• Kitabın kapağının sadeliği ve içeriğe hakimiyetini çok sevdiğimi belirterek başlamak gerekiyor sanırım. Yu Hua ve Çin edebiyatıyla Kanını Satan Adam aracılığıyla tanıştım; tek kelimeyle bayıldım. Kayıp Rıhtım Kitap Kulübü aracılığıyla okuduğum bu kitap tarihsel boyuttaki eksikliklerime rağmen toplumu yansıtma şekliyle birçok konuda fikir sahibimi olmamı sağladı. Ve elbette beni araştırmaya da itti.

    Zamansal akışı bu kadar ustaca kıvıran fazla yazar okumadım dürüst olmak gerekirse. Hiç sezdirmeden bir anda yıllar sonrasına atıverdi bizi hem de defalarca. Başka bir kurguda bu tarz sıçramalar canımı sıkabilirdi. Ya da kolaya kaçtığını düşünebilirdim yazarın. Lakin burada yazarın bize anlatmak istediğinin an parçacıkları olduğunu fark ettikten sonra işler değişti. Okur bir anda kendini yeni bir anın –kırılma noktasının– içinde bulup karakterle birlikte debelensin istemiş sanki yazar.

    Bir adamın yaşantısına karışan mutluluklar ve trajediler karşılıklı raks edip durdu tüm kurgu boyunca. Genel olarak yaşam böyle bir şey sanırım. Hızlandırılmış bir okuma halinde bize sunulması güzel olmuştu tabi. Kullandığı dil için sık sık basit olduğu belirtilse de şahsi fikrime göre haddinden fazla zor bir yazım şekli tercih ettiği. Bunca abartısız bir dilin içine sığdırdıkları gerçekten büyük olaylardı. Düşündüğümüz zaman kültürel olarak bize çok yabancı bir topluma ait bir eser. Ve bu dövünmeler, açıkça her şeyi konuşma halleri, yaşam mücadelesi, kabullenme şekilleri gibi çoğu durum elbette bambaşka şekillerde gerçekleşmişti. Dolayısıyla aktarımda değişivermişti.

    Yer yer hiç tatmadığım bir mizansenin içinde hissetmemi sağlayan kurgu ve ona karışan mizah unsuru kitabı bir solukta okumamı sağladı. Nasıl bittiğini anlamadım bile. Sesli reaksiyonlar (gülme hali ya da “Yok artık!” nidaları gibi) vermeme sebep olacak cinsten birçok an vardı okuduklarımda. Yokluk, kıtlık, aile dramaları, batıl inançlar, Kültür Devrimi, değişen dönem şartları ve asla bitmeyen bir adanmışlık vardı her kelimede. Ağdalı veya daha betimleme seven bir dilin anlatabileceğinden fazlasını sunan, şaşakalma halini sabit tutan bir kalemden tepeme indi hepsi.

    Sona doğru gerçekten içim kıyıldı. Bir yerde başına bir iş gelecek diye çırpındım okumamak için. Ertesi gün iş olmasına rağmen gecenin ikisinde okumaya devam ettim. Hatta kitabın son cümlesinde kardeşimi uyandırıp ona da cümleyi okudum. Gülmemek elde değil gerçekten ve hak vermemek… Kısacası eşsiz bir mücadele ve maceraydı okuduğum. İyi ki Kanını Satan Adam’la başlamışız bu etkinliğe. Aslında minik detaylara da giresim var kitaba dair ama uzadıkça uzuyor bu değerlendirme sanırım. Doğum sahnesini çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim sadece. Kıkır kıkır kıkırdamakla birlikte bahtiyar kalınız diyerek bitiriyorum.
  • Felsefe kitaplarınızın baş ucunda durması gereken harika bir eser. Sıkıcı olarak düşündüğümüz felsefeyi o kadar güzel anlatıyor ki yeni bilgiler öğrendikçe daha ilerliyor okuma isteği. Ancak Hilde-Sofie öyküsü beni boğdu doğrusunu söylemek gerekirse, biraz daha klasik kitap olabilirdi. Ben klasik farklılığı olmayan kitapları biraz daha çok seviyorum. Burda hiç duymadığım yeni filozofları da öğrendim. Ancak anlamadığım şey bu kitap felsefe kitabı ise, Psikoloji üzerine uğraşan Frued'i, Ekonomi üzerine uğraşmış Marx'ı, Jeoloji üzerine uğraşan Darwin'i anlatmaya ne değer var ki sonuçta bu kişiler Felsefeden daha farklı boyutta. Tamam her bilim felsefeden çıkıyor ancak bu kişiler uzmanlaştığı alanları ayrı kitaplarda okumak daha mantıklı olurdu. Yine de bu kişilerin olmasında pek de sakınca görmedim. Bu arada Sosyal Demokrat ve Marksistlerden korktuğu için kapitalizm şekil değiştirdi hafifletildi kuramları diye yazımlar olmuş ancak en gerçek durum, kara perşembe sonrası oluşturulan Keynes'in ekonomi teorisi idi. Kapitalizm Marksizimden korkutuğu için kuramda değişikliğe gitmedi, Keynes'in ilkeri tüm dünyada geçerliliğini kabul edecek olan Sosyal refah ilkesine bıraktığından 'insancıl kapitalizme' dönüştürüldü. İktisat derslerimizden gördüğümüz durum budur.
    Hz.İsa'yı çok daha fazla anlatıp Hz. Muhammed'i az anlatması hemen hemen hiç olmaması, Müslümanlardan pek fazla değinmemesi de eksiklik. Sonuçta Platon'u Eflatun olarak tanıyıp batıya tanıttıran Müslümanlardır.
    Ayrıca Varoluşçu felsefelerinden edebiyat yazılarında geçen isimlerde Camus'un ismini görmek beni sevindirdi ancak Kafka unutulmuş. Ve en önemlilerden Arthur Schopenhauer de unutulmus bu da eksi niteliğinde. Bütün felsefeden söz edilirken Pragmatizm ve temsilcisi John Dewey'den söz edilmemesi, Marksizimden söz edilirken, Anarşizm ideolojisi ve Bakunin'den söz edilmemesi hayal kırıklığı oldu kendi açımdan. Tabi bu düşünceler belki de 15 yaşındaki bir kişinin hayalini canlandıramaz algısından dolayı mı söz edilmedi bilmiyorum. Bu kitap 14 yaş değilde 17 yaşında okunabilir diye düşlünüyorum daha soyut olarak algılama yeteneği gelişeceğini düşünüyorum felsefe adına. Son söz olarak da genel bir değerlendirme ile, yazar oldukça bilgisi sağlam ve olay örgüsünü güzel ve zekice kurduğu yanlısıyım özellikle günümüz değil 1990 lı yılları anlatıp her zaman elimizin altında google diye bir şey olmadığını farkettiriyor, daha merak isteği ve bilgi açlığı olduğunun farkına varmamızı sağlıyor. Başarılı bir kitap.Okuyun, okutturun.
  • Biz zannediyoruz ki, seçtiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, satın aldığımız her şey hatta düşündüğümüz birçok şey bizim kendi seçimimiz, özgür irademiz. Halbuki bütün bunlar, bizim öyle düşünmemizi ve onları seçmemizi, giymemizi isteyenlerin, medya yoluyla ya da başka türlü algısal yollarla bizi yönetmesidir.

    Bu kitap, yaptıklarımıza müslüman bakış açısıyla bakmamızın gerekli olduğunu anlatıyor. Günümüz dünyasında, belkide bizim için normal olan birçok meseleyi gayet mantıklı olarak eleştiriyor.

    Kitaptan yaptığım bir alıntı, kitabın konusu anlatmakta özet mahiyetindedir.

    "Bir yazar, bıyık üstüne kaleme aldığı bir denemesinde devrin ünlü devlet adamlarının bıyık biçimlerini anlatıyordu. Ünlü devlet adamlarının bıyık biçimleri halk tarafından geniş ölçüde taklid ediliyormuş. Bismarkın, Stalin'in, Hitlerin, İnönü'nün bıyıkları kendi dönemlerinde geniş ölçüde taklid edilmişler. Fakat bu adamların bıyıkları üzerinde dikkatleri yoğunlaştıran kim ? Halk dediğimiz kitle, belirli bir bıyık tipi üstüne kendiliğinden dikkat etmez, edemez. Birilerinin onun dikkatini bu yöne çekmesi gerekir. Bıyık lafının edilmesi gerekir ki; işte bundan sonra belirli bir bıyık tipi üzerindeki dikkatler bilinçlensin. Bu işi üstlenen ve başarıyla yürüten magazin haberciliğidir.

    Ceyar'ın şapkasını, Farah Fawchetin saçlarını kitlelere benimseten magazindir. Kitleselleşmiş toplumun bir üyesi olarak bizim gözümüzden kaçan belki sadece bu şapkanın ve saçın arkasında kimin bulunduğudur. Magazin artık örgütlü bir faaliyet alanı olarak hayatımıza müdahele ediyor. Alanını da gitgide genişlettiği gözler önünde." (Sayfa 133)

    Keyifli okumalar.
  • 30 AĞUSTOS GÜNÜ… SAAT 2’DE!

    Atatürk, zaferden iki yıl sonra…
    30 Ağustos 1924’te, Dumlupınar’da…Meçhul Asker Anıtı’nın temelini atarken
    30 Ağustos’u öyküleyerek anlatıyor…
    30 Ağustos’u, onu yapandan okumanın
    da ayrı bir tadı var…

    “Efendiler,
    tıpkı bugün gibi 1922 yılı Ağustosu’nun otuzuncu günü, saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. Tümenimiz şu karşıki tepelerde savaşa zorunlu kılınan düşmanın ana kuvvetine taarruz için yayılarak ilerlemekteydi.

    Şu gördüğümüz Çal köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren sebebin ne olduğunu anlatmak için hatırladığım bir iki
    noktayı burada tekrar edeceğim…
    29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı
    Batı Cephesi Hareketleri Şubesi Müdürü Tevfik Bey (Bıyıklıoğlu), her zamanki gibi,
    o saate kadar çeşitli karar merkezlerinden ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinden belirlediği ve gösterdiği genel durumu cephe komutanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da hemen “Paşa’ya göster!” emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti.

    Karahisar’da belediye dairesinde bana ayrılan odada yatmaktaydım. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım, hemen yataktan fırladım.
    Ordularımız düşmanı sarmıştı.

    Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey
    şuydu ki, ordularımız düşmanın önemli kuvvetini kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyordu. Şu halde düşündüğümüz
    ve en azami sonucu elde etmeyi beklediğimiz durumlar ortaya çıkıyordu.

    “- Derhal Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız!” dedim. Üçümüz toplandık.
    Durumu bir daha düşündük ve kesinlikle karar verdik ki, Türk’ün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan
    bütün parlaklığıyla doğacaktır.

    Bu karara göre ordulara yeni emir yazıldı, saat 6.30 öncesiydi…
    Fakat durum o kadar önemli,
    o kadar hız ve şiddet istiyordu ki,
    bu yazılı emirlerle yetinmek uygun olmazdı. Onun için Fevzi Paşa’dan,
    Altıntaş ve güneyinden hareket eden
    2. Ordumuzun ve bunun daha batısında bulunan atlı kolordumuzun yanına giderek düşünce ve kararlarımıza göre hareketleri düzenlemesini kendilerinden rica ettim.

    1. Ordu Karargahında

    (…) düşmanın büyük kısmını güneyden izleyen 1. Ordu Karargahına da kendim gidecektim. İsmet Paşa’nın karargahta kalıp genel durumu yönetmesini
    uygun gördüm.

    Fevzi Paşa Hazretleri kuzeye hareket ederken ben de otomobil ile tren yolunu izleyerek batıya hareket ettim.
    Akçaşar’da 1. Ordu Karargahına saat 9’dan önce varmıştım. Ordu komutanına bir taraftan cephenin yazılı emri verilirken,
    ben de kendisine sözlü olarak durumu anlattım ve 4. Kolordu’nun bütün tümenleriyle birlikte şiddetle, işte bu köyün, Çal Köyü’nün batısındaki düşmanın büyük kısmını kuşatacak şekilde savaşa zorlamasını emrettim.

    Ve ilâve ki:
    “- Düşman ordusu mutlaka,
    kesin olarak imha edilecektir!”
    Ordu kumandanı benim yanımda telefonla Kolordu Komutanı Kemâlettin Sami Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi
    ve emrimin ne olduğunu bildirdi.
    Bir süre bu karargahta kaldım.

    Sürekli olarak gelen çeşitli rütbedeki
    esir subaylarla görüştüm.
    Bunlardan biri kurmay subay idi.
    Zavallı, verdiği bilgiler ışığında istemeyerek başkomutan görevini alan General Trikopis’in ve 2. Kolordu Komutanı
    General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu söylemiş oldu. Hemen yanımda
    bulunan ordu kumandanına,
    “- Kemâlettin Paşa’yı bulunuz, kendisine Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini mutlaka esir etmesini söyleyiniz,” dedim.

    Bu emir hemen telefonla bildirildi.
    Zavallı esir subay benim bu emrimi
    işitir işitmez sunduğum çayı içemeyerek
    büyük bir baygınlık geçirdi.

    Daha fazla bu ordu karargahında kalamazdım. Savaş durumunu gözümle görmek benim için karşı konulmaz
    bir ihtiyaç oldu. Ordu kumandanını da yanıma alarak 4. Kolordu Komutanı’nın bulunduğu şu yöndeki (eliyle Arpalık yönünü göstererek) bir tepeye geldik…


    Çal Köyü batısında ve kuzeyinde patlayan topların gürültülerini işitiyordum.
    Oradan durumu dürbün ile gözetlemeye uğraşmak bana sıkıntılı geldi.

    Daha ileriye, ateş yerine gitmek için
    kesin bir zorunluluk ve ihtiyaç duyuyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim.
    “- Oraya gitmek gereklidir ve buyurun gidelim,” dedim.

    Otomobillere atladık bu tepeye gelen
    yola girdik. Ara sıra yolumuzun soluna düşman mermileri düşüyordu. 4. Kolordu’nun tümenleri doğudan batıya yolumuzu kat ederek hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Biraz önce dediğim gibi
    saat 2’de şuraya çıkmış bulunuyorduk.

    Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen kuşatmak ve düşmanın inatla savunduğu savaş alanlarına, süngü saldırılarıyla girerek kesin bir sonuç almak gerekliydi. Bunun için bütün ordunun büyük özveriyle ilerlemesini ve
    bütün bataryalarımızın, hatta gizliliğe bakmaksızın, ateş alanlarına girip
    düşman alanlarını sarsmasını istiyordum.

    Yanımdaki kumandanlar bu görüşümü anlar anlamaz hemen ve en asabi
    şekilde harekete geçtiler.
  • Michel Foucault - Delilik, Bütünsel Yapı
    “Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir.”

    Kuşkusuz, insanların davranışında ve dilinde, toplumun belirli bir tavır takındığı bazı olgular karşısında hassasiyet göstermeyecek kültür yoktur. Bu insanlara ne tamamen hasta ne suçlu olarak ne tamamen büyücü ne de sıradan insanlar olarak davranılır.Bu insanlarda, farklılıkla ilgili ve farklılaşmaya yönelik bir şey vardır. Bizim bilimsel aklımızın, akıl hastalığı olarak, karanlık ve karmaşık olan, ilk bilinci tanımlayacağını söylemekten, kendimizi alıkoymalıyız. Bu ilk bilinç, içinde sadece deliliğin deneyiminin barınacağı boşluktur. Ne var ki, bu tamamıyla negatif biçimin altında, toplumun, değerlerini devreye sokup riske atacağı pozitif bir ilişki, alttan alta oluşmaktadır. Böylece Rönesans, ölüme ilişkin büyük saplantısından, kıyamet korkusundan ve öteki dünyanın tehditlerinin ardından, bu dünyada yeni bir tehlikeye maruz kaldı. Bu tehdit, içerden gelen dilsiz bir işgal, benzetmede bulunacak olursak, bir nevi, gezegenin gizli esnemesi türünden bir tehdittir. Bu işgal, Öteki dünyayı, bu dünyayla aynı seviyeye yerleştiren aklını yitirmiş kişinin işgalidir. Bu iki dünya, o kadar aynı hizadadır ki, fantastik bir serapta ikiye bölünenin kendi dünyamız mı olduğu; yoksa tersine, öteki dünyanın bu dünyayı ele geçirdiğini ya da sonuçta, bizim dünyamızın sırrının, haberimiz olmadan, zaten öteki dünya olmak olduğunu, hiçbir şekilde bilemeyiz. Yabancılığı, aşina olanın tam da kalbine oturtan, bu belirsiz ve ikircikli deneyim, Jerome Bosch’un eserinde, görünür bir tarzdadır: Dünya, her türlü bitkinin ardındaki kabuklu hayvanlarla, aynı anda hakikat ve yalan, yanılsama ve sır, aynı ve öteki olan, tedirgin edici ve gülünç minik canavarlarla dolup taşar. Dünyevi Zevkler Bahçesi, ne deliliğin düzenlenmiş ve sembolik bir imgesi ne de hezeyan halindeki bir hayal gücünün anlık görüntüsüdür. Bu daha çok, aklını yitirmiş kişinin mutlak farklılığına açık olmak için, kendine yeteri kadar yakın ve uzak olan bir dünyanın algısıdır. Bu tehdidin karşısında, Rönesans’ın kültürü, değerlerini sınayıp bu değerleri, trajik olmaktan ziyade alaycı bir tarzda, savaşa sürer. Akıl da kendisini ikiye bölünmüş ve kendisinden koparılmış olarak tanır: Kendini bilge sanırken, deliye dönüşür; bilgi sahibi olduğunu düşünürken, bilmediği ortaya çıkar, doğru yolda olduğunu zannederken, aklını yitirir. Bizi sonsuz aydınlığa götürdüğünü düşündüğümüz bilgi, karanlıklara karışıp yasak dünyaya girer. Rönesans boyunca hüküm sürecek bir oyun ortaya çıkar. Bu oyun, sınırlarını bilen bir aklın kuşku yüklü oyunu olmayıp Aklın yitirilişiyle hesaplaşan ve daha zor, daha riskli ve daha ciddi bir şekilde alaycı olan aklın oyunudur.
    Son derece genel ve ilkel olan bu deneyimlerin arka planında yer aldığı, birbirleriyle daha bağlantılı başka deneyimler oluşur. Burada, yukarıda sözü edilen deneyimleri ilgilendiren onaylama ve reddetme biçimlerinin, pozitif ve negatif değerlendirilmeleri söz konusudur. Hiç kuşku yok ki, 16. yüzyıl, 17. yüzyılın görmezden gelip değersizleştirdiği ve sessizliğe indirgediği şeyi, pozitif bir şekilde değerlendirip varlığını meşru görmüştür. En geniş anlamında delilik, ilk çıkışında Farklılık, Anlamsızlık ve Akılsızlık olarak ele alınan şeyin, negatif olarak değerlendirilmesinin başladığı, kültürel olgulardaki bu tortulaşma seviyesinde bulunur. Burada, ahlaki anlamlar devreye girer, savunmalar ön plana çıkar. Bariyerler yükselirken, dışlamanın tüm ritüelleri işlemeye başlar. Bu dışlamalar, içinde bulundukları kültürlere bağlı olarak, farklı biçimlerde olabilir: (“farklı” insanın, bazen köyünden birkaç kilometre uzakta, tek başına yaşadığı, Endonezya toplumlarında olduğu gibi) coğrafi ayrılık, (hapsetme eylemini uygulayan kendi toplumlarımızdaki gibi) fiziki ayrılık ya da (aynı, Avrupa’da 17. yüzyılın başında olduğu gibi) sadece dışarıdan zar zor görülebilen sanal ayrılık.

    Bu paylaşma taktikleri, deliliğin algılanmasının çerçevesini oluşturur. Şu kişi, bir delidir, demeyi olanaklı kılan tanıyıp bilme, ne o an gerçekleşen ne de basit bir eylem olmayıp bu eylemi önceleyen, belli sayıdaki işlemlere ve özellikle, sosyal mekanın, değerlendirilme ve dışlama çizgilerine bağlı olarak, bölünmesine dayanır. Doktor, deliliğe, sanki bu bir doğa olayıymış gibi teşhis koyduğunu sandığında, deliliğe ilişkin yargıda bulunmayı, işte bu eşiğin varlığı mümkün hale getirir. Her kültürün kendine özgü eşiği vardır ve bu eşik, o kültürün biçimine göre evrilir. 19. yüzyılın ortasından beri, toplumumuzda delilikle ilgili duyarlılık eşiği, kayda değer şekilde alçalmıştır. Psikanalizin varlığı, bu alçalmanın sonucu olduğu kadar nedeni de olduğu ölçüde, bu alçalmanın tanığıdır. Unutulmamalıdır ki, bu eşik, ille de tıbbi bilincin keskinliğine bağlı değildir. Deli kişi, 19. yüzyıldan önce Avrupa’da olduğu gibi, belli bir patolojik statüye sahip olmadan, son derece doğru bir şekilde kabul görüp yine de izole edilebilir. Son olarak, eşik seviyesine bağlı olmakla beraber, yine de bu seviyeden görece bağımsız olan, delinin varoluşunun, tam da kendisine karşı gösterilen hoşgörüden bahsetmeliyiz. Günümüz Japonya’sında, çevreleri tarafından deli olarak görülenlerin oram Birleşik Devletler’dekiyle dikkat çekecek ölçüde aynıdır. Ne var ki Amerika’da, toplumsal grup (özellikle aile), sapkın kişiyi kendisinin bir parçası haline getiremediği ve sadece kabul de edemediği oranda, hoşgörüsüzlük yaygındır. Bu durumda sapkın kişi ya derhal hastaneye yatırılır ya bir kliniğe kabul edilir ya da sadece ailenin yanından ayrılır. Tersine, Japonya’da çevre çok daha hoşgörülü olup hastaneye yatırma, genel kural olmaktan epey uzaktır. Savaş ve büyük kriz zamanlarında, Avrupa’daki ıslah evlerine kabul edilenlerin sayısındaki azalmanın birçok nedeninden bir tanesi de toplumsal çevrenin, bütünleşmeye yönelik normlarındaki seviyenin ciddi bir şekilde azalmasıdır. Bu durumda doğal olarak, toplumsal çevre, üzerinde büyük olayların baskısını daha az hissedip kendi içinde daha tutarlı olduğu normal zamanda olduğundan daha hoşgörülü olur. Deliliğe ilişkin tıbbi bir bilinç, bu dört seviye tarafından oluşturulan zemin üzerinde artık gelişebilir. Böylece, deliliğe yönelik algı, hastalığın kabulü anlamına gelir. Ancak, deliliğe, “akıl” hastalığı teşhisi konması yönünde, henüz herhangi bir zorunluluk yoktur. Ne Arapların tıbbı ne ortaçağdaki tıp hatta ne de postkartezyen tıp, beden hastalıklarıyla ruhsal hastalıklar arasındaki ayrımı kabul etmiştir. Her patolojik biçim, insanı bütünlüğü içinde ele alıyordu. Buna bağlı olarak, bir psikopatolojinin düzenlenmesi, bir yandan, organik patoloji ile akıl hastalıklarına dair bilgi arasındaki paylaşımı mümkün kılan, diğer yandan ise, bu iki alanı da kapsayıp bu alanlardaki olguları soyut bir şekilde düzenleyen, bir “metapatolojinin’’ kurallarını tanımlayan, bir dizi işlemi gerektirir. Akıl hastalığının bu teorik düzenlenmesi, bütün bir pratik sisteme bağlıdır: Tıp ağının oluşturulması, teşhise ve önlemeye yönelik sistemler, yardım biçimleri, tedavilerin dağılımı, iyileşme ölçütleri, hastanın kapasite noksanlığının hukuksal tanımı ve cezalandırılmadan muaf tutulması gibi, verili bir kültürde, delinin somut yaşamını oluşturan her türlü unsur söz konusudur. Bununla birlikte, bütün bunlar hala, birbirini izleyen paylaşımlar sayesinde ve tedrici bir şekilde delilik, hastalık ve akıl hastalığı olarak yeni bir kimlik kazanan, aklını yitirmiş kişinin büyük deneyimi ile arasına, gerekli mesafeyi koymak için bir toplumun aldığı önlemlerden ibarettir. Ters yöndeki hareketi de göstermek gerekmektedir. Başka bir deyişle, bir kültürün, dışladığı olaylarda, kendini bu hareket aracılığıyla, pozitif olarak ifade etmesidir. Sessizliğe gömülüp dışlanmış da olsa, deliliğin bir dil olarak değeri vardır ve bu dilin içeriği, deliliği, delilik olarak ortaya koyup reddeden şeylerden itibaren anlam kazanır. Akıl hastalığı örneğini, bizim psikolojimizin, bu hastalıkta gördüğünü sandığı yapılar ve görünüşlerle birlikte ele alalını.

    Akıl hastalığı, evrimin içinde, evrimin akışını bozan bir öğe olarak konumlanır ve gerilemeye ilişkin niteliğinden ötürü, kişiliğin arkaik biçimlerini veya çocuksu davranışlarını açığa çıkarır. Ancak, evrimciliğin, bu geriye dönüşlerde, patolojik olanın özünü ve gerçek kaynağını görmesi yanlıştır. Çocukluk dönemindeki gerilemenin nevrozlarda açığa çıkması sadece bir sonuçtur. Hastanın nezdinde, çocuksu davranışın bir sığınak olabilmesi ve bu davranışın tekrardan ortaya çıkabilmesinin, indirgenemez bir patolojik olgu olarak değerlendirilebilmesi için; toplumun, kişinin geçmişiyle şimdiki zamanı arasında, aşılamayan ve aşılmaması gereken bir boşluk bırakması gerekir. Kültür, geçmişi, kendisinin bir parçası haline getirebilmek için, bu geçmişi yok olmaya zorlamalıdır. Bizim kültürümüz de böylesi bir özelliğe fazlasıyla sahiptir. 18. yüzyıl, Rousseau ve pestallozzi örneğinde, çocuğun gelişimini takıp eden pedagojik kurallarla birlikte, çocuğa yaraşır bir dünya yaratmaya giriştiğinde; çocukların etrafında, yetişkinlerin dünyasıyla bir bağı olmayan, gerçekdışı, soyut ve arkaik bir çevrenin oluşmasına neden olmuştur. Çağdaş pedagojinin, çocuğu, yetişkinlerin çatışmalarından korumaya yönelik, benzersiz hedefiyle birlikte bütün evrimi, bir insanın, çocukluk yaşantısıyla yetişkin yaşantısı arasındaki mesafeyi daha da arttırıcı yöndedir. Böylelikle, bu evrim, çocuğu çatışmalardan sakınmaya çalışırken, yetişkini, daha büyük bir çatışmayla, çocukluğuyla gerçek yaşamı arasındaki çelişkiyle baş başa bırakır[1]. Bir kültürün, çelişkileri ve çatışmalarıyla birlikte kendisine ilişkin gerçeği, pedagojik kumullarında dolaysız olarak aktarnıayıp bu gerçeği, tutarlı bir düşsellik içinde meşrulaştıran ve idealize eden mitler aracılığıyla, dolaylı yoldan yansıttığını; buna ilaveten, pedagoji aracılığıyla bir toplumun, kendi altın çağının hayalini kurduğunu söylediğimizde (Platon’u, Rousseau’yu, Durkheim’ın cumhuriyetçi kuruntunu, Weimar Cumhuriyeti’nin pedagojik doğalcılığını örnek gösterebiliriz); bu durumda, patolojik gerilemelerin ve saplantıların, ancak belli bir kültürde mümkün olabileceğini ve toplumsal biçimlerin, geçmişle hesaplaşmayı çözüme kavuşturamayıp deneyimin güncel içeriğine dahil edemediği oranda, bu gerilemelerin ve saplantıların çoğalacağını anlamamız mümkün olur. Gerileme nevrozları, çocukluğun nevrotik doğasını açığa çıkarmayıp bu nevrotik doğayla ilişkili kuruluların gerici özelliğine vurgu yapar. Bir toplumun bağrında, toplumun ideallerinin içinde yer aldığı, çocuk eğitiminin biçimleriyle bu toplumun gerçek şimdiki zamanının ve yoksulluklarının görüldüğü, yetişkinleri tabı tuttuğu şartlar arasında, bu patolojik biçimlerin panoramasını oluşturan çatışına bulunur. Kültürel gelişmeye ilişkin de birçok şey söyleyebiliriz. Dinsel hezeyan halleri, iddiada bulunmaya yönelik sistemleri ve her zaman devreye soktukları büyülü perspektifle, toplumsal gelişmeye bağlı olarak bireysel gerilemeler şeklinde karşımıza çıkar. Bunu söylemekle, dinin, doğası gereği hezeyan halinde olduğunu ya da kişinin, mevcut dinin ötesinde, en çapraşık psikolojik kökenine döndüğünü söylemiş olmayız. Ne var kı, dinsel hezeyan, kültürün laikleşmesinin bir işlevidir. Bir topluluğun kültürü, dinsel veya mistik inançları, deneyimin mevcut içeriğine dahil etmeyi mümkün kılmadığı oranda, din, hezeyan halindeki bir inanç nesnesine dönüşebilir. Mesilelere özgü hezeyan halleri, hayaller gördürten hezeyanlı deneyim ve deliliğin dünyasına, gerçek dünyadaki parçalanmış bütünlüğü yerleştiren öfkeli çağrının aşinalığı, bu çatışmaya ve bu çatışmayı aşmaya yönelik dayatmanın alanına girer. Öyleyse, psikolojik gerilemelerin tarihsel ufku, her biri, değişik tarihsel kökenleri açığa çıkaran kronolojik bir endeksle belirtilen, kültürel temalı bir çatışmanın içinde bulunur.

    Travmaları ve savunma mekanizmalarıyla, özellikle de peşini bir türlü bırakmayan kaygıyla birlikte bireysel tarih, hastalığın psikolojik boyutlarından başka bir tanesini oluşturur görünmüştür. Psikanaliz, bu çatışmaların kökenine, mitolojinin sınırlarındaki (Freud, “İçgüdüler, mitlerimizdir” diyordu) bir “metapsikolojik” tartışmayı, yaşam içgüdüsüyle ölüm içgüdüsü, zevk ve tekrar, Eros ve Thanatos arasındaki tartışmayı yerleştirmiştir. Ancak bu, sorunun içinde birbirleriyle mücadele halinde olanları, çözüm olarak ortaya koymak anlamına geliyor. Eğer hastalık, bu çelişkili davranışların birbirine dolanmasında ayrıcalıklı bir ifade biçimi buluyorsa, bunun nedeni, çelişkinin öğelerinin, insanın bilinçdışındaki çatışmanın parçaları gibi, yan yana gelmesi değil; insanın, insana bakışından, çelişkili bir deneyim oluşturmasıdır. Bir kültürün, rekabet biçimleri, sömürü, gruplar arası çatışma veya sınıf mücadelesi olarak belirlediği toplumsal ilişkiler, insana, çelişkinin sürekli huzursuz ettiği, toplumsal çevresiyle ilgili bir deneyim kazandırır. Ekonomik ilişkiler sistemi, bağımlılığın negatif bağlarıyla, insanı diğer insanlarla ilişkilendirirken, ortak yaşamın kuralları, bu insanı benzerleriyle aynı yazgının çatısı altında toplar; ancak, çelişkili bir şekilde, bu kuralların diyalektik biçiminden başka bir şey olmayan bir mücadele içinde de aynı insanı benzerleriyle karşı karşıya getirir. Ekonomik ve toplumsal bağların evrenselliği, insana, dünyada bir vatanı olduğunu ve diğer insanların bakışlarında ortak bir anlam bulabildiğini gösterir. Ancak bu anlam, aynı zamanda sadece kinle yüklü de olabilir. Bulduğu vatan ise, kendisini bir yabancı olarak tanımlayabilir. İnsan, insan için kendi hakikatinin yüzü olduğu kadar ölümünün ihtimalidir de. Toplumsal ilişkilerinin istikrara ve tutarlılığa kavuşacağı kardeşlik statüsünü, insan bir tek, imgelem dünyasında bulabilir. Öteki, her zaman sadece, yaşamın ve ölümün diyalektiğinin belirsiz ve tehlikeli kıldığı bir deneyimde devreye girer. Ailevi karşıt değerliliğin çekirdeği olan Oidipus kompleksi, bu çelişkinin bir nevi indirgenmiş halidir. Çocuğu ailesine bağlayan bu aşk ve nefret karışımı duyguyu, çocuk, içgüdülerinin ikircikli bir durumu olarak kendinde taşımaz; bu duyguyla bir tek, çocukların yaşamının, ailelerin ölümü demek olduğu eskimiş temayı, kendi davranışlarında gizlice keşfeden ailelerin davranışı tarafından belirginleşmiş, yetişkin dünyasında karşılaşır. Dahası da var: Savaşların yol açtığı nevrozları düşünen Freud’un, 18. yüzyıl Avrupa’sının hala eski iyimserliğinin yer aldığı yaşam içgüdüsünün yanında, psikolojiye ilk kez negatifin gücünü kazandıran ölüm içgüdüsünü keşfetmesi, rastlantı değildir. Freud, savaşı anlatmak istiyordu; ancak, esas savaşın kendisi, Freud düşüncesinin bu dönemecinde, düşselleşiyordu. Belki de bizim kültürümüz o çağda, kendisi için gayet açık bir şekilde, kendi çelişkilerinin deneyimini ediniyordu. Buna göre, dayanışmayla ilgili eski rüyadan vazgeçmek, insanın insanla ilgili, saldırganlık ve nefret tarzında yaşanan negatif bir deneyime sahip olabileceği ve olması gerektiğini kabul etmek gerekiyordu. Psikologlar bu deneyime karşıt değerlilik adını verip bu deneyimde içgüdülerin çatışmasını gördüler. Bir sürü ölü mite ilişkin mitoloji de denilebilir.
    Son olarak, aynı istikamete yönelişleriyle marazi olgular da patolojik dünyanın özgün bir yapısını işaret eder gibi görünmüşlerdir. Bir fenomenolog da bu dünyayı incelemeye kalktığında, aynı anda bu dünyanın hem hastanın fantezi yüklü ve hezeyanlı, keyfi bir varoluş halinde kapandığı, içine girilmez “mahrem bir dünya” olduğunun çelişkisini hem de, bu dünyanın, hastanın terk ediliş olarak kendini adadığı, dayatmacı bir dünya olduğunu, görebilirdi. Bu çelişkili yansıtma, hastalığın belli başlı hareketlerinden birini oluşturur. Ne var ki, bu patolojik biçim, sebep olduğu gerçek çelişkiye oranla, ikincil bir öneme sahiptir. Bu patolojik biçimin temelinde yer alan determinizm, içinde yer aldığı dünya tarafından büyülenmiş bir bilincin gizemli nedenselliği değil, ortaya çıkardığı çelişkilere, kendiliğinden bir çözüm bulamayan bir dünyanın somut nedenselliğidir. Hezeyan sırasındaki fantasmanın yansıttığı dünya, eğer kendisini yansıtan bilinci hapsediyorsa, bunun nedeni, bilincin kendi kendine bu dünyaya saplanmış olması, varoluş olanaklarından kendisini arındırmış olması değil, bu bilincin özgürlüğünü yabancılaştıran dünyanın, bilincin deliliğini de görememesidir. Marazi bilinç, hezeyanlı bir dünyaya kapılarını açarken, hayal gücünün dayatmasından ötürü kendiyle bütünleşmez, gerçek bir dayatmaya maruz kalarak, ne olduğunu bilmeden bu gerçek dayatmayla karşılaştığı, marazi bir dünyaya sığınır. Nedir, gerçeklik kendisinden kaçmaya çalışılarak aşılamaz. Makinelerin dünyasına ve insanlar arasındaki dolaysız duygusal ilişkilerin sönükleşmesiyle bağlı olan, yaşadığımız çağdaki delilikle ilgili çok söz söyleniyor. Kuşkusuz böyle bir bağın olduğu doğrudur ve marazi dünyanın günümüzde sıkça, mekanik ussallığın, duygusal yaşamın süreğen doğallığını dışladığı bir dünya görüntüsüne sahip olması bir rastlantı değildir.Yine de hasta insanın, içinde kaybolduğu şizofren bir dünyayı yansıttığı için kendi dünyasını makineleştirdiğini söylemek saçma olur. Bu insanın şizofren olduğunu söylemek bile yanlış olur; zira kendisi için kendi gerçek dünyasının dayatmasından kaçabilmesinin tek yolu budur. Doğrusu, insan kendi dilinde olup bitene yabancı kaldığında, ekonomik ve toplumsal zorunlulukların kendisini zorlamasından dolayı, kendi etkinliğinin ürünlerine ilişkin insancıl ve canlı bir anlam bulamayıp bu dünyada da yersiz yurtsuz kaldığında şizofreni türünden patolojik bir biçimi olanaklı kılan bir kültürde yaşıyor demektir. Gerçek bir dünyada yabancı olup herhangi bir nesnelliğin artık garanti edemediği “mahrem bir dünyaya” sürülmüş durumdadır. Öte yandan, bu gerçek dünyanın dayatmasına maruz kalmış bir halde, kaçıp sığındığı dünyayı bir yazgı olarak duyumsar. Çağdaş dünya, şizofreniyi olanaklı hale getirir ama dünyadaki olayların dünyayı insansız ve soyut bir yere dönüştürmesinden dolayı değil; kültürümüzün, insanın dünyada kendini kaybolmuş hissetmesine yol açan, dünyayı okuma şeklindendir. Sadece, varoluş şartlarının gerçek çatışması, şizofren dünyanın çelişkilerine yapısal bir örnek teşkil edebilir.
    Özet olarak, hastalığın psikolojik boyutları, bir takım safsatalar olmadan, özerk olarak ele alınamaz. Kuşkusuz, akıl hastalığım, insanın ortaya çıkışına, bireysel ve psikolojik tarihe ve varoluş biçimlerine bağlı olarak konumlandırabiliriz. Ne var ki, psikolojik yapıların evrimi, içgüdüler teorisi ya da varoluşsal antropoloji türünden, mitsel açıklamalara başvurmak istemiyorsak, hastalığın bu değişik yönlerinden varlık bilimsel biçimler türetmemeliyiz. Gerçekte, olanaklılığının boş açılımıyla birlikte akıl hastalığının, gerekli görünüşlere sahip olduğu tek somut apriorinin keşfedilebileceği yer, bir tek, tarihin kendisidir.

    Sonuç:
    Akıl hastalığını ilgilendiren, fizyolojik ve anatomik, patolojik sorunlarla şifa tekniklerine bilerek değinmedik. Bunun nedeni, psikopatolojik analizin, yukarıda saydıklarımızdan olgusal ve kural gereği bağımsız olması değildir. Diensefalon merkezlerin fizyolojisiyle ve duygusal yaşama ilişkin düzenleyici rolleriyle ilgili yeni keşifler, psikanalitik stratejinin gelişimiyle ilgili Freud ve Breuer’in ilk deneyimlerinden beri oluşan birikim, bunun tersini kanıtlamaya yeter. Ne var ki, fizyoloji ne de terapiye ilişkin olan, akıl hastalığı psikolojisinin çözümleneceği veya ortadan kalkacağı bu mutlak bakış açılarına sahip olamaz. Bayie, genel felcin özgün lezyonlarım keşfedeli neredeyse yüz kırk yıl oldu ve semptomatolojisinin başlangıç evrelerinde, hemen hemen düzenli bir şekilde bir büyüklük hezeyanı gördü. Bugün hala, böylesi lezyonlara eşlik edenin, neden özellikle hipomanik bir coşkunluk olduğu bilinmiyor. Eğer psikanalitik müdahalenin başarısı, nevroz “gerçekliğinin” ortaya çıkmasıyla tek ve aynı şey ise, psikanalitik müdahale bu “gerçekliği”, aynı zamanda bu sonuncusunu da içine kattığı yeni psikolojik drama aracılığıyla gün yüzüne çıkarır.
    Öyleyse, deliliğin psikolojik boyutlarının, bu boyutların dışında yer alan bir açıklama veya indirgeme prensibinden itibaren bastırılması mümkün olamaz. Yine de bu boyutlar, yaklaşık iki yüzyıldır, Batılı insanın kendi kendisiyle kurmuş olduğu bu genel ilişkinin içinde yer almalıdır. En dar açıdan bakıldığında bu ilişki, Batılı insanın, içinde biraz şaşkınlık yaşayıp fazlasıyla kibirli olduğu ve unutmaya yönelik temel yetilerinin bulunduğu, işte bu psikolojidir. Daha geniş bir açıdan yaklaşıldığında ise, içsel hakikati elinde tutmakla yükümlü olan, her türlü kendilik bilinci ve mümkün olan her tür bilginin karşısında, son derece zayıf düşüp alaycı ve pozitif olan bir homo psychologicus’un, bilgi biçimleri olarak ortaya çıkmasıdır. Son olarak, en geniş açıklığa yerleştirildiğinde, bu ilişki, insanın, hakikatin hakikati olan bu temel postulatın içinde yabancılaştırdığı hakikatle olan ilişkisinin yerine ikame ettiği bir ilişki olur. Felsefi olarak mümkün her türlü psikolojiyi meydana getiren bu ilişki, uygarlık tarihimizde ancak belli bir andan itibaren tanımlanabilmiştir. Bu an da Akıl ve Akıldışının büyük hesaplaşmasının, özgürlük boyutunda gerçekleşmesinin sona erdiği ve aklın, insan için etiği değil doğayı temsil etmeye başladığı andır. Bu durumda delilik, doğanın doğasına dönüşmüş olur, başka bir deyişle, doğayı yabancılaştırıp determinizmi içine hapseder; özgürlük ise, doğanın doğasına dönüşür; ancak bu dönüşüm, doğanın yabancılaştırılamaz özü, gizli ruhu anlamında gerçekleşir. İnsan ise, delinin yazgısını paylaşmak ve oluşturduğu boyutta bulunmak yerine; kendi doğal varlığı içinde şuna ve buna, deliliğe ve özgürlüğe dönüşüp kendi özünün ayrıcalığı sayesinde, doğanın doğası ve hakikatin hakikati olma hakkına sahip olur.
    Psikolojinin, deliliğe hiçbir zaman egemen olamamasının iyi bir nedeni vardır. Buna göre, psikolojinin dünyamızda var olabilmesi için deliliğin kontrol altına alınıp sahneden çıkarılmış olması gerekiyordu. Delilik, arada sırada çarpıcı bir şekilde Nerval’in, Artaud’nun, Roussel’in ve Nietzsche’nin eserlerinde tekrardan ortaya çıktığında; bu kez psikoloji sessizleşir ve anlamını, “psikologlar”ın başlı başına varoluşlarının, zahmetli unutuştan dolayı çağdaş insanı cezalandırdığı bu trajik parçalanmadan ve özgürlükten ödünç alan bu dilin karşısında hiçbir söz söyleyemez.

    Deliliğin Tarihi
Akıl ve Akıl Bozukluğu – Klasik Çağda Deliliğin Tarihi

    [1] Belki de, Freud tarafından, gizil evre olarak ortaya konulan ve libidonun mitsel geri çekilişine bağlanan bu olgunun kökeni, bu çeşitliliğin içinde ve bu iki yaşam biçimini ayıran hoşlukta bulunur.
  • Farkoloji Farkoloji Farkoloji sayfasından.

    Bir şeyler düşündüğümüz zaman nöron hücreleri arasında elektro kimyasal bir akım doğar.
    Düşünce, zannettiğimiz gibi soyut bir kavram değildir.
    Sizler belli şeyleri sürekli düşündüğünüz zaman, aynı norolojik yollardan düşünce akımın geçiriyorsunuz.
    Hele ki, hoşunuza gitmeyen olumsuz düşünceleri beyninizin içinden geçirdikçe, o bölgedeki nöron ağlarını aktifleştiriyorsunuz demektir.
    İşin kötüsü, o bölgede aktifleşen nöron ağları gitgide güçleniyor ve otomatiğe bağlanarak alışkanlığa dönüşüyor.
    Ve artık siz istemeseniz de, kontrolü otomatik pilottaki olumsuz düşüncelerinizin eline vermiş oluyorsunuz.

    Peki olumsuz düşünce ve inançlarımızdan kurtulmanın ve olumlu düşünce tohumları ekerek zihnimizde yeni bir düşünme modeli geliştirmemizin imkanı var mıdır?
    Elbetteki var. Eğer zihninize yeni bir düşünce yerleştirmek istiyorsanız, önce zihninizde yeni düşüncenin nöron bağlantısını oluşturmanız gerekir.
    Yani arzu ettiğiniz halinizi ya da durumu düşünmeniz, olumlama yaparak sözcüklerin enerjisini yüklemeniz ve zihninizde canlandırmanız gerekiyor.
    Siz, bu yeni nöronlardan kimyasal reaksiyonları geçirdiğiniz sürece -düşündükçe ve zihninizde canlandırdıkça- bu bölgedeki nöronlar sarmaşık gibi çoğalmaya ve aktifleşmeye başlayacak.

    Vücudumuzdaki hücreler 21 günde kardeş hücrelere bölünürler.
    1 nöron 2 ye, 2nöron 4e, 4 nöron 16 ya daha da uzatabilirim…
    Yani kendisini destekleyecek olan yeni nöron bağlantıları kurarak kendilerini güçlendireceklerdir. Bunun tam tersi olarak, artık olumsuz düşüncenizin geçtiği nöron ağlarından akım geçmemeye başlayınca o bölge kuraklaşacak ve üzerinizdeki etkisini yitirecektir.

    Peki otomatik pilotta olan ve hatta alışkanlığa dönüşmüş olan olumsuz durumumuzu düşünmemeyi nasıl başaracağız ?
    Cevabı şu: Enerjnizi, olumlu düşünceleri zihninizde geçirmeye, olumlamalarını yapmaya ve zihninizde canlandırmaya harcayarak başarıya ulaşacaksınız. Bunun dışında boş kaldığınız zamanlarda, başka bir şeyler yapmaya zihinsel olarak odaklanmak işe yarayacaktır.
    Örneğin kendinize hobi edinebilirsiniz, yeni şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye zamanınızı harcayabilirsiniz. Çünkü beyin rutinden nefret eder ve rutine girdiği an olumsuz düşünceleri ardı ardına üretmeye meyleder.
    Onu sürekli yeni, üretken ve faydalı meşgalelerle oyalamanız gerekir. Örneğin yapmaktan keyif alabileceğiniz 20 şeyi yazıp bunlardan birini yapmaya başlayabilirsiniz...

    Alıntı.