• sen diriyken sana bakmak
    başlı ve sonlu bir uğraştı sanki
  • Beni anla, bana vakıf ol, beni oku. Sesim sana ulaşsın, sende çoğalayım, sende yankılanayım, sana bölüneyim.
    Gör beni.
    Bil ve sev.
    Daha ne isterim, ne olsun daha?
  • 259 syf.
    ·16 günde·10/10
    Çok uzun uzadıya yazılan incelemeleri okurken sıkılan sevgili okuyucu(buna zaman zaman kendimi de dahil ediyorum;) bu inceleme sana göre olmayabilir.Çünkü halihazırda yazmış olduğum en uzun incelemem sanırım bu olacak.Neyse kitaba gelelim ama kitaptan önce Sabahattin Eyüboğlu'ndan kısaca söz etmezsem kitabına da kendine de saygısızlık etmiş olurum.
        Eyüboğlu 1908 yılında Trabzon(Akçabat)'da doğmuş.Ilkokulu benim de yaklaşık on yıl kadar yaşadığım Kütahya' da okumuş; Hani bu dönemde(ilkokul çağı) görülen bazı şeyler zihinlere yer eder ya işte Eyüboğlu'nun zihninde de dönemin Cumhurbaşkanı İsmet Inönü'nün Kütahya'daki askeri birliklere komuta verirken ki görüntüsü kalmış. Öyle ki Mai ve Kara kitabında Inönü'yü öyle bir savunmuş  ki benim de dönemi bildiğim kadarıyla yer yer eleştirdiğim İnönü açıkçası yaptığı pek çok eylemle çok haklı göründü gözüme.
        Ortaöğrenimini Trabzon'da tamamlayan yazar yüksek öğrenimi için Atatütk'ün talimatıyla üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan sınavı kazanarak Fransa'ya gider, oradan İngiltere'ye geçer.Bu ülkelerdeki farklı üniversitelerde edindiği tecrübelerle İstanbul'da Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde Doçent olarak göreve başlar.Ihtilal sonrası görevden alınır vs.pek çok şey olur.Oralara girmeyeceğim.Edebiyata katkıları bizi ilgilendiriyor en çok..Bu birikim onun batı filozoflarından(Platon'un 'Devlet' çevirisiyle 1959'da Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü'nü kazanır) tutun da pek çok klasik edebiyat yazarının (Hayyam/Rubailer,'La Fontaine/Fabl, Molliere, Shakespeare,Jean Paul Sartre vs.) eserlerini çevirmesini sağlar.
         Deneme-inceleme alanında yazıları olmuş ve eski Anadolu Uygarlıkları hakkında belgeseller yapmış.O dönemki şiir akımı olan 'Yeni Şiir' hareketine(Orhan Veli,Melih Cevdet Anday vs.nin yer aldığı)destek olmuştur. Bunca sanatçı vasfının aile ile bir bağlantısı olmalı diye düşünüyorum.Öyle ki ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ağabeyi olduğunu sonradan öğreniyorum. Yine yakın zamanda kitabını okuduğum İsmet Zeki Eyüboğlu'nun da amcaoğluymuş.Ne güzelsiniz;Aydın,ilerici,yenilikçi,halkçı,Atatürkçü...1973 yılında 65 yaşında hayata veda etmiştir Eyüboğlu ;(
        Gelelim kitabımıza; yazarın bu deneme kitabı 1960 yılında Nurullah Ataç Armağanı'nı kazanmıştır.Haketmiştir bu armağanı da zira Yeni Cumhuriyet'in yaşayışını, Atatürk devrimlerini değerlendirmiş Eyüboğlu kitabında ; özellikle 'Halkçılık' kavramının 'Milliyetçilik'ten farklı olmayıp halka yakın olmak olduğunu ve aydınların bu konuda en büyük hatayı işlediğini dile getirmiş.Aydınla halk arasındaki mesafe ne kadar azalır ve bu iki kesim birbirini anlarsa devrimler o kadar kolay hayata geçirilir demiştir.Dönemden bahsedilirken özellikle Inönü'ye yapılan haksız eleştirilere değinip bunlara antitezler sunmuştur. Yazarın Atatürk ve Inönü'ye olan sarsılmaz bağlılığı doğrusu beni çok etkiledi.Onun dışında özellikle Köy Enstitüleri gerçeğine, nasıl kuruldu, neler yapıldı, kimler tarafından sabote edildi, neden kapatıldı gibi konular kitabın neredeyse yüzde yetmişini oluşturmuştur.Bunun sebebiyse kendisinin Köy Enstitüleri'nin kuruluş aşamasında Tonguç'la birlikte yakinen(Hasan Ali Yücel'in de bu konudaki katkısı su götürmez) görev alması diye düşünüyorum.Yapılan her türlü özverinin içinde bizzat bulunmuş..
         Der ki Eyüboğlu;
    "Maviyle sanat, karayla para demek istiyorum. Neden derseniz, acımtırak olacağını önceden bildiğim bu yazının adında olsun biraz renk olması hoşuma gidiyor. Her rengin kendine göre bir güzelliği vardır: Kırmızının, sarının, yeşilin her birine ayrı bir destan yazılabilir. Her üç renk nice nice şair ve ressamlarda insan düşüncesini coşturan anlamlar kazanmış. Kırmızı ya öfke, sarıya dert, yeşile umut koyagelmiş insanoğlu. Her rengin bir başka tadı, yerine göre bir başka derinliği olabilir. Ama her yaşayanın iliklerine işleyen, ölüm karasına, yüz karasına, kasvet karasına birebir gelen renk mavidir. Karanlığı asil veren mavidir, güneş değil! Güneş çekilip gittikten sonra bile mavi sabahlara kadar can çekişir karanlıkla. En güzel gecelerin bile rengi mavidir. Laf bütün bunlar, bundan sonra söyleyeceklerim de laf; ama derdimi anlatamazsam bir mavi olsun kalsın aklınızda, sanatın ta kendisi mavi."
    Bu söylediklerinden anlıyoruz ki Mavi'yi(sanatı) sevmiş hep Eyüboğlu.Elbette sanat sevilmez mi!
    Sanat zekayı idealize eder.Hayatın mümkünse pek çok yerinde olmalıdır sanat deyip, yazarın tipik bir tespit olması açısından Köy Enstitüleri'nin kapanmasına dair yazdığı şu alıntıya bir bakalım;
    "Köy Enstitüleri'ne en çok niçin çamur atıldı, bilir misiniz? Bu kurumlarda iş ilkesi öne sürüldü, iş eğitimi yapıldı, öğrenciler duvar ördü, ağaç dikti, işçilere benzedi diye. Ne demekmiş okulda işçilik? Okul efendi yetiştirirmiş, ter kokulu, eli nasırlı işçi değil. İşçiyi köle sayan düşünüşün tepkisiydi bu. Okulun üretici değil tüketici olmasını istiyordu. Ağaç dikme, aşı yapma karatahtada öğretilebilirdi yalnız öğretmen olacak efendiye. Hasanoğlan gençlerinin su çıkmaz denen kıraç dağlarda su bulup kendi döktükleri borularla bu suyu köye ve enstitülerine getirmeleri, bu sudan elektrik çıkarmaları sevinç yaratacak yerde kuşku yarattı. Aynı gençlerin kendi elleriyle yaptıkları tohum atan köylü heykeli bir umacıya benzetilip yıktırıldı. Çalışan köylüyle heykel ha? Ne demekmiş bu? Çalışıyor diye elin ayısını, kölemizi baş tacı mı edecektik? Bu düşünüş kolay kolay kafalardan söküleceğe benzemiyor. Sökülmeyince kırk bin köyümüzü nasıl şenletiriz bilmem."
        Halk Köy Enstitüleri'ne karşı negatif anlamda manipüle edilmiş, kim etmiş? Softalar tabi ki ve yazarımızın esas yakındığı şeyse pek çok aydının buna ışık tutması olmuş.Yani olan olmuş ve muhteşem bir eğitim-öğretim- ögrenim seferberliği enstitülerin kapanması noktasında durdurulmuştur.Ne yazık...Ülkem adına sonuna kadar hayıflanacağım tek şey sanırım..
       Bunun dışında sofralara değiniyor yazar ve diyor ki;
    "Softa bir tek düşünceyi dondurup keskinleştirdiği, billurlaştırdığı için kendini kolay tanıtır, beğendirir. Sözleri, çürüyen her şeyin kokusu gibi, yayılgan, girgin, dokunaklıdır. Bildiği bildik, dediği dedik insan canlı cenazenin ta kendisi olduğu halde ya da belki öyle olduğu için, insanları koyunlaştırıverir. Bir de bakarsınız cıvıl cıvıl yaşayan insan tomurcukları, çiçek açmış kızlar, delikanlılar leş gibi kokan bir düşüncenin büyüsüne kapılmış, kendi dallarını kesiyorlar."
    Bu ifadelerin üzerine laf etmek ayıp olur şimdi..
        Yazar ayrıca kitabında Çetin Altan ve Abidin Dino'nun o dönemki tutumlarını övmüş ve Yeni Türkiyenin eski Anadolu Uygarlıkları'nın devamı olduğunu savunmuş(yaptığı çevirilerin de bu konuda büyük katkısı olduğunu düşünüyorum); örneğin 'İlyada bir Anadolu destanıdır.Bize neden Arap uygarlıklarını(uygarlığı varsa tabi/geleneklerini demek istiyor) ezberletip benimsetip durursunuz, bizim esas uygarlığımız Anadolu uygarlığıdır' diyerek serzenişini dile getirir.Çok haklı..Ne çektiysek zaten Arap gibi düşünen ve inanan o zihniyetten çekmedik mi?!.
        Son olarak şunu söylemek istiyorum ki   buraya kadar da okumuşsanız eğer; lütfen bu yazarı ve dahi bu kitabı okuyun ve okutun! Bu sayede yazarın gerçekleri projekte etmiş olmasını sağlayacaksınız. Kusurumuz olduysa affola, okuduğunuz için teşekkür ederim...
       
       
  • Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    Bilemem, belki bu yüzden
    Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    Yine de döneyim döneyim istedim.
    Birhan Keskin
    Sayfa 33 - metis
  • Ağrılardan bir dağ geldi oturdu ömrümüze
    Ama sen masal kuşlarını küstürme.
    Onlar getirecek güneşi karanlık göğümüze,
    Tükenme..
    Su durur, ay unutur
    Bakışsız kalır deniz.
    Mavisi solar, mehtapsız kalır aşıklar tükenme.
    Çarpa çarpa kırar boynunu serçeler, göğsümün kafesinde.
    Ritmini yitirir solumdaki kan gülü
    Kurur orada, öylece.
    Kara çocuk, tükenme..
    Kırılan kemik, atomlarına ayrılan biblo, tuz ve nar aşkına
    Yani ki,
    Kanayan kolumuz, kanadımız, adımlarımız,
    Dağılan avuç içi haritamız aşkına bitme.
    Ki olmaz, olmaz böyle dağılmak…
    Sevgilinin saçları rüzgarda dağılır örneğin
    Bir çocuk gülümser bulutlar dağılır örneğin
    Yok değil bu benim bildiğim.
    Dağılmak, kırılmak, ağrımak, başka..
    Dünya adaletsiz çocuk, dünya zorba
    Belki eşitleniriz bir gün aşkla.
    Bu kekeme toz ve duman şarkıyı iyi belle
    Öyle durdum ki sana, demirim pas içinde.
    İçime susmaktan derinde besmele’m yosun içinde.
    Besmele’m ki dağılan,kırılan, ağrıyan..
    Kara çocuk; buna, Amin de
    Kalk!
    Al göğüme bıraktığın yağmurları, al bu satırları
    Ah yetmiyor, yetmiyor hiç bir sözcük iyileştirmeye.
    Bir hayali yeniden kurmak için söz sırası ellerimizde
    Ama ellerim senin..
    Yok, ellerin gibisi yok…
    Değil bu, solmanın sırası hiç değil.
    Düşüp de kalmanın, yıldız saymanın..
    Durma!
    Adı illaki Umut olan yarına tay gibi koşmak gerektir.
    Un ufak olsada sol yanımız…

    Kara çocuk,

    Sevdayla..
  • Dinlersen şimdi eğer kendi sonbaharımı ağlayacağım kendi çoraklığıma. İçimde tutuşacak unuttuğum güneşler. Tutunmak isteyeceğim zamanın sağır sarkacına. Ellerim olmayacak. Ve sana sende hiç olmadığım bir zaman apansız: Nazarlıksız yaşamış mor yürekli bir zarfla yokluğumu yollayacağım...
  • Bir ayak sesi duymayayim
    Kapiya kosuyorum
    Gelen sen misin diye
    Bir siyah sac gormeyeyim
    Yuregim burkuluyor
    Aglamakli oluyorum
    Her sey bana seni hatirlatiyor
    Gokyuzune baksam
    Gozlerinin binlercesini gorurum
    Bir ruzgar degse yuzume
    Ellerini dusunmeden edemem
    Yaktigim butun sigaralarin dumanlari sana benzer
    Tadi senden gelir
    Yedigim yemislerin
    Ictigim ickilerin
    Ve icimdeki bu dayanilmaz sikinti
    Bu emsalsiz huzun
    Seni bekledigim icindir...

    Ümit Yaşar Oğuzcan