• İnsan ya kendi kendine konuşur, ya kendi kendine yazar. Kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. Oysa ne fark var ki arada?
  • Başlamayın, akıl sağlığınız için seriye başlamayın. Son kitapla birlikte Cassandra Clare'ı mezara sokmak isteyeceksiniz. Seriyi bitireli çok oldu ama nefretim dinmedi .Of varya şaka gibi olayları hatırladıkça deliriyorum, o kadar saçma ki her şey. Tessa hala "En Nefret Ettiğim Kitap Karakterleri Top 10 " listesinde zirvede. Her şey bir yana Will'in çevresindeki insanlara davranışlarının sebebi o kadar saçma bir şeye bağlanıyor ki , ya hiç mi araştırmaz, kimseye söylemez nasıl nasıl nasıl ? Daha fazla o ruh haline girmek istemiyorum serzenişlerimi sonlandırıyorum. Seriye dair sevdiğim tek şey Will ,Will ve Will. Bu arada Ölümcül Oyuncaklar serisini okuduysanız, Jace ve Will arasındaki benzerlikleri eminim fark edeceksinizdir , ki zaten bu benzerliklerin sonu benim çok şaşırdığım hatta gözlerimi dolduran bir olaya bağlanıyor. İki favori karakterim ve mükemmel bağlantıları ... Evet son olarak Tessa allah belanı versin .
  • "Ya artık okuyamamak, bu sizin için çok ağır bir açmaz oluşturmuyor mu?"
    "... Eğer bir kitaba, diyelim ki bir sosyoloji ya da tarih kitabına başvurmam gerekirse, onu ha Simone de Beauvoir okumuş ha ben kendi gözlerimle okumuşum, arada bir fark yok."
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
    Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
    -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
    -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
    -Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
    -İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe ile üç dil oluyor.
    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
    -Kadınların ayrı bir dili mi var?
    -Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçeyi öğrenmeli.
    İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
    -"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
    -Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? diye canları sıkılır.
    -Biz de bazen Cananla böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin? diye kızıyor bana.
    -Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
    -Var dedik ya oğlum, Bükçeyi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
    -Hazırım baba.
    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçede en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana Bugün bir elbise aldım. diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.
    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes. demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen seni sevmiyorum. de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
    -Ne alakası var baba seni sevmiyorum demekle kısa anlat demenin?
    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
    -Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
    -"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
    -Peki ne demem gerekiyordu?
    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
    -Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
    -Ve asla unutmazlar, değil mi?
    -Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun? Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
    -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
    -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
    -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, Neyin var? diye. Hiçbir şeyim yok. diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
    -Bükçe'de Hiçbir şey yok. demek ";Çok şey var, benimle ilgilen. demek oluyor, o zaman.
    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
    -Bir arkadaşım da "Kadınların "Peki." demesi tehlikelidir" demişti.
    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki", "olur", "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.
    -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
    -Anlamak da pek kolay değil ama.
    -Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
    -Nasıl yani?
    -Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.
    -Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
    -Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
    -Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
    -En değerli sözcük nedir?
    -Sen bil bakalım.
    -"Seni seviyorum." herhalde.
    -Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor. diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
    -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
    Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından
  • -inceleme 2015 yılına ait olup Kitap Haber sitesi için kaleme alınmıştır-
    http://www.kitaphaber.com.tr/...-ozdenoren-k532.html

    Kentler ve insanlar. Ne çok konuşurlar birbirlerine ve ne çok susarlar sonra kendilerine. Kentler mi insanları sessizleştirir, yoksa insanlar mı kenti bilinmez. Kent ilişkileri ile kent olgusu üzerinden insana, insan olgusu üzerinden kente kuşbakışı düşler bırakılıyor bu kitapta kalbimize.

    Kentler insana ne yapar bilir misiniz ve dahi insanlar kente? Usta öykücü Rasim Özdenören'in kentler üzerine irdelemelerinin yer aldığı bu kitap, okuyucu için ağır aksak ilerleyen türde olsa da, kentlere ve kent insanlarına karşı bakış açınızın ölçüleri arasında oynama yapmanızı sağlıyor. Seksen derecelik bir açı, Özdenören'in kavi cümleleriyle birden yüz seksen derecelik açısal bakış niteliği kazandırabiliyor size. O nedenle okur bu kitabı okumadan evvel böylesi açısal değişimlere hazırlıklı olmalı.

    Başrolünü kentlerin oynadığı, insanların kimi zaman başrol yardımcısı kimi zamansa figüran niteliğinde rol aldığı kitap, yazarın fikirsel iz düşümlerini yansıttığı kırk yedi ana başlıktan oluşmakta. Bazı başlıkları okurken gereksiz bulduğumu itiraf etmeliyim. Bunca ana başlığa ayrılacağına kitap, iç içe olan konular birleştirilerek anlatılabilirdi anlatılmak istenenler pek ala... Ayrıca başka bir noktaya değinmek gerekirse de Rasim Özdenören'in okuduğum diğer kitaplarına nazaran kendi kişisel özelliklerinin anlatımına en çok yer verdiği kitap Kent İlişkileri bu bakımdan da okunası bir nitelik kazanıyor yazarı tanımak isteyenlerin gözünde. Örneğin Özdenören'in kır yaşantısını sevmediği, ahşap pencerelere olan meftunluğu, insanlar arasında ki iletişimsizliğe kafa yoruşu gibi birçok özelliğine vakıf olabiliyorsunuz. Ayrıca diğer fikir ağırlıklı eserlerinde de sıkça rastladığımız iki noktanın yan yana kullanımı durumu bu eserinde de fazlaca mevcut. Bu durumun ne anlama geldiğini bilmeyen ve yan yana konan iki noktanın anlamına halen vakıf olamamış biri olarak yadırgıyorum açıkçası. Kitabın imlâ ve noktalama bakımından incelenme hususunda zayıflık olduğu aşikâr. Zaten kitapla ilgili indeks ve yayın evi bilgilerinin verildiği kısımda herhangi bir tashih bilgisine rastlanmamakta. Bu durumda kitabın yazıldığı gibi basıldığı izlenimi vermektedir. Yayınevleri için en olumsuz durum isim yapmış ünlü yazarların kitap dosyalarının salt kusursuz kabul edilerek yayına alınması. Bu da maalesef aslında kaliteli bir eseri altın misali aşınmışlık hissiyatı verilerek değerinin düşmesine yol açmaktadır, açacaktır. Yine diğer fikir ağırlıklı deneme kitaplarında arada sırada yaptığı kendi lügatince kullanılan kelimelerden anlamadıklarınız çıkıyor yer yer, bu nedenle Kent İlişkileri'ni okumaya niyet edenlerin yanlarında bir sözlük bulundurmasını tavsiye ediyorum.

    İnsanın kentleşme ve kentin insanlaşma sürecine göz atacak olursak;

    Kent İnsanı

    İnsanlar binalar yapar, binalar kenti kurar. Kenti kent yapan Özdenören'e göre biraz da binalar. Binaların mühendislerini mimarlarını pek beğendiği söylenemez ama. Batılı tarzda eğitim gören bu meslek erbaplarının diktiği binaların, kent insanını ötekileştirdiğine inanıyor. Her zaman ki tavrıyla batıya karşı olan tutumunu diğer kitaplarında olduğu gibi Kent İlişkilerinde de bina yollu dile getiriyor.

    Kentin kişiliğine dem vururken, en kişiliksiz kent olarak da Anakara'yı tanımlıyor. Ankara'yı neden kişiliksiz olarak tanımladığını merak edenler Kent İlişkilerini mutlaka eline alıp sayfaları çevirmeli.

    Paranın artık her şey yerine geçtiği bir devirde kent hayatını da ele geçirdiğine inanıyor. Kent insanının para yoluyla ve sıfır iletişim haliyle her işini halledebildiğini kendinden örneklerle göz önüne seriyor. Her şeyin mekanikleşmesi aslında insanlar için kolaylık gibi görünse de insani ilişkilere büyük darbeler vurduğu kesin. Kent yaşamıyla birlikte maddenin üstünlüğü insani nitelikleri alt etmekte. Kent insanı mekanikleştikçe ve paranın saltanatında taht yarışına girdikçe insanlığını unutacak. Yazar belki bunu bilerek belki de bunu bildirmeyi amaçlayarak cümleler kuruyor kimi sayfalarda.

    Modern Kentler ve Kır Yaşamı

    Yazar kentlerin modernlik durumunu anlatırken kent insanlarını ötekileştiren iletişimsizlik durumuna şu cümle ile değiniyor;

    "Modern kent"lerin özelliklerinden birinin de insana konuşma gereksinimi duyurmadan işlerini kotarma becerisini ve imkânını açmış olmasıdır." olsa gerek. Yaşadığınız kentte kendinizi görmek istersiniz kimi zaman, bir ayna niyetiyle kente baktığınızda içinizde yabancılık hissinden çok aitlik hissi varsa ne âlâ! Kentinizin modern açlıklarında tok kalabilmişsiniz demektir. Şayet yabancılık hissi varsa ve kendinizi yaşadığınız yere ait hissetmiyorsanız, yürüdüğünüz yollarda, baktığınız vitrinlerde, oturduğunuz evde hep kalbi aç bir insan olarak gezmişsiniz demektir. İçine bu duyguları sirayet ettiren modern kent insanı, alıp başını kırlara çıkmak ister çoğu zaman. Küçük bir evi, bahçesi, tarlası, hayvanları olsun ister. Özellikle kent yorgunluğunu yeterince çektiğini düşünen belli yaş üstü insanlarda bu düşünce hâsıl olur. Özdenören'e göre gereksizlik arz eden bu durum, kentten kaçısın insanın kendinden kaçışına eş değer olamama durumudur. İnsanın kendi gerçeğinden kaçması, yazara diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da doğru gelmiyor. İnsan savaşmalı kendisiyle, kalmalı ve savaşmalı.

    Modern kentler dilleri birbirine değmeyen insanlarla doluyken, kırların akılda yer ettiği munis doğa parçalarından çok kendi aklında kum ve taş çölleri olarak kaldığını söylüyor yazar. Başta da söylediğim gibi Özdenören tam bir kentli olamamakla birlikte kır yaşamını da hayatında hiçbir vakit benimsemiyor. Kır yaşantısına heves edenlerin kırlarda yaşamsal araçlar olarak kentsel araç gereçleri benimsemesini eleştiriyor ve şunları söylüyor: "...kentte yaşayıp doğa özlemi çekmek olsa olsa bir heves, bir fantezi gel geç bir arzu olur..." Kentte yaşanların kır hayatına özenmesinin yanında kırda yaşayanlarında kent hayatına olan özentisini de es geçmiyor yazar. Modern olduğunu savunan kent insanı ile kent hayatına özenen kır insanı arasında ambalaj niteliği açısından fark vardır sadece. Niteliksel farklılıklar sadece insanın kendini eğitme ve büyütme isteğiyle özdeştir.

    Kentler bağrına bastığı insanlarla ruh bulur ancak, insansız kent yerleşim yeri olma vasfını bile taşıyamazken, kentsiz insan sahipsizlik hissini taşır sol yanında hep.

    Kent İlişkileri

    Sayfaları kesişen bir doğru gibi ele alacak olursak; kentlerin, sunduğu imkânlarla insanları birbirinden yalıtan birinci unsur olduğu keşfine varabiliriz mesela. Bununla birlikte insanlarında birbirinden yalıtılmaya hazır olduğunu da. İlişki dediğimiz durum, sadece gerekli görülen ortamlarda, sözlü iletişime çok da ihtiyaç duymadan, ihtiyaçlarımızı giderme isteğimizdir aslında. Ve bundan bir kentli(!) olarak çok da rahatsız olmadığımız...

    İnsanın kendini değiştirmek adına kenti terk etme eylemi aslında ilişkisel bir kaçış. Ya da kendine gücü yetmeyen insanın yaşadığı kenti değiştirme eylemi... Çelişik durumların da ele alındığı bu kitap kentlerin birbiri ile olan ilişkisini, kent insanın yalnızlığını, içsel çıkmazlarını zaman zaman tekleyerek de olsa güzel anlatıyor.

    İnsan odaklı her yapının kentsel bir dönüşümle yine insana olan hizmeti ise görülmeye değer duruyor. İnsan kent olgusuyla kendi fethine aday bir lisanı konuşuyor aslında...

    Yazarında dediği gibi;

    "Coğrafi fetih de, insanın kendini aşma cehdi kadar sınırsızdır: çünkü kaldırılan her örtünün altından bir yenisinin çıkacağı artık belli olmuştur."

    Kent İlişkileri
    Rasim Özdenören
    İz Yayıncılık
    200 Sayfa
  • Bu arada fark ettim ki, gençlikte, kanalize edilmeye muhtaç, yüksek bir enerji var. İşte terör örgütleri bunu iyi kullanıyorlar .