• 398 syf.
    ·26 günde·6/10
    Aslında gizlenen değil bilinen tarihi yazmış yazar. Bana göre pek gizli bir şey yoktu. Ama Tarim Mumyaları ile ilgili kısım ilgimi çekti. Çin sınırları içinde bulunan 4000 yıllık Lolan Güzeli mumyasının Kafkas kökenli ya da Türk kökenli olduğu düşünülüyor. Bu da Çinlilerden önce Türklerin orada yaşadığı gerçeğini açığa çıkarıyor. Çinliler bu mumyanın sergilenmesini ve incelemesini yasakladığına göre kesin Türk kökenli. Kitabın kapsamı genel kültürü geliştirme açısından fena değil okunabilir.
  • Japonlar ülkelerini Nippon veya Nihon diye adlandırırlar. Bu sözler, " Doğan Güneşin Toprağı" diye kabaca çevrilen Çin harfleri ri-ben'den türemişlerdir. Çinçeden türemiş bu terimin farklı bir çeşidi Batı'da da kullanılmaya başlandı. 13. yüzyılda Çin'de Moğol hükümdarlarının yönetiminde hizmet eden Marco Polo, bu ismin, Venediklilerin hiçbir zaman ziyaret etmedikleri denizaşırı bir ülke için kullanıldığını duydu. Ardından Avrupa'daki anılarının bir çevirisinde bir yazıcı, bu çeviriyi Şipango veya Zipango'ya benzetti. Zamanla bu isimlendirmeler "Japonya" olarak Latinceye girdi. Çinlilerden başlayarak, hem Japonlar hem de Batılılar bu ülke için kendi ilgili terminolojilerini benimsediler.
  • 224 syf.
    ·22 günde·Beğendi·9/10
    Lütfen bu incelememi tüm siyasi görüşlerinizi uzakta tutarak, ön yargısız bir şekilde okuyun.

    Bu incelememi iki başlık içerisinde yazacağım. Birincisi demokrasi adına, demokrasinin güçlenmesi adına çile çeken bir şahsiyet olan Mustafa Balbay özelinde demokrasiyi sorgulayacağız ve düşüneceğiz, ikincisi de kitabın içeriğinden bahsedip ufkumuzu açmaya çalışacağız. Öyleyse lafı daha fazla uzatmadan hadi başlayalım.

    Birinci Bölüm: Demokrasi Savaşı

    Ben bu kitabı Ankara Kitap Fuarı’nda Cumhuriyet Yayınları standında gördüğüm ve kendisi ile kısa bir sohbet etme şansını yakaladığım kitabın yazarı olan Mustafa Balbay’dan imzalı olarak almıştım. Hep aklımdaydı okumak ama her şeyin bir zamanı olduğunu düşündüğümden olsa gerek, kitabı bu ara bitirebildim.

    Mustafa Balbay o bir gazeteci, o bir siyasetçi, o bir yazar, o bir eski milletvekili, o bir eski tutuklu, o bir düşünür.

    Mustafa Balbay, hükümeti düşürme suçlamasıyla 34 yıl hapis cezasını çekerken, hapishane ortamında yazdığı, 80 ülkeye yapmış olduğu gezi ve seyahatlerinde gördüklerini anlattığı, ayrıca aklına takılan, söylemek istediklerine aracı olarak düşündüğü konuları kendimle söyleşi diye adlandırdığı bu kitabında yazmış ustalıkla ve sadelikle.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 2. maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” hükmü yer almaktadır.

    Peki demokrasi ne demek?

    Demokrasi: Siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimidir.

    Peki siz, Türkiye’de tüm yurttaşların eşit sayıldığını düşünüyor musunuz?

    Ben düşünmüyorum.

    Mustafa Balbay 1981 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni birincilikle bitiren bir şahsiyettir ve gezi, inceleme, siyaset ve çocuk edebiyatı alanında 29 kitabı olan bir şahsiyettir.

    Ülkemizin sıkıntılı dönemlerden geçtiği aşikar bir gerçektir. Eskiden çeşitli kumpaslarla balyoz, ergenekon vesaire tutuklanan ve haksız yere hapse gönderilen yüzlerce insan vardı, şimdilerde ise yine ders alınmamış olacak ki yine yazdıklarından ve düşüncelerini söylediklerinden ötürü yüzlerce ilim, irfan sahibi yetişkin vatandaşlarımız benzer akibetleri yaşamaktadırlar. Demokratik ülkelerde düşünce ögürlüğü ve fikirlere saygı esastır velev ki söylemi yanlış dahi olsa, beğenmeseniz bile saygı duymak zorundasınız. Bu medeni olmanın temel şartıdır. Herkes sizi beğenmek ve övmek zorunda değil, kaldı ki aydın diye nitelendirdiğimiz şahıslar ülkede çarpıklık ve bozuklukları yazmıyorsa ona aydın da denmez zaten.

    Ülkede her muktedir sahipleri güçlü oldukları zaman verdikleri sözleri unutup, demokrasiyi adeta kendi emellerine ulaşmak için gizli bir maske gibi, varacakları yola ulaşmak için araç olarak kullanmaktan vazgeçmiyorlar. Belki de bunun sebebi Cumhuriyetimizin genç sayılacak yaşta olmasından ötürü, demokrasi normlarını içselleştiremediğimiz ve hukuku tüm yönleriyle yaşantımıza etkin kılamadığımızdan kaynaklanıyor sanırım. Her iktidara gelen halk için söylediklerini unutup kendisine muhalif olanları süratle cezalandırma yöntemine gidiyor tıpkı Balbay’ın başına gelenlerde gördüğümüz gibi.

    Ama Balbay çok güçlü ve dirayetli bir gazeteci olduğundan olsa gerek hiçbir zaman ne isyan ediyor yaşadıklarına ne de düşman kesiliyor kendisine bu zulümleri reva görenlere ve devletine karşı. Aslında ben ülkemizin böylesi insanlarla uğraşarak zamanımızı ve enerjimizi boşa harcadığmızı düşünen birisi olarak bu konuda ki fikirlerimi şu iletide sizlerle paylaşmıştım. Buyurun linki #74452970

    Her kim olursa olsun, parti, örgüt, organizasyon yaptıklarında ve eylemlerinde mal yerine insanı esas alırsa o örgüt veya organizasyon sevilir ve kalıcı olur. Ama insandan ziyade metayı üstün tutarsa tarihin çöplüğünde yerini almaya mahkumdur. Bu bakımdan düşünecek olursak ülkemiz partiler çöplüğü olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Umarım bu oluşumlar gerçekten uğraşmaları gereken konulara kafa yorar ve daha medeni ve yoksulluğun uzak olduğu, gelişmiş ve özgür bir ülke olabiliriz bizler de.

    İkinci Bölüm: Kitap Tanıtımı

    Hani derler ya çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye. Balbay bu ikisini de güçlü bir şekilde sürdüren şahsiyetlerden birisi.

    Sadece hapishanede yatarken yanına 100 kitap alan birisi. Böylesi çok okuyan birisi, üstelik bir de dünyayı gezip anlatırsa nasıl benzersiz yazılar çıkacağını bir düşünün. İşte bu kitap öylesi bilgi verici, etkileyici ve gördüklerini anlatması bakımından da çok gerçekçi ve doyurucu bir kitap olarak karşımıza çıkmakta. Ben kendi adıma çok nasiplendim ve hem bilgi seviyem arttı hem de dünyaya bakış açım değişti.

    Bir kitabı okurken ne kadar çok altını çizmişsem o kitap o nispette kıymetlidir benim için ve bu kitap da altını çizdiğim çok yer var. Dönüp, dönüp tekrar bakıp okuyorum. Moğolistan’daki Türkler’in bize bakış açısını da öğrendim, Casablanca’da Casablanca (aynı adlı meşhur filmden kaynaklı) adlı mekanda Adanalı 15 dil bilen Türk’ün piyano çaldığını da öğrenmiş oldum.

    Montaigne’in Denemeler kitabını okuduysanız bilirsiniz, Montaigne meşhur kitabında birçok olguyu irdeler bu kitapta ise Balbay benzer şekilde bizi denemeleriyle de karşılıyor.

    Sadece gezi yazıları yazmakla kalmıyor aynı zamanda İbni Haldun’dan, Türkçe ve Dil Üzerine, Savaş ve Barış’tan Göç-Türkler üzerine çok değişik konu başlıkları ile denemeler ile de karşılıyor okuru. Ama burada ki fark anlattığı hususlar genel olarak doğruluk, cesaret, görgü gibi soyut kavramlar yerine daha çok somut olgular olması beni daha çok cezbetti ve mutlu etti.

    Mustafa Balbay eski medeniyetlerden, Soğuk Savaş dönemine, Çinliler’den Ruslara, Araplardan Kazaklara, Savaş ve Barış konularından Türkçe üzerine, çok geniş bir perspektiften anlatarak okuyucuyu adeta keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.

    Kitap sanıldığı gibi iktidarın her yaptığını eleştiren bir kitap değil kesinlikle. Kitabın içersinde parti ismi son kısımda yer alan Gezi Direnişi hariç hiçbir yerde geçmiyor bile. Özellikle Türk coğrafyasında gezip gördüklerini en samimi ve içten bir dille akıcı bir şekilde aktarmış okurlara. Kitabın yazılmasının üzerinden yıllar geçse de pek de ders alınmadığını yaşayarak müşahede ediyoruz.

    Dilerim yaşanan bunca kötü olaylardan kısa sürede dersler çıkartılır, özgürlükler ve demokrasi ülkesi olduğumuzu bizlerde söyleriz gururla.

    Önemli Not: Bir parti taraftarı değilim kesinlikle, takım tutar gibi parti tutulmasına da karşıyım. Ben doğrunun, iyinin, benim hakkımı koruyanın tarafındayım.
  • "Maya'lardan ve eski Çinlilerden farklı olarak, İnka'lar yeşime pek önem vermezlerdi. Krallarıyla tanrılarını, ölü ya da diri olsun, süslemek için daha çok altın kullanırlardı. Altının güneşi temsil ettiğine, onunda toprağa bereket, tüm hayata sıcaklık verdiğine inanırlardı."
  • – Sonumuz Japonlardan olacak, dedim. Korelilerden. Dünyanın sonu. Ben inanıyorum buna. Belki siz yetişirsiniz o günlere.
    Marguerite Duras
    Sayfa 12 - Can Yayınları – 2. Basım
  • (f) İmsak konusunda çok az şey biliyoruz.
    Taocu sevişmeyleîmsâk arasında bazı
    benzerlikler olduğunu sanıyorum. ‘ Ananga
    Ranga’ adlı Hint seksbilim kitabını çevirmiş olan
    Sir Richard Burton’a göre bu uygulama Arap
    hekimliğindeîmsâk adıyla bilinmektedir,
    İmsâk’ın anlamıysa ‘tutmak”, ‘ zaptetmek’tir. Bu
    kısa açıklamanın dışında imsak konusundasöyleyebileceğimiz pek bir şey yok. Çünkü bu
    konuda hiçbir kitap (yazılmamıştır. Ali Han’ın
    yaşam öyküsünü yazmış olan Leonard Slater’e
    göre Ali Han bu gizli imsak yönteminin bir
    uygulayıcısıydı. Slater bu yöntemin yüzlerce
    yıllık bir geçmişi olan Doğulu bir öğreti
    olduğunu yazıyor. ( Araplar’insekizinci
    yüzyıldan başlayarak yüzlerce yıl Hindistan’ in
    büyük bir bölümünü egemenlikleri altında
    tutmuş oldukları düşünülünce Tantrik
    uygulamalardan bu tekniği geliştirdikleri ya da
    doğrudan gene aynı dönemde Çinlilerden
    öğrenmiş olmaları bir olasılık olarak akla
    geliyor.) Slater kitabında,İmsâk’i uygulamakta
    iyice ustalaşmış olan Ali Han’ın ne kadar sık
    sevişirse seviş sin kendini tam olarak denetim
    altında tutabildiğini ve boşalmayı haftada iki
    kezle sınırladığını yazıyor.
  • 118 syf.
    Matematiğin Aydınlık Dünyası bir matematikçinin, matematiğin ne kadar yakınında ya da uzağında olduğunu anlaması için mutlaka okuması gereken bir kitap.
    Kitap 4 bölümden oluşuyor.

    1. Bölümde anlatılanlarda bana katanları şöyle ifade edeyim. Hepimizin aslında sözde bildiği üzere Matematikte ezber diye bir şey yoktur ve matematiğe gerekli sevgiyi beslersek onu anlarız hayatımıza katabiliriz. Pekala bu matematik nerden çıktı böyle? İhtiyaç ve merakın doğurduğu bir bilim demek istiyorum ben. İnsanların matematikle uğraşmaya başlamasının temelinde yatan iç güdü bir şeyleri önceden bilme ihtiyacı. Tabi matematik ilerledikçe diğer tüm bilimlere ışık tutuyor. Fiziğe pek ilgim olmasa da şu satırlar dikkatimi çekmişti. Maxwell'in matematik sayesinde manyetik alan, elektrik alanı ve ışığın birbiriyle sadece bağlantılı değil aynı şeyin değişik görüntüleri olduğunu ispatlaması.
    Kitabın bir yerinde çok güzel bir konuya değinmiş. Bu da kendime şu soruyu sormama vesile oldu. Ben matematik eğitimi mi alıyorum yoksa bir matematikçi miyim? Bir matematikçi olmadığımı, aslında matematiğe yeterli ilgiyi duymadığımı kendime itiraf ettim. Fakat kitabı okudukça bir matematikçi olmak isteyecebileceğimi anladım.
    Matematiğin icat mı keşif mi olduğu konusuna gelince benim görüşüm de Ali Nesin gibi. Matematik bir keşiftir. Bir yerlerde keşfedilmeyi bekler.
    Bu kitapta bir de Galois'i tanıma fırsatı buldum diyelim. Daha önce adini duymadığım bir matematikçi. Bir matematik tutkunu. Ölmeden bir gün öncesini, ertesi gün öleceğini bile bile, matematik ile geçiriyor. Ne büyük bir tutku. Yaşarken kıymeti bilinmese de kendi adıyla bir teorem bırakmış geriye.
    Sayılarla ilgili anlatılanlar beni hem güldürüyor hem de düşündürüyor. Bir dönem ve hatta günümüzde bazı kabileler bile çok az sayıyla yetinebiliyor. 1 ve 2. 2'den sonrası ise çokluk için ifade ediliyor. Bilgisayar sistemlerinde kullanıldığı gibi. Ve tabi 0'ın keşfinin bu kadar geç gelmesi de ilginç bulduğum durumlardan biri. Varlığı ve çokluğu ifade etmek için sayılar kullanılırken yokluğu ifade etmek için bir sayıya ihtiyaç duyulmamasıydı bana garip gelen. Kaşifimiz Harezmi'ye çok şey borçluyuz.
    Bir de Ömer Hayyam var tabi. Pascal üçgeni, binom teoremi, aritmetik dizi toplamlarını bulmuş fakat kendini iyi pazarlayamadığı için bu buluşlar başkalarına mâl olmuş.
    Kitabın bir yerinde sonsuzluk kavramından bahsediyordu. "Aynı Yıldızın Altında" adlı bir film izlemiştim. Şöyle bir cümle geçiyordu. "Bazı şansızlıklar diğer bazı sonsuzluklardan büyük olabilir. Mesela 0 ve 1 arasındaki sonsuz sayı 0 ile 2 arasındaki sonsuz sayıdan daha azdır." Kitapta da aşağı yukarı buna benzer şeyler söylüyordu.
    Gelelim Eflatun ve Gödel'e. Eflâtun biz matematikçileri bir peyzaj mimarı olarak addederken Gödel daha gerçekçi bir yaklaşımla matematikte her şeyin ispatının mümkün olmadığını gösterdi. Aynı şekilde Abel'de 5. Dereceden polinomları çözmenin genel bir kuralı olmayacağını ispat etti.

    Gelelim kitabın 2. Bölümüne. Bu kısım beni birinci kısım kadar etkilemedi. Sonsuzluk başlıklı bu kısım spiraller, helisler ve elipsleri de içine alıyor. Bunların yanı sıra yeni duyduğum bir isimden bahsediyor. Hipparkhos . Trigonometrinin babası denebilir. Ki trigonometriyi çok sevdiğimden bu isme sempatim oluşuyor. Kitabın biraz daha ilerleyen sayfalarında daha çok astronomi ve matematiğin ilişkisinden bahsediyordu. Bunlar bana çok cazip gelmeyen konulardı. Belki daha önce defalarca duyduğum konular olduğundan. Bu bölümde en fazla dikkatimi çeken şey Pisagor oldu. Dik üçgen teoremini Çinlilerden öğrendiğini öğrenmek beni biraz şaşırttı. Ne de olsa herkes gibi ben de bunun Pisagor'un teoremi olduğunu sanıyordum. Ve bir de Pisagor'un kurduğu tarikat var. Bu tarikatın inancına göre evrendeki her şey sayılarla ifade edilebiliyor. Yalnız kenar uzunlukları 1 birim olan dik üçgene gelince iş değişiyor. Hipotenüsün uzunluğunu tam sayılarla ifade edilemeyeceğini anlıyorlar fakat bu konuyu kapatıyorlar. Bu da bana ilginç gelen bir Pisagor hikayesi.

    Kitabın 3. Bölümünde bazı yaşayan matematikçilerimizin matematik hakkında görüşlerine yer verilmiş. Yine bu görüşlerle birlikte kendime matematikle ne kadar mutluyum sorusunu yöneltiyorum. Onlar kadar değil fakat bu gerçekleşebilir.
    Önemli bir matematikçi olan Apollonius'tan bahsediyor kitap. 8 ciltlik bir kitap yazmış konik kesitleriyle ilgili. 7 cildi duruyorken 8. Cilde ne olduğu hakkında bilinen bir şey yok. Fakat bu konik kesitleriyle ilgili buluş Apollonius'a "Büyük Geometrici" denmesine sebep oluyor. Ve yüzyıllar sonrasında Kepler'in bu bilgileri uzaya mâl etmesine. Önemli bir bilim adamı anlaşılacağı üzere. Ve yine büyük bir matematikçi olan Thales'e değiniyor kitap. Thales mısır piramitlerinin ölçümünü büyük bir ustalıkla yapmalarını sağlıyor Mısırlıların. Ve bugün bilinen adıyla "üçgenler teoremi"ni buluyor. Asal sayıların sonsuz olduğunu Öklit söylemiş. Bugün sonlu sayıda olduğunu düşünmek yanlış olurdu zaten.

    Kitabın 4. Bölümünde daha çok Osmanlı'ya damgasını vuran bilim adamlarından bahsediyor. Fakat onun öncesinde benim yine bilmediğim bir isimden. Gauss. "Matematik; bilimlerin kraliçesidir." sözünü söyleyen ve kendisine "Matematiğin Kralı" denen bilim insanı. Matematiğe tam olarak ne bıraktığını kitapta anlatmamış olsa da çok önemli olduğunu anlayabiliyorum.
    Ve bu bölümde Arşimed'in suyun kaldırma kuvvetini bulmasını, Newton'un yer çekimi kuvettini bulmasını, Piri Reis'in haritalarının o dönem ki şartlar için muazzam nitelikte olmasını, dünyanın yuvarlak olduğunu aşağı-yukarı bütün matematikçilerin bildiğini fakat dönemin şartlarından ötürü söyleyemediklerini anlatıyor. Genel anlamda matematiğe ilgi uyandıracak türden bir kitaptı. Sadece bir kere okunup bırakılacak türden değil zaman zaman yanımızda taşımak isteyeceğimiz bir kitap.