• 113.
    Takdir Edilme Çabası. — Takdir edilme çabası, hep başkalarına dikkat eder ve onun iç dünyasının nasıl olduğunu bilmek ister. Ne var ki, bu dürtünün tatmini için gerekli olan ortak duyarlılık ve ortak bilgi, zararsız, merhametli ya da sevecen olmaktan çok uzaktır. İnsan daha çok başkasının bizim yüzümüzden nasıl ruhsal veya fiziksel ıstırap çektiğini, kendi hakimiyetini kaybedip, elimizin ya da sadece bakışlarımızın onun üzerinde yaptığı baskıya nasıl boyun eğdiğini anlamak ya da tahmin etmek ister. Ve eğer bizzat takdir edilmek için çabalayan kimse, sevindirici, heyecan verici ya da neşelendirici bir etki yapıyor ve yapmak istiyorsa, başarının tadını, insanlığı sevindirmek, heyecanlandırmak, neşelendirmekle değil, yabancı ruhta kendi etkisini bırakıp, ruhun şeklini değiştirerek kendi isteğine göre onu idare ettiği ölçüde çıkarır. Takdir edilme çabası başkaları üzerinde aşırı derecede üstünlük kurma çabasıdır, isterse bu çok dolaylı, sadece hissedilmiş ve hatta tamamen hayal edilmiş bir çaba olsun. Bu gizlice istenilen üstünlüğün uzun bir dizi derecesi var ve bunun tam bir katalogu neredeyse kültür tarihine denk düşer: ta ilk garip barbarlıktan tutun da aşırı uygarlaşmanın çirkinliğine ve hastalıklı idealleşmeye kadar uzanır. Takdir edilme çabası başkaları için beraberinde getirdiği — bu uzun merdivenin basamaklarının sadece bazılarının adlarını söylersek—: işkence, sonra dayak, sonra dehşet, sonra korku dolu hayret, sonra şaşkınlık, sonra kıskançlık, sonra hayranlık, sonra isyan, sonra sevinç, sonra neşe, sonra gülmek, sonra gülünç olmak, sonra alay etmek, sonra dalga geçmek, sonra darbeler indirmek, sonra işkence etmek: — Burada, bu merdivenin sonunda asket* ve şehit durur. Merdivenin en alt basamağında kendisinin karşıtı olan ve karşısında üstünlük sağlamak istediği kimseye ıstırap çektiren barbar bulunuyor. Bu arada asket, onun ıstırap çektirmesinden takdir edilme güdüsünün sonucu olarak aşırı derecede zevk almaktadır. Asketin kendi üzerindeki utkusu, onun aynı zamanda, insanı acı çeken ve seyreden parçalara bölünmüş olarak gören içe çevrilmiş gözü ve bundan sonra dış dünyaya sadece ondan adeta kendi yakacağı odun yığınıiçin odun toplamak maksadıyla bakması, dürtünün takdir edilmek için oynadığı, içinde artık kendi kendine kömürleşmiş tek bir kişinin arta kaldığı bu son trajedi… bu, uygun başlangıcın değerli sonucudur: her ikisinde de işkence görünümünde ifade edilemez bir mutluluk! Gerçekte gücün en canlı duygusu olarak düşünülen mutluluk, belki de dünyada hiçbir yerde batıl inançlı asketin ruhundaki kadar büyük değildi. Bunu Brahmanlar bin yıllık bir kefaret ödeme uygulaması yaparak yeni bir cennet kurmaya başlayacak kadar güç toplayan Kral Viçvamitra’nın öyküsünde dile getirdiler. İnanıyorum ki, şu anda biz bütün bu tür iç yaşantılarda yetersiz acemiler ve el yordamı ile bilmece çözen kimseleriz; insan dört bin yıl önce, bu kendinden zevk alma duygusunun rezilce nazikleştirilmiş hali hakkında daha fazla bilgi sahibi idi. Dünyanın yaratılışı: Belki dünya eskiden bir Hintli hayalci tarafından bir tanrının kendisi için başladığı asketik işlemler olarak düşünülmüştür! Tanrının kendini doğaya bir işkence aletine bağlar gibi bağlamak isteyişi, belki de bu arada uhrevi mutluluğunu ve gücünü iki kat artmış olarak hissetmek içindi! Ve onun bir aşk tanrısı olduğunu farz edelim: Böyle bir tanrı için ıstırap çeken insanlar yaratmak, devam eden işkencelerin manzarasında onlara tanrısal ve insanüstü acı çektirmek ve böylece kendisine zulmetmek nasıl bir zevk! Ve onun sadece aşk değil, kutsallık ve günahsızlık tanrısı da olduğunu varsayalım. Eğer günahı ve günahlıyı, sonsuz laneti ve kendi yaratıp yönettiği dünya da sonsuz acıların iniltilerin ve ıstırapların korkunç mabetlerini kuruyorsa, tanrısal asketler nasıl hezeyanlar hayal etsinler! — Paulus’un, Dantenin, Calvinin ve onların benzerlerinin ruhlarının da bir kez gücün verdiği şehvetin korkunç gizemlerine girmiş olmaları tümden olanaksız değil— ve böyle ruhlar karşısında sorulabilir: evet, gerçekten takdir edilme çabasının devridaimi asketle son bulup, kendi içinde bitti mi? Bu döngü asketin belirlenmiş temel tavrına bağlı kalarak ve aynı zamanda tanrının merhametiyle bir kez daha baştan başlayarak tekrarlanamaz mıydı? Yani kendine acı vermek için başkasına acı vermek ve yine bununla kendine ve onun merhametine galip gelerek en aşırı güç içinde mest olmak! Kudret hevesi ile ilgili ruhsal bakımdan ölçüsüz zevklerde dünyada nelerin mümkün olmuş olabileceğine ilişkin düşündüğümüz her şeydeki aşırılıklardan dolayı bağışlayınız!
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • Bu yeni günahımıza hiç şaşmıyorduk. Çünkü tercih etme suçunu ikinci defadır işliyoruz, artık alıştık. Bütün kardeşlerimizi birden düşüneceğimize isimleri Hürriyet 5-3000 olan bir tanesini düşünüyorduk. Hürriyet 5-3000’i niçin düşündüğümüzü bilmiyoruz. Hürriyet 5-3000’i düşündüğümüz vakit, dünyanın güzel olduğunu ve yaşamanın bir yük olmadığını neden hissettiğimizi anlamıyoruz.
  • Herkese merhaba.
    Bizim için küçük yapan için çok büyük bir sorundan bahsetmek istiyorum. Okunan kitapların sağdan soldan kopyalanarak alınan incelemelerinden. Bu şekildeki okurların neyi ıspat etmek istediklerini anlamış değilim ve inanın sadece kendilerini kandırmaktan öte bir şey yaptıklarını sanmıyorum.

    İki gündür iki farklı kadın arkadaşın çok güzel incelemesine rastladım. Huyum değildir art niyet aramak lakin incelemede bir alıntıya yer verilmişti ve internet üzerinden bakmak istedim. BirK ile aynı görevi üstlenmiş bir sitede alıntıyı ve incelemenin tamamını gördüm. Arkadaşa Özel Mesaj olarak yazdım ve 28 tane incelemesini sildi.

    Bugün de yine aynı sorun güzel bir inceleme ile oldu. https://1000kitap.com/hicran145k adlı arkadaşın profiline girdim ve bir tanesi kendisine ait olmak üzere yirmi altı incelemesi tamamen farklı sitelerden alıntı yapılarak sisteme yüklenmiştir.

    Kimse inceleme yazmak zorunda değildir sistem üzerinde, öyle bir şart ve koşul yoktur. Ancak başka kişilerin emeğini, fikrini ve düşüncesini çalmak ise başkaca bir şeydir. Bu hususta herkesten istirhamım şudur ki “İNCELEME YAZMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ” bunu bilmeleridir.

    Umarım bu hususta herkes daha duyarlı olur ve temiz bir çatı altında devamlılığımızı sürdürürüz.

    Arkadaşa ait inceleme “Çalıkuşu” romanına ait. #31163169

    “Kitap gerçekten zevk alarak okuduğum ve bi daha bi daha okumak istediğim bir kitaptır.Yazarın yazdığı kitaplardan en beğendiğim bu diyebilirim.Gerçekten kitabı okurken içindekileri yaşıyomuş gibi hissediyor insan.En önemlisi de bu ya;kitapları hayal kurarak okumak bambaşka birşey,ve benimde hayal kurarak okuduğum kitaplar arasından en güzeli bu kitaptı....”

    Ve diğer sitelerden aldığı incelemelerden birkaç örnek.

    Yeraltından Notlar #38611452

    “"CANLI HAYAT"
    Bu incelemeyi yazmak ve burada paylaşmak çok ama çok riskli aslında o kadar çok kişi okumuş o kadar çok inceleme ve alıntı var ki. Yine de bir de benden okuyun istedim:

    “İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik, genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep. Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz. Yakında bir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri olarak dünyaya geleceğiz.”

    Varoluşun her sorgulanışı yeni bir pencere açmak çabasının bir parçası. Dünya ve tarih değiştikçe bu kavramlar değişiyor. Her zaman diliminde başka başka kavramlar ile sınanıyoruz aslında. Mutluluk, huzur, güven, iyilik ve kötülük kavramsal olarak belli bir kesinliği olacağını düşündüğümüz tanımlar. Oysa hiç birinin asla bir kesinliği olmadı. Kültürel ve coğrafik bir bileşeni olduğu gibi sosyo-ekonomik bir paydası da daima var oldu.
    Bir birikimin yani kültürel ve sosyolojik birikimin üzerine doğan bizler için iyi genelde normal ve çok olan içinde sunuldu. İsteklerimizin bir cetvel ile ölçmek veya bir metot oluşturmak mümkün olsaydı bunu bilim ve teknolojik gelişme ışığında yapardık eminim. Oysa mümkün değil ama toplumsal yaşam bir norm dayatıyor daima bize. İsteklerimiz bu norm içinde kalınca yasal ahlaklı ve kabul edilebilir oluyor. Ama biz dualist bir çelişkinin içinde varlığımızı sürdürüyoruz:

    “...zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız. Hatta yaşamdan öylesine kopuğuz ki, gerçek “canlı hayata” karşı adeta tiksinti duyuyor, bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek “canlı hayat” bize adeta bir iş bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz. Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir? Bunu kendimiz de bilmeyiz. Kaprislerimiz, isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı çıkarız. Biraz daha fazla serbestlik vermeyi, ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar vesayet altına girmeye can atarız.”

    Elbette bu çıkarımları yaparken yaşadığımız şartlardan bize kalanlarla yaparız. Gözlem yaparız hayatı herkes ve her şeyi. Gözlemler sonucu çıkan her bilgi kırıntısını yaşamımız ve kültürel birikimimizle harmanlarız. Öfke ile sevinç ve ya hayal kırıklığı ile yoğrulmuş bir sürü cümle çıkar ağzımızdan. Bu cümleler bir çok insan için gerçek bir sürüsü için abartı bir o kadarı içinse safsata olabilir. Acıyla harmanlanmış gerçek hayat, tutunmak için sağlam bir zemin olmaktan çok bir zemindir eni kökü. Baktığımızda gördüğümüz her şeyi yere yakın yerden uzakta görürüz bu zemin bağlamında.
    Yazıldığı dönemin üzerinde bir gözlem sonucu ortaya çıkan bir eser kitap. Bir anti kahraman söylemleri gibi algınlanma ve bu nedenle çok anlaşılmama ihtimali olan bir kitap. Ve nitekim öyle de olmuş döneminde çok eleştiri alan bu kitabı Nietzsche bir vahiy olarak nitelendirmiş. Kendi döneminin çok üzerinde gerçekten bu kitap. Bir popüler ikon bile olsa okumaya değer bir sürü niteliği var bu kitabın. Olaylara bakışı ve insan kavramını doğasını kökünden ele alıp incelemiş. Sanılanın ve kabul edilenin aksine insan doğasının kötü işe yaramaz yanlarını da insanın bir parçası olarak nitelendirmiş. İsteklerimizin ve yaptığımız eylemlerin daima bizim çıkarımız doğrultusunda olduğunu iddia etmek ne kadar doğrudur sorusuna bu doğanın yapısı ile açıklıyor yazar. Bir de şu soruyu soruyor; bugüne kadar yaptığımız eylemler bazında biz daima kendi çıkarımıza uygun mu davrandık?
    Keyifli okumalar!”
    İncelemenin alındığı site https://www.neokur.com/...meleri&inc=78089

    Aynı Yıldız Altında adlı kitaba yazdığı inceleme #35823813
    “Hayatımda okuduğum en overrated kitap kendisi....

    Şuna açıklık getireyim, John Green bayıldığım yazarlardan biri. Adam ne yazsa okurum. Gerçekten çok başarılı kitapları var ama iş AYA’ya gelince biraz soğuyorum diyebilirim.

    Çoğunuz kitabı okumakla kalmamış, filmi de izlemiştir diye düşünüyorum. Linç yeme olasılığımın yüksek olduğunu da biliyorum fakat bu kitapla ilgili çok güzel yorumlar yapamayacağım. Tamam arkadaşım anlarım seversin, beğenirsin ama böyle basit bir kitabı neden göklere çıkartırsın ki? Dram istiyorsan ben sana çok daha güzel kitaplar önerebilirim. Hem en azından daha gerçekçi (Burçak Çerezcioğlu || Mavi Saçlı Kız) bir kitap okumuş olursun. Kitaba dair hatırladığım en net şey Tamam zımbırtısıydı. Ayrıca okuduğum en basit dile sahip kitaplardan birisiydi.

    Anlayacağınız, aldığı yorumları hak etmediğini düşündüğüm bir kitap. İlla okuyacağım diyorsanız pdf falan okuyun, para vermeyin.”

    Yayımlandığı orijinal site https://lauraningunlugu.wordpress.com/...abartilmis-kitaplar/

    Gerisini siz duyarlı okurlara bırakıyorum.
    Sevgi ile kalın.
  • Değişim.
    Ne çok söz söylenmiş üstüne en sevdiğim ve bilineni ise Herakleitos'un ''Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.'' olsa gerek. Değişimin elzemliği konumuz değil elbet beni düşündüren değişim ve mutluluk ilişkisi. Eşyanızı değiştirirsiniz mutlu olursunuz, kötü bir huyunuzu bırakırsınız mutlu olursunuz, şehir değiştirirsiniz özlerseniz mutsuz, kurtulduysanız mutlu olursun, kimi de gelir der ki size ''Ne çok değiştin...'' . İnsanın kendinde değişim analizi ne kolay ne akışkan... Beğenmediniz mi, değişirsiniz sizin elinizde! Ya sevdiklerimizin değiştiremeyeceğimiz değişimleri? Hiçbir söz hakkımız olmayan, fark etmediğimiz kimi zaman, özgür iradesiyle seçtiği değişimlerden söz ediyorum. Sevginin hiçbir zaman yetmeyeceği, çaresiz kalacağı ve en önemlisi sevdiğiniz kişiyi (bilerek veya bilmeyerek) sevme nedeniniz olan o değişim. Hadi ama yalnız olamam ille vardır kabul ettiğimiz değişimler sevdiklerimizde, bize anlatırlar hani ''Ben böyleydim bir daha asla öyle olmam!'' diye anlattıkları ama keşke öyle olsaydıları. Günlerce kafa yorduğumuz acaba öyle olmasaydı ne olurdu diye düşündüğümüz. Size akıl vereceğim ( ben de yeni fark ettim inanın uygulamaya çalışıyorum). '' Değiştiremeyeceğin ne varsa ona kafa yormayı bırak!'' Kendinizi ve karşınızdakini olduğu gibi kabul etmenin muazzam hazzını 5 saniye ile bir yaşayın dediğimi anlayacaksınız. Acabalar mutsuzluk getiriyor, onun değişmeyen değişimleri düşündükçe acı veriyor.
    Kimsenin değişimlerinin ise sizi istemediğiniz bir değişime sürüklemesine izin vermeyin çünkü o her kimse hiçbir zaman sizi olduğunuz gibi kabul etmeyecek değişim naraları atmaya devam edecek.
    Sadece içinde bulunduğunuz durumu kabul edin. O kişiye gelirse, kaçmak veya kucaklamak size kalmış. :)
  • 152 syf.
    http://elestirihaber.com/...orum-denemesi-yazdi/

    MARTI JONATHAN LİVİNGSTON

    Hiç beklemediğimiz bir mekânda ve zaman diliminde, tamamen sürpriz diyebileceğimiz bir şekilde yüreğimize, hislerimize ve fikrimize dokunmasıyla hayatımıza dâhil oluveren ve yaşamımızın kalan kısmını, tabir caizse “ondan öncesi ve ondan sonrası” diye ikiye ayırmamıza sebep olan mümtaz ve aslında bir açıdan bizim için “ödül” olduğunu düşündüğümüz insanların varlığı söz konusu olduğu gibi “kitap”ların varlığı da söz konusu olabiliyor.

    Martı Jonathan Livingston, hayatımı iki farklı kulvara bölecek bir kudreti haiz değildi belki, ama yine de hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkıvermesiyle ve hiç beklemediğim bir şekilde duygu ve düşünce dünyamda bıraktığı olumlu etkiyle kendi nezdimde bana verilmiş bir ödül olarak nitelendirilmeyi hak ediyor. Kitabın asıl emanetçisi oğlum aslında. Ona da, kendi yaşlarında bir grup arkadaşıyla hafta sonlarında birkaç saatlerini birlikte geçirdikleri bir ağabeyi hediye etmiş. Bir heyecanla eve gelip de kitabını gösterdiğinde ilk dikkatimi çeken şey; simsiyah bir kapağın ve üzerindeki bembeyaz bir martı resminin oluşturduğu kombinasyondaki asalet, ilk hissettirdiği duygu ise, martının uçuyor olması hasebiyle olsa gerek, özgürlük olmuştu. Ama nihayetinde Martı Jonathan Livingston bir çocuk kitabıydı ve oğlum okumalıydı, doğrusu benim onu kendi çalışmalarım arasında değil okumaya şöyle bir karıştırmaya bile pek bir vaktim yoktu. Üstelik oğlum, arkadaşlarından birinin kalkıp hiç üşenmeden kitabın içindeki çeşitli pozisyonlarda uçan ama neredeyse birbirinin benzeri martılardan oluşan resimleri tek tek saydığını ve otuz küsur kadar sayfasının da bu resimlerden oluştuğunu söylemişti. İyiydi işte, Martı Jonathan Livingston, okumayla arası çok da iyi olmayan oğlum gibileri için hem sıkılmadan severek okuyabilmeleri hem de kitap okuma alışkanlığı kazanmada mesafe kat edebilmeleri için iyi bir seçenekti.


    Foto: Selma Kavurmacıoğlu
    Hayatı, onun her birimizin omuzlarına yüklediği yükün onca ağırlığına rağmen “çekilebilir”, onca gamına, tasasına, kederine rağmen yine de “yaşanılabilir” kılan unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum, zaman zaman yaşadığımız kimi hoş karşılaşmaların. Ben her ne kadar kendi okuma dünyama biraz da küçümseyerek Martı Jonathan Livingston’ı dâhil etmek istemesem de takip ettiğim bir kitap sitesi vesilesiyle karşıma bir kez daha çıkınca kısa adıyla Martı, her şeye rağmen benim okuma dünyama dâhil olmayı başaracaktı ve tıpkı bir çocuk kitabı gibi görünmesine rağmen aslında çocuklardan daha çok büyüklere hitap eden Antoine De Saint Exupery’e ait Küçük Prens’in bıraktığı tadı bırakacaktı.

    İnsan sınırlı bir varlık. Bir insan herhangi bir konuda veya herhangi bir alanda ne kadar yetenekli olursa olsun, hatta o yeteneğini geliştirme noktasında parmakla gösterilecek kadar kayda değer bir mesafe de kat etmiş olsun, yine de “mukayyet” olduğundan mücerrep bir şekilde haberdardır. Bu açıdan kitabın içeriğine bakıldığında, sürekli sınırlarını aşmaya çalışan bir martının ve sınırları aşmaya çağıran bir telkinin varlığı bu kitabın da egoları şişirmekten ve bencilliği yaşam tarzı olarak benimsetmekten başka hiçbir işe yaramayan o sıradan kişisel gelişim kitaplarından biri olduğu izlenimi verebilir ilk etapta, ama öyle değil. Martı’yı okurken zihniniz felsefeden teolojiye, sosyolojiden psikolojiye kadar pek çok farklı alanlara gidip geliyor; bu alanlar arasında yatay, dikey ya da çapraz bağlantılar kurabiliyor. Öyle ki bir ara, okuduğum ilk eseri Martı Jonathan Livingston olan yazarın kim olduğu hakkında derin bir meraka düştüm ve kitaba ara vererek Richard Bach kimdir, düşünceleri nedir, ne değildir, öğrenmeye bile kalktım. Bir de kitabı okurken zihnimde meydana gelen gelgitleri ve bağlantıları gördükçe “Acaba yazar, gerçekten okurda böyle bir etki meydana getirmek saikiyle kitabını yazmış olabilir mi?” diye de sormadan edemedim. Ben bu yazıda kendi zihnimde kurduğum bağlantıların, yaptığım çıkarımların -belki bir iki istisna dışında- sayım dökümünü yapmayacağım ve bunu, bu zevkten mahrum kalmasın diye okura, okurun kitabı okuyacağı zamana bırakacağım.

    Tamamen sembolik bir anlatımın kullanıldığı kitap beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde, kitabın başkahramanı olan Martı Jonathan’ın düşünceleri yardımıyla var olmanın ve hayatın anlamı sorgulanıyor. Jonathan’ın, annesi tarafından, “Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor?” sitemine ve belki biraz da eleştirisine maruz kalmasının tek sebebi, onun diğer martılar gibi sırf karnını doyurmaya yetecek kadar bir yiyecek bulmak için yaşamaması. Çünkü Jonathan, çığlıklar atarak iskele ve balıkçı teknelerinin etrafında bir parça ekmek için uçmayı ve böylece sürüp gidecek bir yaşamın parçası olmayı istemiyor. Jonathan her şeyden önce havada neler yapıp yapamayacağını öğrenmek istiyor. Etrafında kendi gibi düşünen hiç kimseyi bulamayan Jonathan mecburen kendi başına çalışmaya başlıyor. Ama daha ilk günden hayallerinin önüne geçen engellerle karşılaşıyor. Bir defa kanatlarının çok büyük olduğunu fark ediyor, hâlbuki daha yükseklere uçabilmesi için kanatlarının bir şahininki kadar kısa olması gerekiyor. Üstelik martılar kesinlikle karanlıkta uçamıyorlar, karanlıkta uçabilmeleri için bir baykuşunki gibi gözlere sahip olmaları gerekiyor.


    Foto: Selma Kavurmacıoğlu
    Başlangıçta karşılaştığı zorluklar karşısında ümitsizliğe düşüp vaz geçecek gibi olan Jonathan, ihtiyacı olan tek şeyin kanatlarını gövdesine yapıştırıp sadece kanat uçlarıyla uçmak olduğunu keşfettiğinde kapkara denizin üstünde ölümü ya da başarısızlığı düşünmeden yükselişe geçiyor. Jonathan korkuyu yenerek öğrenme aşamalarında esaslı bir mesafe kat ettiğinde “Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!” diyerek geleceğe umutla bakmaya başlıyor.

    Jonathan’ın öğrenme sürecinde elde ettiği bu ilk aşama bile, onun Martı Konseyi’nin başkanı tarafından Sarp Kayalıklar’da yalnız başına yaşamaya sürgün edilmesi için yeterli bir sebep oluyor. Çünkü Konsey önünde kendini savunma hakkına dahi sahip olmayan Jonathan, sorumsuzlukla suçlanıyor. Hâlbuki Jonathan’a göre yaşamın gerçek anlamını arayan ve onu bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi başka biri olamaz. Bin yıldır yaptıkları tek şey balıkların peşinde koşmak olan martıların bundan sonra yaşamak için daha nitelikli nedenlere sahip olmaları gerektiğini düşünen Jonathan bunun için “öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak” gerektiğini savunuyor.

    Bedel ödemek zorunda kalmış olsa da uçmayı öğrendiği için Jonathan hiç üzülmüyor, çünkü o “bezginliğin, korkunu ve öfkenin” bir martının ömrünü kısalttığını, bunları zihninden uzaklaştırdığında ise hoş ve uzun bir yaşam sürebileceğini fark ediyor.

    Kitabın ikinci bölümünde Martı Jonathan farklı bir boyuta geçiyor ve “cennet” olarak nitelendirilen bir mekânda uçma çalışmalarına devam ediyor. Fakat bulunduğu yerde geldiği yere oranla daha az martı olduğunu gören Jonathan’a bunun nedenini kendisine öğretmenlik de yapacak olan Sullivan açıklıyor. “Bildiğim tek yanıt, senin milyonda bir rastlanan ender kuşlardan olduğun Jonathan. Yola çıkanlarımızın çoğu yavaştı. Nereden geldiğimizi hemen unutup nereye gittiğimizi merak bile etmeden günübirlik yaşayarak çoğu kez birbirinin aynısı olan şeyi yaptık; bir dünyadan gelip diğerine gittik. Yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaya çalışmaktan daha başka yaşama nedenleri olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık, bir fikrin var mı Jonathan? Binlerce Jon, on binlerce! Ardından, mükemmellik diye bir şeyin varlığını fark edene kadar yüzlerce yaşam daha… Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı. Şimdi de aynı kural geçerli, tabi ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız. Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar…”

    Mütemadiyen devam eden uçuş çalışmaları ile bulunmak istediği yere gitmeyi anlık bir sürede gerçekleştirmeyi başaran Jonathan, iyilik/sevgi hakkında aldığı derslerin de etkisi ile tekrar dünyaya dönme isteği duyuyor. Bu isteği sebebiyle öğretmeni Sullivan tarafından uyarılan Jonathan, dünyada daha önce başına gelen kötü olaylara ve gittiği takdirde gelebilecek daha kötü olanlarına rağmen öğrenmeye hazır bir iki martı bulabilme ihtimaline binaen gitme kararı alıyor. Ve daha dünyaya adımını atar atmaz “bir yerden bir yere ulaşmayı sivrisinek de yapar, uçmak bundan daha öte bir şey olmalı” diye düşündüğü için topluluğu tarafından dışlanmış Martı Fletcher Lynd ile karşılaşıyor. Martı Jonathan’ın bu tavrı Taif’te taşlanmasına rağmen onların helakini istemeyen Hz. Peygamber ile Yasin suresinde kendisine inanmadıkları için kavmi tarafından şehit edilen ve cennete girmesi söylendiğinde “keşke kavmim bilseydi…” diyen müminin diğerkâm tavrını anımsatıyor.

    Jonathan’ın Martı Fletcher Lynd ile başlayıp sayıları sürekli artan diğer martılarla çalışmalarının anlatıldığı üçüncü bölümde başarmak için gerekli olan bazı temel ilkelerden bahsediliyor. Bizi sınırlandıran her şeyi -ki bunlar gelenekler de olabilir batıl inançlar da- bir tarafa atmamız, düşüncelerimizin zincirinden kurtulup, bedenlerimizdeki zincirleri kırmamız, sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmamız gerektiği bunlardan sadece birkaç tanesi. Bu ilkelere hassasiyetle riayet etmeye çalışan Jonathan’ın öğrencileri, bunun yanında ısrarla ve sabırla uçuş çalışmalarını da sürdürerek bu konudaki kabiliyetlerini her geçen gün geliştirmeye devam ettikçe bunu gözlemleyen diğer martılar, bu başarıyı olduğundan farklı yorumlamaya başlıyor ve Martı Jonathan’ın güya sahip olduğu doğaüstü gücün etkisiyle izah etmeye kalkıyorlar. Duruma hayret eden Jonathan “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek neden dünyanın en zor işi?” diyerek hayıflanıyor ve hız konusunda kat ettiği mesafeden dolayı giderek şeffaflaştığı için de Martı Fletcher Lynd’ı “Hakkımda saçma sapan söylentiler çıkarmalarına ya da beni Tanrılaştırmalarına sakın izin verme!” diyerek uyarıyor. Kısa bir süre sonra da daha da şeffaflaşan Jonathan boşlukta kayboluyor. Martı Jonathan’ın bu hayıflanması, Malcolm X’in mücadelesi esnasında yaşadığı en büyük zorluklardan birini hatırlatıyor ki o da beyaz insanları, siyahları köle olarak kullanmaktan vaz geçirmekten daha zor olanın Afrikalı Amerikanların da tıpkı beyazlar gibi insan haklarına sahip olduklarına inandırılması ve ikna edilmesi…

    Jonathan’ın gidişinden sonra bir müddet altın bir çağ yaşanıyor. Fletcher Lynd’ın öğrencileri ve öğrencilerinin öğrencileri daha önce hiç görülmemiş bir kesinlik ve mutlulukla uçuyorlar. Öğretmenlerinin özgürlük ve uçma öğretilerini uzun misyoner yolculuklarla sahil boyunca uzanan bütün sürülere yayıyorlar. Bu arada Martı Jonathan’a dokunan kişi olan Fletcher’a dokunabilmek için ona yaklaşmaya başlıyorlar. Sürekli Jonathan’ın kelimelerini ve hareketlerini tam olarak duymak, onunla ilgili “rüzgâra doğru bir adım mı ilerledi yoksa iki mi?” ya da “gözlerinin rengi gri miydi yoksa altın rengi mi?” gibi küçük detaylardan haberdar olmak için Fletcher’ın peşinde oluyorlar. Yıllar içinde derslerin yapılış şekli de değişmeye başlıyor, uçuşlar bırakılıyor, Jonathan ve onun öğretileri hakkında kısık sesli konuşmalar yapılıyor. Jonathan’ın kendi öğrencileri ölmeye başladıkça onlar için törenler düzenleniyor ve yine onlar için tapınaklar inşa ediliyor. Her birinin mezarı başında dokunaklı konuşmalar ritüel hâlini alıyor. İki yüz yıldan kısa bir süre içinde neredeyse Jonathan’ın öğretisindeki her öğe, kutsal olduğu ilan edilerek günlük uygulamadan çıkarılıyor. Böylece dördüncü bölümde Jonathan’ın cevaplarını takip eden martıların, uçmanın ruhunu nasıl ritüellerle öldürdükleri ele alınıyor.

    Jonathan’ın öğretileri çığırından çıkmış bir şekilde deformasyona uğrarken Martı Anthony gibi farklı düşünen martılar da çıkmaya başlıyor. Bunlar, diğer martıların kutsal saydığı ve şartsız kabul ettiği her şeyi sorguluyorlar. Onların bu sorgulamaları yeni uçuş denemelerine ve bu denemeler uçuş kabiliyetlerinin gelişmesine vesile oluyor. Yeni bir uyanış başlıyor.

    Martı Jonathan Livingston, içerik açısından “Böyle amaçsızca yüzmekten bıktım usandım. Başka yerlerde neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Bu düşünceleri kafama bir başkasının soktuğunu sanabilirsin, ama ben uzunca bir süredir düşünüyorum bunları. Arkadaşlarımdan da bazı şeyler öğrendim elbette; örneğin bir balığın yaşlanınca, hayatta hiçbir şey yapmadık, hayatımızı boşa geçirdik diye yakındıklarını biliyorum. Durmadan sızlanıp dururlar. Ben yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum…” diyerek özgür olmak için başkaldıran bir balığın hikâyesinin anlatıldığı Samed Behrengi’nin kaleminden “Küçük Kara Balık”ı da anımsatıyor.

    Kitapta her ne kadar sembolik bir anlatımın kullanıldığını söylemiş olsam da aslında kitaptaki bütün “martı” kelimelerini silip isimlerin de insanlara ait olduğunu düşündüğümüzde ve -gerekirse- uçmak eylemini insanın güç yetirebileceği bir başka eylemle değiştirdiğimizde geriye sembolik anlatımdan bir şey kalmıyor gibi. Çünkü Martı Jonathan’ın yaşadıkları ve ondan sonra yaşananlar insanlar arasında da biteviye devam edip gidiyor. İnsanların kimi yeteneklerini keşfedememeleri, keşfedenlerin geliştirmek için gerekli cesareti bulamamaları, bulanların statükoyu savunanlar tarafından engellenmeleri, engellere takılmak istemeyip ısrar edenlerin toplum tarafından dışlanmaları, her türlü müdahaleye rağmen zorlukları aşanların başarıya ulaşmaları, başaranların gün gelip insanüstü bir konuma taşınmaları, zamanla onların savunduğu fikirlerin araç olmaktan çıkarılıp amaca dönüştürülmesi.. Önceki çağlarda yaşanmıştı belli ki bundan sonraki çağlarda da yaşanmaya devam edecek. Ama galiba burada önemli olan ve cevabı verilmesi gereken soru şu: acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyenlerden mi olacağız yoksa o özgürlüğü kazanmak için mücadele edenlerden mi?
  • Yazarlardan mı, şarkılardan mı etkilendik bilmem, sürekli olmasa da olmadık zamanlarda kendini hissettiren ‘gitme isteği’ var içimizde bir yerlerde.
    Sahil kasabaları, balıkçı köyleri, dağ başında ahşap kulübeler, adalar… Yalnız kalınabilecek, gerektiği zaman liman olabilecek, okumak gibi yazmak hatta resim yapmak gibi sürekli ertelenen meşgalelerin yapılabileceği yerler.
    Düşünsenize deniz gören tek katlı bir evde oturuyorsunuz, çerçeveleri mavi pencerenin önüne küçücük bir sehpa, bir de berjer atmışsınız, kahvaltıdan sonra keyif çayınızı almış kitap okuyorsunuz!
    İş hayatının onca koşturmasından sonra gömleği, kravatı bir kenara bırakmış küçük bir sandal almış, akşamüstleri dudağınızdan eksik etmediğiniz gülümsemeniz ile tablanıza koyduğunuz balıkları satıyorsunuz.
    Beni köy evi paklar diyorsanız, avlusu gündöndü sopalarından, kerpiç duvarları kireçle boyanmış, hani sakız gibi derler ya sakız gibi, iki odalı bir köy evinde yaşıyorsunuz, tavuklar, ördekler… Büyük bir mutfağınız avluda fırınınız var. Sabah kahvaltılarını folluktan ellerinizle topladığınız yumurtalarla, ekmekli sobanın üzerinde kızarttığınız, üzerinde tereyağını erittiğiniz ekmeklerle yapıyorsunuz, kahvaltıdan sonra güneş tam tepedeyken gündüz uykularını alışkanlık haline getirmişsiniz. Cam kenarına koyduğunuz aynalı karyolada rüzgârdan hafifçe sallanan tüllere bakıp dışarıdan gelen çocuk ve kuş seslerini dinlerken gözlerinizin kapanmasını seviyorsunuz.
    Turkuaz rengi bir dere geçiyor köyünüzden, akşamüstleri meyve bahçelerinin, bostanların arasından yürüyerek, ‘plaj’ dediğiniz yerden usul usul dereye girmeye ve suyun akıntısına vücudunuzu bırakmaya, hafiflik hissine bayılıyorsunuz.
    Ahşap kulübenin gecelerini de unutmamak lazım. Gökyüzü yere inmiş, yıldızlar elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz uzaklıkta. Evin tam önüne kamp ateşini yakmışsınız, meşe odunlarının kokusunu teneffüs ederken, gece ve orman seslerini dinliyorsunuz…
    Size aldırmadan bir tilki gelip kıvrılıyor ateşin yanına, bir baykuş çam ağacının dalına konuyor, bir sincap çıkıyor meşe palamutlarını biriktirdiği kovuktan…

    Hayallerimizle aramızda ne var?
    Düşlediklerimizi neden yapamıyoruz?
    Yeni yıl yaklaşıyor hadi çekelim fişi, sıfırlayalım, başlangıçlarda öyle söylenir ya defteri kimin kirlettiği unutulur, beyaz bir sayfa açalım, geçmişe sünger çekelim.
    Karar verdikten sonra ne kadar sürer gitmek?
    Düşününce, hayal elle tutulur hale gelince olmuyor değil mi?
    Ev kredimiz var mesela, çocukların okulu var, alışkanlıklarımız, korkularımız, beklentilerimiz var. Hem çok istememize rağmen yeni bir hayata başlayacak gücümüz yok, eleği asacak paramız da yok.
    Sonra sıkılıyoruz! İki, üç gün kalsak neyse de sürekli yaşanır mı dağ başında? Yazın neyse de kışın?
    Odun, kömür taşımak zor geldiği için, sabahları soba tutuşturmaktan, gözlerimizi buz gibi nemli bir odaya açmaktan nefret ettiğimiz için kendi özgür irademizle, bilerek ve isteyerek taşınmadık mı stüdyo, bir artı bir, üç artı bir denen bu kibrit kutularına?
    Rahatımızı ruhumuzdan daha çok düşündüğümüz için, hem de dünya kadar borçlanarak bakteriler gibi üst üste yaşamıyor muyuz?
    Hani balık satacaktık akşamüstleri?
    Hani ekmek kızartıyorduk?
    Hani berjere oturup kitap okuyacaktık?
    Hani gecenin ve ormanın sesini dinleyecektik?
    Olmuyor değil mi?
    Ne kaçılıyor, ne gidiliyor…

    Gidemiyorsak, farklı başlangıçlar yapalım o zaman!
    Çevremizi güzelleştirerek başlayalım işe, ağaç dikelim, çiçek ekelim, kornaya daha az basalım, güler yüzlü olalım. Farkında olarak ve keyifle yapalım işlerimizi, kusursuz olmasına dikkat edelim.
    Hayata ve insanlara saygı duyalım!
    Yermeyelim, yargılamayalım, küçük düşürmeyelim kimseyi, kalp kırmayalım, egomuza yenik düşmeyelim, samimi olalım, ‘bilmiyorum’ diyelim. Bilmediğimizi öğrenelim, yeni yılda daha çok kitap okuyalım.
    Cep telefonunu daha az kullanalım, beynimizi uyuşturan dizileri daha az izleyelim, kendimize daha fazla zaman ayıralım, iç dünyamıza daha fazla kaçalım…


    Gidemiyorsak, farklı başlangıçlar yapalım o zaman!
    Hadi başlayalım…