• Kürt şiirinin mihenk taşı sayılabilecek bir eserdir Melaye Ciziri Divan ı .Başucu kitabı olarak raflara yerini almalı diye düşünüyorum . Birbirinden güzel şiirler , kalıplaşmış mazmun cümlelerle kendinizi rüya alemindeymiş gibi hissediyorsunuz . Şiddetle tavsiye ediyorum herkese .Özellikle kendi dilinde Kürtçe olarak okunması halinde daha bir zevkli oluyor.
    Molla Ahmed-i Cezirî veya Molla-yı Ceziri (1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı Kürt alim ve mutasavvıfı.

    Asıl adı Ehmed olan alimin doğum tarihi hakkında kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisinin şiirinde belirttiğine göre Hicri takvime göre 974’te Cizre’de dünyaya gelmiştir.Miladi takvime göre 1566’a denk gelir. Dindar bir ailede büyümüştür. Diyarbakır, Bingöl, Hasankeyf gibi farklı yerlerde eğitim alan alim, imamlık görevini Diyarbakır’da yapmıştır. Diyarbakır’dan sonra Sırba, Hasankeyf ve Cizra’de imamlık yapmıştır ve hayatının sonuna kadar Cizre’de kalmıştır.

    Alimin en önemli eseri Divan’ıdır. Divan’ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi’nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin’de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. 2007 yılında alimin Divan’ı Kent Yayınları tarafında Türkçe olarak yayınlandı ve bu çalışmada eserin mevcut nüshaların tümü göz önünde tutularak hazırlanmıştır.
    Bediüzzaman Saidi Kurdinin İstanbul’da kolunun altında taşıdığı, yanından ayırmadığı tek kitabı olduğu söylenir. Üstad, Mela Cizîrî hakkında ayrıca şöyle der: “Melayê Ciziri, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Mevlânâ cami aşk makamında birdirler. “
    Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. nitekim araştırmacı Farhad Shakely “şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Yine başka bir iddiaya göre Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken yazmış olduğu aşk kasidelerini zamanın Cizre Miri yanlış yorumlamış ve önce Mela’yı idama mahkum etmiş sonra vazgeçip Diyarbakır’a sürgün ettirmiş. Diyarbakır’da kaldığı yedi yıl süre içinde Cizre’ye bir damla yağmur yağmadığı iddia ediliyor.

    29773_122800784416938_4308362_nCizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar. Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder.

    Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında mela, melê ve nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır.

    Bu büyük şairin bilinen tek eseri divan’dır. bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.

    Melayê Cizîrî’nin divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı divan basıldı. Bu divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, sevgi ve güzelliğin şairi, kitabıdır.

    Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanı başında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür.

    Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer.

    Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi… Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır.

    Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez. Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan medreseya sor’da (kızıl medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun kızıl medrese, medreseya sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan mir şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece kızıl medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin kızıl medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”

    Melayê Cizîrî ve divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar.”

    Divanında toplam 140 şiir bulunan Ahmedê Cizîrî’nin eseri 2008 yılında Divan Osman Tunç tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kürtçe ve Türkçe karşılıklı basılan eserin ilk sayısının tükendiği bildirildi.
  • kanmaz en uzun buseye, öptükçe susuzdur, zira susatan zevk o dudaklardaki tuzdur. YAHYA KEMAL
  • Molla Ahmed-i Cezirî veya Molla-yı Ceziri (1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı Kürt alim ve mutasavvıfı.

    Asıl adı Ehmed olan alimin doğum tarihi hakkında kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisinin şiirinde belirttiğine göre Hicri takvime göre 974’te Cizre’de dünyaya gelmiştir.Miladi takvime göre 1566’a denk gelir. Dindar bir ailede büyümüştür. Diyarbakır, Bingöl, Hasankeyf gibi farklı yerlerde eğitim alan alim, imamlık görevini Diyarbakır’da yapmıştır. Diyarbakır’dan sonra Sırba, Hasankeyf ve Cizra’de imamlık yapmıştır ve hayatının sonuna kadar Cizre’de kalmıştır.

    Alimin en önemli eseri Divan’ıdır. Divan’ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi’nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin’de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. 2007 yılında alimin Divan’ı Kent Yayınları tarafında Türkçe olarak yayınlandı ve bu çalışmada eserin mevcut nüshaların tümü göz önünde tutularak hazırlanmıştır.

    Bediüzzaman Saidi Kurdinin İstanbul’da kolunun altında taşıdığı, yanından ayırmadığı tek kitabı olduğu söylenir. Üstad, Mela Cizîrî hakkında ayrıca şöyle der: “Melayê Ciziri, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Mevlânâ cami aşk makamında birdirler. “
    Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. nitekim araştırmacı Farhad Shakely “şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Yine başka bir iddiaya göre Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken yazmış olduğu aşk kasidelerini zamanın Cizre Miri yanlış yorumlamış ve önce Mela’yı idama mahkum etmiş sonra vazgeçip Diyarbakır’a sürgün ettirmiş. Diyarbakır’da kaldığı yedi yıl süre içinde Cizre’ye bir damla yağmur yağmadığı iddia ediliyor.

    29773_122800784416938_4308362_nCizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar. Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder.

    Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında mela, melê ve nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır.

    Bu büyük şairin bilinen tek eseri divan’dır. bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.

    Melayê Cizîrî’nin divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı divan basıldı. Bu divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, sevgi ve güzelliğin şairi, kitabıdır.

    Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanı başında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür.

    Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer.

    Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi… Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır.

    Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez. Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan medreseya sor’da (kızıl medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun kızıl medrese, medreseya sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan mir şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece kızıl medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin kızıl medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”

    Melayê Cizîrî ve divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar.”

    Divanında toplam 140 şiir bulunan Ahmedê Cizîrî’nin eseri 2008 yılında Divan Osman Tunç tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kürtçe ve Türkçe karşılıklı basılan eserin ilk sayısının tükendiği bildirildi.

    Yazarı: Mela Ahmedê Cizîrî
    Yayınevi: Nubihar Yayınları
    Kürtçeden Çeviri: Osman Tunç
    Sahife: 584
  • Bir rûh o derin bahçede bir def'a yaşarsa,
    Boynunda onun kolları, koynunda o varsa,
    Dalmışsa onun saçlarının râyihasıyle,
    Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.

    Bir kez âşık olan, sevgilisinin kolları boynunda olarak, onun koynunda yatan, sevgilisinin saçlarının kokusuyla uykuya dalan bir insan artık her nefes alışında aşkın büyüsünü hisseder, diyor şair.

    Yahya Kemal'in bu yapıtı yalnız çok güzel bir aşk şiiri niteliğiyle değil, Türkçe'nin en güzel kullanıldığı örneklerden biri olarak da tarihe geçti sanırım.
    Emre Kongar
    Sayfa 210 - Remzi Kitabevi
  • Kanmaz en uzun bûseye, öptükçe susuzdur,
    Zira susatan zevk o dudaklardaki tuzdur.

    Hani sevdikçe sevesim geliyor, uyudukca uyuyasım geliyor, yedikce yiyesim geliyor derler ya Türkçede, işte yukardaki dizelerde Yahya Kemal, hem yaşamın bu gerçeğini hem de güzel dilimizin müthiş âhengini yakalamış:

    Âşık olan insan, sevdiğini ne denli uzun öperse öpsün, bu öpücüğün tadına doyamaz, çünkü öptükçe öpesi gelir, diyor.

    Ama bunu nasıl söylüyor?

    İnanılmaz bir ses ahengiyle ve insan ruhunun derinliklerindeki aşk dürtüsünün en belirgin özelliklerini vurgulayarak.
    Emre Kongar
    Sayfa 207 - Remzi Kitabevi
  • "Âşık olan insan,sevdiğini ne denli uzun öperse öpsün,bu öpücüğün tadına doyamaz,çünkü öptükçe öpesi gelir."
    Emre Kongar
    Sayfa 207 - Remzi kitabevi