• “Fakir aydın, zengin aydından çok daha kuvvetli görür. Fakir, attığı her adımda etrafına bakınır, insanlardan işittiği her kelimeyi şüpheyle dinler; her adım onun düşünce ve duygularına böylece bir vazife, bir iş yüklemiş olur. Onun kulağı deliktir, duygusu ince; o tecrübelidir, ruhu yanık yaralarıyla doludur...”
  • "Ümidin içinde bir korku,korkunun içinde bir ümit yoksa,vazife hiss-i atalete düşer açları çalıştıran doymak ümidi,tokları çalıştıran açlık korkusudur."
  • Francisco Bucio'nun bir cerrah olmaktan daha fazla istediği bir şey yoktu. Yirmi yedi yaşına geldiğinde bu düşü gerçekleştirmede epey yol almıştı. Yeteneğiyle Mexico Şehir Hastanesi Plastik Cerrahi Bölümü'nde haklı bir yer edinmişti ve bir kaç yıl içinde kendi özel muayenehanesini açabilecekti. Ancak tarihler 19 Eylül 1985'i gösterdiğinde Francisco'nun dünyası başına yıkıldı. 8,1 şiddetinde tarihin en büyük depremlerinden biri 4200'den fazla insanın hayatına mâl oldu. Depremin insanların düşlerinde yol açtığı yıkım ise ölçülemezdi. Sarsıntılar başladığında Francisco beşinci kattaki odasındaydı. Deprem sona erdiğinde ise zemin katında tonlarca yıkıntının altında kalmıştı. Zifiri karanlık içinde oda arkadaşının can çekişme seslerini duyuyordu. Bu arada, ameliyatlar yaptığı sağ elinin büyük bir çelik direğin altında kaldığının farkına vardı. Acı içinde, çılgıncasına elini kurtarmaya çalıştı. Bunu başaramayınca paniğe kapıldı. Kan dolaşımını sağlayamazsa elinin kangren olacağını ve kesileceğini bir doktor olarak biliyordu. Şuur ve şuursuzluk arasında saatlerce gidip gelen Francisco, giderek zayıf düşüyordu. Ancak dışarıda Bucio ailesinin olağanüstü bir gayreti vardı. Francisco'nun babası ve altı erkek kardeşi, el arabaları ve küreklerle molozu kaldırmak için deli gibi uğraşan gönüllülerin arasına katıldılar. Ailesi umudunu hiç yitirmedi. Dört gün sonra Francisco'ya erişebildiler. Bölgedeki profesyonel kurtarma ekipleri Francisco'yu çıkarmak için elini kesmek gerektiğini söylediler. Francisco'nun iyi bir cerrah olma düşünü bilen ailesi, bunu kabul etmedi. Bu yüzden kurtarma ekibi Francisco'nun eline düşen direği kaldırmak için fazladan üç saatlerini harcadılar. Çıkardıkları gibi onu bir hastaneye yetiştirdiler. Bu elim hadiseyi izleyen aylar boyunca, Meksika halkı başkentlerini, Francisco Bucio ise büyük hayalini yeniden kurmak için çalıştı. İlk adım Francisco'nun ezilen elini kurtarmak için cerrahların yaptığı on sekiz saatlik ameliyat oldu. Ancak günler geçtikçe Francisco'nun umudu azalıyordu. Parmaklarındaki sinirler yenilenmeyince doktorlar başparmağı dışındaki dört parmağını da kestiler. Artık Francisco kararını sağ elinin geride kalanını kurtarmak olarak değiştirmişti. Ertesi birkaç ay içinde beş ameliyat daha geçirdi. Ancak elini hâlâ kullanamıyordu. Sağ eli olmadan hastalarını nasıl ameliyat edebilirdi? Francisco yeni çareler arayışına girdi. Bu arayış onu San Francisco Davies Hastanesi'nde Mikrocerrahi Başkanı Dr. Harry Buncke'ye götürdü. Dr. Buncke eldeki kesik parmakların yerine ayak parmaklarını naklederek cerrahide yeni bir çığır açmıştı. Francisco, Dr. Buncke'nin kendisi için son umut olabileceğini anlamıştı. Ameliyat başarılı olursa işin geri kalanını halledeceğine kendi kendine söz verdi. Doktor Buncke ameliyatla Francisco'nün iki ayak parmağını alıp yüzük ve serçe parmağı olarak eline monte etti. Bir süre sonra, Francisco sıkı çalışma sonucunda üç parmağıyla nesneleri tutabilir duruma geldi. Böylece düğmelerini iliklemek gibi kolay işleri becermeye başladı. Bu zorlu ameliyatın ağır etkisini üzerinden attıktan sonra, Francisco bütün gücünü yoğun bir terapi ve egzersiz programına verdi, iğne deliğinden iplik geçirebilmek için saatlerce acı içinde uğraştı. Daha sonra adını okunaklı bir şekilde yazmaya çabaladı. Dr. Buncke, ona şöyle demişti. "El kendini ihtiyaçlara göre ayarlayan bir yapıdır, ihtiyaç büyükse el becerisi de artar." Elinin eskisi gibi iş görebilmesi için aylarca süren çalışmadan sonra Francisco, Mexico City'ye geri döndü ve hastanede belirli vak'alarla sınırlı olmak üzere doktorluğu sürdürdü. Hâlâ olimpiyatlara hazırlanan bir atlet gibi çalışıyordu. Kondisyon sağlamak için yüzüyor, elini güçlendirmek için her gün binlerce düğüm atıp çözüyor, kumaşlar üzerinde dikiş çalışması yapıyor, yiyecekleri ufak parçalara doğruyor ve yeni parmaklan arasında lastik toplar döndürüyordu. Başlangıçta en kolay işler bile eline yakışmıyor ve yorucu geliyordu. Ancak Francisco her işi hakkını vererek yapana kadar inat ediyordu. İki elini de kullanabilen biri olmak için sol elini de çalıştırıyordu. Ve Francisco'nün büyük bir imtihan vermesi gereken gün geldi çattı. Bir operatör doktor, Francisco'nun yaraları temizleme ve kapatmaktan, ben almak gibi kolay ameliyatlara doğru gelişme gösterdiğini gözlemlemişti. Burnu kırılmış bir adamın ameliyatına Francisco'nun da katılmasını istedi. Ameliyat son derece hassasiyet istiyordu ve Francisco, yalnızca araç-gereci doktora verme görevini üstleneceğini sanıyordu. Ameliyatta doktor, hastanın burnunda kullanmak üzere kaburgasından kıkırdak almaya hazırlanıyordu ki Francisco'ya döndü ve kıkırdağı onun almasını istedi. Francisco, bu hadisenin onun için bir dönüm noktası olduğunu biliyordu. Bu işi başarırsa cerrahlığa dönebilecekti. Herhangi bir terslik ise onu yıkıma uğratacaktı. Cesaretini ellerinde toplayıp kıkırdağı özenle yerinden aldı. Başka bir cerrahın on dakikada yapabileceği bir işi Francisco bir saatte yapmıştı. Ama bu bir saat, tam bir zafer gösterisiydi. Bugün, Francisco Bucio yüksek saygınlığı olan bir plastik cerrah. Tijuana'da iki ayrı yerde vazife yapıyor ve uzmanlık dalının ihtiva ettiği bütün ameliyatlara girebiliyor. Ayrıca fakir ailelerin çocukları için ücretsiz ameliyatlar gerçekleştiriyor. "Ben altı ameliyat geçirdim," diyor. "Kendimi onların yerine koyabiliyorum. Korkmanın ne demek olduğunu biliyorum." Kimileri onu sevdiklerinden, "ayaklarıyla ameliyat yapan cerrah" diye takılıyorlar. Francisco bunlara aldırmıyor. Yüzünde bir gülümseme ile şöyle cevap veriyor: "Elim güzel görünmeyebilir ama gayet iyi çalışıyor. Bu mucize, en çok sevdiğim işi yapmamı sağladı. Şimdi, kendi mucizelerine ihtiyacı olanlara bir şeyleri geri veriyorum." Hepimiz, hayatımızda şu ya da bu biçimde engellerle, zorluklarla daha doğrusu değişik imtihanlarla karşılaşırız. Ancak inancı, azmi, iradeyi, sabrı ve derin bir tutkuyu motor gibi kullanırsak yanlış geldiğimiz yoldan geri dönebilir ve hayallerimize giden yolda adım adım başarıyla ilerleyebiliriz.
  • “…sevmesini bunlar biliyor. Susarak sevmesini. Erkek susar, kadın da. “Beni seviyor musun?"lar yok. "Daha mı az, daha mı çok?"lar yok. Maziden ve istikbalden şüpheler yok. Emniyet yüzde yüz. Fedakârlık bitirmiş. "Ben seninim, sen de benim.” O kadar. “Sözlüyüm” diyorlar. Bitti. İki taraf da ölünceye kadar öteki için parçalanmayı göze alıyor. Sessiz. Aşk mektupları, sitemler, tehditler yok. Mutfakta bir tıkırtı İclal, Mustafa'nın çorbasını pişiriyor. Hep onu düşünüyor. Yirmi sene, elli sene hep onu düşünecek. Mustafa eşikte görünüyor. Sessiz. Dil dökmüyor. Dil olmayan yerde yalan olur mu? Onun bir İclali var. Dünya o. Mağrur, susuyor. Vazife saati. İclal daha çorbayı pişiriyor. Ne ciddiyet! Sevmesini bunlar biliyor. Bunlar olmasa dünya ne kadar tenha ve hazin olur. …
  • Hayat
    Şerefle bitirilmesi icap eden en ağır vazife hayattır.
    Toegueville

    İyi yaşamış, çok gülmüş ve çok sevmiş olan, hayatta başarılı olmuş bir insandır.
    Bessie Anderson

    Hayatından zevk al fakat onu başkasınınki ile mukayese etme.
    Condorcek

    Hayat yokuşunu tırmanırken rastladığımız kimselere iyi davranalım. Zira inişte gene onlara rastlayacağız.
    Çiçero

    Başkalarının hayatlarına güneş saçanların kendi hayatlarıda nurlanır.
    Çin Atasözü

    Bizi hayattan şikayete sevkeden şey karşılaştığımız zorlukların büyüklüğü değil gücümüzün azlığıdır.
    Corneille

    Hayat içinden daima yeni nağmeler çıkan bir flüte benzer.
    Rabindranath Tagore

    Hayat kısadır gülelim.
    Konfüçyüs

    Yaşamasını bilene hayatın her şekli güzeldir.

    Hayatın çeşitli güçlüklerine karşı üç şey hediye edilmiştir: Ümit,uyku ve gülmek...
    F.Kant

    Hanginiz korkmakla hayatınızı bir parmak uzatabildiniz?
    İncil

    Unutma; yaşam dokuması henüz tamamlanmamış, olağanüstü güzellikte bir duvar halısıdır ve sana ait olan boşluğu yalnız sen doldurabilirsin.

    Kimseyi kırmamak ve üzmemek şartıyla istediğin her şeyi dene.

    Bir gün sonsuzluğun bulutlarına oturduğunda ne geçmişte aklın kalsın ne de kırık bir yürek...

    Her insanın hayatı,Tanrı'nın yazdığı bir peri masalıdır.
    Hans Cristian Anderson

    Faydasız bir hayat, erken bir ölümdür.
    Goethe

    Hayat,bir oyuna benzer; istediğimiz kartları elde etmek elimizde değildir ama oynamak elimizdedir.
    Terence

    Yaşamanın hüneri,her yeni günün güzelliğini bulmaktadır.
    Wilheim Stekel

    Hayat bir bisiklete binmek gibidir. Pedalı çevirmeye devam ettiğiniz sürece düşmezsiniz.
  • Okurken gözyaşlarımı tutamadığım garip bir hikaye. Ömer'in hikayesi. Hazreti Ömer hayatta olsaydı garip olur muydu hiç Ömer'ler...

    ----------------------------------------------------------

    Suriye hapishanelerinde çocuk büyütmek: ‘Çığlıkları duymasın diye kulaklarını tıkıyordum’

    Ömer, yürümeyi öğrendiği zamandan itibaren annesiyle birlikte 14 ay hapishanede tutuldu. Annesi tam tarihi hatırlayamıyor, hatırladığı yegane şey başkent Şam’daki Adra Hapishanesi’nde tutuldukları.

    Ümmü Ömer (Ömer’in annesi), ayak uzatacak yer dahi olmayan, karanlık ve havasız hücresinde hapis arkadaşlarıyla geçirdiği zamanı şöyle anlatıyor: “Gece mi gündüz mü olduğunu ayırt edemiyordum. Yıkanmamıza ve duş almamıza izin verilmiyordu.”
    Şam’daki hapishanede geçen günlerinin ardından özgürlüğüne kavuşan ve İdlib’deki yeni evine yerleşen Ümmü Ömer, hayatından endişe ettiği için gerçek ismiyle anılmak istemiyor. Suriyeli kadın hapishane günlerine dair şu anıyı aktarıyor: “Biraz boşluk oluşturabilmek ve oğluma yürümeyi öğretebilmek için ayağa kalkıyor ve onunla oynuyordum. Yaklaşık bir buçuk metre önümde Merve isminde bir başka kız vardı. Ömer’in ellerinden tutarak ona doğru yürüyor ve tekrar geri dönüyordum.”

    “Bebek sahibi olmak hayalimdi”

    Ömer, annesinin çabalarıyla bu dar hücrede düşe kalka yürümeyi öğrenmiş. Annesi oğlunun oldukça güçlü olduğundan söz ediyor. Hayatının ilk yıllarını annesinin işkence gördüğü bu hapishanede geçiren Ömer hakkında annesi şunları söylüyor: “Oradaki tek bebekti. Diğer mahkumlar onu görünce mutlu oluyordu. Bu hapishanedeki yegane mutlu anlar bunlardı.”

    Deyr ez Zor asıllı olan Ümmü Ömer şimdi 38 yaşında. Ümmü Ömer, “Dünyadaki her kadın gibi ben de bebek sahibi olmanın hayalini kurardım” diyor:

    “Dünyadaki her aile gibi düzgün bir evde kendi ailemi yetiştirmeyi hayal ederdim. Genç bir kızken, bebekler hakkında takıntı düzeyinde ilgiliydim. Annemi ziyaret ettiklerinde komşularımızın ve arkadaşlarımızın bebekleriyle ilgilenirdim. En az bir bebeğimin olması hayalini kurardım, ve oldu da. Ancak maalesef bunu dilediğim şekilde yaşayamadım.”
    Babasını hiç görmedi

    Ümmü Ömer ve eşi Halid 2006 yılında evlenerek Halep’e yerleşmişler. Çatışmalar başladığı zaman Suriye’nin ikinci büyük şehri Halep de günden güne büyüyen gösterilerin odağı haline gelmiş.

    Halep’in muhaliflerin elindeki doğu mahallelerinde yaşayayan aile 2013 yılının Ağustos ayında büyük bir ayrılık yaşamış. Özgür Suriye Ordusu’na katılan Halid bu tarihte bir havan topu saldırısında yaşamını yitirmiş. Bu esnada 44 yaşında olan Halid, Ümmü Ömer ile 7 yıl evli kalmış. Batı Halep’te Mart 2014’te doğan Ömer, babasıyla tanışma fırsatını hiç bulamamış.

    “Yaptıklarımdan pişman değilim”

    Yalnız kalan ve ailesiyle bağlantısı da olmayan Ümmü Ömer, rejime karşı aktivist faaliyetleri yürütmekle suçlanmış. 2011 ve 2013 yıllarında iki kere gözaltına alınan Ümmü Ömer “Onlarla konuşmakla ve ikna etmekle uğraşmadım, aktivizme devam ettim” şeklinde konuşuyor.

    Eşi ölmeden önce de söz konusu faaliyetlere devam eden Ümmü Ömer, yaklaşık iki yıl Doğu Halep’e Bustanu’l Kasr’dan geçerek ilaç ulaştırmış. Sivilleri hedef alan keskin nişancı saldırılarıyla bilinen mahalle ikiye bölünmüş şehirde bir koridor niteliğindeydi.

    Ümmü Ömer bu faaliyetlerin risk taşıdığını bilmesine rağmen bunu bir vazife olarak görmüş ve asla bırakmamış: “Pervasızdım, evet. Ancak bunu yapmak zorundaydım ve pişman değilim. Bir önceliğim vardı, ilaca muhtaç olan hasta ve yaralı insanlara bunu ulaştırmak.”

    Ümmü Ömer gençlik hayalini hiçbir zaman gerçekleştiremediğini dile getiriyor: “Halid’in ölümünden ve doğum yapmamdan sonra hayatım böyle geçti. Gerilim ve üzerimdeki baskı sebebiyle bebeğimi emzirmekte dahi zorlanıyordum.”

    Rejim askerlerinin ev baskını

    2014 yılının Eylül ayında Ümmü Ömer’in hayatı daha zor bir döneme girmiş. Bir gece, rejimin istihbarat yetkililerinden 5 kişi oğluyla uyurlarken evlerine baskın düzenlemiş. Ümmü Ömer, bir komşusunun kendisini ihbar ettiğini düşünüyor.
    Evi talan edilen ve taşıdığı ilaçlar bulunan Ümmü Ömer “yaralı teröristlere tıbbi malzeme ulaştırmakla” suçlanmış. Suçlamaları ve bağlantılarının ismini vermeyi reddeden Suriyeli kadın tutuklanarak başkent Şam’a gönderilmiş.

    Bebeğiyle birlikte Esed rejiminin istihbarat biriminin bir hapishanesine atılan Ümmü Ömer şehirde birçok farklı hapishanede tutulmuş. İlk gece bebeğinin üzerinde baskı oluşturmak için kendisinden alındığını söyleyen Suriyeli kadın ilk sorgunun ardından Ömer’in kendisine teslim edildiğini belirtiyor. Ömer bu esnada iki aylık bir bebekmiş.

    “Çocuğumu öldürecekler mi?”

    Kadın ve erkek çığlıkları, temiz havaya erişebilmek için duvarlara delikler açmaya çalışan mahkumlar ve berbat bir kokuyla dolu hapishaneyle ilgili Ümmü Ömer şunları söylüyor: “Girdiğim zaman, hücrenin zemininde korkunç kokan bir su vardı. Odanın duvarları, buraya atılan mahkumların isimleriyle doluydu. Uzun süredir el değmemiş eski bir bodrum katı gibiydi. Başım döndüğü için zar zor yürüyordum. Hiç uyumadım.”
    İlk sorgu için Ümmü Ömer bir odaya götürüldü. Gözleri bağlıydı. Sorguyu yapan rejim yetkilisi ailesi, eşi ve görevi hakkında sorular sordu. Özgür Suriye Ordusu’na tıbbi malzemeler götürmekle suçlanıyordu. Ümmü Ömer cevap vermeye başladığı zaman sorguyu yapan kişi kafasına vurarak “yalan söylemeyi bırak ve görevinle kocan hakkında bana doğruyu söyle” şeklinde bağırdı.

    Ümmü Ömer

    Ümmü Ömer şunları söylüyor: “Başlangıçta işkence görmekten, dövülmekten, tecavüze uğramaktan yahut öldürülmekten korkmuştum.” Ardından aklına bebeğinin zarar görebileceği gelmiş: “Çocuğumun hapishanelerle bir alakası yok. Ancak Suriye rejimi çocukları ve bebekleri öldürecek ve hapsedecek kadar mücrimdir. Oğlum her zaman aklımdaydı. Ona kim bakacak? Onu da oldürmek isteyecekler mi? Yoksa benim önümde onu dövecekler mi?”

    Tecavüz ve ölüm

    İlk sorgusundan birkaç gün sonra Ümmü Ömer kalabalık bir odaya bırakılmış. Oğlu sürekli ağlamasına rağmen herhangi bir yiyecek yahut malzeme verilmemiş. Ümmü Ömer bebeğine yırttığı kıyafet parçalarından bez yaptığını ifade ediyor.
    Bir süre sonra sürekli işkenceler başlamış. Bazı işkencelerde dövülürken kendisine konuşmadığı takdirde bebeğini bir daha göremeyeceği söylense de Ümmü Ömer konuşmayı reddetmiş. Suriyeli kadın dayak dışında ellerinden tavana asılmak gibi farklı işkencelere de maruz kaldığını aktarıyor. Ümmü Ömer çevresindeki birçok tutuklunun tecavüze uğradığına ve öldürüldüğüne şahit olmuş. Konuşmama nedenini ise şöyle aktarıyor: “Şayet bir şeyler söyleseydim, daha fazlasını öğrenmek için işkencenin şiddetini artıracaklarını biliyordum.”
    Bir süre sonra Ümmü Ömer, 2 metreye 4 metrelik bir hücreye atılmış. Bu hücrelerin bulunduğu merkezde açlıktan ve işkenceler sonucu 3532 mahkumun öldüğü biliniyor. Herhangi bir tıbbi müdahalenin olmadığı bu merkezde birçok mahkum çok basit rahatsızlıklar nedeniyle yaşamını yitirmiş.
    “Ömer’e dışarıdaki parkları anlattım”

    2014 yılının Aralık ayında Ümmü Ömer ve oğlu, mahkumiyet sürelerinin kalanını geçirecekleri Adra Hapishanesi’ne götürülmüş. İlk tutuklanmalarının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra Ümmü Ömer, oğluna dışarıdaki hayattan, parklardan, okuldan bahsetmiş. Ömer 18 aylıkken konuşmaya başlamış. Annesi Ömer’e bazı Kuran ayetlerini de öğretmiş. Ümmü Ömer, Ömer’in ilk kelimesinin zar zor söylediği anne kelimesi olduğunu ve baba demeyi ona öğretmesinin gerçekten üzücü bir anı olduğunu ifade ediyor.


    Yeterli yiyecek olmadan büyüyen Ömer küçük ve zayıf bir çocuk olarak kalmış. Hapishane koğuşunda Ömer’in varlığı diğer mahkumlara da bir nebze mutluluk ve umut olmuş.
    “Hayallerim aklıma geliyor…”

    Ümmü Ömer, hapishane evi olan oğlunun bazen battaniye ile bir oyuncak olarak oynadığını ifade ediyor: “Bu kalbimi kırıyordu. Geçmişe baktığımda, hamileyken geleceğe dair kurduğum hayaller aklıma geliyor. Küçük bir yatak ve oyuncaklar almak, bir bebek bekleyen her annenin hayalidir. Bu yürek parçalayıcı. Bu beni çok geceler ağlatmıştır, halihazırda ölmüş olan babasıyla parlak bir gelecek düşüncesi…”


    “Ömer işkence seslerinden uyuyamıyordu”

    Ümmü Ömer oğlunu bazen ninnilerle, bazen de Hz. Muhammed’in hayatından hikayeler anlatarak uyutmaya çalıştığını söylüyor. Ömer, hapishaneden yükselen işkence sesleri nedeniyle uyumakta zorlandığı için bulduğu çareyi şöyle anlatıyor: “Kulaklarını, sesler aklına girmesin diye kapatıyordum. Bu sesleri duyduğunda şiddetli şekilde ağlıyordu. Birçok kere baskı ve umutsuzluk nedeniyle gözyaşlarına boğuluyordum. Burada öleceğimizi, hiçbir zaman çıkıp normal bir hayata ve bir eve sahip olamayacağımızı düşünüyordum. Hayatımın en kötü günleriydi. Ömer benimle olduğu sürece pes etmeyeceğime dair kendime söz verdim. Onun için ve bana bir parçasını bırakan babası için. Ömrümün sonuna kadar onu gözeteceğim.”

    “Şimdi cennette miyiz anne?”

    8 Şubat 2017 tarihinde Ümmü Ömer ve oğlu, rejim ve muhalif güçler arasında varılan esir takası anlaşması sonucu 50’ye yakın kadın esirle beraber serbest bırakıldı. Ümmü Ömer bu anı şöyle anlatıyor: “Ömer’e eve dönüp güneşi, insanları, çocukları tekrar görebileceğimizi söyledim. Yüzündeki tepki inanılmazdı. Aynı anda hem mutluydu hem de ağlıyordu.”

    Ömer ve annesi artık İdlib’te

    Ümmü Ömer şimdi bir arkadaşıyla beraber İdlib kırsalında yaşıyor ve kız kardeşiyle tekrar irtibat kurabilmiş. Ömer annesine, görmek istediği her şeyi, kedileri, kuşları, ağaçları, güneşi görebildiği için şu soruyu sormuş: “Şimdi cennette miyiz anne?”

    Ömer, diğer çocuklarla anlaşmakta başlangıçta zorlansa da zamanla uyum sağlayabilmiş. Ümmü Ömer ve oğlu, ağır bir travmanın ardından hayatlarını tekrar kurmak için mücadele veren binlerce Suriyeli aileden yalnızca biri.
  • Madem insan bekaya âşıktır, elbette bütün kemalâtı, lezzetleri, bekaya tâbi'dir. Ve madem beka, Bâki-i Zülcelal'e mahsustur ve madem Bâki'nin esması bâkiyedir ve madem Bâki'nin âyineleri Bâki'nin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya mazhar olur. Elbette insana en lâzım iş, en mühim vazife; o Bâki'ye karşı alâka peyda etmektir ve esmasına yapışmaktır. Çünki Bâki yoluna sarfolunan herşey, bir nevi bekaya mazhar olur.