• Bir kitap sitesinde en çok karşılaşılabilecek şey kitap tavsiyesi istemek, bana da soruyorlar haliyle insanlar. Erhan bugün Allah için ne yaptın diye, onları öteleyerek kitap tavsiyesi isteyenlere dönüyorum hemen. Zor iş bir kitabı tavsiye etmek, sonuçta kefil olmak gibi bir şey kredi çeken birisine. Beğenmezse eğer tavsiyeyi alan okur , çoğunlukla beğenir gibi yapıyor, sonuçta kimse neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyor. Yani bir yazar da kitabı yazarken iyi bir şey mi kötü bir şey mi çıkardığını tahayyül edemiyor, çok satarsa iyi- satmaz da çok konuşulursa mükemmel olarak değerlendiriliyor kitabını. O yüzden benim gibi kitaplardan anlamayan birisinin bile tavsiye ettiği saçma bir yazar, dahilerin arasına girebiliyor aniden. Ama bazı külyutmaz okurlarda bu yöntem işlemiyor. Onlar ısrarla en az dört kişiden teyit ediyorlar tavsiye ettiğiniz kitapları ve bu diğer üç kişi her halükarda benden daha yetkin insanlar olduğu için hiç bir zaman kabul görmüyorum bu külyutmaz okurlardan. Ama yine de bu satırları okuyacak kadar düştüyseniz sizleri, kitap tavsiye ederken dikkat etmeniz gereken bazı küçük ayrıntılar konusunda bilgilendireceğim. Kalem, kağıtlarınızı çıkardıysanız başlıyorum:

    - Asla Kürk Mantolu Madonna'yı tavsiye etmeyin, yemiyor artık kimse
    - Stefan Zweig herkese hitap eden bir tavsiye, özellikle az okunan kitaplarından birini tavsiye ederseniz, dinleyen kişi bir cevher bulmuşcasına sevinecektir.
    - Uzun kitaplar da benzer bir etki yaratacaktır karşımızdakinde. Savaş ve Barış'ı mümkün olduğunca çok tavsiye edin mesela. Şu ana kadar ben beğenmedim diyeni görmedim, zaten siteye geldiğimden beri toplam 3-4 kişi okudu kitabı, o kadar uzun bir kitap okuyup beğenmeme ihtimali çok düşük, Stokholm sendromu gibi bir şey.
    - Kitap tavsiyesi vereceğiniz okurun profilini iyice inceleyin, mesela Osman'a asla Kafka tavsiyesinde bulunmayın
    - Özellikle Kör Baykuş'vari kitaplar herkeste aynı etkiyi bırakacaktır, "Ulan ben bunu anlamadım ama kesin bir şey var" tepkisi. Tembel olmayın, benzer kitapları araştırın.
    - Postmodern yazarları klasik okuyuculara, klasik yazarları postmodern okuyuculara tavsiye edin, okumayacakları için pek bir şey kaybetmezsiniz.
    - Herkese James Joyce tavsiye edin, daha anlayan çıkmadı zaten.
    - Bu tavsiyeler esnasında sitenin duayenlerine yakalanmamaya çalışın. Vur kaç taktiği çalışmazsa, hilal taktiğini deneyin
    - Ara sıra güncel Watpad yazarlarından tavsiyeler vererek esprili kişiliğinizi gözler önüne serin
    - Unutmayın, kitap tavsiye etmek bir sanattır, ama ne yazık ki sizin beyninizin sol lobu daha fazla geliştiği için sanatla en ufak bir ilginiz yok. Moralinizi bozmayın, kimler başardı bu işi siz mi başaramayacaksınız. Dostoyevski her durumda yardımınıza koşar.
    - Ara sıra geri çekilin, her yıldızın bazen dinlenmeye ihtiyacı olduğunu unutmayın
    - Kişisel gelişim kitapları bu yoldaki en büyük yardımcınızdır, ilerde siz de benzer tavsiyeler verirken benim gibi bu kitaplardan kolaylıkla kopya çekebilirsiniz.
    - Nietzche, Shopenhauer ve Foucoult sizin can simitlerinizdir. Zor duruma düştüğünüzde kullanmaktan çekinmeyin.
    - Mümkün olduğunca kadınlara bilimkurgu, erkeklere Austen'vari kitaplar tavsiye etmeyin.
    - Ve son olarak, ne kadar beğenirseniz beğenin, asla kendi okuduğunuz bir kitabı tavsiye etmeye kalkmayın , insanlar ne mal olduğunuzu anlamasın.

    Evet bütün maddeleri içselleştirmeyi başarabildiyseniz siz de ideal bir kitap tavsiyecisi oldunuz demektir. Keşfette ileti ileti dolaşıp zor durumdaki okurlara (damsell in distress) yardım etmenin zamanı daha gelmedi mi sizce? Hadi bakalım, buralarda yetişip belki ilerde bir kitap dergisinde yazarlık bile yapabilirsiniz, kim bilir? Unutmayın muhtaç olduğunuz tek şey, açık ikinci bir tarayıcı sayfasıdır.

    Herkese iyi şanslar. Bu arada Dönüşüm diye süper bir kitap çıkmış diyorlar, fantastik bir şey. Daha önce fark edemeyen herkese tavsiye ederim en içten duygularımla.
  • "Köpeklerin neden insanlardan daha akıllı olduğunun 106 numaralı ispatı," diyorum. "Doğduktan sonra annelerinizle ilişkiyi kesiyorsunuz."
  • Piskopatlar damdan düşmediler!
    Doğuştan da öğle değildiler!
    Sizin gibi melektiler!
    Arada ki tek fark, onlar kadar zulme uğramadınız...
    ~AteşAli~
  • Sokağı süpürürken yavaş, ama belli bir tempoyla çalışırdı. Her adımda bir nefes alır, her nefeste bir süpürge sallardı.

    Bir adım - bir nefes - bir süpürge. Bir adım - bir nefes - bir süpürge. Böyle sürüp giderdi. Arada bir durur ve önüne bakarak düşünürdü. Sonra tekrar bir adım - bir nefes - bir süpürge. 

    "Bak Momo" derdi, "ne oluyor, biliyor musun? Bazen önüne upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki, insan bunun sonu gelmez sanıyor."

    "O zaman acele etmeye başlıyorsun. Gittikçe daha çok acele ediyor insan. Her önüne baktığında yolun hiç de kısalmamış olduğunu fark ediyorsun. Daha hızlı ve daha gayretli çalışıyorsun; sonunda nefesin kesilip güçsüz kalıyorsun. Ve cadde hala upuzun bir şekilde seni bekliyor."

    "İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı."

    "Bir de bakarsın ki adım adım bütün yolu bitirmişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan."

    Başını önüne eğip sözünü noktaladı: "Önemli olan da budur."
    Michael Ende
    Sayfa 42 - Kabalcı Yayıncılık
  • Bu hikayemi sevgili arkadaşım Diotima 'ya ithaf ediyorum. Atandığım zaman, köy okulunun lojmanında kalmıştım, bir gece. Oradaki arkadaşımla yaşadığımız ufak bir anı yazdırdı bu hikayeyi bana. Uzun olsa da okuyacaklar vardır illa ki. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
    ********************************************

    “Önce yemeği yaparsın. Sonra da bulaşıklar… Yarın da genel temizlik yapılacak. Belim çok ağrıyor. Sen halledersin bütün işi. Okuldan sonra yaparsın.”
    Suratındaki saflığı bozan gözlerini devirerek söyledi bütün bunları. Sonra da arkasında donuk bir yel bırakarak gitti. Gözleri suratındaki bütün masumiyeti dağıtıyordu . Bir de s’leri. Yılan tıslaması gibi. Dili çatallaşmış, dışarı çıkacak… Ssssen dedikçe içim ürperiyordu.

    Merhaba demiştim. Hiçbir şey söylemeden kalacağım odayı göstermişti. Burada kalırsın. Biraz pistir ama temizlersin. Bir sürü boş vaktin olacak zaten. Ben salona geçiyorum, demişti. Eşyaların, ortamın soğukluğunu katmerlediği bir odaydı. Bavulumu koyup hemen salona geçmiştim. Salon da salon hani. İki çekyat. Yerde sönük bir halı. Camlar perdesiz. Dışarısı görünmüyor ama. Ya da ben görecek bir şey bulamamıştım. Çekyatın birine uzanmıştı. Henüz ismini bilmiyordum. Köye geleli bir saat ancak olmuştu. Lojmana gitmiştim. Zaten kalacak başka yer yoktu ya… Diğer çekyata oturmuşken seslenmişti. Gel peşimden. Mutfağa geçmiştik. İstekler… Birbiri ardına… Bana cevap tanımaması, söylediklerini yapmakta mecbur oluşumun göstergesiydi. Bu mecburiyet altında sessiz kalmazdım. Eskiden. İsmini dahi duymadığım bir köy okulunun lojmanında, ismini bilmediğim bir insanla birlikteydim. Üstelik dili çatallaştı çatallaşacak.

    Yıkık dökük mutfakta tek başıma kaldım. Etrafa bakındım. Mutfak penceresi kırıktı. Kırılan yere naylon yapıştırılmış. Kırık olmayan kısmı donmuş. Dokunsan tuz buz olacak. Perdesi yok. Salon gibi. Perdesiz bir ev ilk defa gördüm. Çıplak insan gibi diye düşündüm. Duvarda asılı iki bakır tencere. Tezgah fayanstan. Beyazı kalmamış, esmerleşmiş. Yöre insanının rengini almış. Tezgahın alt tarafında çiçek desenli bir bez var. Dolap kapağı görevi görüyor. Bezi kaldırmak istemedim. İki küçük gözü bulunan, paslı bir ocak. Yanında da yağlı bir çakmak. Altında küçük tüp. Duvar rengini tanımlamak çok zordu. Bazen sarı diye düşündüm bazen de gri. Arkamda çalışması gereksiz bir buzdolabı. Etraftaki nesneler yüzyıllardan beri hareketsiz duruyordu sanki. Yeryüzünün en donuk tablosuyla karşı karşıyaydım.

    İçeriden televizyon sesi gelmeye başladı. Ses o kadar cızırtılıydı ki, bulunduğum noktadan herhangi bir şey anlamak mümkün değildi. Arada, yılan dilli arkadaşımın gülüşünü duyuyordum. Ssssss… Bu bile sinirlendirmeye yetmedi beni. İnsan şaşkınlık içerisindeyken kolay kolay kızamıyor sanırım. Çakmağı aldım. Ocağın gözüne tuttum. Yandı. Ellerimin kılları tütsülendi. Ortalığı keskin bir koku kapladı. Midem bulandı. Duvarda asılı duran tencerelerden büyük olanını aldım. Ocağın üstüne koydum. Peki tencereye ne koyacaktım? Ne yemeği yapmamı istedi ki arkadaşım? Buzdolabını açtım. Karıştırmaya başladım. En üst rafta yeşillenmiş birkaç domates ve salatalık vardı. Bir altında, kapağını açmaya korktuğum emaye bir tencere. Yanında da yarım soğan. En alt rafta makarnayı gördüm. Hemen kaptım. Çeşmeyi açtım. Su o kadar soğuktu ki… Kaynamaz diye düşündüm. Etrafa bakındım. Başka çarem yoktu. Suyu ocakta kaynatacaktım. Tencereyi ocağa koyduktan sonra beklemeye başladım. İçeriden gelen cızırtılı gürültü de olmasa yeryüzünün en yalnız insanı sanacaktım kendimi. Pencere kenarına geçtim. Kırık kısmı kapatan naylonun köşesinde ince bir yırtık vardı. Bu yırtıktan dışarıyı izlemeye başladım. İleride, gözün görmekte zorlandığı sarı bir ışık fark ettim. Başka da bir ışık yoktu. Sanki gökyüzü bu yeri unutmuş gibiydi. Yıldızlar bile yoktu. Birkaç saniye sonra sarı ışık da kayboldu. Karanlığı izlemeye koyuldum. İnsan bazen görmediği bir şeyi de izlemek ister diye düşündüm. Arkadaşımın gülme sesini duydum yeniden. Okkalı bir küfür savurdu havaya sonradan. Bu küfür mutfağa girdi. Süzülüp, naylon yırtığından karanlığa doğru savruldu. Birkaç saniye sonra uluma sesleri duydum. Bu süzülüş bir şeyleri harekete geçirmiş olmalıydı. İrkildim. Uluma sesini ilk defa bu kadar yakınımda duyuyordum.

    Camın buğusuna büyükçe bir şey çarptı. Yere düştü. Vızıldadı. Böcektir diye düşündüm. Sonra sesi soluğu kesildi. Ne olduğunu merak ettim. Camın buzunu tırnaklarımla kazımaya başladım. Şansıma tam da bulunduğu yeri kazımışım. Evet bir böcek. İlk defa böyle bir böcek görüyordum. Buraya geldiğimden beri gördüğüm her şey o kadar yabancı geliyordu ki…Böcekti nihayetinde. Ne kadar farklı olabilirdi ki… Sırt üstü düşmüş, yeniden doğrulmak için debeleniyordu işte. Her böcek gibi. Yine de şimdiye kadar gördüğüm böceklerden farklıydı. Cama vurdum. Hareketsiz kaldı. Sonra yeniden çırpınmaya başladı. Pencereyi açıp, onu kurtarmak istedim. İçimde böceğe karşı inanılmaz bir acıma hissi oluştu. Bir de yakınlaşma. Yeryüzünün en karanlık yerinde, kendime en yakın bulduğum canlının içinde bulunduğu çaresizlik, içime tarifi zor bir his bulutu yaydı. Pencere kolunu tuttum. Anında geri çektim. Hayatımda hiç bu kadar soğuk bir şeye dokunmamıştım. Baktım parmaklarımdan biri kanıyor. Pencere koluna dikkatli bakınca, üzerinde derimden parçalar gördüm. Alttan başlayarak donuyorlardı. İçine aldığı her şeyi kesik griye boğan bir hava. Bütün nesneler onun hakimiyeti altında.

    Ocağa baktım. Suyun üzerinden buharlar yükselmeye başlamış. Tezgahın üzerinde duran su bardağını aldım. Tencerenin içine daldırdım. Bardaktaki ılık suyu pencere koluna döktüm. O esnada arkadaşım içeri girdi. Yapacağın bir yemek birader, onu da hala yapamadın. Şimdiye kadar iki defa yapmıştım, diyerek pis pis sırıttı. Dilini gördüm. İki sivri uç. Cevabımı beklemeden, elimdeki boş su bardağını kapıp, çeşmeye yöneldi. Suyu doldururken, bardağın kendisine ait olduğunu ve bir daha ona dokunmamamı söyledi. Sonra da ayaklarını sürüyerek uzaklaştı. Yalnız kalır kalmaz pencere koluna atıldım. Bu sefer elimin tamamı yapıştı. Öylece kaldım. Kolu çevirdim. Açıldı. Böcek, sol tarafımda avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir yandan da ayaklarıyla kendini savurup, doğrulmanın peşindeydi. Yapışmış elim yüzünden böceğe ulaşmam imkansızdı. Sol kolumun ulaşamadığı bir yerdeydi böcek. Ne yapıp edip, sağ elimi pencere kolundan kurtarmalıydım. Böcek sesini iyice yükseltti. Hadi diyordu. Ne beceriksiz adamsın böyle. Diğer arkadaşın olsa şimdiye kadar kırk defa kurtarmıştı beni. Pis pis sırıttığını gördüm. Kes sesini. Uğraşıyorum işte. Görmüyor musun, dedim. Daha fazla çaba göster o zaman, beceriksiz, dedi. Bunu duyar duymaz elimi son kuvvetimle pencere kolundan çektim. Hayatımda hiç bu kadar derin acı hissetmemiştim. Böcek söylenmeye devam ediyordu. Sol elimi uzatıp, böceği düzelttim. O esnada sağ elimdeki acıya eş bir sızıyı sol elimde hissettim. Böcek, kahkahalarını karanlığa savurarak uçup gitti. Giderken de iğnesini yalıyordu. İki sivri uçlu diliyle. Hissettiğim acının esrikliği ile yere yığıldım. İki elimi birden sallamaya başladım. Bir yandan da bağırıyorum. Yılanlar! Arkadaşım, sürünerek girdi mutfağa. Ne oldu be adam. Delirdin mi? Nedir bu ses dedi. S’ler iyice uzamış. Ssssssessss. Suratında yine o pis sırıtış vardı. Acıyı unutup yumruklarımı sıktım. Son gücümle suratının ortasına patlattım. Şimdi başı da yerdeydi. Tıslayarak kıvranmaya başladı. Yüzünden akan kana, elimdeki kan karışıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Ayağa kalktım. Lojman kapısını açıp, hızla koşmaya başladım.

    Nereye koştuğumu göremiyordum. Sadece bir metre ilerisi… Bir yandan da havanın keskin soğukluğuna direniyordum. Panikle üzerime hiçbir şey almamıştım. Ayakkabı bile. Çoraplar ıslandıkça, içim zangırdıyordu. Çamura bata çıka ilerledim. Yokuş bir yoldaydım. Anladım. Durmadan koşuyordum. Yokuşu atlatınca ay ışığını gördüm. Durdum. Gördüğüm görüntü karşısında dumur olmuştum. Bir esrar içime oturup, bütün benliğimi esiri etti. Yolun aşağısında giderek büyüyen gölgeleri fark ettim. Büyüyen kolları ve dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Ne yapacağımı bilemez, öylece kaldım. Köpek sesine benzer sesler çıkarıyorlardı. Arada uluma sesi de… Geri dönmek istedim. Yerde kanlar içinde yatan yılan… Hareket edemedim. Etrafım derin bir yok oluşun hakimiyetine girdi. Ağzımdan çıkan buharlar gökyüzünde uzunca süre duruyor, bir kısmı yoğunlaşarak tekrar toprağa düşüyordu. Sağımdaki boşluktan yaprak hışırtıları yükseldi. Sıçradım. Tekrardan koşmaya başladım. Binbir kollu devlere doğru koşuyordum. Küçük korkum beni büyük korkuma itmişti. Delirdim mi acaba diye düşündüm. Geçen her saniye devlerin boyu uzuyor ve korkunç dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Bedenim yanmaya başladı. Bu havada sahip olduğum sıcaklığa şaşırdım. Artık buhar sadece ağzımdan değil, vücudumun her yerinden yükseliyordu. Elimde uzun bir mızrak vardı ve ben üzerime gelen devlere savaş açmıştım. Yokuş aşağı, etrafıma buharlar saçarak ve bağırarak koşuyordum. Çatışmaya çok az kalmıştı. Fakat bir anda devler yok oldu ve gözümü kör eden sarı ışıkla karşılaştım. Sarı ışık eşliğinde gökyüzünü saran mekanik ses… Savunmasız bir şekilde elimdeki mızrağı attım. Artık her şeyin sonuna geldiğimi düşündüm. Devleri bile kaçıran bu ışık sonum olacaktı. Yıllardır verdiğim emekler sonucunda atandığım köyde, daha ilk geceden ölüp gidecektim. Keşke böceği görmezden gelseydim. Keşke arkadaşımın yemeğini yapıp, bulaşıklarını yıkasaydım. Hiçbir şeye karışmayıp, denileni yapsaydım şimdi bu durumda olmayacaktım. Akılsızlık ettim. Hak ettim. İndir kılıcını kafamın üzerine ve ikiye ayır bedenimi ey güçlü ışık. Bu akılsız, yaşamayı hak etmiyor. Göster bana günümü. Diz çöküyorum. Seninim artık. Çamura bulanmış bu bacaklar, kanı çekilmiş dudaklar senin. Yaşamasını, itaat etmesini becerememiş bu varlık, yok olmalı. Yalvarırım yap şunu. Hadi, durma! Ağlamaya başladım. Sonra insan sesine benzer bir ses duydum. Gerisini hatırlamıyorum.

    Hoca sen ne yaptın allasen? Daha ilk geceden adama bu kadar yüklenilir mi? Muhtar valla şaka yapayım dedim. Nereden düşündüm bilmem ki… Bak gözümün morarmasıyla kaldım. Dişlerimden ikisi de düştü. Yıllardan beri kimse gelmez bu okula. Tek başıma, lojmanda çürütürüm zihnimi. Onu ilk gördüğümde o kadar sevindim ki… Koşup üstüne atlamak istedim. Sonra içimden bir ses, şuna bir şaka yap Alaaddin dedi. Demez olaydı. İsmimi bile söylemedim. Sert gözüktüm. Bu işler böyle koçum havası vereyim dedim. Mutfağa götürdüm. Yemek yap bakalım dedim. Adam fıttırdı. Bağırmaya başladı. Yılanlar diyordu. Yılan mı gördü murfakta acaba? Bu mevsimde yılan mı olur muhtar. Hepsi kış uykusunda. Üzerime saldırdı birden. Sonra da koşarak gitti. Dursun abi nerede buldu dedin öğretmeni? Kavaklığın aşağısında, yokuşun başında, yere çömelmiş, dua ederken bulmuş. Bir de ağlıyormuş. Traktörle, kasabadan geliyormuş. Bir yandan da türkü çığırıyormuş. Yolun ortasında, hareketsiz, toparlak bir şey görünce korkmuş. Yanına gidene kadar kornaya asılmış. Herhangi bir hareket olmayınca da ölü zannetmiş. Ellam tilki ya da porsuk ölüsüdür diye düşünmüş.Yanına gittiğinde fark etmiş insan olduğunu. Daha önce hiç görmediği, yalın ayak, çıplak göt bir adam görünce peygamber sanmış önce. Tövbe de Dursun, son peygamber geldi ya, duymadın mı diye düşünüp, adamın yanına koşmuş. Sayıklar haldeymiş adam. Ses etmiş duymamış. Zararsız olduğunu anlayınca, yüklenmiş, atmış traktöre. Eve götürmüş. Evin kapısına varınca karısına ses etmiş. Tezeği bolla hanım, adam öldü ölecek. Kadın kocasının kucağındaki şeyi ve ne dediğini anlamasa da, ertesi günü cumadır, abdest alacak zaar diyerek sobaya tezeği basmış. Adamı görünce de, çığlığı basıp, diğer odaya kaçmış. Sabaha kadar tek başına beklemiş öğretmenin başında Dursun. Hala da uyuyor içeride. Sen bir git yanına. Ses et. Aklı başında mı kontrol et bakalım. Koskoca adamın düştüğü duruma bak hele. Vallahi çok üzüldüm. Tövbe estağfurullah. Hadi ben kıraathaneye gidiyorum. Dün gece öğretmenin bulunduğu tepenin ardında kangallar üç tane kurdu boğazlamışlar. Onları gömeceğiz.
  • | Kaybetmek İstemiyorum ~ Danielle Steel |
    °
    Merhaba!
    Köyde dolapları karıştırırken çok eski basım bir kitabı bulunca hemen alıp eve getirdim ve bu kitapla tanışmış oldum
    Kitabımız bir Noel gecesi ünlü bir yazar olan Daphne Fields'in kaza geçirmesiyle başlıyor. Gittiği hastanede onu tanıyan hemşire Elizabeth onunla ilgilenirken sayıkladığı isimlerle kocası ve çocuğuna ulaşmaya çalışıyor ve geçmişe dönüşe başlıyoruz.
    Daphne büyük bir aşkla evlendiği Jeff ve küçük melekleri Aimee'yi bir yangında kaybediyor. Kendisi de büyük zarar gören Daphne bir süre hastanede tedavi görüyor. Bu sırada hamile olduğunu öğreniyor ve hayatını yeni miniğine adıyor. Tabii tedavi sırasında kullanılan ilaçlar küçük Andrew 'e büyük bir sorun olarak dönüyor. Daphne minik bebeğinin sağır olduğunu çok sonra fark ediyor. Bir süre sonra onu sadece onun gibi çocukların eğitim gördüğü okula gönderiyor çocuğundan ayrılmak zor olsa da onun iyiliği için yapmak zorunda. Orada acılarını dindiren bir adamla tanışıyor ama sonu yine hüsran, yine acı... Bu arada yazarlık hayatına ilk adımını atan Daphne, büyük başarılar elde ediyor. Sonrasında yaşadıkları, başarıları ve hayatına giren insanları okuyoruz. Yavaş yavaş günümüze, kaza gününe, gelince her şey çözülüyor.
    En büyük acılarla sınanan bu naif kadının hayatını okunmak beni çok etkiledi. İnişli çıkışlı hayatı, ilişkileri, oğluna olan sevgisi ve kitaplarıyla aynı zamanda acılarıyla insanlara yol göstermesi çok güzeldi. Kitaba bir ara kendimi o kadar kaptırdım ki Daphne Fields'in kitapları gerçek olsa da okusam diye düşündüm Yazarla tanışma kitabım oldu bu hikaye ve kalemini sevdiğimi söyleyebilirim. Eğer sizin de okuduğunuz önerebileceğiniz kitapları varsa tavsiyelerinizi bekliyorum
  • .
    Merhaba
    .
    Merhaba Farsça kökenli bir kelime olup “benden sana zarar gelmez” anlamına gelir. Çoğu selamlama kelimesi, merhaba gibi benzer iyi niyet belirtileri taşımaktadır. Fakat büyük oranda anlamı bilinmeden kullanılmakta. Bilerek ve anlaşılarak kullanıldığında inanılmaz etkileyici.
    Yaşama dair her şeyi, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, siyahı, beyazı paylaşmak niyetiyle..
    Merhaba o zaman ….

    Farkında Olmak

    Farkında olmak diye bir durum var aslında. Maalesef çoğu zaman farkında olamadığımız. Meselâ yaşama amacının farkında olmak. Yaradılıştaki mükemmelliğin farkında olmak. İnsanlar arasındaki farklılığın yaşama kattığı heyecanın farkında olmak. Çocukların masumiyetinin farkında olmak. Gülün kokusunun, gökkuşağının yedi renginin farkında olmak. Annenin yavrusuna olan şefkatinin farkında olmak gibi. Büyük bir kısmımızın farkında olamadığı hatta farkına varmak için çaba sarf etmediği bu örnekleri çoğaltmamız mümkün tabiî ki. Bunun en basit nedeni belki de insanın kendisinin farkında olmamasıdır. Yaptığı her işten somut bir şeyler bekleyen düşüncelerin bu farkında olamadıklarımızı fark etmesi çok zor gibi görünse de öyle değil aslında. Çünkü farkında olamadıklarımızın büyük bir kısmı somut, yani beş duyu organımızla görebiliyoruz, duyabiliyoruz , hissedebiliyoruz. Sorun hissettiklerimize değer biçmede belki de. Yoksa güneşin batışını görüyor, gülü kokluyoruz. Balı tadıyor, bülbülün şakımasını duyuyoruz pek âlâ. Ama bunların nasıl oluştuğunu düşünmüyoruz. Göremediklerimiz, duyamadıklarımız kısacası hissedemediklerimiz ise daha etkileyici. Bunları düşünmek bile akıllara zarar veriyor. Düşünsenize bir ananın şefkatini. Bunu hangi matematiksel denklemle açıklayabiliriz ki.
    Steven Spielberg ‘ in yönettiği Yapay Zeka isimli bilim kurgu filmini izlediniz mi bilmiyorum. Eğer “farkında olmak” eylemi ile izlenirse o aslında sadece bir bilim kurgu filmi değil farkında olmak eylemi aynı zamanda. Filmden çıkardığım, daha doğrusu aldığım mesaj şu oldu; insanları farklı kılan sahip olduğu insanî duygulardır. Filmde insanlar temizlik, üretim, hatta eğlendirme gibi çeşitli amaçlar için, mekanik olarak mükemmel denilebilecek robotlar yapıyor. Bir şirket ise devrim olarak nitelediği projesinde bir çocuk robot üretiyor. Mekanik olarak bir çocuk robot yapıyorlar ama, çocuk robotun annesini sevme duygusunu ona nasıl vereceklerini bulmakta zorlanıyorlar. En sonunda çocuk bunu elde edebilmek ve de annesini sevebileceğini ispat edebilmek için masal perilerinden medet umuyor.. Mümkün mü ?

    Geçenlerde bir arkadaşımdan aldığım elektronik posta ekinde düşündüren bir hikaye okumuştum. Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı. Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş... Köy, kasaba, ülke dolaşmış; bu arada zaman da durmuyor tabi ki. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona : -Şu karşıki dağları görüyor musun? Orada yaşlı bir bilge yaşar.İstersen ona git, belki o sana aradığın cevabı verebilir." demişler.Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilge: "Sana bunun cevabını söylerim; ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor." demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de zeytinyağı doldurmuş. "Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin. Eğer bir damla eksilirse kaybedersin." Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış: "Evet, kaşıktaki yağ eksilmemiş. Peki, bahçe nasıldı ? " demiş. Adam şaşkın şaşkın : "Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki..." demiş. "Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun. Kaşık yine elinde olacak; ama bahçeyi inceleyip gel." demiş bilge. Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzellikler büyülemiş onu. Muhteşem bir bahçedeymiş çünkü. Geri geldiğinde bilge adama: " Bahçe nasıldı?" diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş: "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış" demiş ve eklemiş : - Hayat, senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün; hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır. Yani demek istediğim o ki: Hayatın Anlamı, Senin Bakışlarında Gizlidir...

    Dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlayan ünlü bilim adamı Galileo’nun bahsini ettiğim konuyla ilgili güzel bir açıklaması var. “Her şeyi bilme şeklindeki bu kendini beğenmiş küstahlığın temeli hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamamış olmaktan başka bir şey değildir. Bir kerecik de olsa, tek bir şeyi tam olarak anlama deneyimi olan ve bilginin nasıl elde edildiğini gerçekten duyumsamış olan bir kimse, hayatta kendisinin farkında olmadığı, kendisinin hiç anlamadığı, sonsuz sayıda başka hakikatlerinde var olduğunu fark eder.”

    Sonuçta, farkında olamadığımız bir sürü şey var aslında. Ama biraz kafa yormak bunların farkına varmamıza yeter de artar bile.
    ✒ derkenar