Franz Kafka

Franz Kafka

8.1/10
13.717 Kişi
·
48.526
Okunma
·
7.432
Beğeni
·
127.610
Gösterim
Adı:
Franz Kafka
Unvan:
Hukukçu, Yazar
Doğum:
Prag, 3 Temmuz 1883
Ölüm:
Berlin, 3 Haziran 1924
Yahudi bir tüccar aileden gelen, Almancaya da hâkim olan bir yazardı. Kafka’nın en önemli eserlerini, üç romanının (Dava, Şato ve Kayıp) yanı sıra; ortaya koyduğu birçok hikâyeleri oluşturuyor.
Kafka’nın eserlerinin büyük bölümü ancak Kafka’nın ölümünden sonra meslektaşı ve yakın arkadaşı Max Brod tarafından yayımlandı ve bu eserler 20. yüzyılda dünya edebiyatında kalıcı bir etki bıraktı.

1883 yılında Prag’da doğdu. Taşralı Çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir Alman Yahudi’si annenin çocuğu olan Franz Kafka’nın, içedönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçlu olduğu söylenir. Ailenin en büyük çocuğu olan Kafka’nın iki erkek kardeşi küçük yaşta hayatlarını kaybettiler. Kız kardeşleri Elli, Valli ve Ottla ise Nazi Almanyası’nın organize ettiği Yahudi katliamı Holocaust'da hayatlarını kaybettiler. Kafka, çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesinin Prag'daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu.

1893 yılında öğrenim görmeye başladığı Avusturya Lisesi, yalnızlığını ve kendi içine kapanmasında büyük etken oldu. Çek kökenli bir aileden geldiği halde Almancayı anadili olarak kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Kafka’yı, Almanlar da tam anlamıyla kendilerinden görmediler. Ufak yaşlarda da Çekçe konuşan Kafka gittiği Alman okullarının da etkisiyle Almancada ustalaştı.

1901 yılında Altstädter Gymnasium lisesini bitirdikten sonra Prag’daki Karl Ferdinand Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ne girdi. Buradaki eğitimi sırasında Alman edebiyatı derslerini takip etmeye başladı. Öğrenciliği sırasında Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı ve bu çalışmalara destek verdi. Kafka ilk eseri olan “Bir Savaşın Tasviri” adlı öyküsünü bu dönemde yazdı.

1902 yılında Max Brod'la tanıştı. Max Brod, Kafka’nın yaşamında önemli rol oynayan isimlerden biri olacaktı.

1906 yılında hukuk öğrenimini doktora ile tamamladı ve bir yıl süren avukatlık stajını yaptı.

1907'de Sigorta Şirketi’nde memur olarak çalışmaya başladı. Gündüzleri sigorta şirketinde sürdürdüğü çalışma hayatının yanı sıra geceleri ölümden bile daha derin bir uykuya benzettiği yazma işine yoğunlaşıyordu. Aynı yıl “Taşrada Düğün Hazırlıkları” adlı öyküsünü kaleme aldı.

1912 yılında nişanlısı Felice Bauer’le tanıştı. Onunla ilişkisini, üç kez ayrılıp yeniden nişanlanarak,

1919’a kadar sürdürdü. Evlenmemesine neden olarak hastalığını gösteriyordu. Oysa güncesinde evliliği bir burjuva bağı olanak nitelendirmiş ve edebiyat hayatını sürdürebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Nişanlısıyla bu ilişkisinden geriye beş yüzün üzerinde mektup kalmıştır. Bunlar, Kafka’nın ölümünden çok sonra 1967’de “Felice’ye Mektuplar” adıyla yayınlandı.

1917’de Kafka, verem olduğunu öğrendi.

1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı.

1920 yılında Milena Jesenska ile tanıştı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olan Milena Jesenska'ydi. Milena'yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkânsız ask Kafka’yı derin acılara sürükledi. Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan "Milena'ya Mektupları”nda Kafka şöyle dile getirir durumunu;

"En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki..."

Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas'a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944'te Almanya'da toplama kampında öldü.

1922’de emekli oldu, maddi durumu kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu.

1923`de ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya yoğunlaşmak için Berlin’e taşındı, orada da Dora Dymant adında bir sevgilisi oldu. Dora, Milena`dan daha şanslıydı Nazi Almanya’sına direndi ve 1952`de Londra’da öldü.

1924 yılı 3 Haziran gecesi, 1917 senesinde kaldırıldığı Viyana yakınlarındaki Keirling sanatoryumunda hayata gözlerini yumdu.

Kafka’nın eserlerinin hepsinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Nazilerin Çekoslovakya'yı işgali sırasında Kafka ile ilgili birçok belge yok edildi. 20 yıl süren dostluklarının sonunda Kafka bütün yazdıklarını ölümünden sonra yakması için Max Brod'a vermişti. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla ayni fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı.

Yaşamının ve yapıtlarının ortak yani, Camus’nün dediği gibi, "Her şeyi göstermek ve hiçbir şeyi teyit etmemektir".

Çünkü yaşamayı bir savaş, ama önceden yitirilmiş bir savaş olarak görür. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen olanaksızdır.
Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken, ya da uyurken, seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?
''Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben? İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. Sen de anlamazsın Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım?"
“Odamda günlerdir yalnızım,
ziyanı yok dünyada da yıllarca yalnız değil miydim?”
"Evet, seni seviyorum budala! Tıpkı denizin, kendi dibindeki bir çakıl taşını sevmesi gibi... Evet, işte sevgim seni böyle kaplıyor! Ve Tanrı izin verirse, senin yanında bu kez ben çakıl taşı olacağım..."
Franz Kafka'nın; böcek metaforu üzerinden, ana akımından ayrılana karşı, toplumun duyduğu hoşgörüsüzlüğü, dışlanmışlığı vurgulayan, herkes gibi olmak istemeyenlerin yaşadığı trajediyi anlatan, farklılıklara duyulan tahammülsüzlüğü gözler önüne seren şahane bir eseri. Herkesin okuması, kütüphanesinde bulundurması ve önermesi gereken bir klasik.
"hayatta her insanın kendini gregor samsa gibi hissettiği zamanları olmuştur"

kafka'nın sembolizmin ve soyut düşüncenin dibine vurduğu hikaye. fiziki bir değişiklikten yola çıkarak, belki de duygu dünyamızda bunun binlerce katı ters değişiklikleri ne kadarda doğal karşıladığımızı yüzümüze vurur. düşünülenin aksine değişen gregor samsa değil, ailesi ve çevresindekilerdir bana göre.

yazarın tam olarak ne anlattığından çok sizin ne anladığınıza bağlı bir kitap.hayatınızın her döneminde, her her okuyuşunuzda, yeni bir şey bulursunuz içinde, hayatınızdaki her dönüm noktasında, ilkokuldan liseye, liseden üniversiteye, her dönemde bir şeyler katar bu kitap size. hep kendinizden bir parça bulursunuz.

bir insanın böceğe dönüşmesiyle bir böceğin insana dönüşmesi arasındaki ayrımı düşündürür ilk başta.
sistemin çarklarından biri olursan, yaşarsın. Ama özgürlüğünü, sistemin belirlediği sınırlar dahilinde yaşamak zorundasındır. eğer çarktan ayrılmayı seçersen asıl özgürlüğü yakalamışsın demektir. ama bu sefer de toplum tarafından dışlanırsın. insanlar, onlara yük olduğunu sana hissettirmekten kaçınmazlar. psikolojin dağılır, yalnızlaşırsın ve sonunda ölürsün. en acısı da, kimse pek üzülmemiştir ölümüne. kurtulmuşlardır senden çünkü…

insanlara faydan dokunuyorsa onların herhangi bir ihtiyacını karşılıyorsan, sevilirsin, sayılırsın. eğer bir faydan dokunmuyorsa ve hatta zararın dokunuyorsa insanlar tarafından yavaş yavaş dışlanırsın. ilişki bu duruma geldiğinde artık onların umrunda olmuyorsun ve gözlerinde bir böcek olarak görünüyorsun sadece.

bunu hayatınıza da uygulayabilirsiniz. siz insanlara iyilik yapsanız da bu iyiliği kestiğiniz vakit karşı tarafın takındığı tavrın bir anda nasıl değiştiğini görebilirsiniz rahatlıkla. iyilik artık mesuliyete dönüşür…
Dönüşümü rastgele elinize alıp okursanız sizin için bir şey ifade etmeyebilir hatta bu adam ne yazmış diye yarıda bile bırakabilirsiniz fakat okumadan önce kitap hakkında ufak bir inceleme yapmalısınız yazılış amacını biraz çerçeve etmelisiniz sonra okuduğunuzda ayrı bir bakış açışı yakalamış olup o bakışla kitaba hakkettiği değeri verebilirsiniz
İnsansız hayat aracı.

Yeter ki yatakta hiçbir şey yapmadan kalmamak. Her zaman bir şeyleri seçme zorunluluğuna itilmelerimiz. Ayağa kalkabilmek için ellere ve kollara ihtiyacı olmak. Sistemin bize sunduğu somut sınırlardan soyutluklarımızı kullanarak sıyrılamamak. Samsa kelimesinin bir börek çeşidi anlamına gelmesi. Belirsizliğin çekiciliği. İnsanlarla iletişim kurarken yaşanan, asansörlerde zamanın bir türlü geçmemesi gibi oluşan iletişim fobisi. Dünyadaki yaşamış, yaşıyor olan ve yaşayacak her insanın bir tane bile olsa böcek ezmiş olması ve yine bir tane bile olsa böcekten tiksinmiş olmaları.

En tatlı sabahlar içsel devinimlerle başlar. Dünyanın o ruhu ezen kaosu ve gürültüsü hepimizin ruhlarını bir böceğe dönüştürür. Aslında her gün metrobüslere, arabalara, mezarlara, mağazalara, oy kullanmaya, okullara ve işimize ruhlarımız böcekleşmiş olarak gideriz. Daima bizleri A noktasından B noktasına götürmeye şartlanmış insansız hayat araçları içerisinde bulunuruz. İnsansız hayat aracı dediğim de aslında ruhun ta kendisi. Ne kadar insanlıktan uzak, o kadar yere yakın.

Tin Suresi 4.ayetinde geçtiği gibi "Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık." cümlesinden insanların yaratılışının güzelliğine, 5.ayetinde geçtiği gibi de "Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik." cümlesinden dönüşümün ta kendisine ulaşıyoruz! Acaba dıştan o kadar tiksinç görünen böcekler aslında onlarca altın orana sahip, en güzel biçimde yaratılan insanlardan daha mı masumlar yoksa? Gerçekten, biz neye dönüşüyoruz? Bu kocaman beton yığınlarını dünyaya yığan, bütün belaların baş sorumlusu insanoğlu yolculuğuna böyle nereye kadar devam edecek? https://www.youtube.com/watch?v=WfGMYdalClU

Peki, son ağaç kesildikten, son nehir zehirlendikten ya da son balık yakalandıktan sonra mı anlayacağız paranın yenmiyor olduğunu? Ya da dönüşmeyen tek şeyin dönüşümün ta kendisi olduğunu? Esas şaşırdığım şey de bizleri doğurmuş olan insanların bizler için demiş olduğu nurtopu gibi lafından sonra kintopu ve paratopu olan insanlara dönüşmüş olmamız. O gözleri açılmamış bebeklik hallerinden sonra gözleri açılan canavarlara dönüşmemiz. Keşke bir böcek olup da bu olmuş, oluyor olan ve olacak olayların hiçbirini görmemek isteyişlerimiz.

Kafka'nın Dava kitabındaki K.'nın o bitmeyen merakının sürecinde gittiği yukarıdaki kasvetli sistemdeki insanların aşağıda duran K'ya baktıklarında nefes alamamaları ve ölecekmişçesine hissetmeleri gibi, Samsa'nın etrafındaki insanların -yani biz, hepimiz!- her birisi de olabildiğine rütbeli, olabildiğine ego sahibi, olabildiğine kibirli, olabildiğine iyi arkadaşlıkların ve sevgilerin sahibi, olabildiğine para ve güç sahibi olmayı ister. Beklemediğiniz, tanışmadığınız ve yüzleşmekten korktuğunuz o sistem sizi eninde sonunda odanızda bulur ve sizi bir paranoyağa, böceğe ya da apeirofobik bir insana dönüştürene kadar da hiç durmadan o duyulmayan sesini çığırmaya devam eder.

Dönüşüm benim açımdan Kafka'ya ait esrarengiz bir kaçış romanıdır. Kaçış fakat bastığı toprağın üstündeki acılardan farkında -nereye kaçarsan kaç- kaçamayacağın bir kaçış. Öyle ki, dönüşümün nedeninin bile hiç sorgulanmadığı, aynen kabullenildiği bir kaçış. Eski muhabbetlerin samimiliğinden ve aile yaşantısının güzelliğinden, statik ve katı bir duygusuzluk hayatına doğru alınan yoldan kaçış. Otoritenin psikolojik, spiritüel ve ekonomik olarak bizlere biçtiği rolün sömürgesinden 1984vari bir kaçış.

Peki, böcek mi toplumdan çıkar yoksa toplum mu böcekten?
Paranoyaklık üst seviyede! Geliyor birileri sabah hiçbir şey yokken kapınızı çalıyor. Aa yoksa siz ayakkabı aldınız da kargonuzun geldiğini falan mı sandınız? Yok öyle bir dünya. Karşınızda hiç de önceden görmediğiniz hatta mahallenizde bile görmediğiniz adamlar. Ne yapabilirsiniz ki? Dilenciye bile kapını açmazsın. Bu adamlara niye açma isteği duyarsın ki? İşte senin davan bu. Senin davan burada başlıyor. O adamlar senin nefsin ve sen o kapıyı açana kadar da orada duracaklar. Sen ne kadar o adamları ve davanı düşünürsen o kadar bu davanın içine gireceksin ve çıkamayacaksın. Ne kadar da Truman Show'vari bir dünya değil mi ama!

Dava size nasıl kaçacağınızı öğretmez. Kaçamazsınız da zaten. O merak dürtüsü yok mu o merak dürtüsü. Sizi yiyip bitirir. Bir bakarsınız sizden yukarıda olan insanların odasından çıkarken onların size karşı öksürdüğünü ve size yukarıdan baktığını görürsünüz. Budur sizin davanız, neden o insanlar yukarıdayken ben aşağıdayım diye kafanızı yiyip bitirirsiniz. Sen o kafayı yiyip bitirene kadar davan da seni bekler oralarda bir yerde. Aslında dava da hem her zaman vardır hem de hiçbir zaman yoktur. İsteyen ve onla tanışmak için can atan kimseler için bu böyle değil midir zaten? Kapına kargo gelmesini beklerken böyle adamların gelmesini nasıl açıklayabilirdin ki annene? Normal bir gün olacağını sanıp camış gibi koltuğunda yatıp Whatsapp'ta arkadaşlarınla grup sohbeti yapacağın yerde senin davanı hatırlatıp sana "Tutuklusunuz, bundan başka bir şey bilmiyoruz." diyecek adamlar olsa senin tepkin ne olurdu sanki?

Dava, sizin davanız efendiler. Bu kitap yazılmasaydı bu davadan habersiz kalacaktık. Zira bu dava hep içimizde, bizi her gün yiyip bitiriyor kapımıza gelmese de.
Aslında bu kitap okumak istediğim kitaplar arasında yoktu. Kitapçıda ucuz, ince olduğunu gördüm, çok okunduğunu da bildiğim için aldım. Bu kitabı okumak istemiyordum çünkü hamamböceklerinden nefret ederim ama aldığım için okudum. Okurken midem bulandı. Gözümün önünde dev gibi hamamböcekleri görür oldum. Çok gerçekçiydi... Bir yazar kendini bir böceğin yerine nasıl bu kadar iyi koyabilir, şaşırdım.

Kitap kapağı ve kitap ismi ancak bu kadar güzel kitabı anlatabilir. "Böceğe dönüşen insan" herkes en azından bu kadarını bilir bu kitap hakkında ama okuyunca durumun farklı olduğunu görürsünüz. İnsan'a bir böcek olduğunu hissettirir bazı aileler, kişiler. Acaba aslında böcek olan kişiler bu duyguyu hissettirenlerin kendileri midir? Bir insan en yakınları olan ailesinden saygı görmez ise kendini değersiz bir böcek gibi hissetmez mi? Çok hasta olduğunuz da, işiniz basit bile olsa, yaptığınız tek olumlu şeyi, kendinizi iyi hissettiren işinizi yapamıyorsanız ve müdürünüz sizin gibi çalışkan, dürüst birine inanmaz ise kendinizi nasıl hissedersiniz? İşte bu kitapta okuduğunuz satırların duygularını hissedeceksiniz? Yıkılmış olan bir gencin, Gregor Samsa'nın acı dolu hikayesini okuyacaksınız. Mutlaka okuyun, böceklerden tiksinseniz bile...
"Herkes 'sürüye' katıldığından ötürü güven içerisinde, ...sınırları 'iyice' çizilmiş bir yaşam."

Kafka'nın (1920-23) Jonouch'la konuşması


Öncelikle Dönüşüm, sayfa sayısının azlığına, üslubunun görünüşteki yalınlığına karşılık deyim yerindeyse öyle kolay yutulur lokma değil.

Kolay yutulur lokma olmamasına rağmen neden bu kadar çok okunduğuna gelirsek; Ahmet Cemal bu konu da kitabın sayfa sayısının azlığını, kitabın ince olmasından dolayı çok okunuyor denilmesine karşı çıkıyor. Bu çok okunmayı başka bir olgu da aramak gerektiğini bununda eserin 20.yüzyılın başlarında kalema alındığı yıllarda toplumların  artık 'insan' kavramının niteliği konusunda arayışa girmelerinin eserin çok okunmasına neden olduğunu belirtiyor.

Evet katılabilirim ama insanın niteliği bağlamında kitabı okuyan kesim o yıllarda Avrupa toplumları idi. Günümüz de bence çok okunması sayfa sayısının azlığı gibi geliyor insanlar bir oturuşta okuyup bitirebilecekleri eserleri hele ki bir de bu çok okunanlardansa  hemen aradan çıkarma gibi bir  eğilimle okuyorlar.

Kaldı ki çok okunmasına rağmen bu kadar simgelerin yoğun olduğu ve Kafka'nın eserlerinde oluşturduğu iki dünyayı da

-Günlük yaşam ve
-Doğaüstü kaygının dünyası

dikkate alırsak eğer eser Kafka'ya değilde başka birine aitmiş gibi simgelere takılmadan düz okuyup ilk anlamıyla eseri anlamlandıranlar bu klasiği çok 'basit' görüp 'abartıldığını' bile düşünebiliyor.

Oysa Dönüşüm Ahmet Cemal'inde belirttiği gibi kolay yutulur lokma değil.
Kolay yuttuğunu düşünenler sadece
Günlük yaşam penceresinden bakıp anladıklarını sanabilirler.(ki bu da yanlıştır diyemem.)
Kafka'nın farklı bakış açıları ile 2 kez okunulmasını bazı yazarlar tavsiye ediyorlar. Yoksa sıradan bir uzun hikâye gibi görebilirsiniz.

Öykü 'sürüden' (Toplum) ayrılmaya başlayan
Gregor Samsa'nın böcek metaforu üzerinden :
- Aile yapısı ve
- Toplumsal yapıyı ayrıntılı olarak eleştirmektedir. Bu eleştiriler nesnel bir boyuttadır.

===============Spoiler=================

Gregor Samsa'nın böcek olarak uyanması ile başlayan öykü böcek olarak uyanmasına çok şaşırmayan Gregor'un işe gitmek için kurduğu alarmı duymadığının farkına varması yani insanın toplumsal bakımdan 'kullanım talimatlarına' uymadığını fark etmesiyle bir telaşa kapılması ve işe gidememesi üzerine ailesinin tepkisi ve müdürünün eve gelmesiyle bu 'uyanış' sürecine verilen tepkiler ile devam ediyor ve Gregor'un ölümüyle sonlanıyor.

"Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutsam nasıl olur."

Uyuma fikri şüphesiz ki Gregor için bir fiziksel süreç değildir. Çünkü Gregor artık aile ve toplumun baskıcı yapısına karşı 'başkaldırmıştır.'
Gerçek bilinç yerine geldiği için uyumanın ona fayda vermeyeceği gün gibi ortadır zaten Kafka'nın onu yeniden uyutmasını beklemiyoruz.

Müdür bey:" Hiç iş yapılamayacak bir mevsim yoktur, Bay Samsa asla da olmamalıdır."

Onu böcek olarak gören müdürünün kabullenemeyişi ve yüzüne bile bakmadan sırt dönüp gitmesi toplumsal işleyişi aksatan insanların bahanelerinin dinlenmeyeceğini gerek duyulmadığını gösteriyor.

Müdür giderken Gregor'un kız kardeşi evde olsaydı eğer:
"kız kardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey'in  korkusunu yatıştırırdı." diye düşünmesi bunun nasıl bir yatıştırma olacağını söylememe gerek yok sanırım toplumda belirli bir mevki anlamda üstünlüğü olanların diğer bireylere nasıl baktığını görebiliriz.

Simgelere de göz atmak gerekirse
Gregor'un odasında asılı bulunan

Kadın resmi: Ailesine bakma sorumluluğu ve iş baskısı yüzünden özel hayatının olmamasını yani cinsel bastırılmışlığı gösteriyor o resmi almaya çalıştıklarında karşı konulamaz bir şekilde resmi saklamaya, vermemeye çalışmasıda bastırdığı duygunun ne denli güçlü olduğunu gösteriyor bize.

Merdiven: İçinde bulunduğu durumdan kurtulmanın zorluğunu labirent şeklinde belirtilmiş.

Ve 4 5 kez 'pencere' vurgusu yapılmış bu da hapsedilmişliği yani özgürlüğü pencere ile simgelemiş. "Pencereden bakmanın iç dünyasında filizlendirdiği özgürlük duygusunu anımsamasıydı." (Can Sayfa 49)

Gregor odasına girdiği zaman karanlık dışarı çıktığı zamansa aydınlık olarak görsteriliyor.
Gregor hayattayken odasının çok karanlık ama öldükten hemen sonra aydınlanması ailenin ve toplumun 'uyanışı' yani başkaldırmayı kabul etmemesini tam tersi şeklinde gösteriyor.

17 yaşında olan 'işsiz' kız kardeşinin ilk başta ona sahip çıkması sonra da evden gönderilmesini istemesi ise kız kardeşinin işe başlaması yani sürüye katılıp toplumun parçası haline gelip sistemin kölesi olduktan sonra evden kovma fikrini benimsemiştir.

"acaba küçükhanım yanımıza gelip çalmak istemezler mi, çünkü bu oda çok rahat?
Baba, sanki kemanı çalan kendisiymiş gibi: Rica ederim memnuniyetle diye karşılık verdi."

Aile yapısı içinde bireyin fikirlerinin önemsenmediğini karar verme kısmının aileye bırakılmasını eleştirmiştir.

Doktor çağırılması ve doktorun geldiğine dair bir bilgi verilmemesi ise hiçkimsenin bu uyanışı anlayamayacağını Gregor'un iç konuşması ile anlıyoruz.


Eklemek istediğim o kadar çok şey var ki kısa tutmak için atladım hep ona rağmen uzun oldu.
Güncelliğini sürekli koruyacak bir eser her okudunduğunda farklı ayrıntılara denk gelinebilir. Kütüphanenizde bulunulmasını tavsiye ederim. Sisifos Söyleni'nden sonra okunması anlaşılması için daha iyi olabilir.
Briefe an Milena..
Kitabı çok önce okuduğum için incelemeyi çok önce yapmam gerekirdi ama bu güne kısmetmiş..
Bir sayfa okuduğumda,o sayfanın etkisinden kurtulmam uzun sürdü.Kafka'nın Milena için hissettiği tutkuyu damarlarımda hissettim. beynimden kalbime aktı. metroda, otobüste, kalabalık yalnızlıklar içerisinde Milena' ve Kafka'nın duygularını, eylemlerini ve o tüm mektupları sorguladım, ben ne yapardım diye düşündüm.

Bir erkeğin ne kadar acizlenebileceğini ve çaresizlik içine düşebileceğini gösteren nadir eserler biri..

Kitabı okuduktan sonra, ''ya aşk bu kadar olmalı, ya hiç'' demekten de kendini alamayabiliyorsun, bir diğer düşünce de aşkının ulaşılmaz olduğunu bilmek mi aslında aşkı körükleyen?, elde edemeden, düşlerinde kurduğu hayallerde yaşattığı gibi kalmak mı?, bu yüzden mi Kafka aslında Milena'nın imkansızlığıyla sevgili?.

Kısa keseyim;
Bu mektuplar ile günümüzün what's app konuşmaları arasındaki fark, neden iğrenç bir dünyada yaşadığımızın göstergesidir. bu karşılaştırma, elbette o zamanların mükemmel olduğunu söylemez; fakat şimdinin çöplüğünü en çıplak hâliyle görmemize yardımcı olabilir.
"İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar?" demiş Kafka. Ve eserinde de o yumruğu yedirmiş. Yani şahsen ben kitabın sonlarına doğru o yumruğu tam aklımdan yedim. Düşüncelerimden vurdu beni Kafka.

Bence Kafka'nın yazdığı en iyi eser bu olmalı. Beğenmeyelerin ve önermeyenlerin aksine gerçekten çok etkileyici buldum. Iyi ki buluşma kitabımız olarak seçmişiz zira sadece inceleme yapmak yetmez bana. Karşılıklı oturup üzerinde konuşmak istediğim çok şey var. Uzun uzun tartışılabilecek, farklı bakış açıları sunulabilecek bir eser her şeyden önce. Baştan sonra hikayenin ilerleyişi hakkında en ufak bir tahminde bulunamıyorsunuz, merak uyandırıcı ve çok akıcı. Ayrıca bir hukukçu olan Kafka'nın hukuk sistemine yaptığı en ağır eleştiridir bence Dava. Yaptığı tespitlerle görüyoruz ki aslında Kafka'nın kafasında yarattığı bu distopya günümüzün anayasası, hukuğu, avukatı, hakimi, sanığı.. Bu da onun ne kadar ilerigörüşlü bir insan olduğunu kanıtlar nitelikte.

Konu olarak tıpkı Dönüşüm'deki gibi başlıyor. Bir sabah bambaşka bir güne uyanır karakterimiz Bay K. Artık tutukludur. Ne ile suçlanmaktadır kitabın sonuna kadar bilinmez. Bu bir sır. Ya da tıpkı Samsa'nın örümceğe dönüşmesi gibi sembolik midir yoksa? Evet semboliktir bence bu çünkü K aslında kendi zihninde tutuklanmıştır. Ki bu olabilecek en kötü senaryo da değil midir zaten?

Kitaptan kısa bir alıntı: "Zincire vurulmuş olmak çoğu kez özgür olmaktan daha iyidir." (Panama Yayıncılık- Sayfa 225) nasıl yani olur mu canım öyle şey diyeceksiniz. Nietzche'nin bir sözü ile yanıt vermek istiyorum bu alıntıya. "Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim, bir boyunduruktan kaçıp kurtulduğunu değil." (Böyle Buyurdu Zerdüşt- İş Bankası Yayınları Sayfa 57) işte böyle. Kafka'nın bu alıntısındaki zincir nedir? Insanın beynine hükmeden düşünceleri, korkuları. Bir başkasının sizin adınıza kararlar verebilmesi bazı durumlarda iyidir. Mesela bir avukatın varlığı size güven verir. Sizin yerinize birileri davanızla ilgilenecek, size çıkış yolları arayacaktır. İste Block sırf bu yüzden zavallı bir köpeği oldu avukatının. Kitapta beni en çok etkileyen ikinci kısımdı. Ilki ise o son kısımdaki bekçi ve taşralı hikayesiydi. Işte yumruğu orada indirdi bana Kafka!
DİKKAT SPOİLER VARDIR !!!

Sevgili Milena,

Sana bu mektubu ruhlar aleminden yazıyorum.Ya da kulağına hatta yüreğine fısıldıyorum diyelim.

Bildiğin gibi ben öleli 3 sene oldu , neden bu kadar beklediğimi soracak olursan sebebi basit. Burada işler pek dünyadaki gibi değil, önce her fani gibi verilmesi gereken hesaplarımla meşguldüm.Asıl hesap kıyametten sonra görülecek olsa da bazılarımız için ölünce başlıyor. Bu süreç bizim gibi okuyan yazan kişilerde biraz uzun sürüyor, kalem deyip geçme.. Sorumluluğu olduğunu bilirdim ama ölünce daha iyi anladım.

İlk bir yılım böyle geçti. İkinci yılım ise benden önce ölen bütün akrabalarımla tanışma ,konuşma, muhabbet faslıydı. Bir görsen herkes nasıl yolumu gözlemiş, bizim çocuk ne güzel ne vicdanlı adam diye hep övünmüşler buradan
dünyaya bakıp bakıp.

Üçüncü yılım ise benim için bambaşkaydı. Gelmiş geçmiş büyük yazarlarla tanıştım, tabi hep dünyadan konuştuk. Meğer bizim burun kıvırdığımız dünya hayatı, kısacık oluşuyla ve tam da bu nedenle biricikliğiyle ne de kıymetliymiş. İnsan bazı şeyleri ölmeden anlayamıyor.

Kimlerle tanışmadım ki, Dostoyevski başta olmak üzere beş bin yıllık filozoflara kadar. Detaylara giremiyorum üzgünüm, katı kurallar var. Sen henüz dünyada olduğun için fazla bir şey anlatamam, gelince kendin görürsün. Sanırım seni ölene dek yeni acılar bekliyor olacak, sabretmekten başka çaren yok.

Bütün bu söylediklerim asıl söylemem gereken şey için bir giriş. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, söylemesi bir ölüye bile öyle ağır geliyor ki, hele de sen henüz hayattayken. Yani ölmüş olsan belki işim daha kolay olurdu, beni anlayabilirdin.

Milena! Aramızdaki her şey çok büyük bir yalandı. Aslında ben bunu dünyadayken de seziyordum ama burada apaçık anladım, anlamak ifadesi hafif kalır gerçi. Bana bildirildi, sözsüz ve kelimesiz üstelik.

Elim kırılsaydı da sana o mektupları yazmasaydım diyecek oluyorum ama yazmışım işte ne fayda. Bizden sonraki nesilleri zehirlemekten başka bir işe yaramayacak. Yalnızlığımın beyhude haykırışlarıydı onlar. Yok yere senin de kafanı karıştırdım, üzdüm,hırpaladım.

Bunları sana ulaşmanın tek yolu olan rüyanda anlatıyorum. Milena lütfen beni bağışla , hakikati sadece Tanrı bilir ve izin verdiği kadarıyla da ikimiz. Senin ne zaman bu tarafa yani gerçek hayata adım atacağını bilmiyorum. Sağlığında olmasa da ölünce o mektupları birileri okuyacaktır.Belki de kitap haline dönüşür de milyonlarca kişi okur, ne kadar da ızdırap verici ah.

Sabah uyandığında bütün ayrıntıları hatırlıyor olacaksın, senden ricam kimseyle bu konu hakkında konuşmaman. Ne kadar tedirginim farkında mısın? Bu huyumu ölüm bile değiştiremedi.

Ama her şeye rağmen dostluğumuz gerçekti Milena! Dostluk ki aşk,arzu,hayal gibi kavramların ne kadar beyhude olduğunu gösteren yegane yakınlık biçimidir. İşte bunu dünyadayken de anlamaya başlamıştım.

Hatırlar mısın bir zamanlar sana, “En çok seni seviyorum diyorum; ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki… ” diye yazmıştım.

Aslında insan yalnızlığına bir tanık, hatalarına da bir suç ortağı arar hepsi bu. Yalnızlığından ayrılmak istemeyen ve hatalarını tekrar etmekten vazgeçmeyen benim gibi birisi de hayatını boş yere tüketir işte böyle . Tek tesellim düşünen,okuyan ve yazan biri olmuşluğum. Böylece gelecekte benimle gönül bağı kuran pek çok dostum olacak. Ölüler aleminde gördüğüm saygıyı ve değeri de buna bağlıyorum.

Milena sevgili dostum !
Şimdilik araftayım ve gelişin cennetim olacak, seni bekliyorum..

Haziran 1927 , Franz K.

Yazarın biyografisi

Adı:
Franz Kafka
Unvan:
Hukukçu, Yazar
Doğum:
Prag, 3 Temmuz 1883
Ölüm:
Berlin, 3 Haziran 1924
Yahudi bir tüccar aileden gelen, Almancaya da hâkim olan bir yazardı. Kafka’nın en önemli eserlerini, üç romanının (Dava, Şato ve Kayıp) yanı sıra; ortaya koyduğu birçok hikâyeleri oluşturuyor.
Kafka’nın eserlerinin büyük bölümü ancak Kafka’nın ölümünden sonra meslektaşı ve yakın arkadaşı Max Brod tarafından yayımlandı ve bu eserler 20. yüzyılda dünya edebiyatında kalıcı bir etki bıraktı.

1883 yılında Prag’da doğdu. Taşralı Çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir Alman Yahudi’si annenin çocuğu olan Franz Kafka’nın, içedönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçlu olduğu söylenir. Ailenin en büyük çocuğu olan Kafka’nın iki erkek kardeşi küçük yaşta hayatlarını kaybettiler. Kız kardeşleri Elli, Valli ve Ottla ise Nazi Almanyası’nın organize ettiği Yahudi katliamı Holocaust'da hayatlarını kaybettiler. Kafka, çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesinin Prag'daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu.

1893 yılında öğrenim görmeye başladığı Avusturya Lisesi, yalnızlığını ve kendi içine kapanmasında büyük etken oldu. Çek kökenli bir aileden geldiği halde Almancayı anadili olarak kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Kafka’yı, Almanlar da tam anlamıyla kendilerinden görmediler. Ufak yaşlarda da Çekçe konuşan Kafka gittiği Alman okullarının da etkisiyle Almancada ustalaştı.

1901 yılında Altstädter Gymnasium lisesini bitirdikten sonra Prag’daki Karl Ferdinand Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ne girdi. Buradaki eğitimi sırasında Alman edebiyatı derslerini takip etmeye başladı. Öğrenciliği sırasında Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı ve bu çalışmalara destek verdi. Kafka ilk eseri olan “Bir Savaşın Tasviri” adlı öyküsünü bu dönemde yazdı.

1902 yılında Max Brod'la tanıştı. Max Brod, Kafka’nın yaşamında önemli rol oynayan isimlerden biri olacaktı.

1906 yılında hukuk öğrenimini doktora ile tamamladı ve bir yıl süren avukatlık stajını yaptı.

1907'de Sigorta Şirketi’nde memur olarak çalışmaya başladı. Gündüzleri sigorta şirketinde sürdürdüğü çalışma hayatının yanı sıra geceleri ölümden bile daha derin bir uykuya benzettiği yazma işine yoğunlaşıyordu. Aynı yıl “Taşrada Düğün Hazırlıkları” adlı öyküsünü kaleme aldı.

1912 yılında nişanlısı Felice Bauer’le tanıştı. Onunla ilişkisini, üç kez ayrılıp yeniden nişanlanarak,

1919’a kadar sürdürdü. Evlenmemesine neden olarak hastalığını gösteriyordu. Oysa güncesinde evliliği bir burjuva bağı olanak nitelendirmiş ve edebiyat hayatını sürdürebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Nişanlısıyla bu ilişkisinden geriye beş yüzün üzerinde mektup kalmıştır. Bunlar, Kafka’nın ölümünden çok sonra 1967’de “Felice’ye Mektuplar” adıyla yayınlandı.

1917’de Kafka, verem olduğunu öğrendi.

1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı.

1920 yılında Milena Jesenska ile tanıştı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olan Milena Jesenska'ydi. Milena'yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkânsız ask Kafka’yı derin acılara sürükledi. Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan "Milena'ya Mektupları”nda Kafka şöyle dile getirir durumunu;

"En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki..."

Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas'a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944'te Almanya'da toplama kampında öldü.

1922’de emekli oldu, maddi durumu kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu.

1923`de ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya yoğunlaşmak için Berlin’e taşındı, orada da Dora Dymant adında bir sevgilisi oldu. Dora, Milena`dan daha şanslıydı Nazi Almanya’sına direndi ve 1952`de Londra’da öldü.

1924 yılı 3 Haziran gecesi, 1917 senesinde kaldırıldığı Viyana yakınlarındaki Keirling sanatoryumunda hayata gözlerini yumdu.

Kafka’nın eserlerinin hepsinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Nazilerin Çekoslovakya'yı işgali sırasında Kafka ile ilgili birçok belge yok edildi. 20 yıl süren dostluklarının sonunda Kafka bütün yazdıklarını ölümünden sonra yakması için Max Brod'a vermişti. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla ayni fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı.

Yaşamının ve yapıtlarının ortak yani, Camus’nün dediği gibi, "Her şeyi göstermek ve hiçbir şeyi teyit etmemektir".

Çünkü yaşamayı bir savaş, ama önceden yitirilmiş bir savaş olarak görür. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen olanaksızdır.

Yazar istatistikleri

  • 7.432 okur beğendi.
  • 48.526 okur okudu.
  • 1.722 okur okuyor.
  • 29.332 okur okuyacak.
  • 1.494 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları