Gustave Flaubert

Gustave Flaubert

7.7/10
1.000 Kişi
·
4.509
Okunma
·
324
Beğeni
·
12.053
Gösterim
Adı:
Gustave Flaubert
Unvan:
Yazar
Doğum:
Rouen, Fransa, 12 Aralık 1821
Ölüm:
Rouen, Fransa, 8 Mayıs 1880
Pek çok eleştirmen tarafından modern romanın babası olarak kabul edilen, ünlü realist Fransız romancısı Gustave Flaubert, 1821'de Rouen'de, ünlü bir cerrahın oğlu olarak doğdu. Rouen Lisesi'nde eğitim görürken, yetenekli, ancak disiplinsiz bir öğrenci olarak dikkat çekti. Liseyi bitirdikten sonra Paris'te hukuk okudu, ancak bu alanda ilerlemek yerine sanatçı çevrelerine girmeyi ve edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1849'dan 1951'e kadar Yunanistan'ı ve Yakındoğu'yu gezdi. İlk yapıtlarını vermeye başladığı sırada bir sinir hastalığına yakalandı; böylece Croisset'deki evine çekerek kendini yazıya verdi. İçekapanıklığından, yalnız Mısır'a ve Tunus'a yaptığı yolculuklarla sıyrıldı. Ünlü romanı Salambo'yu ona esinleyen de, bu yolculuklar oldu. Bu sırada pek çok kişiyle yazışıyordu; mektuplarından bazıları sonradan büyük ün kazandı. Flaubert'in ileri yaşları acılar, edebi başarısızlıklar ve maddi zorluklarla geçti. Bu dönemdeki en büyük avuntuları, manevi oğlu olan, öykücüler kralı olarak bilinen Maupassant'ın başarısı ve başını Zola'nın çektiği natüralist grubun ona verdiği değerdi. Flaubert, 1880 yılında öldü. Flaubert'in en ünlü romanı olan Madame Bovary 1857 yılında yayınlandığında, yazar ve yayıncı hakkında ahlaksızlığa teşvik suçundan dava açıldı; Madame Bovary bugün ise dünya edebiyatının temel taşlarından biridir. Bunun dışında Flaubert'in Salambo, Üç Masal, Duygusal Eğitim gibi yapıtları vardır.
İnsan, hiçbir şeye karşı ilgisi, hiçbir şeyden umudu kalmayınca,
hayatın her gün değişmeyen tekrarı altında ezilir.
Gustave Flaubert
Sayfa 124 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 13.Basım
Asıl acınacak şey dedi; lüzumsuz bir ömrü sürüklemektir.
Gustave Flaubert
Sayfa 256 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 13.Basım
-Evet, birçok şeylerden mahrum kaldım; hep yapayalnızdım. Ah, hayatta bir gayem olsaydı, bir sevgiye rast gelseydim, birini bulsaydım..
Gustave Flaubert
Sayfa 149 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 13.Basım
"Ya dostlarınız ne olacak?"

"Dostlarım mı? Peki hangileri? Dostum var mı benim?
Kim beni düşünüyor ki?"
Gustave Flaubert
Sayfa 148 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 13.Basım
Toplumun mahkûm etmediği bir tek duygu var mı?

En soylu iç güdüler, en temiz sempatiler hırpalanıyor, kötüleniyor.
Gustave Flaubert
Sayfa 158 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 13.Basım
Şu dünyadaki sevgilerin bayalığı ve kalbin daima gömülü kaldığı ebedi yalnızlık.
Gustave Flaubert
Sayfa 254 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 13.Basım
Bir erkek , en azından özgürdür.
Tutkudan tutkuyla, ülkeden ülkeye dolaşabilir, engelleri aşabilier, en erişimez mutluluklara ulaşabilir.
Bir kadın ise hep yasaklara sınırlıdır. ..
Yunancada;
Biblion= (kitap)
Mania= (hastalık)
Evet, kitap hastalığı..Hastalık derecesinde kitap düşkünü olan kimse anlamına gelmektedir.


Huysuz , suratsız henüz 30 yaşında ve saçı başı ağarmış bir adam hayal edin ve bu adam Tanrı ‘dan sonra en fazla kıymet verdiği varlığını, parasını kitaplara feda etmiş ve yine yetinmemiş, insanın paradan sonra da en fazla kıymet verdiği varlık olan ruhunu da kitaplara teslim etmişti.O kadar saplantılı ve bir o kadar da takıntılı bir kitap aşığı.


İşin en ilginç yanı Kitaptaki baş karakter Giacomonun okuma yazması çok az okumasa da dokunmayı,koklamayı, ellerini kabartmalı el yazmalarında gezdirmeyi çok seviyor.Ve kitap koleksiyonu yapıyor.Bu tıpkı benim küre kolleksiyonuma benziyor çalıştırıp dinlemem müziğini, sadece karları sallayıp izlerim o kadar.

Her kitap sever kendinden birşeyler bulacaktır.En basiti çoğumuzda hunharca fütursuzca kitap alma hastalığı vardır. O kitapları elbette okuruz ama henüz bitmeden rafa yenileri konur,bu kısır döngü sürüp gider.Bibliyomaniye yakalanmamamız ümidi ile, keyifli okumalar :)
Öncelikle bu incelemeyi yazma sebebim,
Son zamanlarda gördüğüm inceleme yazılarında ki temel düşüce yanlışlarını düzeltme çabasıdır.  

Birçok kişi Madam Bovary i tutkularının esiri olmuş, istek ve arzularının peşinde koşan bir kadının nasıl felakete sürüklendiğinin işlendiği bir roman olarak görmektetir. Ama işin aslı öyle değil :) 

Öncelikle Madam Bovary in Gustave Flaubert tarafından kurgulandığını ve Madam Bovary diye birinin gerçekte yaşamadığını söylemek isterim. Madam Bovary o zaman ki çağın ihtiyaçlarından doğup Gustave Flaubert tarafından bazı gerçekleri usulunce ortaya çıkarmak için yazılmıştır. Bu gerçekler; 

Bilim ve nesnel bilgilerle  gelişmekte olan erkek egemen Avrupasına kadınlarında, erkekler gibi arzu ve istekleri olabileceğini, kadınlarında istek ve arzuları doğrultusunda hareket edebileceklerini göstermektedir. Fransız ihtilali sonrası gelişmekte olan insan haklarında, cesur kadın hakları savunucuları seslerini duyurmaya başlamış, Olympe de Gouges “Kadınların darağacına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalı.” demiştir. Toplumda bir paradigma değişimi gerekiyordu. Böyle bir değişim için Madam Bovary gibi bir roman gerekiyordu ve Gustave Flaubert onu yazarak bu eksikliği giderdi :) Madam Bovary ilk yayınlandığı dönem o kadar çok ilgi çekti ki bir erkeğin bir kadının duygularını nasıl oluyorda bu kadar iyi anlata bildiği tartışma konusu oldu ve bazı kişiler Gustave Flaubert e eşcinsel yakıştırmasında bulundu. (Basit insan her dönemde vardır)  :) 

Madam Bovary felsefi açıdan da dönemin realist ve nesnel akımlarına, bireysel dünyada öznelliğin ve duyguların insan yaşamına önemini anlatan bir eser olmuştur. 

Her ne kadar kitapı okuyanlar Madam Bovary in etik değerler dışına çıktığı için cezalandırıldığını düşünler bile, gerçek bu değildir. Madam Bovary tek bir örnektir ve kadın olduğu için yanlış değerlendirilmektedir. Madam Bovary gibi birçok erkek tutkuları ve isteklerine ulaşabilmek için felaketlere uğramış ve uğramaktadır. Bir erkeğin istek ve arzuları peşinde koşması herkesce normal karşılanır ve kolay kolay da bir romanın konusu olamaz. Sıradan bir erkeğin duygularına, bir kadının da sahip olabileceğini göstermek için yazılmış bir eser olan ve klasikler arasındaki yerini hak eden Madam Bovary i çok seviyor ve okunması için tavsiye ediyorum :)
Oedipus'un efsanesini biliyorsunuzdur. Kral Laios'a kahinin biri eğer oğulları olursa bu çocuğun babasını öldürüp annesiyle evleneceğini bildirir. Olacaklardan korkan kral, o sırada hamile olan eşini de ikna edip, doğan erkek çocuklarının topuğunu şişledikten sonra dağa götürüp ölüme bırakmaları karşılığında bir çobana teslim ediyor. Tabii ki çoban kıyamayıp başka bir aileye verir ve çocuğa 'şiş ayak' anlamına gelen ismini koyar yeni ailesi. Gel zaman git zaman çocuk büyür, kehaneti öğrenir ve gerçekleşmemesi için uzaklara gitmeye karar verir. Yolda dar bir geçitten geçerken küstah bir arabalıyı sinirlenip öldürür. Geldiği şehire de musallat olan canavarı alt edip kraliçenin kocası vefat ettiğinden evlenirler ve çocukları olur. Böylece kehanet gerçekleşmiş olur.

Bu efsane dikkatinizi çekiyorsa benzer bir Aziz Julien hadisesi var hristiyan ögelerle bezenmiş. Sürpriz sonlu. Tarihten ve dinden beslenen ermişlerle, azizlerle, gariplerle ilgili üç hikayesi var Flaubert'in bu kitabında. Fantastik dini diye bir tür varsa dahil edelim.

Siteyi saran Anna Karenina rüzgarında ihmal edilen Madame Bovary'nin yazarını tanıma mahiyetinde okumak isterseniz göz atılabilir.
Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu'yu yazarken bu kitaptan esinlediği söylenir. Konunun genişliği ile alakalı her türlü eleştiriyi anlarım fakat bir kitabı betimlemeler yüzünden eleştirmek de nedir ? Aynı yaş pastanın içindeki kremadan şikayet etmek gibi. Siz Kahraman Tazeoğlu filan okumaya devam edin , ki ufkunuz inanılmaz ölçüde genişleyecektir , uzak durun klasiklerden.
Fransız yazar Gustave Flaubert'in 17 yaşında yazmış olduğu ilk gençlik eseri olan Bir Delinin anıları kitabı kendi anılarından ve eleştirilerinden oluşmaktadır

Kitap beni biraz sıksa da istediğimi buldum diyebilirim.

Yazar kitabın çoğu bölümünde kendi yaşamından kesitler sunuyor. Kitap sıkıcı olmamasına rağmen çoğu zaman kitabı okuma sebebimi sorgulamama neden oldu.Kitaptan beklentim bir yazarın ilk aşk hikayesi değildi. Ancak 20. Bölüm ile yazar beni etkilemeyi başardı. İşte Gustave bu dedim.

Ve yazar kitabında ilk ve masum aşkını nasıl da güzel anlatmış.

"Her birimizin kalbinde bir kraliyet odası vardır; ben, benimkinin kapısını ördüm ama yıkılmadı, duruyor."

İlk aşkın ne kadar özel olduğunu yazar bu sözleri ile ifade ederek beni mest etti.

Bir insan kazanamadığı aşkına olan özlemini nasıl anlatabilir ki diye düşünmeme gerek kalmadan Gustave bana sunuyor.

İşte Gustave' nin ilk aşkına duyduğu özlemi anlatan sözleri;

Onu şimdi seviyordum, arzuluyordum; kumsalda, ormanda veya tarlalarda, yalnızken, onu kendim için canlandırıyordum, yanımda yürürken, benimle konuşurken, bana bakarken. Otların üstüne yattıgımız zaman, otların rüzgarla eğilmesine ve dalgaların kumu dövmesine bakarken onu düşünüyordum, ve kalbimin içinde, onun hareket ettiği, konuştuğu bütün sahneleri yeniden kuruyordum. Bu anılar bir tutkuydu.

Pazarda belirli bir yerde yürüdüğünü gördüğümü anımsarsam, oraya gidiyordum;kendi kendimi büyülemek için, sesinin tınısını bulmak istedim; imkansızdı. Ne çok kez evinin önünden geçtim ve penceresine baktım!

Onun yanımda yürüdüğünü duyduğumu sandım, koluma girmişti ve bana bakmak için başını çeviriyordu, otların arasında yürüyen oydu. Bunun kendi oynattığım bir halüsinasyon olduğunu gayet iyi biliyordum ama gülümsemekten kendimi alamadım ve kendimi mutlu hissediyordum.

Sevgili dostlar, bir kitap insanın ruhuna işlemelidir. Gustave Flaubert bunu yapmayı başardı diyebilirim.

Okuyan ve okumayı düşünen herkese keyifli okumalar dilerim.
Zaman zaman uyuklayarak,esneyerek okumaya başladığım kitaptır kendileri.Betimlemeler önce kelime oldu,cümle oldu,paragraf oldu,bölüm oldu,bitmek bilmedi.Tam niyeti bozdum "Yeteer!" diye başımı duvarlara vurmak üzereyken kitap tüm tılsımını,güzelliğini bırakıverdi bir anda.İlk kez bir kitaptan özür dilemek zorunda kaldım.:)

Yazar,bilindiği üzere Natüralizm akımının öncüsüdür.Madame Bovary'nin şanı ise yazardan daha önde gitmekte.Zamanında hükümet tarafından toplumun ahlaki ve dini duygularına hakaret ettiği gerekçesiyle yasaklansa da temize çıkmıştır.

Konusu genel itibariyle;yaptığı evlilikte umduğu hayatı bulamayan Emma'nın kendince çırpınışlarınını anlatmakta.Gözü hep yükseklerde,gösterişli ve zengin bir yaşam sürmek ister.Aşkı dibine kadar yaşayabileceği birilerini arar.Bu arayışlar onun hayatında onarılmayacak sorunlara mâl olur.Sadece kendini de değil çocuğu ve onun bu ihtiraslarını bir türlü anlamayan kocası da bu ateşten nasibini alacaktır.

Bu eseri okumakta fayda var.Belki başlarda biraz sıksa da sonunda hayatınız boyunca unutamayacağınız bir hikayeye tanık olmuş olacaksınız.
Flaubert, hem bilgi hem de duygu olarak ömrünce biriktirdiklerini vermek istemiş okura bu romanda.

“En sonunda hıncımı dile getirecek, kinimi kusacak, saframı dökecek, öfkemi fışkırtacak kızgınlığımı akıtacağım” dediğini yazar önsözde Yücel. Gerçekten dediğini de yapmıştır. Eserde oldukça yoğun eleştiriler var, zamanının bilim, din, siyaset adamlarına ve kurumlarına. Halkı da acımasızca eleştirir.

“Ne düşündüğümü bilmek istiyor musun? dedi” Pécuchet. Kenterler azgın, işçiler kıskanç, papazlar aşağılık olduğuna, halk da burnu yemlikten çıkmamak koşuluyla bütün zorbaları bağrına bastığına göre, Napoleon çok iyi etti! Süngülesin, ayaklar altında çiğnesin, sürü sürü gebertsin! Doğruluk düşmanlığına, korkaklığına, laçkalığına, körlüğüne az bile!”

Bouvard, “İlerlemeymiş, amma da palavra! diye düşünüyordu. Sonra ekledi: “Politika tam bir pislik.”


Raslantı eseri Bouvard ve Pécuchet'ın yollarının kesişmesiyle başlayan hikâye hem düşündürücü hem komiktir. Ellerine geçen parayla birçok işe el atarlar. O işi bilmeseler de Don Kişotvâri azim ve inanmışlıkla dört elle sarılırlar. İlk işleri o alanda yazılmış en iyi kitapları okumak ve öğrendiklerini âdeta yemek tarifi uygular gibi uygulamak olur. Her seferinde başarısızlığa uğrayıp yeni bir meslek seçerler. Tarım, tıp, sanat, felsefe, teoloji, arkeoloji, astroloji, manyetizma, eğitim gibi birçok alanda varlık göstermeye çalışırlar. Bu arada yazar, kahramanlarının girişimde bulunduğu her alanda oldukça fazla bilgi sunuyor okura. Bu bilgilerin eksikliği kitaptan edinilecek kazanımı azaltsa da araştırarak okunduğunda yeni bilgiler edinmeye vesile oluyor.

Kahramanlarımızın cahillikleri sonucu düştüğü komik durumlar o kadar tanıdık ki. Bir işte ehil olmadan o işi yapmaya kalkışmak, hakkında konuşmak bizim en sevdiklerimizden.

Bilmiyorum.

Sadece “bilmiyorum” demek neden bu kadar zor? Neden her şeyi bildiğimizi sanıyoruz, her konuda fikir belirtme gereği duyuyoruz? Bilgiye ulaşmanın kolay olduğu günümüzde, sahibi olmadığımız bilgileri satmanın derdindeyiz. Maç izleriz, teknik direktör oluruz: 3-4-5 oynatsaydı alırdık maçı deriz. Doktora giderken zaten tanıyı koymuşuzdur, doktora istediğimiz ilaçları yazdırmaya gideriz. İlk yardım uygulayacağız diye, yaralıyı öldürürüz, sakat bırakırız. Okulda öğretmene işini öğretiriz. Bitmez bu liste. Biz her şeyi, herkesten iyi biliriz. Ama en çok da siyaset ve dini biliriz.

Bilirbilmezler cahilliğin insanı ne hâle düşürdüğünün romanıdır. Yazarın hicvederek döneminin siyaset, din ve sanat dünyasını yerden yere vurduğu bir taşlamadır. Klâsikseverlere bu kitabı atlamayın derim.
Adı konulmuş bazı kitap hastalıkları var. Okumadığı halde sürekli kitap biriktirmek manasındaki Japonca’daki tsundoku kelimesi bu derde müptela olan birçok kimseyi teşhis ediyor. Umberto Eco, insanların alıp okumadıkları kitapları bir süre sonra okuduklarına inanmaya başladıklarını söyler. “Hepsini okudun mu?” gibi yanlış bir soru karşısında Walter Benjamin’in “Kitaplar sadece okumak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir,” sözü bir çıkış sunsa da aynı zamanda kitaplarla yaşamanın tuhaf dünyasına dair bazı bilinmeyenleri saklı tutuyor. Burada bir başka hastalık akıllara gelebilir: Abibliophobia. Okuyacak bir metin kalmaması korkusu. Zweig’in Satranç’ında resmettiği tutsaklık veya 1984 ile Fahrenheit 451’in distopyası bu korkunun vücuda bürünmüş hâlleri olsa gerek.

Flaubert, henüz 16 yaşında genç bir lise öğrencisiyken kitap hastalıklarının belki en fenası hakkında karikatürize bir hikâye kaleme alır: Bibliomania. Barselona’da kitapçılık yapan Giacomo, sadece kitaplarıyla meşgul olmak isteyen, insanları görmekten huzursuzluk duyan bir bibliomandır. Dışarıdan bakımsız, çirkin ve anlamsız bir görünümü olan Giamoco, hep kapalı hücresinde yaşar ve nadiren kitap müzayedelerinde görülür. Ketum, hayalperest ve karamsar olan bu adam sadece el yazmalarına dokunurken mutludur. Flaubert’in genç yaşta tasvirleri öylesine canlıdır ki Giacomo’yu psikolojik olarak hissetmeye başlarız: “Körün ışığı sevdiği gibi bilimi seviyordu. Yo! Sevdiği bilim değildi, onun şeklini ve ifadesini seviyordu; bir kitabı, kitap olduğu için seviyordu. Kokusunu, şeklini, başlığını seviyordu.” Kraliyet kütüphanesi gibi bir kitaplığın hayalini kuran bu adam kitaplara paradan daha değerli bir şeyini vermiştir: Ruhunu.
Madam Bovary yıllardır aklımda “sıkıcı” bir kitap olarak kalmış. Bu yüzden kütüphanemde yer kaplamasına, neredeyse her gün görmeme rağmen, hiçbir zaman oturup da okumayı düşünmedim. Bir yerde merak üstün geliyor. Öyle de olması gerekmiyor mu? Verilenin ötesini araştırmak, onu sorgulamak en doğal hakkımız değil midir? Kör olacak kadar iş işten geçmediyse hiçbir şey için geç değildir.

Evet, Madam Bovary için de fikrimi değiştiren bu merak duygusu oldu. İsmini sürekli duyduğum bir klasiği okumamak olmazdı. İyi de yapmışım.:)

Kitaba geçelim mi artık? Çok konuştum, girişi hep böyle uzatıp duruyorum. Direk konuya giremiyorum.

Madam Bovary, bilindiği gibi Flaubert’in en bilinen eseri, hatta kendi isminden bile daha çok bilinen eseri diyebiliriz. Madam Bovary önce gelir, Flabuert ise daha sonra. Diğer klasiklerde buna şahit olduğumu hatırlamıyorum.

Kitap 1857 yılında basıma girmiş. Flaubert, bu eseri yazdıktan sonra bir çok suçlamalarla karşı karşıya kalmış. Etkili olduğu söylenen savunması sayesinde hapse girmekten kurtulmuş.

Anlatım dilinin sıkıcılığından dem vuranların şikayetlerini, günümüz çok satan kitaplarındaki aceleyle olayların birbirine bağlanması şekline alışkın olmalarına bağlıyorum. Sırf bu yüzden acaba diyerek yaklaşıyorum artık yeni ve çok satan ibaresini gördüğüm kitaplara. Olaylar içinde boğulurken kişilerin psikolojisini anlayamayıp, hiçbir empati kuramadan kitap bitiyor. Bu tip yazarların, yarattıkları karakter ile okuyucu arasındaki empatiyi çok da umursadıklarını sanmıyorum. Anlık hoşlanmalarla bir an önce tüketip başka şeylere yönelinmesi onlar için bir şey ifade etmiyor olsa gerek.

Ooo çok başka yerlere daldım ben. Hemen dönelim. Kitaba ismini veren Madam Bovary olsa da asıl karakter Madam Bovary’nin gelini olan Emma’dır. Genç kızlığında okuduğu aşk romanlarının etkisinden sıyrılamayışı, hayalindeki mükemmel erkeğe, kusursuz aşka kavuşma çabaları Emma’yı ahlaksız sayılabilecek davranışlara iter. Kocası Charles’in, Emma’nın geçirdiği buhranlardan, dalgalanan ruh hallerinden hiç haberi yoktur. Hiç mi insan şüphelenmez anlamıyorum. Gerçi Emma öyle güzel idare etmiştir ki Charles’i, adamın gözü karısından şüphe etmek şöyle dursun, ona layık olmak için her şeyini feda etmeye hazır hale gelmiştir. Öyle ki, taşındıkları yöredeki düztaban bir genci ameliyat edip ünleneceğine bile inandırılır. Ameliyat felaketle sonuçlanır, gencin ayağı kangren olur. Emma başka erkeklerle gönül ilişkisini sürdürür, Charles uykudadır. Çok sonraları, Emma’nın uğradığı hayal kırıklıkları sonucu hastalanıp elindeki tek şeyin, yıllardır yanındaki kocası olduğunu anlamasıyla olaylar biraz açığa kavuşur. Charles gerçeği öğrenir öğrenmesine ama verdiği tepki inanılmazdır. Beklenen, intikam ateşiyle karısının sevgililerinden öç almasıdır ama bunu yapmaz. Gider onlardan biri ile içki içer. Bu kadar vurdumduymaz olmasına içerlemedim değil. Ölmüş bir kadının arkasından ne yapılabilir ki başka, hele ki onu tüm hayatı boyunca sevdiyse?

Olaylara çok fazla girmek istemedim, zira nette her yerde bulunabilir benzer içerikler. Ayrıca başta kısaca değindiğim sıkıcı anlatım tarzından hiç rahatsız olmadığımı da söylemem gerekiyor. Yazıldığı döneme göre düşünürsek, böylesine bir konuyu bu kadar açıklıkla ifade edebilmesine hayran kaldım. Evet, Emma bayağı diye tabir edebileceğimiz bir kadındır. Ne var ki çok daha kötülerine şahit olmaktayız. Bir erkeğin gözünden bir kadının iç dünyasının böylesine açıklıkla anlatılabilmiş olması, değerini bir kat daha artırıyor gözümde.
TDK'ye göre bibliyoman; hastalık derecesine varan kitap sevgisi olan kimse şeklinde, bibliyomani ise kısaca kitap düşkünlüğü şeklinde tanımlanıyor.

Ben bu kelimeyi yine 1K sayesinde bir iletide görmüştüm. İletide aynı zamanda kitaplarda ve kütüphanelerimizde minimalizm ile alakalı bir video da bulunuyordu. Hani hep derler ya bir kitap okudum ya da bir dizi/film izledim hayatım değişti diye. Ben bu kadar kesin konuşamasamda bana çok büyük bir farkındalık kazandıran o videoyu (bulursam linkini de koyacağım), ardından da o kitabı okumuş bulunuyorum.

2018 yılı içerisinde onlarca kitap satın aldım ve bunların çok az bir kısmını okudum. Şu anda kütüphanemde büyük bir hevesle aldığım ancak okumadığım 60'dan fazla kitap var ve benim hala, çok affedersiniz ama, ağzımın suyunu akıtarak satın almak istediğim bir sürü kitap var. Bibliyoman ifadesini ilk duyduğum ana kadar geçerliydi bu istek tabi ki. Ondan sonra bu isteğime ket vurdum ve yaklaşık 3-4 aydır hiç kitap satın almadım. Ve şunu fark ettim ki ben sadece kitaplarım olmasını seviyormuşum. "Evet, onlar benim ve ne zaman istersem o zaman okuyabilirim" şeklinde düşünebilmeyi seviyormuşum. Fakat ileride alacağım ve canımın istediği zaman okuyabileceğim kitapları düşündükçe önceden satın almış olduğum kitapları hep geride yığılı bir halde bıraktığımı da fark ettim. Hemen faydalanmayacaksam o kadar kitabın rafta durup tozlanmasının ne anlamı vardı ki?

İşte böylelikle kafama değişim fikrini iyice sabitledim. Artık hoşuma giden bir kitap gördüğümde satın alacağım değil de okuyacağım kitaplar listesine ekleyeceğim.


Şimdi kitaba değinecek olursam yazarın henüz genç bir delikanlı iken ele aldığı ve gerçek olay ve kişilerden esinlendiği ilk öykü Bibliyomani. 30 yaşında, kocaman bir kütüphanenin hayaliyle yanıp tutuşan ancak zar zor okuyup yazabilen bir adamın hikayesi bu. Fakat sahip olduğu tüm bu kitapların 'manevi derinliğinden ve edebi değerinden bihaber'* bu adam. Sadece kitaplarının varlığı, onlara dokunabilmesi, parmaklarının ucunda tüm o kabartıları hissedebilmesi ve onları koklayabilmesi yeterli bu adam için [Tanıdık geldi mi? :) ]. Ancak bir kitabı neden bu kadar çok istediğini açıklayamayacak kadar da uzak kitaplara.

Bahsettiğim adam Giacomo özellikle el yazmalarına karşı büyük bir zaafa sahip. Zaten başına gelenler de bu yüzden geliyor. Her neyse, kitapla alakalı en sevdiğim yanlardan biri de kitabın sayfalarının bir yüzünde öykünün Falubert'in el yazması kısmının, diğer yüzünde ise öykünün Türkçe kısmının bulunuyor olmasıydı. Buna neden olarak da sonsözde Falubert'e düşkün bibliyofilileri tatmin etmesi amaçlı olduğu söylenerek güzel bir ironi de yapılmış.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gustave Flaubert
Unvan:
Yazar
Doğum:
Rouen, Fransa, 12 Aralık 1821
Ölüm:
Rouen, Fransa, 8 Mayıs 1880
Pek çok eleştirmen tarafından modern romanın babası olarak kabul edilen, ünlü realist Fransız romancısı Gustave Flaubert, 1821'de Rouen'de, ünlü bir cerrahın oğlu olarak doğdu. Rouen Lisesi'nde eğitim görürken, yetenekli, ancak disiplinsiz bir öğrenci olarak dikkat çekti. Liseyi bitirdikten sonra Paris'te hukuk okudu, ancak bu alanda ilerlemek yerine sanatçı çevrelerine girmeyi ve edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1849'dan 1951'e kadar Yunanistan'ı ve Yakındoğu'yu gezdi. İlk yapıtlarını vermeye başladığı sırada bir sinir hastalığına yakalandı; böylece Croisset'deki evine çekerek kendini yazıya verdi. İçekapanıklığından, yalnız Mısır'a ve Tunus'a yaptığı yolculuklarla sıyrıldı. Ünlü romanı Salambo'yu ona esinleyen de, bu yolculuklar oldu. Bu sırada pek çok kişiyle yazışıyordu; mektuplarından bazıları sonradan büyük ün kazandı. Flaubert'in ileri yaşları acılar, edebi başarısızlıklar ve maddi zorluklarla geçti. Bu dönemdeki en büyük avuntuları, manevi oğlu olan, öykücüler kralı olarak bilinen Maupassant'ın başarısı ve başını Zola'nın çektiği natüralist grubun ona verdiği değerdi. Flaubert, 1880 yılında öldü. Flaubert'in en ünlü romanı olan Madame Bovary 1857 yılında yayınlandığında, yazar ve yayıncı hakkında ahlaksızlığa teşvik suçundan dava açıldı; Madame Bovary bugün ise dünya edebiyatının temel taşlarından biridir. Bunun dışında Flaubert'in Salambo, Üç Masal, Duygusal Eğitim gibi yapıtları vardır.

Yazar istatistikleri

  • 324 okur beğendi.
  • 4.509 okur okudu.
  • 113 okur okuyor.
  • 2.802 okur okuyacak.
  • 205 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları