• Biyolojik saatlerimiz de zamanın akışındaki değişikliklerden aynı ölçüde etkilenir. Örneğin, ikizlerden biri deniz seviyesinde kalırken, diğeri yaşamak üzere bir dağın tepesine gönderilsin. Dağın tepesinde yaşayan, deniz seviyesinde kalan ikizinden daha hızlı yaşlanacaktır. Yani bir daha karşılaştıklarında ikizlerden biri daha yaşlı olacaktır. Bu durumda yaş farklılığı çok azdır, ama ikizlerden biri ışık hızına yakın bir hızla yol alan bir uzay gemisiyle uzun bir yolculuğa çıkarsa, yaş farkı çok daha büyür. Döndüğünde, dünyada kalan ikizinden çok daha genç olacaktır. Bu durum ikizler paradoksu olarak bilinir, ancak bu, zihninizin bir köşesinde mutlak zaman düşüncesi varsa bir paradokstur. Görelilik kuramında eşsiz bir mutlak zaman yoktur; bunun yerine her bireyin bulunduğu yere ve hareket edişine bağlı kişisel zaman ölçüleri vardır.
  • Asıl isminin birebir çevirisi “Zavallı, Yoksul İnsanlar” olan kitabı yirmi üç yaşında yazmış olması hayret vericidir benim için. Son dönemlerde her ne kadar genç yaşında yazarlarımızın ortaya çıkmış olsa da yazdıkları şeylerin edebi yönü veya verdikleri mesaj ortada. Oysa Dostoyevski’nin bu yaşında böyle bir eser çıkarmış olması farkı ortaya koymaktadır. Zaten onun ilk kitabı İnsancıklar’ı okuyan yayımcı Nekrasov’un okur okumaz kapısına dayanıp “Yeni Gogol doğdu” demesi etkilendiğinin açık bir göstergesi olmuştur. Dostoyevski geçimini çeviri ile sağlıyor dolayısıyla yoksulluk içinde yaşıyor olması bir yaşlı gibi düşündürmüştür onu.
    Kitabın içeriğine gelirsek yoksul bir devlet memuru olan, Makar Alekseyeviç ile akrabası olan Varvara Alekseyevna arasındaki ilişkileri konu alan mektuplar üzerinden insanların zavallı halleri anlatılmaktadır. Devushkin iyi kalpli, yalnız ve yaşlı bir adamdır. Kitap boyunca yoksulluk içinde yaşamasına rağmen sevdiği insan için elinden geleni yapar,arada hediyeler alır. Hatta çoğu zaman insanların önünde küçük duruma düşer.
    Varvara’nın da durumu farklı değildir .Özellikle trajik hayat hikayesini ve Pekrovski ile yaşadığı duygular, bulunduğu durumu anlamak için yeterlidir.Genç yaşında babasını, Pekrovski’yi ve annesini kaybetmiştir.
    Devushkin’nin Varvaraya yazarken, ziyaretine giderken veya zevkleri için para harcarken diğer insanların gözünde küçük düşmesini önemsemesi başkası ne der kaygımızın yeni olmadığını ve hala devam ettiğinin göstergesidir.
    Kitabın sade,akıcı ve anlaşılır dili sayesinde anlatılan yoksulluğu birebir yaşıyorsunuz. Karakterlerin maddi nedenlerden dolayı yaşadıkları zavallı durumları okudukça halimize şükredip onlara hepimiz acıdık. Aynı durumların modern halini yaşadığımız halde neden acıdık peki? Yoksa öyle olmadığımızı mı düşünüyoruz?
  • Galiba keder yaşlı ile genç arasındaki farkı siliyor.
  • #kitapyorumu
    #OyuncuKadın #OrhanKemal
    Epsilon Yayınevi / 202 Syf. / Öykü

    Herkese Merhaba. İki farklı uzun hikayeden oluşan ( Oyuncu Kadın ve Gavurun Kızı ) Bir öykü kitabı ''Oyuncu Kadın''. Ve aslında kadınların çaresizliğini, kadın sorunlarını anlattığı bir kitap. Bu yüzden ilgimi çeken ve bitirdiğimde iyi ki okumuşum dediğim bir kitap oldu. Ve son öykü başlı başına zaten beni büyüledi. Orhan Kemal ile henüz yeni tanışıyor olsam da üslubuna hayran kaldım tıpkı ''Cemile'' kitabında olduğu gibi. İlk sayfasından itibaren tüm gerçekliğini ve samimiyetini ustalıkla konuşturuyor. Sonuna kadar gerçek edebiyatın tadına varıyorsunuz.

    Ben kitapta yer alan iki öyküden ''Gavurun Kızı'' adlı hikayeyi daha çok sevdim. Resmen Evdoksiya ve Kâmran'ın hayatına konuk oldum, öyle hissettim. Ama bu öyküden önce kısaca ilk hikayeden biraz bahsetmek istiyorum. ''Oyuncu Kadın'' isimli bu öykü Cumhuriyetin henüz kurulmadığı yıllarda, Konya'daki bir geleneği anlatıyor bize. Bu gelenek evlerde düzenlenen oradaki yerli halkın erkeklerinin, oyuncu kadın adı verilen kadınları oynatarak alem yapmalarından ibaret. Bu kadınlara karşı ilk sayfalarda ön yargıyla baksam da hayat hikayelerini okuduğumda ne kadar yanıldığımı anladım. O erkeklerin karılarının bile anlayışla karşılamaaı hatta onların tüm işi üstlenip her şeyi hazırlaması da bana çok tuhaf gelmişti. Bunun dışında bu öykü aslında sonu kötü biten, oyuncu kadın geleneği ile ilgili bir aşk hikayesi idi. Bu öyküde ayrıca Osm. Saltanatı da eleştirilip, Atamızın Cumhuriyet hareketi övülüyor. Saltanatın ne demek olduğu, sırf Millicilere katıldığı için, Mustafa Kemal'in dış düşmanlara karşı mücadelesinde yanında olduğu için, bir gencin annesinin vahşice Osm. Askerleri tarafından öldürülmesi her şeyi anlatıyor zaten.

    İkinci öykü ''Gavurun Kızı'' ise bir Türk genci ile bir içim su bir Rum kızının aşkını anlatıyor. Kâmran kimsesi olmayan bir genç, aynı şekilde rum kızı Evdoksiya, babası küçüklüğünde terk etmiş, annesi bir başka adamla ilişki yaşadığı için dedesi tarafından öldürülmüş. Ve Evdoksiya'yı 1 yaşından beri dedesi büyütmüş. Onun da dedesinden başka kimsesi yok. Onu rum gelenekleri, hıristiyan dinine bağlı yetiştirmiş. Ve aynı şekilde dinine, milletine bağlı birisiyle evlenmesini istiyormuş. Ama onun gönlü müslüman bir Türk'e düşünce olaylar geliştikçe gelişiyor. Ama kol kola verince hiçbir engel onların önünde duramıyor. Ne din farkı, ne geçim dertleri, ne de kötü insanlar.
    Yani kısaca aşk, din, yaşam zorlukları, geçim sıkıntıları, kötü insanlar ışığında gelişen çok güzel bir öyküydü. Hala etkisinden çıkmış değilim.
    Orhan Kemal in ruhu şad olsun. Bambaşka yaşamlarla beni buluşturduğu için kendisine çok teşekkür ediyorum. Umarım eserlerinin yaşadığını, sevildiğini hissedip rahat uyuyordur.

    Kitaptan Alıntılar:

    Bir ara,
    ''Teyze,'' dedi, ''gücenmezseniz size bir şey söyleyeceğim...''
    Kızlar, kadınlar temin ettiler. Ne vardı gücenecek?
    Gülümseyerek,
    ''Evleriniz de insanlarınıza benziyor!'' dedi.
    ''Ne gibi yavrum?
    ''İnsan sizleri de, evlerinizi de ilk görüşte yadırgıyor. Ekşi, asık yüzlü oluyorsunuz ama, sizinle tanışıp, evlerinizin içine girince...''
    ''Fikrini değiştiriyor mu?''
    ''O saat!''
    İhtiyar kadın dertli dertli içini çekti :
    ''Haklısın yavrum. Yüzümün ekşiliği, yıllar yılı çektiğimiz kahır, üzüntüden.Kahır çeken insan yaslı olur, canı gülmeyi istemez...''

    ''Sevin çocuklar!'' diye pekiştirdi. ''Sevebildiğiniz kadar sevin. Sevdiğiniz, ama gerçekten sevdiğiniz için hayatınızı tehlikelere atın, ölüme bile aldırış etmeyin. Çünkü, insan iki defa gelmiyor dünyaya!''

    Ulan enayi dedim, bu dünya fani bir dünya. Bu dünyada yeyip içtiğin, bir de sevip sevildiğin kâr kalır. Kime kalmış bu dünya? Kalsa Sultan Süleyman'a kalırdı.

    '' Aldırma. Din, min, şu bu... Hepimiz insanız!''

    ''Yooo... Gâvur mavur yok. Kaldırın bu lafları. Dininden bize ne? Bize insanlığı, güler yüzü, tatlı dili yeter!'' diyorlardı.
  • Çok etkileyici bir romandı. Ernest Hemingway’in özellikle bu kitabına atıfta bulunarak niye Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldüğünü anlayabiliyorum. Ernest Hemingway ile ilk defa bu romanıyla tanışmış oldum ve iyiki de tanışmışım, çünkü bana o sevdiğim denizin kokusunu ve esintisini getirdi.

    Santiago, geçimini balıkçılıkla kazanan her gün hem evi hem işi bellediği denizlere küçük sandalıyla ve sandalına yüklediği deniz sevgisi ve balıkçılık azmi ile açılan kitabımızın yaşlı ama gücü ve azmi yerinde başkarakteri. Ancak artık yaşlanmış ve gençliğindeki bilek güreş sahnesinde önceden çok güçlü olduğunu ve herkesin gıpta ettiğini öğrendiğimiz yıllar uçup gitmiş eski gücünü yitirdiğini ama azmini yitirmediğini ileriki sayfalarda heyecanla okuyoruz.

    Kitap 3 bölümden oluşuyor diyebilirim. 1. Bölümde kitabın çocuk kahramanı Manolin ile ihtiyar Santiago’nun yaş farkı sınırlarını aşan dostluğunu ve kasaba halkının artık talihsizliğiyle nam salmış Santiago’ya karşı gıcık davranışları ve onu hor görmelerini okuyoruz. O bunlara çok aldırış etmiyor, karısının ölümüyle tek dostu denizler ve kardeşleri bildiği balıklar olsa da Manolin ona sevgi ve büyük saygı gösteriyor ve aralarında güçlü bir dostluk bağı kuruluyor. Hikayenin güçlü unsurlarından biri de bu: Santiago ne kadar yaşlıysa Manolin o kadar genç; Santiago ne kadar tecrübeli bir denizciyse, Manolin o kadar tecrübesiz ama öğrenmeye hevesli. Öğreticisi olarak ta bu bilge yaşlı kurtu seçmiş . Manolin hem maddi hem manevi olarak Santiago’ya büyük destek veriyor. Bu ikili arasındaki güçlü bağ ile başlayan roman Santiago ve deniz arasındaki güçlü bağ ile devam ediyor. İleriki sayfalarda okuyacağımız Santiago’nun göstermiş olduğu güçlü azim ve dirayetin bir kısmı Manolinden bir kısmı da denize ve içinde yaşayan canlılara duyduğu saygıdan geliyor. Kitapta bu durum şu cümlelerle anlayabiliriz: “Keşke çocukta burada olsaydı.” ve “Balık da dostum oldu. Ne olursa olsun onu öldürmek zorundayım. Kim bilir kaç kişinin karnını doyuracak. Acaba onu yemeye layık mıdırlar?”

    Santiago 84 gündür hiç balık tutamamış ve kasaba ahalisinin dalga konusu olmuştur. 85. Günün ona şans ve büyük bir balık getireceğini düşünüyordur. Ve 2. Bölüm yaşlı balıkçının tek başına sandalıyla denize açılmasıya başlar. Bu süreçte kendi kendine konuşur; denizle, balıklarla, kuşlarla, Tanrıyla konuşur. Bu konuşmalar enteresan şekilde güzel anlamlı diyaloglar haline gelir. O deli değildir sadece yanında radyosu olsa yeterdir :)

    Ve 85. Günün şansı kendisini bulur yada o onu bulur. Dev kılıçbalığı oltasına takılır ve böylece büyük mücadele başlar. Bu büyük mücadelede Santiago’nun göstermiş olduğu azmini, olumsuz durumlarda bazı zamanlar pişmanlıklarını dile getirsede yılmayarak savaşmasını ve bu durumlarda şanssızlıktan dem vurmak yerine çözümler üreterek pes etmemesini büyük bir keyifle okuyoruz. Bu mücadele sadece Santiago’ya özgü değil elbet hem kardeşi olarak nitelediği hem de öldürmem gerek dediği o heybetli kılıçbalığının Santiago’nun ki kadar muazzam anlatılmış yaşama tutunma ve balıkçıya karşı verdiği savaşta bir o kadar eşsiz.

    Bu büyük mücadele en sonunda Santiago’nun zaferi ile sonuçlanır sonuçlanmasına da her şeyin mücadeleyi kazanmakla bitmediğini 3. Bölüm bize acı bir şekilde gösterir.
    Çünkü dönüş yolunda ne kadar açıldığını kan kokusunu alan köpekbalıkların üşüşmeleriyle anlar. Artık zaferini altın kemerini korumaya çalışan bir boksör gibi korumak zorundadır onlara karşı. Köpekbalıklarının, kılıçbalığının etinden aldığı her ısırıkta yaşlı adam kendisinden bir parça alınıyor gibi hisseder. Çünkü 3 günlük bir mücadelenin fiziki ve ruhen üstünde yaraları olmuş ve zor güçlüklerle kazanılmış zaferinin tek ispatı da yavaş yavaş önünden silinmektedir. Bu süreçte aynı azimle köpekbalıklarıyla da mücadele eder kana kan dişe diş her şeyini ortaya koyar. Ama ne fayda balığın artık bir tek kafası ve omurgası kalmıştır. Ama yine de Santiago şanssızlığına küfretmez “yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım o kadar” diyerek bize büyük bir hayat dersi veriyor. Biz de bu ihtiyar balıkçının denize olan tutkusu ve inancının ne derece güçlü olduğunu görüyoruz ve hayatımızda başımıza gelen kötü deneyimler ve karşılaştığımız durumlarda Santiago gibi davranabilsek hayatımızın nasıl değişebileceğini düşünüyoruz.

    Romanın dili kadar sade ve yalın ki başka romanlarda okuduğumuz karışık afili cümleler, uzunca felsefik betimlemelerle kurulan paragraflardan kaçınılarak duyguyu en yalın haliyle bize aktarıyor ve bizleri yaşlı balıkçıyla beraber sandalına buyur ediyor. Anlatımının sadeliğinde öyle güçlü bir anlatım var ki o ipin ucunda bizde asılıyor, elimiz kanıyor direniyor, onunla beraber savaşıyor, testisinde su içiyor, köpekbalıklarına bir darbede biz vuruyoruz.
    Yenmiş balığını, şanssızlığını ve kaybedişini denizin derinliklerinde bırakarak yeni günün getireceği yeni umutları düşünerek beraber sahile adımımızı atıyoruz. Bu fiziki mücadeleyi ve psikolojik savaşı kaybetmiş olabiliriz, sandalımız zarar görmüş, zıpkın ve çakımızı kaybetmiş olabiliriz ama her şey bitmiş değildir asla bazı şeyler yerine konulabilir yeter ki içimizdeki umut ışığı sönmesin azmimiz bilenmeye hazır olsun. Işık yandıkça, azim ve cesaret bilenerek daha kesinkinleşir yeni savaşlara her daim hazır oluruz, yeni zaferler de her daim onu kucaklamak için bizi bekleyecektir.

    Kitabı okuduktan sonra 2 filminin ve 1 kısa animasyonunun olduğunu öğrendim ve 1958 yapımı ilk filmi 2 gün sonra izledim. Film kitabın sesli bir anlatımı gibiydi ama Santiago’ya hayat veren Spencer Tracy’nin tek kişilik dev kadro misali harika oyunculuğu ile daha çok tiyatro izliyorum havasına girdim. Çekim yılına göre görüntüler ve denizde geçen bölümler hiç fena sayılmazdı. Bir tek Manolin karakterini pek tutmadım. Kitaptaki çocuktan uzaktı diyebilirim. Sonra 1999 yapımı 20 dk lık kısa animasyonu izledim. Kitabın özeti misali hikâye kısa tutularak en önemli yerler anlatılmış. Bu animasyon şimdikiler gibi olmasada tuvalden sıçrarcasına estetik güzel çizimlere sahipti. Hoşuma gitti diyebilirim bu kısa animasyon. 1958 yapımı filmi izledikten sonra Zorba romanının film çevriminde Zorba karakterini ustalıkla olağanüstü bir performansla canlandıran Anthony Quinn Santiago karakterini canlandırsa nasıl olur diye düşünürken 1990 yılında romanın tekrar filmleştirildiği ve başrolünde Anthony Quinn’in oynadığını öğrendim. Buda beni baya heyecanlandırdı, inşallah en kısa zamanda bu filmi de izleyeceğim :) Kitapsız, filmsiz, edebiyatsız, şiirsiz, sanatsız kalmayın.
  • Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı
  • Bir çift ikiz düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz düzeyinde. İlk ikiz ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır, yani yeniden karşılaştıklarında, öbüründen daha yaşlı olacaktır. Bu örnekte yaş farkı çok az olur, ama ikizlerden biri ışık hızına yakın hızdaki bir uzay gemisiyle uzun bir yolculuğa çıksa bu fark çok daha büyük olabilir. Döndüğünde, Dünya'da kalan ikizinden çok daha genç olduğu görülür. Bu, ikizler paradoksu olarak bilinir, ama insan, kafasından mutlak zaman düşüncesini atarsa bu paradoks ortadan kalkar