• 460 syf.
    Zweig sevdiğim yazarlardan biri ve ilk defa bir romanını okudum. Geç tanıdım aslında kendisini, yaklaşık bir yıl önce. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu okurken hayran kalmış, etkisinden çıkmam kolay olmamıştı. Sonraki okuduğum kitaplarında da farklı olmadı aslında, her zaman çok iyi bir kitap okuyacağımı bilerek aldım elime.

    Yazar çok başarılı psikolojik tahliller yapıyor, betimlemeleri de bir o kadar iyi. Hikaye hemen gözümüzde canlanıyor, hem de tüm ayrıntılarıyla. Adeta biz üçüncü kişi oluyoruz o hikayede, hemen yan masadaki yerimizi alıyoruz. Karakterlerin duyguları bize geçiyor, biz de onlarla birlikte iliklerimize kadar hissediyoruz her şeyi. Bu nedenle bende yeri ayrıdır Zweig'ın.

    -SPOİLER-

    Kitabımız Toni adında başarılı bir teğmenin karşılaştığı sakat bir kıza (Edith) merhamet göstermesi ile başlayan olayları anlatıyor. Sonrasında bu merhamet duygusunda aşırıya kaçıyor, yazarın deyişiyle "acıma duygusunu kullanmayı bilmiyor." Teğmen ilk başta son derece masum hislerle yaklaşsa da sonrasında Edith'e yardım etmek, çevresine karşı hoş görünmek ve kendi benliği arasında sıkışıp kalıyor ve bir çıkmaza giriyor.

    Kitabın yaklaşık yarısında Teğmen, Binbir Gece Masallarına ait bir hikaye okuyor. Bu hikaye ile yazar, kitabı arasında benzerlik kurmuş:

    " Okuya okuya, yolun ortasına yığılmış, felçli bir ihtiyarla karşılaşan delikanlının masalına gelmiştim. “Felçli” sözcüğü içimde birdenbire derin bir acı duymama yol açıp sinirlerim şimşeği andıran bir düşünce çağrışımıyla gerildi. Masaldaki felçli ihtiyar, genç adama yürüyemediğini, çok zavallı durumda olduğunu söyleyerek yardım dileniyor, delikanlının onu sırtına alarak şehre kadar taşıması için yalvarıyordu. Genç adamsa ona acıyarak eğilip adamı sırtına alıyordu. Niçin acıyorsun, aptal, acımana ne gerek var?       
    Ancak bu yardım dilenen, zavallı görünümlü ihtiyar aslında kötü yürekli bir cin, bir büyücüydü. Delikanlının sırtına yerleşince kıllı, çıplak bacaklarını sıkıca boynuna dolamıştı. Artık yardımsever delikanlının onu silkeleyerek ondan kurtulması olanaksızdı. Böylece artık ihtiyar büyücü kamçılayarak, azarlayarak yardımsever kurtarıcısına eziyet ediyor, onu dur durak bilmeden acımasızca her istediği yere götürmeye zorluyordu. Genç adam ne yaptıysa ondan kurtulamıyor; artık kendi istediği hiçbir şeyi yapamıyordu. Bir binek hayvanı, zavallı gördüğü adamın esiri olmuştu. Dizleri dayanamayacak kadar ağrısa da, dudakları susuzluktan kurusa da, vücudu onu taşıyamayacak kadar bitkinleşse de o artık merhametinin cezasını çekmeye, bu kötü, hain, kurnaz ve yaşlı adamı kurtulması olanaksız bir kader gibi sonsuza dek sırtında taşımaya zorunluydu."

    Kitabımızın bu hikayeden farkı bence Teğmenin de yaptığı hatalar olması ve çevresinde onu düşünen insanların bulunmaması ve onun ne kadar zor durumda kaldığını kimsenin görmemesi. Herkes Edith'le o kadar meşgul durumda ki, Teğmenin yaşadığı bunalımı kimse farketmiyor bile. Yaptığı hatalar olsa da bunların acısını fazlasıyla çekiyor zaten. Onun da anlaşılmaya muhtaç olduğunu şu sözleriyle daha iyi anlıyoruz:

    "Bu da benim zayıf noktamdı. Bu da benim özrüm, benim sakatlığımdı ve bu konuda da ben koltuk değneklerine muhtaçtım."

    Fakat bazen iyi niyetle yapılan şeyler de kötü sonuçlar doğurabiliyor, atılan küçük bir adım çığa dönüşebiliyor. Hayat, yaşamak sanatı, çok ince düşünmek gerektiriyor.

    -SPOİLER SONU-

    Kitabın sonunda olacakları başından itibaren tahmin etmek mümkün açıkçası. Sonuca dair küçük ipuçları bırakmış yazar. Yalnız bu durum kitaptan bir şey eksiltmemiş. Aksine sonunu tahmin etmeme rağmen o gergin bekleyiş pekiştirdi kitaba dair tüm duygularımı.

    Zweig'ı bilirsiniz, savaş karşıtlığıyla da tanınır. Bu kitabında da yer yer görmekteyiz bu durumu. Yazar, Teğmen Toni aracılığıyla kendi düşüncelerine de yer vermiş, böylece okuyucuyla arasında dolaysız bir bağ kurmuş. Yazarlığın imrendiğim yanlarından biridir bu; fikirlerinin ölmemesi. Zweig, ölümü kucaklarken bu bakımdan huzurlu muydu acaba?

    Yazımı Zweig'ın son sözleriyle bitirmek istiyorum.
    "Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."
  • Evliliğin aşkı öldürmesinin yahut içten içe kemirmesinin kötülüğü üzerine konuşup duruyoruz her fırsatta. Hatta ölen aşkımızın ardından içten içe hayıflanıyoruz. Yıllar geçtikçe mutsuzlaşıyor, evliliğimizin ilk anlarında yaşadığımız haz ve heyecanı bulamamaktan dolayı karamsarlığa düşüyoruz.


    Tüm dünyaya paralel olarak ülkemizde de boşanma rakamları hızla ivme kazanıyor. Liseli genç formatında sunulan romantik ilişki biçimleri, dizi ve filmler aracılığıyla “mutlu evliliğin hakikatiymişçesine” servis ediliyor.


    Evlenebilmek için çok büyük aşklar bekleyen bekarlarla, evliliği devam ettirebilmek için eksilmeyen aşklar uman evliler, en nihayetinde aynı çıkmazda birleşiyor.


    Oysa aşk bir görme kusurudur ve evlilik gibi en güçlü dayanağı “akıl, mantık, duyguları yönetme, sevgi ve saygı” gibi değerler olan bir müessesenin, zamanla düşmanı haline gelebilir.


    Aşk, hayal ettiğimizle gerçek arasındaki farkı, fark edinceye kadar geçen bir zaman dilimi.


    “Aşık olduğum adam/kadın çok harika biri, hayatın bütün anlamları onda birleşiyor, aklımdan geçiremediğim kadar muhteşem özelliklere sahip” diyerek bütün hayallerimizi ve beklentilerimizi üzerine yüklediğimiz kişiyi, “olduğu haliyle” ancak evlilikte görebiliyoruz. Ve işte gerçeği görmemize yarayan o gözlüğü takmamız, aşkın katline hüküm vermekle aynı şey oluyor.


    Aşkta çokça heyecan var; kalp çarpması, el titremesi, dil sürçmesi, yüksek hazlar, baş döndüren mutluluklar, bitmez coşkular, arzular, şehvetler.. Ve düşüncesizlikler, kırılganlıklar..


    Evlilikte ise, çokça sevgi ve saygı var; olduğu gibi kabullenme, duyguları mantığın izine tabii kılma, huzur, dinginlik, güven, sadakat, vefa, mutmain olma, şefkat ve merhamet..


    Bütün bunlar “heyecan, coşku, haz” gibi duyguların evlilikte hiç olmadığı anlamında değil ama ana faktör duyguların bunlar olmadığına işaret.


    Aşk sarhoşluğu ile başlayan ilişkilerin sevme nedeni Çünkü’ye dayanıyor. “Çünkü çok güzel/yakışıklı. Çünkü çok zarif, kibar. Çünkü tam hayalimdeki gibi.”


    Duygunun eşlik etmediği mantık merkezli ilişkilerin sevme nedeni ise Eğer’e dayanıyor. “Eğer güzel/yakışıklı olmaya devam ederse. Eğer isteklerimi yerine getirirse.”


    Sevgi ve mantığın el birliği ile başlayan ilişkilerin sevme amacı ise Rağmen’e dayanıyor. “Güzel/yakışıklı olmamasına rağmen. Geçen yılların ardından değişmesine rağmen. Bazı özelliklerini beğenmememe rağmen.”


    Konuyla ilgili Psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur’un bir programda anlatmış olduğu çok sevdiğim bir hatırasını aktarmak istiyorum:  


    “..Evlilikle ilgili düşüncelerimin olumsuz olduğu bir dönemde, bir çiftle tanıştırıldım. Evliliklerinin 50. Yılını kutluyorlardı. Bir arkadaşımın vesilesiyle kutlama partisine ben de katıldım. Yaşlı bir adam ve bir kadın. Müthiş eğleniyorlar, gayet keyifliler.


     Ama ikisi sürekli yapışık değiller. Biri gidiyor, bir arkadaşıyla sohbet ediyor, öbürü bir başkasının yanına gidiyor. Birbirlerinin yanından geçerken nazikçe dokunuyorlar.


    Sonra gecenin sonunda bu muhteşem çiftin hanım olanının yanına düştüm ve klasik soruyu sordum:


    -Nedir bu sır? Nasıl oluyor da 50 yılın sonunda hala böyle keyifli, mutlu, aşık ve büyük bir sevgiyle bir arada bulunabiliyorsunuz? Dedi ki:


    -Ben beş tane adamla evlendim. Ben:


    -Nasıl yani, bu sizin beşinci eşiniz mi? dedim şaşkınlıkla. Kadın:


    -Hayır, dedi. Eşlerimin hepsi aynı soyadını taşıyordu.


    -Biraz daha açar mısınız, anlayamadım, dedim. Şöyle anlattı:


    -İlk evlendiğim adam, çok hoş, yakışıklı, hırslı, amaçları olan, genç, çok tatlı ve çekici bir insandı. Ona kapıldım ve onu sevdim.


    Evlendikten kısa bir süre sonra işkolik oldu. Bu adamı sevmek çok zordu. Ama uğraştım ve işkolik haliyle de sevmeyi becerdim.


    Sonra siz gençlerin “orta yaş krizi” dediğiniz bir dönemden geçti. Sanki bir tren kaçıyor ve eşim de o treni yakalamak zorunda gibi hisseden ve hep koşturan bir adam oldu. Hakkında bazı olumsuz düşüncelerim olmasına rağmen onu da sevdim.


    Sonra o karizmatik adam emekli oldu. “Onu niye oraya koyuyorsun, bunu neden böyle yapıyorsun” diye her şeye karışan, akşama kadar vıdı vıdı konuşan bir adam oldu. Bu adamı da sevdim.


    Bak, karşıdan gelen şu cildi ve derisi kemiklerinden süzülmüş olan adama. Bu adam, ilk evlendiğim adam değil. Ben aynı adamın beş ayrı halini sevdim. Ateşini de külünü de közünü de.”


    Velhasıl aşk ölsün dostlar, üzülmeyelim.


    Tıpkı ecdadın ölülerini evlerinin yanı başına defnettikleri gibi, evimizin, yüreğimizin bir kenarına iliştirelim aşkı.


    O bir duraktı; inandığımız, yaşadığımız ve bize çok değerli duygular katan bir halimizdi. Aşkın bir üst kademesi olan sevgiye, saygıya, vefaya geçemediğimiz takdirde, hissettiğimiz o güzel aşk içimizde çürümeye ve evliliğimizi çürütmeye mahkum.


    “Eşime karşı eskiden olduğu gibi heyecan duymuyorum. Sevgim azaldı. Benim için artık hiç cazip/çekici değil. Daha önce fark etmediğim huylar edindi. Değişti, bambaşka bir kişi oldu” söylemleriyle (ciddi bir sorun olmadığı halde) bir evliliği sonlandırmak kadar ilkesiz bir şey olabilir mi?


    Hepimiz değişiyoruz, farklılaşıyoruz, yakınlığın ve sürekli beraberliğin doğal getirisi olarak kusurlarımızı saklanamaz bir halde yaşıyoruz.


    Gerçek erdem, bütün bunlara rağmen sevmeye, vefa göstermeye, çaba göstermeye, yıkılan yerleri tamir etmeye, kırılan gönülleri mamur etmeye devam etmek değil midir?


    En yüce Varlığı, eşyayı, insanı, kainattaki yerimizi, kendimizi, bir kaplumbağanın hışırtısını, bir akar suyun şırıltısını, bir yağmur damlasının güzelliğini vs. sevebilme kabiliyetimiz varsa eğer, eşimizi sevmeye devam etme ve onu olduğu gibi kabullenme kabiliyetimizi de küçümsememeliyiz.



    Gerçek erdemin peşinde olmak duasıyla, 

    Aşkın hürmetine sevgiyle kalalım.. 



    Ummu Reyhane
  • 299 syf.
    ·10 günde·Beğendi·8/10
    Genç marjinal bir hayat yaşayan ressam kadın ve evli iki çocuk babası orta yaşlı tesisatçı bir adam... Farklı iki kutupta yaşayan iki insanın bilmeden, düşünmeden, meçhul bir yola düştükleri hikayesi. Nereye diye düşünmeden gitmek isteyenlerin varabilecekleri tek yer geçmişleridir. İki farkı insanın geçmişlerine yaptıkları yolculukta aslında birbirlerine nasıl değdiklerini anlatıyor.
  • Trenin penceresinden bakan 24 yaşlarındaki genç heyecanla bağırdı. ”Baba bak, ağaçlar arkada kaldı.” Babası gülümsedi fakat yanlarında oturan bir çift, gencin çocuksu davranışlarına şaşırdı.
    Genç, bir kez daha bağırdı; ”Baba bak, bulutlar da bizimle geliyor” diye. Çift en sonunda dayanamayıp yaşlı adama; ”Sanırım oğlunuzun yardıma ihtiyacı var. Neden onu iyi bir doktora götürmüyorsunuz? ” diye sordu.
    Babası şöyle cevap verdi: ”Zaten şu an hastaneden dönüyoruz. Oğlum doğuştan görme engelliydi, bugün gözleri açıldı.”
    Her insanın bir hikayesi vardır. İnsanları tanımadan, onları yargılamayın. Gerçekler farkı olabilir..
  • Galiba keder yaşlı ile genç arasındaki farkı siliyor.
  • Atina’da bir kadın, yasalar karşısında bir çocukla aynı basamakta bulunuyor ve yaşamı boyunca bir erkeğin
    vesayetinde kalıyordu. O, evini sadece bir nezaretçinin eşliğinde terk edebiliyordu. Çok ender olarak kocasıyla birlikte yemeğe davet ediliyor ve kendi evinde ayrı bir bölümde oturuyordu. Resmi eğitim kurumları kadına kapalıydı. Filozof Demokritos, “Bir kadın düşünmeyi öğrenmemeli çünkü bu kötü sonuçlar doğurur!” uyarısını yapmıştı. Ergenlik çağına erişen genç kızlar hemen evlendiriliyorlardı, hem de çoğunlukla kendilerinden en az iki kat daha yaşlı erkeklerle. Büyük yaş farkı, yaşam deneyimlerinin azlığı ve eğitimlerindeki noksanlıklar, kadınların doğuştan gelen aşağılık duygularını güçlendiriyordu.
    Jack Holland
    Sayfa 40 - İmge Yayınları, Epub
  • 175 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Asıl isminin birebir çevirisi “Zavallı, Yoksul İnsanlar” olan kitabı yirmi üç yaşında yazmış olması hayret vericidir benim için. Son dönemlerde her ne kadar genç yaşında yazarlarımızın ortaya çıkmış olsa da yazdıkları şeylerin edebi yönü veya verdikleri mesaj ortada. Oysa Dostoyevski’nin bu yaşında böyle bir eser çıkarmış olması farkı ortaya koymaktadır. Zaten onun ilk kitabı İnsancıklar’ı okuyan yayımcı Nekrasov’un okur okumaz kapısına dayanıp “Yeni Gogol doğdu” demesi etkilendiğinin açık bir göstergesi olmuştur. Dostoyevski geçimini çeviri ile sağlıyor dolayısıyla yoksulluk içinde yaşıyor olması bir yaşlı gibi düşündürmüştür onu.
    Kitabın içeriğine gelirsek yoksul bir devlet memuru olan, Makar Alekseyeviç ile akrabası olan Varvara Alekseyevna arasındaki ilişkileri konu alan mektuplar üzerinden insanların zavallı halleri anlatılmaktadır. Devushkin iyi kalpli, yalnız ve yaşlı bir adamdır. Kitap boyunca yoksulluk içinde yaşamasına rağmen sevdiği insan için elinden geleni yapar,arada hediyeler alır. Hatta çoğu zaman insanların önünde küçük duruma düşer.
    Varvara’nın da durumu farklı değildir .Özellikle trajik hayat hikayesini ve Pekrovski ile yaşadığı duygular, bulunduğu durumu anlamak için yeterlidir.Genç yaşında babasını, Pekrovski’yi ve annesini kaybetmiştir.
    Devushkin’nin Varvaraya yazarken, ziyaretine giderken veya zevkleri için para harcarken diğer insanların gözünde küçük düşmesini önemsemesi başkası ne der kaygımızın yeni olmadığını ve hala devam ettiğinin göstergesidir.
    Kitabın sade,akıcı ve anlaşılır dili sayesinde anlatılan yoksulluğu birebir yaşıyorsunuz. Karakterlerin maddi nedenlerden dolayı yaşadıkları zavallı durumları okudukça halimize şükredip onlara hepimiz acıdık. Aynı durumların modern halini yaşadığımız halde neden acıdık peki? Yoksa öyle olmadığımızı mı düşünüyoruz?