Hüseyin Nihal Atsız

Hüseyin Nihal Atsız

Yazar
8.6/10
5.291 Kişi
·
14.056
Okunma
·
1.909
Beğeni
·
35.457
Gösterim
Adı:
Hüseyin Nihal Atsız
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Tarihçi ve İdeolog
Doğum:
Kadıköy, İstanbul, 12 Ocak 1905
Ölüm:
İstanbul, 11 Aralık 1975
Hüseyin Nihal Atsız (12 Ocak 1905; Kadıköy, İstanbul - 11 Aralık 1975, İstanbul), Türk yazar, şair, tarihçi ve ideologdur. Nejdet Sançar'ın ağabeyidir. Yağmur Atsız ve Buğra Atsız'ın babasıdır. Rıza Nur'un mânevî oğludur. Kendisini Türkçü ve Turancı olarak tanımlar. Ailesi Atsız'ın babası Gümüşhane'nin Torul kazasının Midi köyünün Çiftçioğulları ailesinden Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey, annesi Trabzon'un Kadıoğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey'in kızı Fatma Zehra Hanım'dır. Çiftçioğulları ailesinin tesbit edilen ceddi 19. asrın başlarında yaşadığı tahmin edilen Ahmed Ağa'dır. Ahmet Ağa'nın İsmail, Süleyman, Hüseyin ve Şakir adlı dört oğlu olmuştur. İsmail Ağa'nın çocukları Midi'den, Yozgat'ın Akdağ Madeni kazasının Dayılı köyüne göçmüşlerdir. Şakir Ağa'nın evladı olup olmadığı bilinmemektedir. Ahmet Ağa'nın üçüncü çocuğu olan Hüseyin Ağa (1832 - 1894) ise 1850-1852 şıralarında Deniz eri olarak Istanbul'a gelmiş, okumayı ve yazmayı asker ocağında öğrenmiş, askerliğinin nihayetinde de teskere bırakarak Donanma-yı Hümayun' da kalmış ve makina önyüzbaşlığına Çarkçı Kolağalığı'na terfi etmiştir. Hüseyin Ağa'nın eşi Emine Hayriye Hanım'dır. İki çocukları olmuştur. Nevber Hanım ile Mehmet Nail Bey (1877- 1944). Mehmet Nail Bey de Osmanlı Donanması'na girmiş ve Deniz Kuvvetlerinde Deniz Güverte Binbaşılığı'ndan emekli olmuştur. Mehmet Nail Bey'in ilk eşi 1903 yılında Yüzbaşı iken evlendiği Fatma Zehra Hanım (1884 - 1930)'dır. Fatma Zehra Hanım, Deniz Yarbayı (Bahriye Kaymakamı) Osman Fevzi Bey ile Tevfika Hanım'ın kızıdır. Osman Fevzi Bey, Trabzon'lu olup ailesi Kadıoğulları namı ile maruftur. Mehmet Nail Bey'in ilk eşinden üç çocuğu olmuştur. 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal (Atsız), 1 Mayıs 1910'da Ahmet Nejdet (Sançar) ve Aralık 1912'de Fatma Nezihe (Çiftçioğlu) dünyaya geldi. 1930 yılında ilk eşinin damar sertliğinden vefatı üzerine Mehmed Nail Bey, 1931 yılında yeniden evlenmiştir. İkinci eşinin adı da Fatma Zehra'dır. İkinci eşinden 1932 yılında Necla (Çiftçioğlu) adlı bir kızı olan Mehmed Nail Bey ikinci eşiyle geçinememiş ve iki yıl sonra ayrılmıştır. Biyografi Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul Kadıköy'de doğdu. İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde (İstanbul Lisesi) yaptı. Buradan mezun olunca Askerî Tıbbiye’ye yazıldı. Atsız, yükseköğrenim çağına gelip Askerî Tıbbiye'ye kaydolduğu çağlarda Türkçülük fikrinin etkisi altına girmeye başladı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine karşı öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)'a selam vermediği gerekçesi ile 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye'den çıkarılmıştır. Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır. Üniversite Yılları ve İlk Fikirler 1926 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Edebiyat Fakültesinin "Edebiyat Bölümü"ne ve İstanbul Dârülfünûnu'nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağırılmış, tecil isteği kabul edilmeyen Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul'da Taşkışla'da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır. Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı 'Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri' adlı makalenin Türkiyat Mecmuası nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası olan Mehmet Fuad Köprülü' nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmî'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır ('Divân-ı Türkî-i Basit, Gramer ve Lügati', 1930, 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur. Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yeralıyordu. Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak, Yüksek Muallim Mektebi'ni öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931'de Atsız'ı kendisine asistan olarak almıştır. Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır. Atsız, 15 Mayıs 1931'den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua (17 sayı)'yı çıkarmaya başladı. Mehmet Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış, âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur. Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını (H. Nihâl) imzası ile, hikâyelerini de (Y.D.) imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır. 1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'a Dr. Reşid Galib'in yaptığı eleştiriler üzerine Atsız, içerisinde ikinci eşi Bedriye Atsız ile Pertev Nâilî Boratav' ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib'e "Zeki Velîdî'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de Reşid Galib'in tepkisini üzerine çekmiştir. 19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.Reşid Galib, Atsız Mecmuanın 17. sayısındaki 'Dârülfünûn'un kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi' adlı makalesi nedeniyle Edebiyat Fakültesi Dekanı'na baskı yaparak, 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın üniversite asistanlığına son vermiştir. Ölümü Atsız, 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş, ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş, gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız yeni bir kriz geçirmiş, 11 Aralık 1975 Perşembe günü vefat etmiştir. 13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramı'nın ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii'nde Kılınan ikindi namazını müteakip Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir. Eserleri Türkçülüğün öncülerinden olan Nihâl Atsız, Turancı çevreler tarafından aynı zamanda güçlü bir Türkolog olarak kabul edilir. Bu çevrelere göre Türk dilini, tarihini ve edebiyatını gayet iyi bilen Atsız, özellikle Türk tarihinin Göktürk kısmında uzmanlaşmıştı. Çok sevdiği bu devreyi Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı iki eser ile romanlaştırmıştır. Deli Kurt adlı romanı Osmanlı tarihinin ilk devrelerinin romanlaştırılmış şeklidir. Ruh Adam 'daki Selim Pusat'ın şahsiyetinde Atsız'ı görürüz. Ruh Adam 'ın devamı olarak Yalnız Adam 'ı yazacağını söylüyordu. Yine yazacağını bildirdiği bir eseri de Bozkurtlar serisi'nin 3. cildi idi. Yayınlanmamış eserlerinin içerisinde II. Mahmut'tan Günümüze Kadar Osmanlı Hanedanı Tarihi adlı bir eseri de vardır. Nihâl Atsız'ın şiirleri Yolların Sonu adı ile kitap halinde basılmıştır.
“İnsanlar okunmamış birer kitaptır. En basitleri hakkındaki hükmü bile tamamının okunmasına bırakmalı. Biraz derince olanların ise, iyice okunduktan sonra üzerinde az veya çok düşünmek lâzım.”
Bize bir gençlik lazımdır. Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.
+Ben aşk şarkıları söylüyorum
- Bre sen aşktan ne anlarsın?
+Aman Murad Ağa! ben dünyanın birinci aşıkıyım. Ben anamdan aşık olarak doğmuş, doğdugumun ertesi günü anama, komşunun kızını bana alsana almazsan sütünü emmem demişim..
Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.

Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
Herşey silinip kayboluyorken nazarımdan,
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...

Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,
Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin!

Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...
Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
Vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.
Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!
Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.

Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
Tek bendeki volkanları söndürse denizler!
Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma 'Kaabil'
İmkanı bulunsaydı bütün ömre mukabil
Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur.
En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik...
Bir hayat kasırgası içinde ömür geçirenler, bir gölgelikte dinlenmek için vakit bulamayanlar, tehlikelerle arkadaş olanlar böyle geçici bir huzura kavuşunca kendi gönülleriyle hesaplaşır, geçmişi hatırlar
263 syf.
·Beğendi·9/10
Hüseyin Nihal Atsız edebiyat dünyasında haksızlığa uğramış bir şair ve yazardır. İkinci Süreya vakası yaşamamayı ümit ederek bismillah diyorum.

Yıllarca yazar hakkında duyduğum olumsuz cümlelerden ötürü, deyim yerindeyse burun kıvırıp hiçbir kitabıyla ve düşünceleriyle ilgilenmedim. İçinde fanatiklik olan her düşünce beni rahatsız ediyor. Doğruların içinde, muhtemel eğrileri görmemize engel bir bakış açısı gibi geliyor. Fanatiklik düşmanlığı, düşmanlık huzursuzluğu doğurur. Zaten tadı, uçuşan birkaç saniye tatlı anla döşeli şu hayat, yaşarken uzun, geçmişe baktığımızda da bir solukta geçmişçesine yaşanıyor. Bu kadar avuçlarımızdan akıp giderken de neyin fanatikliği, neyin gözü karalığı diye sorguluyorum. Dünyada insanın iyisine inanırım. Yargılamalardan, dayatmalardan, bilmişlikten, sürekli kötülemelerden hoşlanmam. Bir tek Metin Altıok için arada sübliminal mesajlar veriyorum, o kadar. O da hakkıdır. Herkesi okumalıyız düşüncesine de katılmamaktayım. Avuçlarımızdan akıyor saniyeler. Sağlam bir liste oluşturalım, sayılı saatler içinde hedefsiz baykuşlar gibi uçmayalım düşüncesindeyim. Bu yüzden düşüncesi ne olursa olsun bana özgün gelen, bazen tuhaf gelen, bazen gönlümü okşayan, bazen zihnimi çivileyen, bazen düşüncelerimi kurcalayan, bazense sadece nedir diye baktığım okumalar yaparım. Özgün gelen Atsız oldu. Tuhaf gelen Oğuz Atay oldu. Gönlümü okşayanlar çok, biri Altıok zaten. Zihnimi çivileyen Canetti, düşüncelerimi kurcalayan Cioran, nedir diye baktığım da Pirandello idi. Bunların hepsi birer örnek tabi. Hepsini iyi ki aldım, iyi ki okudum. Her biri zihin dünyamda yerini öyle bir yaptı ki haklarını teslim etmek lazım.

Atsız kendisini ifade ederken o kadar değişik bir dile sahip ki dünyasında insanı ürküten, ama meraktan da yola devam ettiren, hem kızdıran hem de "Gel de hak verme" dedirten yanları olan, çok ama çok farklı bir insan. Hoşuma gitmedi dersem yalan olur. Kızdığım, olmaz böyle dediğim, bunu nasıl düşünmüş dediğim, hayretten bazen fal taşı gibi açılmış gözlerle okuduğum satırları da oldu. Bu yüzden bu adam nasıl bir adam düşüncesiyle Yolların Sonu'nu aldım. Ruh Adam'da içsel birçok konuşma insanı farklı deryalara sürüklerken, şiirlerini milli fikirleri daha ağır basarak yazmıştı. Bu yüzden şiirlerini okuduğumda onu daha iyi anladım. Müthiş bir coşku, insanı güldüren bir gaza getirme, ne olduğunu anlamadan coşa gelme, duyguyu şiddetle hissettirmede bir hüneri var. Yadsıyamayız. Hatta bu hünere ben hayran oldum. Katılmadığım satırlar, katıldıklarımla bir saç örgüsü misal karışmış ama bir o kadar intizamlıydı. Ruh Adam'daki yazar duvarlarını kaldırsa da hep temkinle yaklaşmakta olduğumuz biriydi, bu yüzden şiirler kendi ile ilgili daha çok bilgi vermiş.

Kitapta birçok konuşmayı takdirle okurken, birçok konuşmada da kaşlarımı çattım. Ama bu, bu kitabın müthiş bir edebi ve felsefi lezzet içermediğini göstermez. Bilakis, yazar dediğin okuru bir tokatlamalı. Bakın ben bu tokadı çok farklı alanlarda olsa da Cioran'da da yemiştim. Onu okurken ona çok katılmadığım, sonra katıldığım, sonra hayretten okumakta ilerleyemediğim anlar yaşamıştım. Bu kitabı benzer his ve düşüncelerle okudum. Bir insana katılmasanız da onun düşüncelerini ifade ediş şekline hayran olabilirsiniz.

Kitabın içinde bir şiir var. Sevdanın her yürekte aksi başka bir dağdan çarpar gelir insana. İnsanız, göğümüz bir ama gönlümüz ayrı ayrı. Her biriniz kendiniz için, içinize ses olan, nice şiir görmüşsünüzdür. Ben birkaç mısra okumuştum yıllar yıllar önce. Sanıyorum sene 2009'du. Bir arkadaşımla birbirimize beğendiğimiz şiirleri atardık. (O arkadaşım Tanpınar'ı daha o vakitler okumayı geçin yutmuştu satır satır. Ben acemi okuyucu.) Ben de sağı solu şiir bulmak için karıştırırken "Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin./ Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin."  mısralarına denk geldim. Kimin yazdığını bilmiyordum ama beni etkilemişti. Yaş 18, duygular coşkulu. Yuttuk geçtik verdiği etkiyi. Başka satırlara aktı gitti gönlümüz gözümüzle. Derken yıllar sonra dilimin ucuna bu satırlar geliverdi. Çıldırıyorum meraktan ama ne mümkün tam olarak hatırlayamıyorum. Derken Ebru Ablanın kitabı okuduğunu gördüm. Alıntıları tıkladım. Ve karşımdaydı satırlar. Bir alıntı uğruna düştüm kitabın peşine. Okudum. Kitap bittiğinde "O neydi o?" dedim. Okuduğunuz kitap size dudak ısırtmalı arkadaşlar. Bu hep mümkün değil. Hepimize başka başka kitaplar bu hissi verir. Bana bu, öyle gelen bir kitap oldu işte. Geri Gelen Mektup şiiri tam anlamıyla karşımdaydı ve ben bunun üzerine sevda şiiri yazılabileceğine inanmıyorum. Ancak buna denk olabilir, Mona Rosa gibi. Bu insanlar, seven sever sevmeyen keyfi bilir insanlar ve benim için tartışmasız çok derin insanlar. Ben böyle sevda sözü görmedim. Bu şiiri sazla söyleyen birçok insan varmış. 3 gece boyunca sadece bu şarkıları tam olarak sabaha kadar defalarca dinledim. Kalbim davul gibi attı. Hala aklıma geldikçe o dem, içimde garip bir şeyler oluyor. Anneme dedim ki, bu şiir beni öyle etkiledi ki taze aşık olmuş gibiyim. Şimdi sokağa çıksam birileriyle biraz konuşsam, sırf üzerimdeki şu hal yüzünden kim vurduya gidecek kalbim. :) Çünkü duygularım şaha kalktı ve oldukça hedefsizdiler. Neyseki o garip hâli atlattım. Fakat ben böyle şiir görmedim işte. Ne söyleyebilirim.

Ruh Adam, eski bir askerin, askerliği eskide kalmak zorunda olan, oldukça garip bir insanın, şiir de yazan bir buz adamın romanı. Hem hayran olunacak -istemsizce- hem de çok ama çok eleştirilecek yönleri olan bir insan Selim Pusat. (Soyadı dahi kişiliği ile ilgili bilgi veriyor.) Bu adam zaman ilerledikçe, bazı şeyleri düşünüp içselleştirmekten, garip başını alıp -bence- dünya değiştiriyor. Belki de dünyasını desek daha doğru. Kitapta namuslu, pek ahlaklı ve duygulu genç kızlarımız, bana göre çizilen karakterleri oldukça sorgulanısı, var. Ben bu kızlardan hoşlanmadım. Yani bir erkeği tavlamak için bazısı cilve yapar bazısı da namuslu ayağına yatarak yapar bunu. Kişisine göre yani. Aa bir de bakmış ne görsün, kanına girivermiş. Halbuki istemeden olmuştu. İnanırsanız tabi. Kitapta aşkın o basamak atlama anı bana hiç geçmedi. Hissedemedim ben bunu. Fakat şiirler başlı başına bir lezzet olduğu için kendi içlerinde değerlendirdim ve o kısımlar güzel geldi.

Hepimiz kendimiz için bir dünya görüşü belirlemişiz. Doğru olduğuna inandığımız görüşleri zihnimizin muskası etmiş yaşıyoruz. Ben şimdiye kadar benden farklı insanlar okumaktan bir zarar görmedim. Fakat size okuyun demiyorum. Hakkını veremeyecekler bence okumasın. Yahut nefreti katarakt gibi taşıyan insanlar da okumasın. Olur ya gözden gönüle geçmez. Ben Ahmet Kaya da dinlerim. Ahmed Arif de okurum. Atsız'ı da kitaplığımda inci gibi dizer, ince ince okurum. Kendi görüşlerim beni, okuduklarımın görüşleri de kendilerini bağlar. Bu yüzden kitap ırkçılığına hayır, edebiyata evet. Her ne okuyacaksanız kana kana okumanız dileğiyle. Sevgiler.

Not: O üç gecenin müthiş sazları;
1) https://youtu.be/WUoT4qfxVVs
2) https://youtu.be/DyFgLYj8EBE
308 syf.
·4 günde·10/10
Her zaman yeni bir romana başlamadan önce ''kendi aklım yokmuş gibi'' kitap hakkında yapılan değerlendirmeleri tararım. Bu esere başlamadan öncede yaptığım araştırmalarda maalesef insanların okumadan, siyasi kinlerini kitabın üstüne kustuğunu gördüm. Hatta bir tanesi mutlak seveceksin şiirini edebi değerden yoksun bulmuş hemde ruh adamı okumadan... Bazı kişilerde selim pusat'ın kendinden 25 yaş küçük birine aşık olmasını edepsizlikle suçlamış. Ama bu kişiler Orhan pamuğun ''kırmızı saçlı kadın''ında geçen çocuk istismarını çok büyük bir aşk, serenadta ki kurguyu muazzam bir aşk olarak değerlendirmeleri de ayrı bir ironi tabi. Tanrı insanı demokrat olduğunu sanan yarı cahillerden korusun. Kitabı bitirip uyumamdan mütevellit bipolarım bozuldu. Kitapla bağıntılı rüyalar gördüm. Metin aralarındaki şiirlerin güzelliği, romanın bütünlüğünde gizli. Hele o mahkeme sahnesi var ya!. Gelsin kürşad, gitsin mete , , bilgekağan,oruç reis..... Böyle bir sahneyi yazmak ağır bilgi birikimi ve kültür ister.Bu sahne de bazı kesim diz vurmak eylemini,Allah'a hakaret hakaret olarak algılamışlar. Tarih biliminin en önemli kaidesi olan ''olayı dönemiyle yargıla'' sözünden bihaberler. Zaten kendisinin Türk tarihinin Orta asya koluna yaptığı katkılar, tartışma götürmez gerçeklerdir. Romanda güntülüye karşı, antipatik duygular hissettim. Onun dışında ruhumun derinliklerine, kanımdaki her hücreye kitap eden bir roman oldu.
263 syf.
Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz'in İrfan Yayınevi'nden çıkan baskısını (Çanakkale'ye Yürüyüş - Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi) yıllar önce okumuştum. Ötüken Neşriyat geçtiğimiz aylarda bu eseri, Hüseyin Nihal Atsız'ın Orkun, Atsız Mecmua, Tanrıdağ, Son Kale gibi dönemin Türkçü dergilerinde yer alan, edebiyat, tarih, politika gibi konular hakkındaki söyleşilerini de dahil ederek tekrar yayınladı. Ben de hem hafızamı tazelemek, hem de kitabın sonuna dahil edilen söyleşileri görmek için ikinci kez okudum. Benim için güzel bir tekrar oldu. Dönemle ilgili unuttuğum birçok şey varmış.

Naçizane incelememe geçmeden önce, Hüseyin Nihal Atsız hakkında birkaç şey söylemek istiyorum;

Hüseyin Nihal Atsız, Türk yazın hayatına, "Ruh Adam", "Bozkurtlar", "Yolların Sonu", "Türk Edebiyatı Tarihi", "Aşıkpaşaoğlu Tarihi", "Üç Osmanlı Tarihi", "Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler", "Tevarih-i Cedid-i Mir'at-ı Cihan" gibi hatırı sayılır derecede iyi ve önemli eserler kazandırmasına rağmen hak ettiği değeri gör(e)meyen bir yazar ve düşünce adamıdır. Çoğu zaman, belirli çevreler tarafından maksatlı bir şekilde ideolojik görüşleri ön plana çıkarılmış, edebi kimliği, karakteri, şairliği, tarih alanındaki uzmanlığı görmezden gelinmiştir. Ben, Hüseyin Nihal Atsız'ın, ideolojik anlamda bazı görüşlerine katılmamakla beraber, edebi kimliğinin, tarih alanındaki çalışmalarının, bilhassa da şairliğinin takdire değer olduğunu düşünüyorum. "Ruh Adam" adlı eseri ve "Geri Gelen Mektup" adlı şiiri benim için kafidir.

Kitaptan birkaç alıntı ve Atsız hakkında bir belgesel paylaşarak incelememize başlayalım.

#30197968
#30430479
#30431050
#32034856
#32689053
#32728579
#32711883

https://youtu.be/w9bFXMVflSA

Kitap, Atsız'ın 6 Mart 1959 – 16 Ekim 1959 tarihleri arasında Büyük Doğu dergisinde yayınlanmış, içerisinde özel hayatına dair anektodların da bulunduğu makalelerinden oluşan bir hatırattır. Kitabın sonunda da yukarıda bahsetmiş olduğum söyleşiler yer alıyor. (birçok farklı konu hakkında olduğu için bu söyleşilerden bahsetmeyeceğim)

Kitabın önsözünde Atsız, kısaca 1944 – 1945 yılları arasındaki Türkçülük – Turancılık davasına değinmiş. Ama bunu politik bir üslupla değil, edebi bir üslupla yapmış. Davayı, müellifi İsmet İnönü, kahramanlarının Hasan Ali Yücel, Falih Rıfkı Atay, Nevzat Tandoğan, figüranlarının da sanık Türkçüler olduğu bir piyes olarak tanımlamış. Bu piyesi anlatırken öyle edebi, öyle güzel bir dil kullanmış ki, kendimi yakın döneme ait siyasi bir hatırat değil de, edebi bir metin okuyormuş gibi hissettim.

“... figüranlar kendilerine verilen rolü oynamadılar. Delikte gizlenmiş olan suflörün iğrenç yüzünü görmüşlerdi. Üç silahşörün, kılıç tutmasını bilmedikleri için havaya savurdukları ızgara şişlerine, şakşakçıların bütün yırtınmalarına ve perdecilerin ikide bir perdeyi açıp kapamalarına rağmen, suflörün söylediklerini tekrarlamadılar.
Müellifin şekeri arttı, kahramanların ipliği pazara çıktı. Besili rejisöre inme indi. Perdeciler kaçacak delik aradılar. Şakşakçılar, malum...

Piyes yarıda kalmış, parodi seyircileri ise hakikati anlamıştı.”

Kitabın sonraki bölümlerinde ise Atsız, Halk Partisi ile nasıl karşı karşıya geldiğini, Halk Partisi'nin kendisine ve Türkçülere karşı olan tutumunu, Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel gibi dönemin önemli simalarıyla ile nasıl tanıştığını, Askeri Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlatmış. Bütün bu anlatılarda mizahi bir dil kullanmış. Birçok yeri tebessümle okudum. Özellikle Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlattığı bölüm çok eğlenceliydi. Ama bu anlatılarda hüzünlü bölümler de yok değil. Fakat tavizsiz, vakur, idealist kişiliğinden olsa gerek, Atsız bunlara pek değinmemiş. “Izdırap çek, inleme... Ses çıkarmadan aşın. / Bir damlacık aksa da, bir acizdir gözyaşın; / Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın / Tek başına dileğe doğru at salmalısın.” mısralarının vücud bulduğu idealist bir düşünce adamından da aksi bir yaklaşım beklenemez sanırım.

HALK PARTİSİ İLE KARŞI KARŞIYA GELMESİ

Halk Partisi ile ilk kez, Birinci Tarih Kongresi'nde yaşanan bir olay neticesinde karşı karşıya gelir. Kongrede, Türklerin Orta Asya'da meydana gelen büyük bir kuraklık sonucunda göç ettiğine dair bir tez ortaya atılır. Kongrede bulunanlardan biri olan dünyaca ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan, bu teze karşı çıkar. Ona göre böyle bir kuraklık hiç yaşanmamıştır. Göç nedeni Moğol baskısıdır. Reşit Galip, Afet İnan gibi isimler Zeki Velidi Togan'a tepki gösterir. Bunun üzerine Atsız ve arkadaşları Reşit Galip'e bir telgraf çekerler;

“Biz ise Zeki Velidi'nin talebesi olmakla iftihar ederiz.”

Bir telgraf da Zeki Velidi'ye yollanır;

“Tebrik ederiz.”

Bu olaydan sonra Zeki Velidi Togan baskılara dayanamayarak ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Türkiyat Enstitüsü'nde asistan olan Atsız ise, dönemin Maarif Vekili Reşit Galip tarafından Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilir. Birinci Tarih Kongresi ve sonrasında yaşanan bu olaylar aynı zamanda, Atsız'ın sonraki yıllarda kaleme alacağı “Dalkavuklar Gecesi” adlı romanına esin kaynağı olur. Romanda İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel, Afet İnan gibi dönemin önemli isimleri mizahi bir dille eleştirilir. Atsız'ın eleştirileri “Dalkavuklar Gecesi” ile sınırlı kalmaz. Bu da Halk Partisi'nin Türkçülere karşı olan tutumunu daha da sertleştirmesine neden olur. Sonrası, Atsız için çileli yılların başlangıcıdır.

SABAHATTİN ALİ İLE TANIŞMASI

Atsız Sabahattin Ali ile Türk Ocakları'nda tanışır. Atsız Yüksek Muallim, Sabahattin Ali de Erkek Muallim Mektebi'nde öğrencidir. Türkçülük hakkında ateşli konuşmalar, tartışmalar yaparlar. Sabahattin Ali milliyetçi şiirler ve hikayeler kaleme alır. Bu şiir ve hikayelerden birkaçı Atsız'ın çıkardığı Atsız Mecmua'da yayınlanır. Sabahattin Ali bir dönem eğitim için Almanya'ya gider. Döndükten sonra Atsız ve arkadaşları onu okullarında misafir ederler. Sonraki yıllarda Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ile temas kurup görüşlerinden etkilenir. Yazdığı bir şiirde Atatürk ve İnönü'ye hakaret etmesi sebebiyle 1 yıl hapis cezası alır. Hapisten çıktıktan sonra, düşüncelerini değiştirdiğini ispatlaması şartıyla öğretmenlik mesleğine geri alınacağı söylenir. O da Atatürk hakkında ''Benim Aşkım” adlı bir şiir yazıp öğretmenlik görevine geri alınır. 1944 yılında Atsız'ı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na yazdığı Orkun dergisinde yayınlanan açık mektup nedeniyle mahkemeye verir. Bu olay Türkçülük – Turancılık davasının başlangıcı olur. Dava sonucunda Atsız'la beraber birçok Türkçü hapse atılır, bir çoğu sürgün edilir, bir çoğu da görevlerinden alınır.

HASAN ALİ YÜCEL İLE TANIŞMASI

Atsız, Hasan Ali Yücel ile Pertev Naili Boratav vesilesiyle tanışır. Pertev Naili Boratav Atszı'ı, Hasan Ali Yücel'in evine götürür. Tarih hakkında sohbet ederler. Hasan Ali Yücel'in, Fuad Köprülü'nün tarih bilgisi aleyhinde sözleri, Atsız'ın deyimiyle kendisinde menfi bir tesir uyandırır. Çünkü Fuad Köprülü Atsız'ın öğretmenidir. Hasan Ali Yücel'in sözlerini kıskançlık olarak yorumlar. Atsız'ın 1931 yılında Türkiyat Enstitüsü'nde asistan oluşundan sonra da ara ara görüşürler. Bu dönemde Hasan Ali Yücel “Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış” adlı bir eser kaleme alır. Atsız bu eseri okuyup, altıncı asırda Hun edebiyatının olması(!), Oğuz Kağan'ın olmayan kardeşi(!), varsağılarda şairin adının geçmemesi(!), türküyle koşmanın karıştırılması gibi 18 fahiş hata bulur. Geçmişte Hasan Ali Yücel'in Fuad Köprülü'nün ilmi aleyhindeki sözleri nedeniye de olsa gerek, ''Yanlış yapanların yanlışlarını yüzlerine vurmamak, yanlışların sürüp gitmesine yol açar. Kimi şımarır, kimi ne oldum delisi olur. Sonunda millet zarar eder. Zannederim demokrasi denen kuşun etinde yenebilecek tek taraf bu tenkid tarafıdır” deyip “Alaylı Alimler” başlıklı bir yazı kaleme alarak bu hataları Orhun dergisinde yayınlar. Okullarda ders kitabı olarak da okutulan kitap müfredattan kaldırılır. Böylelikle Atsız için, yaşayacağı bütün acı olayların başrol kadrosunda Hasan Ali Yücel'in de bulunduğu bir dönem başlar. Çünkü Hasan Ali Yücel, bu olay nedeniyle Atsız'a büyük kin duyar. Bu öyle büyük bir kindir ki, Atsız'la beraber öğretmen olan eşi Bedriye Atsız'ı da görevden aldırıp tutuklatmaya kadar varır. Bedriye Atsız evlerine gelen polisler tarafından tutuklanırken dört yaşındaki oğlu Yağmur'u eve temizlik için gelen bir kadına bırakmak zorunda kalır ve oğlunu 2.5 ay boyunca görmez. Serbest bırakıldıklarında görevlerine iadeleri bilinçli olarak savsaklanır. Bedriye Atsız'ın göreve iadesi 2 yıl sürer. Atsız'ın hayatı boyunca yaşadığı olaylar aşağı yukarı hep aynıdır. Sürgünden sürgüne, mahkemeden mahkemeye koşar.

ASKERİ TIBBİYE'DEKİ ÖĞRENCİLİK YILLARI

Aslında Atsız'ın hayalinde Harp Okulu varmış. Doktorluğa karşı pek bir heves duymuyormuş. Fakat o dönem İstanbul'da Harp Okulu olmadığı için, “asker olayım da nasıl olursam olayım” deyip Askeri Tıbbiye'ye girmiş.
Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlatırken mizahi bir üslup kullanmış. Sınıf arkadaşlarından, yaptıkları haylazlıklardan, hocalarından, gördüğü derslerden, dönemin eğitim sisteminden bahsetmiş. Okuldan kaçmalarından tutun, başka okulun öğrencileriyle kavga etmelerine, yaptıkları futbol maçlarına kadar pek çok şey anlatmış. Bu bölümleri, öğrencilik yıllarım aklıma geldiğinden olsa gerek, mutlulukla karışık bir hüzünle okudum.

“İnsansa bütün asrı aşar hatıralarla / İnsan ona derler ki yaşar hatıralarla... “ demiş Atsız. Ben de aklımın, kalemimin yettiğince Atsız'ın hatıralarını sizlere aktarmaya çalıştım. Umarım faydalanabileceğiniz bir inceleme olmuştur. Hepinize keyifli okumalar diliyorum.
626 syf.
·18 günde·9/10
Kitabı okurken binlerce yıl öncesine, bozkırda atların koşturduğu, çadırların kurulduğu, kılıçların çekildiği günlere gittim hatta içinde kayboldum. İslam'la henüz tanışmamış olmasına rağmen Türk töresinin insana ne kadar değer verdiğini, Töre karşısında kağanların bile boynunun kıldan ince olduğunu gördüm. At üstünde koşturdum, ava çıktım, yoksulluğu, kıtlığı gördüm. Evdeşi ve çocukları için mücadele eden erleri gördüm. Elinde kopuzuyla Türkü söyleyen ozanları dinledim. O eşsiz şehri Ötüken'i ve Türk yurdunu gezdim. Kürşad'ı, Onbaşı Pars'ı, İşbara Han'ı, Yamtar'ı Tonyukuk'u, Ay Hatun'u gördüm. Çin üzerine sefere çıktım. Esir düştüm. Yaralandım. Yılmadım, yıkılmadım. Güreş tuttum. Ok attım, kılıç savurdum. Birde ölümlü dünyada ölümsüz sevdaları gördüm...
Bu ülkede yaşayan, ülkesini seven, her görüşten, her gencin rahatlıkla okuyabileceği şahane bir tarihi roman. Diğer eselerini okumamak la birlikte bu ölümsüz eseri bizlere bıraktığı için Hüseyin Nihal Atsız'a şükranı bir borç bilirim, saygılarımla...
308 syf.
·4 günde·9/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

"Tutku istisnai bir duygudur, kıskançlık ise dünyadaki en istisnai tutkudur." Dostoyevski

Hayatımız boyunca istisnalaştırmak istediğimiz bir duyguya sahip olmak isteriz, yani tutkuya. Bu tutkuya ise kimimiz aşk adını koyar, kimimiz para kimimiz ise askeri değerler.

Tüylerim Ruh Adam'ı okurken birkaç defa diken diken oldu. Yani derimdeki minyatür kasların kasılmasıyla cilt yüzeyimde bir gerilim oluştu ve böylece tüylerim dışarı dönmeye başladı. Sanki kitabın adına paralel olarak ruhum derime baskı yapıyor gibiydi. Her bir gözeneğimden dışarı çıkıp kendi benliğini inşa etmek istiyordu. Derinlerde kalmak yerine artık keşfedilmek istiyordu! Fakat sahi, neydi, neredeydi bu ruh dediğimiz şey?

Oscar Wilde'a göre yaşlı doğan ve gittikçe gençleşen, Montaigne'e göre bir amaca bağlanmadığı sürece yolunu kaybeden, Musil'e göre zamanlar arası bir yolculuk yapan bir zaman kurdunun kendi arkasında sürekli boş bir uzamı bırakacak şekilde insana yansıtan duygu iklimini bulanık bir psikolojik sendeleme denklemi şeklinde gerçekleyen ruh kavramı, Atsız'a göre sadece askerliğin rütbe ve elbiseden ibaret olmamasıyla mı açıklanabilirdi?

O kadar basit değil.

İnsanoğlu, zamana hakim olmak ister. Çünkü zaman hakimiyeti diğer bütün hakimiyetlerden çok daha imkansızdır. Kanuni Sultan Süleyman, 46 yıl tahtta kalmıştır fakat bu süre 47 yıl olamamıştır. Napolyon bütün zamanların kralı olmak istemiştir fakat zaman kavramı karşısına Rusya'yı çıkarmıştır. Peki, zaman, insanın karşısına öncesiz ve sonrasız bir kadını çıkarırsa ne olur?

İnsan, kısıtlı bir süreye malik olarak dünyada rol sahibi olur. Böylece kendi mülkiyetinin sınırını ilk olarak bir çitle belirlemiş, birlikler kurmuş, ordular tanzim etmiş, askerlik ve savaş kavramlarını tasarlamıştır. Askeri hiyerarşi bu kronolojinin sadece bir mantığa oturtulma çabasıdır. Mesela Ruh Adam kitabındaki Selim gibi bir subayı ele alalım.

Bir subay için büyük askeri ve vatani fikirler dururken güzel bir kıza yakınlık duyup mahvolmak kabul edilebilir bir gerçeklik midir? Ama sonuçta o da insan değil midir? O da istisnai duygusunu bir aşk tutkusuyla açıklamaya çalışamaz mı? Yoksa Atsız'ın Ruh Adam romanıyla anlatmak istediği, ülkesi için büyük hedefler uğruna çabalamak varken geçici ve boş heves gibi görülen aşk duygusunda kaybolan -bir zaman makinesi misali- bir Türk gençliği midir? Daha yeni başlıyoruz.

Askerliğimi yaptığım yerden bir yüzbaşıyı örnek vereceğim. Adı Metin. Bu romandakinin adı da Selim. Ne fark eder ki? Ha Burkay, ha Metin, ha Selim! Metin Yüzbaşı, apoletinde 3 yıldız. Eşinin adını hiç öğrenemedim. Fakat kitaptaki Selim'in istisnai bir duygu temeline oturtup tutku basamağına çıkartmak istediği ve kendisine öncesiz-sonrasız bir İD olarak belirlediği kadının adı Güntülü. Ya da belki Açığma-Kün? Açan güneş? Hmm, buradan bir gerçekliğe ulaşırız...

Yüzbaşının apoletinde 3 yıldız vardır. Kitapta da Atsız'ın aşk basamağı olan İD alanına giren 3 kadın vardır. Ayşe, Leyla ve Güntülü. Nasıl yani? Bir aşk rütbesi mi? "Ama aşkın rütbesi mi olurmuş?" dediğinizi duyar gibiyim. Olur hem de bal gibi. Yok ruh gibi. Nasıl mı?

Ayşe ile başlayıp askerliğini salt bir meslek olarak değil de bir inanç olarak da kabul eden Selim'in aşka zamansız olarak inanmasıyla, bitmeyen ızdırabıyla açıklanmaya çalışılan bir aşk piramidini anlatır Ruh Adam! 89. sayfada demiştir çünkü "Askerlikte tek değişmez kanun vardır: Üstün olan kazanır." Üstün olan ise Güntülü'dür. Kendi yüzbaşı apoletindeki 3 yıldıza en iyi eşlik edebilecek olan açan bir güneş ışığıdır. Çünkü yıldızlar ışıkla anlamlanır. Ayşe teğmen, Leyla üsteğmen ise Güntülü karakteri Selim'in kendi askeri tutkusunu bulduğu hırçın bir yüzbaşı aynasıdır.

"Yıldızların yüzlerce, binlerce yıl önceki halini görüyoruz. Kimbilir, belki o yıldız çoktan yok oldu ama biz henüz bilmiyoruz…” Yok efendim, yalan! Bir yıldızın ışık yılı olarak uzaklığı neyse, onun o kadar yıl önceki halini görürüz! Selim'in asırlar öncesindeki reenkarne hali olan Burkay'a olan uzaklığındaki zaman skalası ise kadındır. Işıklar saçan öncesiz ve sonrasız bir kadın tasviri, kendi sembolizmiyle birlikte bütün zamanlara yayılıp, apoletlerin arasından sızarak ezeli bir adamın ruhuna karışmıştır. Hatta Selim düşsel sahnelerde ve kendi nefsiyle olan mücadelelerinde kendisini apoletleri çıkarılmış kıyafetiyle de görür. Aşk id'i, bir ışık olarak apoletlerdeki yıldızlarla anlamlanır. Omuzlardaki militarist vatan yükü zamanla kendini gerçeklemeye çalışan tinsel ve sonsuz bir zaman şeridine dönüşür.

Atsız, mektuplaşmalarında ne demiş bu kitap için biliyor musunuz?
“Romandaki şahısların hiçbiri muhayyel değil.”
“Bu roman, yaşanmış bir romandır. Hemen hemen bütün şahıslar gerçektir.”
Yoksa Atsız da mı kendi mazisini artık umursamaz hale gelmiş, Bedriye Atsız'ın öğrencilerinde bir istisnai tutku arayışında olacak şekilde askerliğini bile unutmuştu? Aman Bedriye Atsız Hanım'ın kulağına gitmesin!

Dünyada askerlikten başka her şeyi reddeden bir adam bile istisnai duygusunu tutkuyla adlandırmak üzere bir yola çıkabilir.

Ruh Adam, Atsız'ın da dediği gibi yazının askercesi olan mısralar içeren ve bu mısraları o yazının karşısına geçen kadınlara karşı bir esas duruşta tutma arzusu içinde yanıp tutuşturan, Tanrı, peygamber ve eski Türk boyları liderlerinin de bir mahşer sahnesinde "ego" basamağındaki sorgulamalarını gerçekleştirdiği fakat zamansız bir "süperego" kuyusuna düştüğü bir ruh terapi arayışıdır mı desek? Hadi diyelim.

Bir de Ruh Adam'daki ruh kavramını tam olarak özetleyen bir alıntı bırakıp ana sayfalarınızdaki resimden çıkayım.
#27646326
626 syf.
- Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor - İki kitap bir arada.

Atsız çok büyük yazarmış. Her ne kadar çok geç tanısam da kendisini, yazarlığını çok beğendim. Yine anlatım müthiş, hikayesi çok ilgi çekici olup, kurgusu muazzam bir kitap okudum. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplar arasına dahil oldu.

Kür Şad ve nice Bozkurtların dünyasında kendimi buldum. Kitabı okurken çok keyif aldım. Çinliler ile olan savaşlarımız, daha çok bozguna uğratmamız çok keyifliydi. Şöyle günümüze bakıp Çin seddini görüp ve bizden korktukları için yapmış olduklarını bilmek çok gurur verici. Doğuştan nasıl asker olunur. En iyi savaşçıların Türk olması, O zamanın şartlarında bile sürü gibi olan Çin'in Türklerden hep korkması. En iyi ata binenler, en iyi ok atarlar, çok iyi güreşirler ve tabii ki kılıçta da ustalar Bozkurtlar. Kadınları savaşçı ve çok güçlü...

Hatta Çinliler şaşırıyordu Türklerin neden bu kadar sağlam savaşçı olmalarına. Kitapta geçen alıntıya bakınız...

"Çinli, Bozkurta seslenir...
- “Bu küçük çocukları niçin güreştiriyorsunuz?” diye sordu.

- İyi güreşmeği öğrensinler diye.
- İyi güreşip nolacak?
- Sen alık mısın, nesin? Bu çocuklar kırk yıl böyle çocuk kalacak değiller ya. Elbet büyüyüp er olacaklar."


Evet Türk savaşçıları çocukken her şeyi öğreniyorlardı. Savaşçı olarak dünyaya geliyorlar. Genel olarak Bozkurtlar, tek Tanrıya inanıyorlar. Puta falan tapmıyorlar. Ticaretten hiç anlamazlar. Çinliler tam dalavereci o zamandan günümüze hiç değişmemişler.

Her Bozkurt'un hikayesi var ama kitapta bağlantılı ilerliyor. Devamı olarak ilerliyor. Hem güldüm, hem hüzünlendim hem de göğsüm kabardı. Savaşlar, yaşanan kıtlıklar, tuzaklar ve nicesi müthişti. Çok akıcı bir kitap daha ve evet bitmesini hiç istemedim.

Kür Şad'ın oğlu Gök Türk devletini tekrar kurmak için neler yapacak? Nelerden vazgeçecek? Ölüm ve Diriliş başka ne şekilde anlatılırdı inanın bilmiyorum. Atsız'ın kalemi çok güçlü.
Çok beğendim, Atsız okumaya devam...
308 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder...
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!
Yoktur öte alemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...

Atsız'ın ideolojisi, siyasi kimliği sebebi ile bu edebi eseri okumayanlar ne kadarsa, pratikte okumayı başardığı halde aklındakileri yenemeyip tarafsız yorumlayamayanlar da o kadar çok... Ruh Adam başka biri tarafından yazılmış olsaydı yere göğe koyamayacak bir çok insan tarafından göz ardı edilmiştir bana kalırsa. Bu tespiti kabul edecek, öz eleştiri yapacak bir güruh var mıdır bilmem ama söylemeden geçemedim...

Baştan sona hiç kopmayan, teklemeyen, insanı bir duygu eşiğine getirip sonra da oradan inmesine izin vermeyen bir roman okudum ben. Tarih, psikoloji, idealler, aşk, kendinden feragat edişler, irade savaşları öyle güzel işlenmiş ki tadı damağımda kaldı resmen. Nesilden nesile geçen ruh göçünün mazisi iki bin yıl olan bu eserde yer yer Atsız şiirleri süslemiş sayfaları. Yazarın Selim Pusat'ın iç dünyasındaki çelişkileri önümüze seriş şeklini sevdim özellikle. Sonuçta hangimizin ikilemleri, puslu yanları, anlamı kayıp kederleri yok ki zaten. Olmaması için de ruhsuz olmak lazım herhalde. Ve bu anlamda Ruh Adam da ruhsuz değil kesinlikle...

''Kuruntu ne demek? Sükun yani barış ne demek? Alemi savaşla yaratan sen değil misin? Savaşı yaratılış kanunu yapan sen değil misin? Güzel kızları yaratan sen değil misin? Sevmek için bize gönül veren sen değil misin? Hem o güzeli yarat. Hem onu bana sevdir. Sonra da ruhumu milyonlarca yıl azap cehenneminde yak. Bunu bir Tanrı değil; ancak Tanrı kudretinde bir çocuk yapabilir!'' ( S. 260 )

https://www.youtube.com/watch?v=6PRKwD1mSgs
308 syf.
·1 günde·Beğendi
Kitap, Uygurlu Yüzbaşı Burkay'ın masalıyla başlıyor. Girişi hâlâ aklımda, yazarın farklı ve etkileyici bir tarzı var. Nefsiyle mücadele eden başkarakterin iç dünyası ve psikolojisi beni çok etkiledi. Gerçek ile hayal arasında gidip gelen tasvirler oldukça başarılı. Kütüphanemde kesinlikle olmasını istediğim kitaplardan biridir. Bozkurtların ölümü'nden önce okumuştum, onunla karşılaştırmak hata olur.

Bu kadar popüler olamaması yazara karşı duyulan önyargı mı bilinmez ama Türk Edebiyatı için kesinlikle her yönüyle çok değerli bir edebi eserdir.
308 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
İlk Atsız romanım. Keşke daha önce okusaymışım. Çok ama çok etkileyiciydi. Sırf yazarın milliyetçiliği yüzünden romanın Türk Edebiyatında önemli sırada olmadığına inanıyorum. Bu kadar sürükleyici roman nadide...H. Nihal ATSIZ'ın yaşamından kesitler de sunmakta. "Ağlamak da hayata dönmenin işaretiydi." gibi süper alıntılar var. İçerisindeki şiirler de okumaya daha fazla anlam katıyor.
Mutlak Seveceksin ve Ay Yüzlü Güzel Konçuy tam bir şaheser.
Kesinlikle okunmalı !
https://www.youtube.com/watch?v=IH6tD9UZdtk
626 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
"Yanlış çağda yaşamanın stresi içindeyim."diyen M.Menteş'e katılmamak ne mümkün.Kımız içip av avlarken,at üstünde ok gezlerken,kuş kuşlayıp güreş tutarken yaşamak varken gele gele dudak büzüp instagram paylaşımı yapılan döneme denk geldik.Neyseki bu boğucu zamanda bir nebze nefes alıp o dönemlere gittim.Keşke o dönemlerde kalabilseydim,kitap bitince rüya bitiyor malesef.:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Hüseyin Nihal Atsız
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Tarihçi ve İdeolog
Doğum:
Kadıköy, İstanbul, 12 Ocak 1905
Ölüm:
İstanbul, 11 Aralık 1975
Hüseyin Nihal Atsız (12 Ocak 1905; Kadıköy, İstanbul - 11 Aralık 1975, İstanbul), Türk yazar, şair, tarihçi ve ideologdur. Nejdet Sançar'ın ağabeyidir. Yağmur Atsız ve Buğra Atsız'ın babasıdır. Rıza Nur'un mânevî oğludur. Kendisini Türkçü ve Turancı olarak tanımlar. Ailesi Atsız'ın babası Gümüşhane'nin Torul kazasının Midi köyünün Çiftçioğulları ailesinden Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey, annesi Trabzon'un Kadıoğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey'in kızı Fatma Zehra Hanım'dır. Çiftçioğulları ailesinin tesbit edilen ceddi 19. asrın başlarında yaşadığı tahmin edilen Ahmed Ağa'dır. Ahmet Ağa'nın İsmail, Süleyman, Hüseyin ve Şakir adlı dört oğlu olmuştur. İsmail Ağa'nın çocukları Midi'den, Yozgat'ın Akdağ Madeni kazasının Dayılı köyüne göçmüşlerdir. Şakir Ağa'nın evladı olup olmadığı bilinmemektedir. Ahmet Ağa'nın üçüncü çocuğu olan Hüseyin Ağa (1832 - 1894) ise 1850-1852 şıralarında Deniz eri olarak Istanbul'a gelmiş, okumayı ve yazmayı asker ocağında öğrenmiş, askerliğinin nihayetinde de teskere bırakarak Donanma-yı Hümayun' da kalmış ve makina önyüzbaşlığına Çarkçı Kolağalığı'na terfi etmiştir. Hüseyin Ağa'nın eşi Emine Hayriye Hanım'dır. İki çocukları olmuştur. Nevber Hanım ile Mehmet Nail Bey (1877- 1944). Mehmet Nail Bey de Osmanlı Donanması'na girmiş ve Deniz Kuvvetlerinde Deniz Güverte Binbaşılığı'ndan emekli olmuştur. Mehmet Nail Bey'in ilk eşi 1903 yılında Yüzbaşı iken evlendiği Fatma Zehra Hanım (1884 - 1930)'dır. Fatma Zehra Hanım, Deniz Yarbayı (Bahriye Kaymakamı) Osman Fevzi Bey ile Tevfika Hanım'ın kızıdır. Osman Fevzi Bey, Trabzon'lu olup ailesi Kadıoğulları namı ile maruftur. Mehmet Nail Bey'in ilk eşinden üç çocuğu olmuştur. 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal (Atsız), 1 Mayıs 1910'da Ahmet Nejdet (Sançar) ve Aralık 1912'de Fatma Nezihe (Çiftçioğlu) dünyaya geldi. 1930 yılında ilk eşinin damar sertliğinden vefatı üzerine Mehmed Nail Bey, 1931 yılında yeniden evlenmiştir. İkinci eşinin adı da Fatma Zehra'dır. İkinci eşinden 1932 yılında Necla (Çiftçioğlu) adlı bir kızı olan Mehmed Nail Bey ikinci eşiyle geçinememiş ve iki yıl sonra ayrılmıştır. Biyografi Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul Kadıköy'de doğdu. İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde (İstanbul Lisesi) yaptı. Buradan mezun olunca Askerî Tıbbiye’ye yazıldı. Atsız, yükseköğrenim çağına gelip Askerî Tıbbiye'ye kaydolduğu çağlarda Türkçülük fikrinin etkisi altına girmeye başladı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine karşı öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)'a selam vermediği gerekçesi ile 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye'den çıkarılmıştır. Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır. Üniversite Yılları ve İlk Fikirler 1926 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Edebiyat Fakültesinin "Edebiyat Bölümü"ne ve İstanbul Dârülfünûnu'nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağırılmış, tecil isteği kabul edilmeyen Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul'da Taşkışla'da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır. Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı 'Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri' adlı makalenin Türkiyat Mecmuası nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası olan Mehmet Fuad Köprülü' nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmî'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır ('Divân-ı Türkî-i Basit, Gramer ve Lügati', 1930, 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur. Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yeralıyordu. Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak, Yüksek Muallim Mektebi'ni öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931'de Atsız'ı kendisine asistan olarak almıştır. Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır. Atsız, 15 Mayıs 1931'den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua (17 sayı)'yı çıkarmaya başladı. Mehmet Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış, âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur. Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını (H. Nihâl) imzası ile, hikâyelerini de (Y.D.) imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır. 1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'a Dr. Reşid Galib'in yaptığı eleştiriler üzerine Atsız, içerisinde ikinci eşi Bedriye Atsız ile Pertev Nâilî Boratav' ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib'e "Zeki Velîdî'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de Reşid Galib'in tepkisini üzerine çekmiştir. 19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.Reşid Galib, Atsız Mecmuanın 17. sayısındaki 'Dârülfünûn'un kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi' adlı makalesi nedeniyle Edebiyat Fakültesi Dekanı'na baskı yaparak, 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın üniversite asistanlığına son vermiştir. Ölümü Atsız, 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş, ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş, gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız yeni bir kriz geçirmiş, 11 Aralık 1975 Perşembe günü vefat etmiştir. 13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramı'nın ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii'nde Kılınan ikindi namazını müteakip Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir. Eserleri Türkçülüğün öncülerinden olan Nihâl Atsız, Turancı çevreler tarafından aynı zamanda güçlü bir Türkolog olarak kabul edilir. Bu çevrelere göre Türk dilini, tarihini ve edebiyatını gayet iyi bilen Atsız, özellikle Türk tarihinin Göktürk kısmında uzmanlaşmıştı. Çok sevdiği bu devreyi Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı iki eser ile romanlaştırmıştır. Deli Kurt adlı romanı Osmanlı tarihinin ilk devrelerinin romanlaştırılmış şeklidir. Ruh Adam 'daki Selim Pusat'ın şahsiyetinde Atsız'ı görürüz. Ruh Adam 'ın devamı olarak Yalnız Adam 'ı yazacağını söylüyordu. Yine yazacağını bildirdiği bir eseri de Bozkurtlar serisi'nin 3. cildi idi. Yayınlanmamış eserlerinin içerisinde II. Mahmut'tan Günümüze Kadar Osmanlı Hanedanı Tarihi adlı bir eseri de vardır. Nihâl Atsız'ın şiirleri Yolların Sonu adı ile kitap halinde basılmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 1.909 okur beğendi.
  • 14.056 okur okudu.
  • 342 okur okuyor.
  • 6.339 okur okuyacak.
  • 164 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları