• Yirminci yüzyılın sözde enformasyon toplumu, belki de ốnceki yüzyılların tüm toplumlarından daha zayıf bir bellege ve tarih bilgisine sahip. Sansür ya da bilgi manipülasyonu yüzünden değil, işittiklerimizi, gördüklerimizi ve okuduklarimızi seçmemize izin vermeyen bir haber bombardımanıyla karşı karşıya bırakıldığımız için. O kadar çok haber var ki
    günlük yaşamımızda, adeta arka planda bir gürültü halini aliyor haberler. Tıpkı hızlı besin, hızlı seks, hızlı kültür gibi,hızlı haber de totaliter nitelikte. Çünkü insanları artık ayrım yapamayan duyarsız bir toplum olmaya yöneltiyor.
    Gündüz Vassaf
    Sayfa 91 - Iletişim
  • “Enformasyon da borç kadar kefareti ödenemez bir şeydir. Eğer belli bir bilgi dozu bilgisizliğimizi azaltıyorsa, yoğun bir yapay zekâ dozu da, doğal zekâmızın yetersiz olduğunu bize inandırır ve bizi bu yetersizlikle baş başa bırakır. Bir insandaki en kötü şey, fazla şey bilmesi ve bildiklerinden daha aşağı düzeyde olmasıdır.”
  • Dünya politikası olduğu kadar, her ülkenin millî politikası da sıradan insanları (eğer sorumlu ve bilgili iseler) akıl sağlığı bakımından tehdit ediyor. Sıradan insanlar kitle iletişim araçları yoluyla dünya politikası ile ve hem kitle iletişim araçları, hem de ekonomik, sosyal ilişkiler sebebiyle ülke politikası ile ilgilendirilmek durumunda bırakılıyor. Fakat bu ilginin doğrudan veya dolaylı biçimde pasif kalması kaçınılmaz. Sıradan yurttaş ya olan bitene seyirci kalacak veya herhangi bir toplumsal kurumun bünyesinde (bir korporasyon, bir demek, bir parti, bir baskı grubu) yer alarak olan bitene seyirci kalmakla yetinmediğini ispat etme yolunu seçecek. Fakat bu ikinci durumda dahi (birinci dereceden karar mevkiinde olmadığı sürece) yine pasif kalacaktır. İşte sıradan insanın çok şeyden haberdar olup da pek az şey yapabilecek statüde bulunuşu onun akıl sağlığını tehdit edebilir.

    Sözünü ettiğimiz durum tarihin modern zamanlarında, hattı cumhuriyetlerin yaygınlaştığı dönemlerde belirginlik kazanmıştır. Eskiden dünya politikası diplomatik bir olaydı. Böylelikle küçük bir insan kümesinin ilgileri çerçevesinde kapatılmış oluyordu. Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar elçiler olduğu kadar hükümdarlar da “gizli” buluşuyor ve kamuoyu bu görüşmelerin sonuçlarından ancak savaş gibi, işgal veya imtiyaz gibi durumların ortaya çıkması sonucunda etkileniyordu. Etkilendiği zaman bile bunun faillerinin hangi ilişkiler içinde olduğundan haberdar değildi. Sonraları açık diplomasi diye bir gelenek teessüs ettirildi. Devlet başkanlarının, elçilerin, resmî temsilcilerin, milletvekillerinin, başbakanların nereye gittiği, kiminle görüştüğü herkesin gözü önündeki olaylar durumuna geldi. Sanki her şey gözler önünde olup bitiyordu. Ama gerçekte neler olup bittiğini kimsenin bildiği yoktu. O kadar yoktu ki görüşmeleri bizzat yapanlar bile çevrelerindeki örgünün, içinde bulundukları ağların gerçek mahiyeti hakkında habersiz sayılabilirlerdi. Bu duruma “açık demokrasi, gizli ilişkiler” diyoruz. Bir yetkilinin bir yere “niçin” gittiği ve orada “ne” görüştüğü bilinmez. Bilinen gittiği ve görüştüğüdür. Olay yalnızca görüşmeler seviyesinde değil, bütün politik işleyiş açısından aynı ilke üzerinde yürüyüp durur. Amerikan Dışişleri Bakam Alexander Haig niçin istifa etti? Bunun gerçek sebebini bilemeyiz. Şimdi birçok yorumlar okur, yarın birçok hatırat dinleriz. Gerçeği belki geç kalmış haliyle öğreniriz. Ama gerçeği hiçbir zaman öğrenemememiz ihtimali de vardır.

    Sıradan yurttaşın zarar gördüğü nokta her şeyden haberdar edilmesi fakat hiçbir şeye karıştırılmamasıdır. Esasen toplum yapısının bunca karmaşıklaştığı bir seviyede zaten ilişkiler istenilse de insanların yeterli oranda işin içinde yer alamayacakları biçimde düzenlenmiştir. İnsanları bu ölçüde “enformasyona” boğmak, bir bakıma onun donup kalmasını, bunca hız içinde akıp giden ve dört bir yandan dünyayı hallaç pamuğu gibi savuran olayların, ilişkilerin arasında şaşkın ve çaresiz kalmasını zorunlu kılıyor. Diyebiliriz ki dünyaya ne kadar açılırsak, o kadar etkisiz kalıyoruz. Yahut şunu diyebiliriz, bir siyasî
    rejim ne kadar açık ise, o kadar da ataleti davet edicidir. Nitekim insanlar bu büyük bilgi yığılması, haberler seli karşısında ruhsal bir tedbir alıyorlar. Kendi ölçülerine göre kapatıyorlar dünyayı kendilerine.

    Diyelim ki bir ideolojik kampın üyesi olmayı seçiyorlar. O zaman bütün enformasyon sağanağı bir düzene sokulmuş oluyor. Kişi kendine ulaşan bilgiler arasından hoşuna gidenleri ve gitmeyenlcri ayırıyor. Onları yorumluyor, belli kategoriler içine sıkıştırıyor. Böylelikle akıl sağlığını korumuş oluyor. Bir avuntu sağlıyor yani. Yoksa bu kişi de bir başkasından daha “fazla” biliyor değil.
  • Yirminci yüzyılın sözde enformasyon toplumu, belki de önceki yüzyılların tüm toplumlarından daha zayıf bir belleğe ve tarih bilgisine sahip. Sansür ya da bilgi manipülasyonu yüzünden değil, işittiklerimizi, gördüklerimizi ve okuduklarımızı seçmemize izin vermeyen bir haber bombardımanıyla karşı karşıya bırakıldığımız için.
  • Bugün hızla çoğalan enformasyon ve veri yığınları karşısında teoriler hiç olmadığı kadar gerekli. Teoriler şeylerin harmanlanmasını ve dağılmasını engeller. Böylelikle bilgi yitimini azaltırlar. Teoriyle seremonilerin veya ritüellerin ortak kökenini dikkate almak zorunludur. Bunlar dünyayı bir biçime sokar. Şeylerin seyrini biçimlendirir, onları bir çerçeveye dahil ederek çığrından çıkmalarını engeller. Bugünün enformasyon yığınları ise biçimsizliğe yol açar.
  • Enformasyon bombardımanı altında bilgi çöplüğü haline gelmiş zihinleriyle fikir üretemeyen insanlar kütlesi miyiz?