• 724 syf.
    ·Puan vermedi
    02:22

    Y i nE y En i yE n iD eN

    Türkçe dilinde var olan ve benim bildiğim ne kadar sözcük olsa da senin kitaplarını okurken hissettiğim o hissiyatı cümlelere dökemem sanıyorum. Ama yine de bir kez daha senin hakkında yazmak umarsızlığına düştüm. Affet öldün ama hala seni rahat bırakmıyorum...
    Uzun zaman oldu senin kitaplarınla tanışalı. Uzun zaman oldu gereksiz duygusallıklara kapılmayalı. Uzun zaman oldu kendimi düşünmeyeli, suçlamayalı. Uzun zaman oldu insan olduğumu unutalı. Daha neler neler oldu uzun zaman olalı, öleli...
    Evet yine gereksiz bir duygusallığa kapılacağım şimdi. Diğer okuduğum kitaplar ve yazarlar gibi seni ve kitaplarını da bitirseydim şimdi her şey daha farklı olurdu kuşkusuz. Hala bitmediğini sana yazdığım sayısız yazıyla ve şu anda bile yazmakta olduğum bu cümlelerde anlıyorum. Neden bitmiyor peki? Hala neden bitmiyor? Ölülerle yaşıyorum. Yığınlarca ölü. Ne farkeder ki...

    Kendimi bildim bileli bu lanet olası ahh şu LANET OLASI bağlanma, kendini bir yere bir şeye ait olma duygusunu yenmeye çalıştım. Koparılması gereken çok ip vardı. Bırak dedim bırak gitsin. BIRAK BIRAK BIRAK. Ama bu senin için geçerli olmadı. Bu beni öfkelendiriyor sanırım. Sanırım? Evet sanırım demem gerekiyor çünkü duyguları tanımlamaya çalışmak çabası çok yetersiz geliyor. Aha ha ha ne komik!

    Neden öldün? Neden neden neden? Bat dünya bat! Bat ki bitsin artık.

    Bir de şu iki ayaklı küçük INSANCIKLAR yok mu! Hiç bir şey yapmadan sadece yaşamaları bile küfür olan bu küçük insancıklar varken sen gibi nice değerli insanlar neden gidiveriyor öyle hemen! Giden gelmiyor geri... Gelmiyor...


    Tutunamayanlar diyor birileri?! Kim bu tutunamayanlar? Disconnectus erectus?! Şekilleri neye benzer? Aramızda var mı tutunamayan? Var mı aramızda başkasını suçlamak yerine kendiyle yüzleşmek cesaretine ulaşan? Ve yine var mıdır aramızda; okuduklarıyla, öğrendikleriyle, bildikleriyle hayatına değen insanlara hoşgörü gösterebilen?

    Lanet olası yargılarınızı bırakmayı deneyin iki ayaklılar! Tiksiniyorum siz gibilerden! Midemi bulandırıyorsunuz! Siz gibiler yüzünden insan olmaktan tiksiniyorum! Ve tekrar siz gibilerle aynı dünyada yaşamaktan tiksiniyorum! Bu tiksinti bana asla yapmak istemeyeceğim şeyleri yapmak zorunda bıraktıracak diye endişe duyuyorum. Ya da duymuyorum. Olan olsun ve bitsin artık. Aha ha ben nasıl bir insanım? Ben neden insanım? Ne farkeder ki sanki...

    Bir serzeniş! Kahretsin sadece bir serzeniş küçük insancıklar!

    Bu serzenişler ne ilk ne de son olacağa benziyor. Biliyorum boşuna. Boşlukta yitip giden ses yığınına eklenecek bir tutam çığlıktan başka bir şey olmayacak bu yazı da.
    Şu küçük dünyada; küçük insancıklarla, küçük irademizle, küçük hesaplaşmalarla, küçük nefretlerle, küçük sevgilerle, küçük yaşayışlarla, yitip gideceğimiz bir hiç olacağımız günü bekleyelim. Denildiği gibi 'ölüm güzeldir bu halden' sanırım.

    Tutunamayanlar...

    Tutunamayanlar; TRT Kültür, Sanat ve Bilim Ödülleri Yarışmasında kazananlar arasına girmesine rağmen, kitabın kalınlığını gören yayınevleri hem kitabın ilk 80 sayfasını okuyup basmak istemezken, hem de Atay'ın 'ruh hastası' olduğunu düşünmüşler. Ne kadar da şaşırtıcı ama değil mi! Ya ya ya!
    Bu ülke... bu ülkenin insanları... ! Bizden adam olmaz...

    "Bu ülkede,
    katı ve olumsuz yargılar...
    gelişimi engelleyici..."


    Ve Hayati Asılyazıcı.

    Bu adam yeni bir yayınevi açıyor. Ödüllü romancı Atay'ı merak ediyor ve kitabın dosyasına ulaşıyor. Okuduğunda:
    "Farklı, çok farklı..." cümleleri dökülüveriyor ağzından. Kitap basım için hazır. Maddi sıkıntılardan sebeple iki cilt halinde hazırlanan bu kitap nihayet 1971 yılında ilk cildiyle okurlarla buluşuyor. Bir sene sonra da ikinci cildi basılıyor. Ama maalesef o zamanlarda birinci cildini okuyan azınlıktaki o insan sayısı, kitabın ikinci cildini almıyor.

    O zamanlarda kitaplar, toplumu bilgilendirmek ve yol göstermek için yazılırdı. Ama Atay, Türkiye'de hiç denememiş olan bilinç akışı tekniğini kullanarak yazmıştı kitabını. Uğur'un da dediği gibi:

    'Geleneklerle çatışan her yazarın kaderidir bu, Oğuz.
    Sen de öldükten sonra anlaşılacaksın.'

    Tutunamayanlar'ın kitap değil, daha başka türlü -çok daha başka türlü- bir lanet olduğunu şu yazdığım bir parça cümle yığınından anladınız sanıyorum. Ya da belki de çoğu okuyan (?) kişi tarafından gördüğüm kadarıyla sadece ben abartıyorumdur. Ya da abartmıyorumdur. Odur budur şudur öyledir böyledir ne farkeder ki... Sadece okuyacağınız bu kitabın herkeste bir parça farklı bir etki bırakacağına eminim.

    Sevgili okurun lanet olası her şeye rağmen hala burada Atay!

    03:55




    Bir açıklama:
    Sitede gördüğüm sahte alıntıları şikayet ediyorum. Günde sadece beş defa şikayet hakkı olduğu için diğer kalanları da yorum yaparak uyarıyorum. Ve evet kalın kitabı ezberledin mi nerden biliyorsun gibi saçma söylemler yapanlar, hemen engelleyenler, yanlış olduğunu bile bile saçma tartışmalara girenler evet ezberledim. Var mı bir diyeceğiniz! O kafatasınızın içindeki beyni nasıl kullanıyorsunuz ya da kullanamıyorsunuz?! Kişi sevdiği yazarın üslubunu bilir. Okuduğu kitaptaki içeriği bilir. Gerçi okumuş olmak için okunan kitap sayısının fazlalığını düşününce! Tutunamayanlar'ı dört kere okudum. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek! Tamam bunu bilemezsiniz. Ama benim sinirlerimi acıtan şey yanlış olduğunu anladığınızda bile hala haklı olma çabasına girmeniz! BEN BEN BEN demekten de tiksiniyorum. Saçma sapan ego savaşlarınızda BEN demeyen ya da demek istemeyen insanları -uygun bir deyişle- işlevsiz adleddiniz!
    Tik si ni yo rum !
    'Ne haliniz varsa görün' mü demeliyim? Bu mu yani?! Sanırım artık duyarsızlaşabildiğim kadar -daha ne kadar olur bilmiyorum- böyle diyeceğim. 'Ne haliniz varsa görün' insancıklar!
    Ne haliniz varsa görün!
  • 360 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    * * *

    İnsan; bilinci ve vicdanı olan, özgür iradesi ve seçimleriyle hayvanlardan veya makinelerden ayrılan bir varlık olarak kabul edilir.
    Hayvan; içgüdüleriyle hareket eden, hayatta kalmak mottosuyla yaşayan ve düşünme yetisini eser miktarda kullanandır.
    Makine; hissedemeyen, bilinci olmayan, ne yapmaya programlandıysa o işi yapan ve düşünme yetisi sınırlandırılmış olandır.

    Böyle mi gerçekten? Ya da bu tanımlar hâlâ geçerliliğini koruyor mu?

    İsmail Güzelsoy işte bu tanımların ve kavramların nasıl silikleştiğini, birbirlerinden nasıl rol çaldıklarını, insanların nasıl sorgusuz sualsiz (genellikle ilkel dürtülerle) itaat ettiklerini muhteşem kurgu ve karakterle irdeliyor Hatırla 'da, hem de cesurca. Kendisinin bir röportajdaki sözleri şu şekilde: "İyi bir roman yazabilmek için çok şey gerekiyordur ama bence öncelik cesaretin. Cesurca dile getirilmeyen hiçbir şey yeterince sarsamaz ve bizi sarsmayan şey estetik olamaz."

    Bu romanı okurken sarsıldım evet, hem büyülendim hem sarsıldım. Kalemin, zalimin kılıcından daha keskin olduğunu veya olmak zorunda olduğunu gördüm bir kez daha.

    Zalim stereotipi Vali karakteriyle vücut bulur kitapta. Öyle bir Vali ki, her günahı kendine mübah gören, suçlandığında kendini savunacak(!) noktalar bulan, yanına kimsenin yaklaşmaması için kanla beslenen 5 tane azman köpeği (metafor olarak kullanmış büyük ihtimalle) nöbetçi koyan ve bana okurken baya tanıdık gelen... Ve bu zalimden ve zulmettiği topraklardan kaçan bir genç kız vardır Suzan. Dans etmeyi, çamurdan heykelcikler yapmayı seven ve bunlar yüzünden bile başına gelmeyen kalmayan...

    Arkadaşı Nuh Köklü'yü de anmıştır kitapta yazar, kartopu oynarken bıçaklanarak öldürülen... Hem de öyle güzel bir anma ki okurken tüylerim diken diken oldu.

    Bir de 6-7 Eylül olaylarını hatırlatır okuyucuya. Hatırla der. Nasıl kukla olduğunu ve ne yaptığını bilmeden, düşünmeden birlikte yaşadığın insanlara nasıl zulmettiğini HATIRLA. Talan eden, tecavüz eden, nefretle kiliseleri yakan da insandı; Rumlara, Ermenilere zarar gelmesin diye kapısında nöbet tutan, onlar bizdendir diyen de insandı. İnsan olmayı HATIRLA. Hegemonyanın iplerini elinde tuttuğu bir kukla değilsin sen, düşünebilen özgür iradesi ve vicdanı olan bir canlısın. Vicdanı HATIRLA.

    Bütün bu kanayan yaralarımızın yanı sıra, büyülü gerçekçilik ve bilim kurgu tadında başka olaylar da anlatılmaktadır kitapta. Ya da yazarın kategorize ettiği şekliyle: Fenni Sihirler diyelim. Otomaton(robot) üzerinden insanı sorgulatır, insanın yapması gerekenleri otomatonlar yapar. Zalime boyun eğmezler, insanın acısını kendi içinde hissederler, bu acının son bulması için ellerinden geleni yaparlar. Şimdi onlara makine diyebilir miyiz? Ya da onlar makineyse insanın tanımını değiştirmemiz gerekmez mi? Bunların dışında geleceği görenler, kuşlarla böceklerle iletişime geçebilenler... El Cezeri'ye kadar uzanır olaylar, uzanır ve günümüzle birbirine hiç eğreti durmayacak şekilde bağlanır. Bir kaç noktayı tahmin ettim diye sevinirken, sürekli sürprizler yapar Yazar, şaşırtır ve merakı kitabın sonuna kadar en üst seviyede tutar.

    Kitapta tıpkı Döşeğimde Ölürken'de olduğu gibi farklı karakterlerin ağzından olaylar anlatılır ve sanki sorulan sorulara cevap verirmiş gibi röportaj havasındadır. Kedi Şulbu'nun bölümleri efsaneydi ve gerçekten bir kedi öyle konuşabilirmiş, öyle küfredebilirmiş gibi hissettim. Kedi Şulbu dışındaki bölümlerde hakaret olarak kullanılması dışında küfürlü konuşma neredeyse yok. Burdan da kendi adıma şu çıkarımı yaptım; Kedi Şulbu "id"i temsil ediyor ve en ilkel davranışları sergiliyor, insanların da bu tarz konuşması veya davranması ne kadar ilkel kaldıklarını gösteriyor olabilir.

    'Merak kaçıran' olur tedirginliğiyle o kadar çok noktaya değinemedim ki hepsi içimde kaldı. Oysa daha neler neler var kitapta... İsmail Güzelsoy'un kalemiyle tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Türk Edebiyatı'nın en değerli yazarları arasına girdi benim için. 10 üzerinden 10'u sonuna kadar hak ediyor. Hiç tereddüt etmeden okumanızı tavsiye ediyorum.

    Yazarın röportajından bir alıntıyla kapanışı yapayım: "Dünyayı değiştirmeyi hedeflemek gerek. Bu artık çok büyük bir iddia değil çünkü hayat çok dinamik. İnsanları bir telefon almak yerine güzel bir sohbete ikna etmek dünyayı değiştirmektir."

    Benim dünyamda kalıcı bir etki yarattı Sayın Güzelsoy, kitabın daha çok insana ulaşabilmesi dileğiyle... Keyifli okumalar.
  • Bilgiyi nasıl elde ederiz? Nasıl biliriz?

    İnsanlar inançlarına göre bu sorulara pek çok alternatif yanıt üretebilirler. Pozitivistler gözlem, rasyonalistler akıl yürütme, entüisyonistler sezgi derler. Astrologlar yıldızlara, büyücüler kürelere, falcılar telvelere bakarlar. Bunların her birinin "bilginin eldesi" için, yani bir hipotez oluşturmak için yeterli kaynaklar olduğunu varsayalım. Bir şekilde elinizde artık kendi kaynağınızdean elde ettiğiniz "A'lar B'dir" gibi bir önerme var. Peki... Ama iş bu önermenin doğruluğunu sınamaya ve "doğruluğunu" nesnel bir biçimde ortaya koymaya geldiğinde bunun yolu tektir: Bilimsel yöntem.

    İnsanlar bazen "her şey bilimsel olmak zorunda değil" diyor. Hayır. Derdiniz hakikatse sadece bilimsel yöntem geçerlidir. Gerisi lafoloji. Kombiniz bozulduğunda sebebinin Merkür ya da büyü olduğunu düşünmeniz onu ancak servisin gelip, çeşitli testlerle arızalı parçayı bulup düzeltebileceği gerçeğini değiştirmiyor. Yıldızların uygun açıya gelmesiyle, Feng Shui'yle, büyüyle, totemle düzelmeyeceğini bilirsiniz. Çünkü bu mekanikle, fizikle ilişkilidir. Belirsizlik düşüktür. Mekanizmayı bilmeseniz bile, bunun bir mühendislik ürünü olduğunu anlarsınız. Bilinmezlik azdır; parçaların birbirleriyle ilişkisi açıktır. Tasarımcının ve teknikerin elinde zaten kombinin şeması vardır.


    Bilim dışı yaklaşımlar bilinmezliklerin yüksek alanlarda ortaya çıkar. Amerikalı kuşkucu Michael Shermer bunu güzel örneklendirir: Beyzbolda vuruculuk ve tutuculuk şansla farklı düzeylerde ilişkilidir. Vuruculukta tutturma oranı düşüktür; ve vurucular batıl inançlara daha çok sarılırlar. Beyzbolcuların uğurlu nesnelere, dualara olan bağlılığı muhtemelen basketbolculara göre çok daha fazladır. Hadi bir de buna satranç ekleyelim: Sizce "uğurlu piyonu" olan bir satranç oyuncusu var mıdır? Kulağa bile saçma geliyor değil mi? Satrançta da belirsizlik düşüktür. Rüzgâr vb. oyunu etkilemez. Zaten oyunu matematik olarak modelleyebilirsiniz. Bu sayede Deep Blue'nun Kasparov'u yenmesi mümkün olmuştur. Uğurlu piyonlar veya açılışlar değil, mantıklı ve stratejik hamleler vardır ve bunu herkes anlayabilir. Bu nedenle, sözgelimi bir makine mühendisi uğurlu taşlara, bağlama büyüsüne ya da astrolojiye inanabilir ama ona gidip "yanma odasının dışına asetat kalemiyle şu büyülü sözleri yazarsan makine verimi %10 artar" derseniz en iyi ihtimalle sizi kovar. Aynı sebepten insanlar falcıların 30'da 1 olasılıklı isabetlerine hayret edip, beceri atfederken, loto tutturmuş biri için efsaneler üretmez; oysa imkânsıza yakın bir başarıdır. Çünkü mekanizma anlaşılır olarak cereyan eder: 49 adet top döner, altısı düşer, şanslı olan bilir.

    Salt buradan bilime neden ihtiyacımız olduğuna ulaşıyoruz aslında: Bilim bizim mekanizmaları anlamamızı sağlayarak onlara hatalı nedenler ve sonuçlar atfetmemizi engelliyor. Küresel ısınmayı "Ateş tanrısının" kızgınlığı olarak değil de karbon emisyonu olarak yorumluyoruz. Bu da onunla mücadele edebilmemizi sağlıyor. Aksi takdirde küresel ısınmayı ateş tanrısına kurbanlar adayarak durdurmaya çalışırdık. Dünyamızda, vücudumuzda, çevremizde olup bitenlerin nedenlerini bilimsel olarak anlamadan, etkili sonuçlar üretemeyiz.

    Şimdi gelelim tartışmalı kısımlara: Bilimsel bulgular ve ona bağlı teknolojik bulgular hep refah ve afiyet mi getirdi? Hayır. En basitinden küresel ısınma çoğunlukla sanayi devriminin sonucu. Atom bombası, DDT gibi pek çok "zararlı buluşlar" sayılabilir. Bilim insanları çok mu dürüst ve etiktir? Ne münasebet. Bu dünyada "tamamı şöyledir/ böyledir" denebilecek homojen bir grup olacağını sanmıyorum. Bilimsel itibar kötü amaç ve niyetlerle de kullanılabilir, bilim ticari ve etik olmayan bir kârın aracı olabilir. Ancak bu "bilimsel yöntemin" akla uygunluğu, geçerliliği, en güvenilir ve nesnel yöntem olduğu gerçeğini değiştirmez. Bir buluşun bile zararlı olduğunu yine bilimsel yöntemle anlayabiliyoruz. Sigaranın, DDT'nin, küresel ısınmanın zararlarını yine bilimle anlıyoruz.

    Bilim karşıtı yaklaşımlar genelde aynı akıl yürütme hatalarından doğuyor. Birincisi, bilim insanları mükemmel değil. Böyle bir argüman zaten yok. İkincisi "ahlaksız bilim insanlarının olması", bilimdışı bir uygulamaya geçerlilik kazandırmaz. Örneğin: Rüşvetle öğrencisini dersten geçiren bazı öğretmenler var olmasından "eğitimin zararlı" ya da "okullarda eğitim vermek yerine dayakla eğitmenin daha doğru ve iyi" olduğu sonuçlarına ulaşamazsınız. Bu hatalı bir akıl yürütmedir. Doğrudan bir örnek olarak ilaç şirketlerinin doktorlarla gayri ahlakî anlaşmalar yaptığı bilgisinin, biyoenerjinin, hacamatın ya da homeopatinin geçerliliğine bir katkısı yoktur. Kanıta dayalı tıbbi bulgular, güvenilir olmayan enerji ve tedavi açıklamalarından üstündür. Küresel ısınma iddiasindaki bir kaç kişinin "gayriahlakî bağlantıları" olduğunda "ateş tanrısına kurban vermek" doğru hale gelmez.

    https://www.herkesebilimteknoloji.com/...tter_impression=true
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
  • 688 syf.
    ·1 günde·10/10
    Uzun zamandır ne alıntı ne de inceleme paylaşmaya vaktim oluyordu. Birkaç gün önce yakın bir arkadaşım 3 yıl önce çok beğenerek okuduğum bir kitabı okuduğunu söyleyip kitap üzerine muhabbet açınca işler değişti tabii. Fark ettim ki hiçbir şey hatırlamıyorum. Bu duruma çok üzüldüğüm için de uzun veya kısa okuduğum her şey üzerine bir şeyler yazmaya karar verdiğim. Çünkü bin tane kitap okumak değil bin tane kitaptan etkilenerek bir karakter oluşturmak önemli. Ve okuduğumuz şeyler üzerinde düşünür, konuşur, yazarsak okuduklarımızı daha çok benimsiyor ve daha çok şeyler hatırlıyoruz.

    -spoiler İÇERİR. Kimsenin okuma zevkini kaçırmak istemem. Eser üzerine yapılabilecek bütün konuşma ve tartışmalara da açığım, hatta memnuniyet duyarım.-

    Kitabın üzerinde durulmayı en çok hak eden karakteri Raskolnikov’du. Annesi ve kız kardeşini bırakarak Petersburg’a hukuk öğrenimi için gelen başkarakterimiz bir süre sonra maddi imkânsızlıklar nedeniyle öğrenimini bırakmak zorunda kalıyor. Tabuta benzettiği küçücük ve karanlık odasında gün boyu uzanıp düşünmek dışında hiçbir şey yapmıyor. Düşünmek için vaktiniz olduğunda kafayı yiyorsunuz, derler yasıl karakterimizin de zihninde yavaş yavaş hastalıklı düşünceler belirmeye başlıyor. Öncelikle insanların ikiye ayrıldığına inanıyor; sıradanlar ve özel olanlar. Kanunlar ve ahlak kuralları sıradan insanlar için. Toplumun devam etmesi için onlara ihtiyacımız var. Özel insanlar ise herhangi bir kuralla bağlı değiller. Onlar aslında kuralları koyanlardır ve onların başarıya giden yollarında her şey mubahtır. Anladığım kadarıyla Napolyon hayranı olan Raskolnikov (incelemenin kalanında ona yazması daha kolay olduğu için Rodya diye hitap etmeyi düşünüyorum.) “Örneğin benim yerimde olsaydı o olsaydı ne yapardı?” diye düşünmeye başlıyor. Ne de olsa açlık ve parasızlık Napolyon için küçük sorunlardı. Ve önemli kimseler bu küçük sorunları çözmek için ne kadar kurallara aykırı ve hatta alçakça şeyler yapsalar da halk onlara kızamazdı çünkü Napolyon zaten yaptığı alçakça şeyleri bile halkının yani çoğunluğun iyiliği için yapıyordu. Bu düşünceler büyüdü, büyüdükçe fanteziden plana evrildi. Rodya’nın içinde bir Napolyon olma hezeyanı başladı.

    Bunalım zor bir şeydir. Paranız yoksa bu bunalım daha da zorlaşır. Küçük, karanlık, pis bir yerde yaşıyorsanız ve paranız yoksa her şey gözünüzde küçülmeye başlar. İmkân verilmemiş bir Napolyon da olabilirsiz, değeri bilinmemiş bir Atatürk de, atanamamış bir Hitler de… Gözünüzde küçülenler ise bunlar için ödeyeceğiniz bedellerdir. Ve size verilmeyenleri almak istersiniz, ama bunalım yataktan çıkmanıza bile izin vermez. İşte Rodya’nın bu aşamalarda geçmesini okudum, sonunda kader ve tesadüfler yığını karşısına rehinci bir kocakarı -kitapta geçen tabir bu- çıkardı. Toplumun kanını emen bir bit. Onlarca gencin okuması ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmesi için bir bitin öldürülmesi gerekiyorsa öldürülmeliydi tabii ki, Rodya da öldürdü.

    Raskolnikov ile ilgili ilginç bir bilgi vereyim size; “Aslında okuluma devam edebilirdim, annem ne yapar eder bana okul için para gönderirdi, özel derslerden de az da olsa para kazanıyordum onunla da karnımı doyurabilirdim ama yapmadım.” diyor. Tam cümle aklımda kalmasa bile kurduğu cümleler bu minvalde. Mücadele etmekten korkup fantezilere dalmak daha kolay geldiği için mi okulu ve işi bırakıp aylarca hiçbir şey yapmadan yatmayı seçiyor yoksa Napolyon’un 3 kuruş kazanmak için vakit kaybetmeyeceğine inandığı için mi bilmiyorum; her ikisi de olabilir. Hiçbir zaman aç kalacak kadar parasız kalmasak da bütün üniversite öğrencileri mahiyetleri gereği parasız olduğu için Rodya’nın akşama kadar yatıp düşünmesi bana çok tanıdık geldi. Hatta günlerce ‘kredi kartının ekstresi geliyor, ne yapacağım?’ diye hayıflanan arkadaşlarımın birkaç gün içinde ‘ben de diğer insanlar gibi düşünmeden para harcayabilmek istiyorum!’ diye isyan edip düşüncesizce krediye abanan çok arkadaşım var. Yapma, etme telkinlerimizi kulak ardı ediyor, çalışabileceği işleri reddediyor ve bir süre o isyancı ruh haliyle kendi kendilerini avutuyorlar. Bu insanları yargılayamıyorsun. Ne de olsa psikolojik durumlarını ve ne kadar bunaldıktan sonra bu isyanın başladığını kimse bilemez. Bu insanlara hak da veremiyorsun. Herkes yediği yemeği hak etmek zorunda. Ve elindekine göre harcamak zorunda. Aksi takdirde ya deliriyorsunuz ya da hırsız oluyorsunuz. Tabi özel insanlardan değilseniz eğer.

    Suç ve Ceza’nın konusunu hep ‘bir gencin bir cinayet işlemesi ve sonrasında çektiği vicdan azabı’ olarak duymuştum. Şunu söylemeliyim ki kitabın sonuna kadar vicdan azabına dair hiçbir şey göremedim. Çünkü Rodya yakalanmayacağını anladığı zamanlar rahatlıyor ve hastalığı hafifliyordu. Sayıklamalar ve titremeler yalnızca polisin nefesini ensesinde hissettiği zamanlarda ortaya çıkıyordu. Oysaki vicdanın hapse girme korkusuyla bir ilgisi yoktur. Zaman zaman kiralık katillerde görülen polise bile bile ipucu verme ve yakalanmamasından gizliden gizliye kibir duymasını da göz önüne alarak varıyorum vicdan azabı çekmediği kanısına. Rodya da her fırsatta pişman olmadığını söylüyor. Hissettiği duygunun öfke ve hayal kırıklığı olduğu konusunda ısrarcı. Napolyon olmadığını fark etmekten ileri gelen bir öfke. Çünkü Napolyon cinayeti işlese bile yakalanmazdı, yakalansa bile tutuklanmazdı, tutuklansa bile işlediği cinayetin halkın gözündeki meşruiyeti silinmezdi. Çünkü Napolyon değil yaşlı bir kocakarıyı, yüz binleri öldürse bile vicdan azabı çekmezdi.

    Burada bazı noktalarda Raskolnikov'a katıldığımı kabul etmek zorundayım. Ortaokulda veya lisede tarih öğretmenim 'Seyit Onbaşı o gemiyi vuramamış olsaydı savaşta cephaneyi izinsiz kullandığı için kurşuna dizilirdi.' demişti. Oysaki şu an herkes adını biliyor ve minet duyuyor. Yani bizim kötü diye yargıladığımız insanlar aslında çoğunlukla başarısız kimseler.


    Dostoyevski gerçekçidir. Karakterleri genelde sokakta karşılaşabileceğin türden insanlardır. Raskolnikov ve kardeşi Dunya da böyleydi. Ama Sonya ve Ramuzihin böyle değildi. Saf iyiliğin vücut bulmuş hali gibiydiler. Katil olduğu için Raskolnikov’a kızmadılar, ona sırt çevirmediler, kovulsalar bile gitmediler ve yardım etmeye çalıştılar. Hatta Sonya cinayeti Rodya’nın işlediğini öğrendiğinde verdiği ilk tepki “Ne yaptınız, ne yaptınız böyle kendinize!” oldu. Bu iki karakter de Dostoyevski’nin gerçekçiliğinin bir parçası mıdır yoksa bu kadar iyi insanlar yalnızca bir ütopya mıdır bilmiyorum ama gerçek olmamalarını diliyorum. Bu kadar iyi niyetli ve fedakâr olmak bence büyük bir felakettir.

    Üzerine birkaç kelime etmek istediğim bir karakter daha var; Porfiriy, dosyayı yürüten savcı. Belki de yargıç. Kıdemli bir polis bile olabilir. Mesleğini tam olarak hatırlamıyorum ama kitap boyunca nefret ettim kendisinden. Şüphelerinde haklı bile olsa bir fikre saplanıp kalmanın canlı bir örneğiydi Porfiriy. Hiçbir somut delili olmamasına rağmen Rodya’nın üstüne gidiyor, onu aklayacak delilleri görmezden geliyor, ve sinirlerinin zayıf olduğunu bildiği bu adama psikolojik baskı ve çeşitli oyunlarla suçunu itirafa zorluyordu. Dediğim gibi haklı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Bu muamelede bulunduğu kişi masum birisi olsaydı kendisine ne kadar ağır gelirdi düşünmek gerek. Hatta bu kadar uzun süreli bir psikolojik baskı sinirleri zayıf olan birisine işlemediği bir cinayeti işlediğine bile inandırabilir. Bu adamı sevmedim.

    Dostoyevski severim. Duygu, düşünce okumayı severim. Karakter analizi okumayı severim. Keyifle okuduğum bir kitaptı. Namının hakkını veren bir kitaptı. Herkese tavsiye edebilirim.

    İyi okumalar.