de yaşanmış bir olayın sanki bizim başımızdan geçtiğini düşündürerek anlatıyor. Zaten emin olun sizin de çocukluğunuzda küçük de olsa hatta bilmediğiniz bir travma vardır. Bu ülkenin suçu bu. Asla çocukların değil. Ve belki şu an bizim suçumuz. Kitabı mutlaka okuyun. Güzel dili ve harika anlatımıyla tanışın. Tavsiyelerime güvenenler yine bana çok dua edecek.
  • Korku ekilmiş yüreklerinde filizlenen şiddet tomurcukları...
    Dehşeti gören gözlerinde acı...
    Küçücük bedenlerine dokunan kirli ellerin izleriyle, paramparça edilmiş ruhlarında, can kırıklarıyla yaşamaya çalışan çocuklar...

    Hayatını, travma geçmişi olan ve duygusal olarak ağır ihmala uğramış çocuklara adayan psikiyatrist Perry’in, on çocuğun gerçek hayat hikayesi üzerinden aktardığı deneyim, gözlem ve tedavi süreçlerini, gazeteci Szalavitz’in kaleminden okuyoruz.

    Kitapta, sıradışı vakalar ele alınmış olup her bir hikayenin üzüntüyle umudu bir arada yaşattığını söyleyebilirim. Kitabın bazı yerlerinde, ancak korku filmlerinde denk gelebileceğimiz sahnelerin varlığı sebebiyle, geçmişinde travma izleri olan okuyucular göz önüne alınarak ve genel okuyucu kitlesi üzerinde duygusal etkiyi hafifletme maksadıyla olaylar fazla detaya girmeden aktarılmış

    Sözün başında paramparça edilmiş ruhlar dedik... Her bir parçası ayrı yaralanmış bu çocukların yaraları sarılabilir mi?
    Yazarın bu soruya cevabı oldukça kapsamlı olmakla beraber, beyin alanındaki yeni keşiflerin ruhsal travma izlerini anlamak ve onarma konusunda destekleyici etkiye sahip olduğunu söylüyor.
    Sevgi elbet en büyük tedavi...
    Öyle ki ; hayata gözlerimizi açtığımız andan itibaren ilk dört yaşa kadar beynimizin %90’ı gelişimini tamamlamış oluyor. Bu dört yılda gördüğümüz sevgi ve ilgi beynimizin gelişiminde inanılmaz derecede katkı sağlıyor. Bu süreçte bir çocuğa verilen sevgi, ileride yaşanma olasılığı olan travmaların da atlatılmasında umut ışığı oluyor. Tam tersi durumdaysa, beyin gelişimi problemli olabiliyor. Bu dönem aynı zamanda kimimizin neden daha vicdanlı bireyler haline gelirken kimimizin bir psikopata dönüştüğünün de nedeni olarak karşımıza çıkıyor.

    Kitap genel itibariyle bilgilendirici etkiye sahip olsa da okuduğunuz her hikayede duygusal olarak etkilenmemeniz olanaksız gibi. Tarikatların elinde beyinleri yıkanan çocuklar, cinsel istismara uğrayan ya da ağır şiddet gören çocuklar...
    sevgisizlikten vücudu büyümeyi reddeden ve kafeste köpeklerle bakılan ağır ihmale uğramış çocuklar ....
    Her biri ayrı ayrı insanın canını yakan hikayeler.
    Bu ve daha fazlasını yaşayan çocukların can kırıkları, ya kendilerine batıyor ya da başkalarının canına... her halükarda evrensel bir yara olarak en çok da insanlığın canı yanıyor...
    Kitabı okuduğum süre boyunca, duygusal olarak beni en çok yoran, iki çocuğu acımasızca katleden genç bir suçluyla derinlemesine empati yapmak oldu. Onu da anlamaya çalışmak ve parçalanmış ruhuna yakından bakmak....çocukluğundan itibaren yaşadığı ihmal ve ailesinin de yaşadıklarını düşünmek...

    Son olarak:
    Kitapta travma ana konu olmak üzere işlenmiş olsa da , her hikayede vurgulananın “sevgi kavramı” olduğunu düşünüyorum. Varlığıyla hayata mucizeler katan bu kavramın, yokluğuyla bir enkaz yığını bıraktığına şahit oluyoruz. Sonuç olarak kitabın altını ısrarla çizdiği şey : Sevgisiz kalmayın ama en çok da sevgisiz bırakmayın oluyor....
    İyi okumalar.



    NOT: “Can Kırıkları” ifadesi, Şebnem Ferah’ın albümüyle aynı adı taşıyan parçasından alıntılanmıştır.
  • Travma kişiyi sadece psikolojik olarak hasta yapmayabilir, psikiyatrik olarak kişiyi daha sağlıklı hale de getirebilir.
  • Terapi Kuramları dersimizde Varoluşçu Terapiyi işlerken dikkatimi çeken isimdi Frankl. Fikirleri kuramın diğer temsilcilerinden ciddi anlamda farklıdır. İnsanın doğasına daha iyimser bakış açısıyla bakmaktadır.
    İki bölüme ayırdığı kitabının ilk bölümünde kendi yaşamından bir kesiti (travma) yaklaşık 3 yılı anlatmaktadır. Dili gayet sade olan kitabın, satır aralarındaki cümleleri ve alıntıları oldukça etkileyicidir. Psikiyatrist olan Frankl; olayları, duygularını ve düşüncelerini olabildiğince objektif bir şekilde analiz etmiştir. Anlattığı bazı durumları özetler nitelikteki cümleleri oldukça çarpıcıdır.
    Kitabın ikinci bölümünde ise geliştirdiği terapi yöntemini anlatmaktadır.
  • Diz çöktü. Çantanın üstüne iliştirilmiş bir not buldu. Kasdan tarafından yazılmış. Anlaşılmıyordu. İhtiyar Asuncion'un Fransa'ya , Güney'e yerleşmiş olduğunu ve oraya bir konseri izlemeye gittiğini yazmıştı. Bu ne anlama geliyordu? Volokine'in kafası bu nottan bir anlam çıkarabilecek kadar açık değildi.
    Esrarı , sigara kağıdını ve metro biletlerin buldu.
    Dönüp yatağına oturdu ve bir çiftkağıtlı hazırlamaya koyuldu.
    Kişisel anestezi.
    Sigara kağıtlarını birbirine yapıştırırken düşündü. Kendi geçmişini. İşkence altındayken bile itiraf etmemişti , ama bir hafıza sorunu vardı. Çocukluğunun iki yılı ondan çalınmıştı. Bir uçurum , bir boşluk. Niçin o dönemle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordu? Kabul etmediği veya hatırlamayı reddettiği bir travma mı yaşamıştı? Sesler. Bir kilise. Bir bölge. Evet , bilinçaltının girilemeyen bölgelerinde bir anı dolanıp duruyordu. Bir cerrahın karnında unuttuğu bir makas gibi iltihap yayan bir olay.
  • Tahmin edilemez sonlu bir Wulf Dorn kitabı daha.. Şizoften yada travma kadar etkileyici değildi bence. Sıkıcı değildi fakat çok sürükleyici de değildi. Sanırım sadece sonundan etkilendim. Ama yine de okumaya değer :) 10/7
  • Istanbul yirminci yüzyılda büyük bir travma yaşadı. Ve bunun izleri derin mi derin.