• Anlatılan erkeğin hikayesi, tarih erkeğin tarihidir. Devrimler erilin devrimi, sistem erkeğin sistemi.

    Henüz "insan" denen güruh olgunlaşamadı. Henüz hala cinsiyetçisiniz, hala oldukça feodal, hala yeterince cinsiyet milliyetçilerisiniz.
    Özellikle siz felsefe peşinde koşan, bilim sevdalıları, güya sorgulayan, araştıran, meraklı kültürlü ve aydın, aşmış insanlar. Yok, öyle geçinenler...

    Sizin hiçbir şeyi sorguladığınız yok sorgulama kültürünüz buysa. Siz fikir milliyetçiliği peşindesiniz. Ne sakıncalıdır sorgulayan insan için oysaki bu.
    Buna ardıl gelen bütün eklektik düşüncelerinizin de periferinde dolanıyorsunuz. Seçimleriniz fikir tatmini, okumalarınız kendinizi onaylamak ya da varolan düşünce kalıbınıza dayanak bulmak için.
    Bu Türk tipi felsefe popülaritesinin en başta gelen kurbanlarıdır, Nietszche, Schopenhauer, liste daha da uzar.
    Kadını yermeye dayanaktır bir kere. Filozof olma kutsallığından ötürü ses edilmez bunlara, edeni de dinlemezler. Sabit fikir, nefret burada başlar.

    Egosuna hitap etmeyen her şeye vurun kıvırır vasat.
    Vasatın kadınlar şöyle kadınlar böyle sözleri bitmek bilmez. Her yerde görürsünüz. Kadında eleştirilmedik nokta bırakmazlar ama sebeplerine de çünkü öyle deyip geçerler.
    Nerede hani bunların bilgi arzuları, öğrenme sevgileri, felsefe merakları, sorgulama sistemleri?
    Ataerkillik diye geçiştirdiğiniz şey ağzınızda kuru sakız, ne olduğundan haberiniz yok.
    Kadının tarihine dair fikriniz yok, kadın erkeğin tarihinin içinde sunulmuş bir promosyon.

    Kadının bugün geldiği noktada kadın şöyle kadın böyle. Ee niye? Niyesi gerçeği değiştirir mi diyor adam, ne anlatabilirsiniz ki böyle yaklaşımlara?
    Bir şeyi anlamak istiyorsanız onu geçmişine bakmadan bunu yapamazsınız. Üreyim tarihinden kadının doğadaki konumundan, klan toplumlarından, avcılık-toplayıcılıkta kadın erkek ilişkisinden kadının biyolojik varlığından tutun da, ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist topluma gelene kadar ne oldu da kadınlar şöyledir böyledir demeye başladınız. Cinsel seçilimde kadının rolü şudur budur bilmem ne. Geçiniz bunları, cinsel seçilimin bu toplum tiplerindeki rolü ne oldu bunlara bakınız. Kapitalist toplumda kadın nedir? Feodal toplumda kadın neydi?

    Nietzsche, Schopenhauer hangi dönemde yaşadı, neden etkilendi? Yaşadığı dönemden, yaşadığı aileden, çevreden ayrı tutulan bir filozof olabilir mi? Hepimiz yaşadıklarımızın toplamıyız.

    Filozofların birçoğu kadınlarla ilgili olumsuz yargılara sahiptir. Tarihsel süreci göz ardı edenler bunu kadının doğasına yoruyor çünkü zaten arzusu ve amacı bu niye baksın ki sürece.
    Kadınlarla olumsuz deneyimler ve sorunlar yaşayanlar geçmişte olduğu gibi bugün de aynı. Oldukça pejoratif söylemlere başvuruveriyorlar. Bunda Türk tipi kadın profili de çok etkili. Toplumumuzun kadını erkeği her yönden sorunlu ve vasat durumda zaten. Herkesin karşı cinsle çoğunlukla olumsuz ilişkileri var bu toplumda. Dünya bizden ibaret de değil insanlık günümüz kapitalist toplumun kadın tipinden ibaret de değil, kadın zaten ataerkil sistemin sunduğundan ve şekillendirdiği biçiminden ibaret hiç değil.

    Niye kadın filozof pek az, bilim insanı az, yazar az, şair az, sanatçı az şu az bu yok demeye bayılırsınız bunu da erkeğin zekası gücü üstünüz egosuna vurmaya pek meyillisiniz. İşte süreci anlamamış bilimden nasibini almamış bir bakış açısı böyle olur.

    Lütfedip de kadın fizikçi olur sanatçı olur deyip de dahi olmaya fizyolojisi yetmez demeye getirmeye de bayılırsınız. Kadını sabaha kadar eleştirir, eleştiri kendinize gelince auuw feminist bilmem ne demeye de bayılırsınız... İki yüzlülüğü ve egoyu bırakalım. Nereden geliyor bu erkek üstünlüğü kafası? Hayır ne işe yarıyor yani? Kadınlardan haz etmiyorum, onlara tahammül edemiyorum, benden zayıflar ve aptallar ama onları sikmeye bayılıyorum. Öyle mi? Hani o da olmasa hiçbir şey ifade etmeyecek sizin için. O yüzden ne kadar bakarsanız bakın götten ibaret görüyorsunuz onları. (Bu ataerkillik işte. Bu işinize gelen kısmı. Yoksa size de bir faydası yok bu sistemin.)
    Yalnız önce erkeğin biyolojik varlığına sonra kadınınkine bakın. Kadın üreyerek neslin devamını sağlar, erkek ona sperm sağlayıcıdır. Erkek doğada damızlıktır. Erkek bu süreçte dişiye yavru için kaynak sağlamak için vardır. Doğa bir amaç taşıdığından değil, süreçte olan biten böyle. Doğada erkek süslü konumdadır, dişi seçici. Homo tarihine sapiense gelene kadar ne oldu da şartlar bilişsel evrimin de etkisiyle insan türünde daha farklı evrelere kaydı. Bu yüzden süreci bilmemiz gerekli. Erkeğin nefreti biraz da korkusudur çünkü. Kadın bugün kemik iliğinden de üreyebilecek durumda. Erkek doğada kendisine bir ihtiyaç kalmamasından korkuyor.
    Doğamız böyle. Bu durum ne erkeği aşağılık kılar ne kadını üstün. Bu durumdan saçma sapan paylar çıkarmıyorsak erkek de anlamsız egosunu bırakmalı.

    Bunları kadın pohpohlamak ya da kadınların egolarını okşamak için yazmadım. Buna ve bu tip yazılara bakıp da ay biz neymişiz ay ne çok haksızlığa uğramışız da şu bu diye ego mastürbasyonu yapmasının da hiçbir anlamı yok kadınların.

    Sadece süreci anlamak durumundayız, doğayı ve insanı da böyle anlayabiliriz, birbirinizi de.
  • Selamun aleyküm. Bir şey deneyeceğim. Bu aslında bir inceleme ama buradakileri incelemelerin aksine ilginç, daldan dala atlamalı, bol alıntılı, güldürmeden düşündüren uzun bir inceleme. Aynı şeyleri farklı cümlelerle aktaran kitaplardan alıntılar yapıp karma olarak sunacağım bir inceleme. Yazı boyunca yaratıcının varlığına dair bir ispat çabasında olmayacağım.

    "-İspat et!
    Diyenlere derim ki:
    -Neyle ispat edeyim? İspat için kullanacağım her unsur onun mahlûkudur. Hâliki mahlûkuna mı tasdik ettireyim?.." Mümin Kafir, Necip Fazıl

    Sadece delice alıntılar yapıp bir şeyler yazmak istiyorum…

    “Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere makes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları..."

    Makes:Ayna
    Tevdi etmek: Bırakmak (Jurnal, Cemil Meriç)

    Bir abi tiwittırda şöyle yazmıştı “Yazdığım bir yazı, bir başkasının kalbine değebilirse, yeryüzündeki varlığımı daha anlamlı bulurum“ Ne cümle ama…

    Seni rahat mı bırakayım! Bu çok güzel, ama kendimi nasıl rahat bırakabilirim peki? Rahat bırakılmamıza gerek yok. Aslında arada sırada rahatsız edilmemiz gerek. En son ne zaman gerçekten rahatsız oldun? Önemli bir konuda, gerçek bir konuda? Fahrenheit 451, Ray Bradbury

    Şöyle bir an olsun durup da, uzun vadeli toplumsal olgular üzerine, doğa ya da insanlığın yaptığı büyük işler, diyelim İsa'nın(yani Tanrının) yaptıkları üzerine doğru düşünüp düşünmediğini
    —içtenlikle— sordun mu kendine? Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich

    Hayatın sırrını mı arıyorsun? Onu ancak didinip çabalamakla bulursun. Irmağın suyunu denizde aramak ayıptır. İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati

    Bir bak bakalım, nerede o elinde fener cadde cadde, sokak sokak dolaşan, "neyi arıyorsun?" diye sorduklarında "kendimi arıyorum" cevabını veren mecnunların?(Dücane Cündioğlu)

    Aynı alanda okuduğum kitaplardan veya aynı alan olmasa da bir şekilde aklımda yer etmeyi başaran birçok kitaptan alıntılar yaparak bir kolaj incelemesi yapmayı planlıyorum. Kafamda bir şablon var ama bunları nasıl ifade edeceğim bilmiyorum, bunu göreceğiz. Bu incelemenin oluşmasını sağlayan yazarları şöyle sıralayabilirim: Necip Fazıl, Cemil Meriç, Tolstoy, İsmet Özel, Karem Armstrong, Wilhelm Reich, Ali Şeriati, Cahit Zarifoğlu, Dücane Cündioğlu, İrvin D. Yalom, Halit Ertuğrul, Malik bin Nebi, İhsan Fazlıoğlu.

    Çok uzun zaman önce yine böyle kasvetli bir gecede şöyle bir şeyler yazmıştım: “Keşke diyorum bazen. Keşke benimde çoğu insan gibi tek derdim geçim sıkıntısı olsaydı. Ya da bir maddi güce sahip olunca mutlu olabileceğime inansaydım. Aklım beni zorluyor. Acıyı bedenimde değil ruhumda hissediyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kafamda bir türlü oturtamıyorum. Yeni bir iddia ile karşılaşınca benim kesinlikle ya o iddiayı çürütmem ya da iddianın gerçek olduğuna inanmam gerekiyor. En çok emin olduğum konuda yeni bir iddia ile karşılaşınca filmi başa sarıp her yönüyle tekrar incelemem gerektiğini düşünüyorum. Hakikat arayışı gerçekten zor. Bugün Cemil Meriç'in yıllar önce içinde olduğu ile bir durumla karşı karşıyayım. O, hakikati bulmak için gözlerini feda edebileceğini söylemiş ve 20 yıl sonra gerçekten gözlerini kaybetmişti. Acaba hakikat için ben neyimi feda edebilirim, diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca sürekli akıntıya karşı yüzmeyi başarabilir miyim acaba?“ (kendi sözlerimi tırnak içine aldım evet :D)

    Bu cümleleri bilgisayarda Microsoft Word uygulaması ile yazıyorum ve bu paragrafı başka bir yerden kopyaladım. İlginç olan ise bu paragraflarda altı çizili olan tek cümle tamamen bir tesadüf olarak “Hakikat arayışı gerçekten zor“ cümlesi. Ne derin bir sorun ama değil mi? Ben bu paragrafı yazdıktan sonra yukarıda ismi verilen yazarlardan çeşitli kitapları okudum. Bu yazarların hepsinin bir ortak özelliği yok yani hepsini bir ortak küme içerisine almam mümkün değil ancak yazının çeşitli taraflarında değineceğim için hepsinin ismini yukarıda dile getirmek zorunda kaldım.

    O zamanlardan bu yana karşılaştığım her farklı görüşte ilk aklıma gelen şey Halit Ertuğrul’un Kendini Arayan Adam kitabında Marksist olan başkarakterin yeni bir şeye olan bakış açısı... Şu ana kadar bana hep rehber oldu, tavsiye ederim. O adam şöyle söylüyor: “Biz, Marksizmi tek yol ve alternatif olarak sunuyorduk; ama bu yolculukta, ikinci bir tez de bana ağırlığını hissettirmeye başladı. Bunun için kendi kendime dedim ki: Eğer Marksizmi çürüten bir tez varsa onu mutlaka bilmeliyim. Bundan kaçmak, kurtuluş değildir. Bugün kulağımı tıkayacağım bu alternatif, yarın başka bir yerde yine karşıma çıkar. Öyleyse bu alternatifin detayını bilmek zorundayım.

    Bana göre, her fikir adamının bir ölçüsü olmalı. Bu ölçü de karşısına çıkan güzel bir görüşü, iyi bir fikri ve isabetli alternatifleri dinlemek veya okumak zorunda olmasıdır. Yoksa fikri taassubu veya fikir yobazlığı dediğimiz bir durum ortaya çıkar ki o zaman kimse karşısındaki insana bir şey anlatamaz. Bu ise doğruya ve en iyiye giden yolları tıkar. Mantık susar, hisler ve ön yargılar konuşur.“

    Öncelikle insanın anlam arayışı olarak üzerinde duracağım ilk nokta dinin noksanlığı üzerinden şöyle olacak: Herhangi bir dinin ve onun eliyle yayılmış olan toplum kültürünün hüküm sürmediği, insanların herhangi bir ilahi iradeye boyun eğmeden yaşamak durumunda olduğunu düşünelim. Herhangi bir din olmadığında ortadan kalkacak temel kavramlar(bence) şunlardır: Ahlak(Bu konuda iddialıyım), aynı ana babadan doğmayan insanlar arasındaki kardeşlik, mutlak iyi düşüncesi, her zaman ve mekanda geçerli olacak doğrular, ana babaya hürmet, komşuluk hakkı, muhtaç olan insanlara yardım vs…(-diğer muhtaçlara yardım eden bir sürü inançsız var, dinle alakalı değil demek. –ben toplumun tamamına yayılan genel bir durumdan bahsediyorum muhtaç olanın bile kendisinden çok ihtiyacı bulunan bir insana ettiği yardımdan bahsediyorum, istisna bulmak sıkıntı değil.)

    Şu an dinin getirdiği toplum yaşamından uzak olduğumuz konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. O zaman kısaca bu toplumu inceleyelim.

    Çok kullandığım ve varlığından ötürü hoşnut olmadığım bir kavram var. “Hız ve haz dünyası“

    ''Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde'' diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ''Kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.'' Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar.Hız hayatı eksiltir. (Yavaşla, Kemal Sayar)

    İçinde yaşadığımız bu çağı birçok farklı şekilde anlatıp ifade edebiliriz ama bence kısaca özetlemek gerekirse bu dört kelime fazlasıyla yeterli. Bu kavram artık hemen herkesin bir şekilde bildiği, rahatsızlık duyduğu ama kurtulmak istese de bir şekilde etkilerinden kurtulamadığı bir sorun. Herkesin kafasında bir resim oluştuğundan eminim. Ama yine de hatırlatıcı olması vasıtasıyla bir alıntı yapacağım. “Teknolojik yaşamın getirdiği hızlı ve hazlı hayat bizi önemli ölçüde törpülüyor. Hızın getirdiği haz, bizi, sınırsız gelişimle birlikte doyumsuzluğa doğru koşturuyor. Her gün yenisi üretilen teknoloji, tıpkı şişmanlamakta olan bir insan gibi teknolojik obeziteye yol açıyor. Hız artarken doyumsuzluk nedeniyle yeni hazlar peşine düşüyor insan. Beynimizin haz üretim merkezi olan Nucleus Accumbans (NAcc) bölgesi dopamin salgılama hızından dolayı uyuşuyor; beyne giden nörotransmitterler beyin hücrelerinde cirit atarken, dopamin salgısının hızı arttıkça tatminsizliğe doğru sürükleniyoruz. “Daha yok mu?” gibi acınası bir davranışla haz peşinde koşan varlıklara dönüşüyoruz. Fareler üzerinde yapılan deneylerde fazla hazzın ölüme yol açtığı bulunmuştur. İnsanın en temel insani özelliği olan farkındalığın kaybolmasıyla başıboş bir yaşam biçimi bizi içine doğru çekiyor. Üstelik ürün çeşitlenmesi nedeniyle karar verme becerilerimiz de zarar görmüşken … Sonra ne mi oluyor; bunalım, depresyon ve sosyal çalkantılar arasında dağa çakılan uçak gibi, kararıyor hayatlarımız.“ ( http://www.megabeyin.com/...asam-temponuz-nasil/ )

    Hiçbir ilahi buyruk ağacı altında gölgelenmek istemeyen insanların artık yeni bir Tanrısı var, ben tanrısı. Egoizm Tanrısı olarak da geçebilir. Bir de İhtiyaç Tanrısı var mesela. Örnekler arttırılabilir bence çoğu insan Pagan ama kimse belli etmiyor :D Bu insanlar hiçbir şekilde hayatlarına karışılmasını istemiyor ve istedikleri her şeyi başkasının özgürlüğüne müdahale olsa bile yapabileceklerini düşünüyorlar. Egoizm Tanrısı kendini dünyanın merkezinde, diğer insanları da kendisinin var olmasıyla anlam bulan ikincil varlık olarak görüyor. Egoizm Tanrısının başkasına herhangi bir şekilde tahammülü ve sabrı yok. Ondan üstün özelliklere sahip insanlar görünce ilk yaptığı onu kıskanmak ve kötülüğünü istemek. Ona göre hayat bir savaş, kendisine bir menfaat sağlayamayacağı tüm insanlar da potansiyel düşmandır. Diğer insanlar ancak ve ancak ona faydası varsa değerli olarak görür. Bunu ben uydurmuyorum. Nietzsche de söylüyor. “"...Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
    ''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''

    Egoizm Tanrısının başka ırka, başka görüşe saygısı yoktur. Egoizm Tanrısı saldırgandır. Egoizm Tanrısına son yüzyıllarda kendi doğasının aslında vahşet olduğu öğretilmiştir. Egoizm Tanrısı yok edicidir. “Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dinde¬ ki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışmasına sebep olabiliyor.” (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanın bir de İhtiyaç Tanrısı vardır artık yeni dönemde. İhtiyaç Tanrısı kendisine uzun süredir aradığı mutluluğuna ulaşmasının yegane yolunun daha fazla harcama yapmasından geçtiğini söylüyor. Belki ben ve sen duymuyoruz ama o söylüyor, o kulağının dibinde sana usulca fısıldıyor. Onu dinleyip bir şeyler satın aldığında da yine dibinde bitiyor İhtiyaç Tanrısı. Hayır diyor, daha bitmedi. Baksana yeni bir telefonun yok, hala hayal ettiğin teraslı o evde oturamıyorsun diyor. Huzuru ancak o evi aldığında elde edeceksin, bu senin için sadece bir ihtiyaç değil bir zorunluluk.

    Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.(Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Tüketicilik akımı bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler...Her televizyon reklamı yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. Dünya Homosapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM'ye dönüştü. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Daha burada sıralanamayacak kadar çok Tanrısı var(Her gördüğüne inandığı Televizyon Tanrısı, yararlı kullanmayı beceremediği sürece İnternet Tanrısı vs..) ama ben bunlara girmeyeceğim, canım istemiyor.

    “Bugünkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır.“ Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur

    "İnsanlar artık aya, güneşe, Lat ve Menat putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinelere , teşkilatlara, teorilere tapıyorlar." Üç Mesele, İsmet Özel

    "Gerçek şu ki bu dünyada sanatkar eserine, zengin servetine, politikacı şöhretine, ilim adamı bilgisine tapıyor. Yani bir anlamda herkes kendisi için bir put inşa ediyor ve ona taparcasına bağlanıyor." Kime Kulsun?, Emin Işık


    Yazının ikinci bölümüne geçiyorum.

    Öncelikle bilim geliştikçe din düşüncesinin ortadan kalkacağı koca bir yalan. 200 yıl önce de bunu söyleyen sözde ilim ve bilim adamları vardı ama hiçbir şekilde gerçekleşmediği ortada. Hatta ben şunu iddia ediyorum; eğer insan tamamiyle arzularının esiri olduğu bir hayat sürdükten sonra bir şeyleri sorgulamaya, tefekkürde bulunmaya başlarsa, bu insanların birçoğu içinden çıkamayacakları sahte mutluluklar içeren bir ömür geçirdiğini fark edecektir. Dine olan inanç ihtiyacı burada ortaya çıkıyor ya da bu insanlar intihar ederek yaşamına son veriyor. Bunun kanıtı da parasal anlamda zengin olan ülkelerin fakir ülkelere oranla daha fazla intihar oranlarına sahip olmaları. Alım gücü de insanı huzura kavuşturmuyor.

    Klasik Rus romanlarında bu kasvetli ruhu çok sık görürüz mesela. Başkarakterlerin çıkarcı, ikiyüzlü, sahte ilişkiler üzerine kurulan o şaşalı ama içi boş yaşamı bırakıp kendi yalnızlığına dönüp başka bir şeyler araması.

    Din düşüncesinin yok olacağının aksine giderek arttığı ile ilgili oranlar için şu siteye göz atabilirsiniz. “https://www.pewforum.org/...ctions-2010-2050/“

    Bu araştırmaya göre ; -2050 yıllında Müslüman nüfusu Hristiyan nüfusuyla eşitlenecek, 2070'de geçecek.
    -Ateist, Deist ve Agnostik kimselerin sayısı dünya genelinde azalacak
    -Avrupa'daki Müslüman nüfusu %10'u geçecek - Abd'de Hristiyan nüfusu azalacak ama Müslüman nüfusu artacak

    Ben insanın manevi ihtiyaçlarının herhangi bir Tanrı düşüncesi olmadan karşılanamayacağını düşünüyorum. Bana bunu söyleten herhangi bir felsefe değil bu hayatın ancak din var olduğu müddetçe bir anlamı olduğuna inanmam. İnsan geleceği hakkında düşünen, somut olduğu kadar soyut bir şeyler de arama potansiyeline sahip tek varlık. Yok olacağız, toprak olacağız, dışardaki herhangi bir cansız varlıktan farkımız nedir o zaman? Eğer onlardan çok daha farklı ve diğer canlılardan çok daha üstün bir zeka ve bilince sahip isek bir anlamı olmalı. Eğer bu anlam yok ise düşünüyor insan; ya biz de onlar gibi olmalıydık ya da hiç olmamalıydık.

    “İnsan,iman gücünü ve himmetini yitirdiğinde, öğrenme açlığı duygusunu ve çalışma isteğini de yitirmektedir.Hiçbir fani faktör, tarih boyunca insani enerjinin tek kaynağı olan imanın yerini dolduramamıştır.“ İslam Davası, Malik bin Nebi

    "Bilerek bilmeyerek Allah'a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir.Allah sonsuzluktur." Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl

    Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı'ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi: Tanrı'yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıveriyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu... (İtiraflarım, Tolstoy)

    Madem öleceğiz, madem toprak olacağız, niçin faydalı olayım ki başka bir insana? Hele de doğamın gereği olarak vahşi bir yaratıktan başka bir şey olduğuma inandırılmaya çalışılıyorsam… Önüme çıkan her engeli yıkarak geçebileceğim aşılanıyor. Madem öyle niçin iyi bir insan olmalıyım? Niçin başkasının hakkını yemeyeyim? Niçin rüşvet vermeyeyim mesela, neden beni kayırması için devletin üst kademelerindeki tanıdıklarımdan yararlanmayayım? Niçin başka bir insanı ancak ve ancak menfaat şansı olarak görmeyeyim? Niçin hayatım boyunca bana ve çocuklarıma yetecek parayı yerde bulursam kendi menfaatimin aksine sahibine vereyim? Ama ben bunların hiçbirini yapmıyorum çünkü doğuştan bir Tanrı düşüncesine sahibim ve yaptıklarımdan sorumlu tutulacağımı düşünüyorum. Ahlak anlayışımın müsebbibi olarak bir dini dayanak gösteriyorum. Ancak bir din insana genel geçer, hiç kimse için değişken ve göreceli olmayan bir ahlak kuralları bütünü sağlayabilir.

    “Allah olmadığında ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına, Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar dikkat çekmiştir. Nietzsche’nin “Ondan, temel bir kavramı, Allah’a inancı çekip aldığınızda, bütününü mahvedersiniz: artık zorunlu hiçbir şey elinizde kalmaz... onun ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir; o, Allah ile ayakta durur, Allahsız çöker" (Walter Kaufmann, Portable Nietzsche, New York, The Viking Press, 1954,
    s. 515-516.) gibi sözleriyle ahlak için sergilediği yaklaşımı da böylesi bir tespiti ortaya koymaktadır. Sartre’ın şu sözlerinde de bu yaklaşımı görmekteyiz: "Tam tersine, varoluşçu için Allah’ın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O’nla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir Bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski 'Allah olmasaydı, her şey serbest olurdu.' diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Allah yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak da insanın bir dayanak noktası yoktur."
    (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    İngiliz düşünür Terry Eagleton'ın, “din asla pes etmez” başlıklı yazısından: “ölüm, yaşam, acı, felaketler, sorumluluk, özgürlük gibi ahlaki ve varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa; dinlere yönelteceğiniz eleştiriler cahilce ve içi boş olmaya mahkumdur.”

    En önemli özelliklerinden birisi bağlayıcılık olan ve insanların şahsi çıkarlarından gerektiğinde fedakarlık yapmalarını gerektiren yasalardan oluşan ahlâkî sistemlerin, Allah inancı olmadan rasyonel bir temeli olamaz. (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    Gerçek anlamda mutlu, huzurlu bir ömür sürmenin de yegane yolu da dinden geçer. Din insanları bu dünyanın şatafatından, gösterişinden, riyakarlıktan arındırır. Din size kanaati, şükrü, tevazuyu, rızayı öğretir. Din size sadece iyiyi ve güzeli tavsiye eder. İnsana zararı olan her türlü bağımlılıktan sizi men eder. İnsanlara bu dünyanın geçici olduğunu söyler ama bu dünyanızı rafa kaldırmanızı da istemez. Dinin amacı insanları iki cihan mutluluğuna ulaştırmaktır.
    Öteki cihanda mutluluğa ulaşmanın en kolay yolu burada gerçek mutluluğu elde etmekten geçer. Ama yine de sınırları zorlamadan yaşamak lazım. Çünkü bir hadise göre "İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar."

    Şimdi Minimalizm diye bir felsefe çıkmış Batı dünyasında. Alarak değil vererek hayatımızı anlamlandırabileceğimizi söylüyor. Evindeki fazla eşyaları ver, sade bir yaşam sürünce daha mutlu bir yaşam süreceksin diyor. Binlerce yıldır Peygamberlerin, filozofların, din adamlarının, tasavvufçuların söylemiş olduğu düşünceleri sanki ilk defa kendileri üretmiş gibi satışını yapıyorlar. Düşüncelerinin kaynağını belirterek istediklerini yapsınlar umrumda değil ama bunu bilmek için binlerce avm yapmanıza, insanlara ihtiyaçlarını Tanrı gibi göstermenize gerek yoktu. Bu ve bunun gibi felsefi argümanlarınız, meditasyon çalışmalarınız sadece bir şeyi hatırlatıyor bana. O da ışığın doğudan yükseldiği...

    https://www.youtube.com/watch?v=-8VXr9yfOmw

    Evet! Mutluluk kesinlikle vermekte.

    İncil’de elçilerin işleri 20:35’de şöyle geçer: Yaptığım her işte sizlere, böyle emek vererek güçsüzlere yardım etmemiz ve rab İsanın, "vermek, almaktan daha büyük mutluluktur" diyen sözünü unutmamamız gerektiğini gösterdim.

    Bilge romancı Soljenitsin, 'Ele geçirerek değil, ele geçirmeyi reddederek' insanlığa ulaşabileceğimizi söylüyordu. Hep daha fazlasına ulaşmak için çabalamak yerine, sahip olma yarışından çekilerek, paylaşarak, vererek.

    Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. (Ali İmran 92)
  • Alain de Botton"un Felsefenin Tesellisi kitabından


    Bazen karşımdaki kadın ve erkeklerle, küçük bir kızın oyuncak bebeğiyle konuştuğu gibi konuşuyorum. Küçük kız oyuncak bebeğin kendisini anlamadığını bilir, yine de bilinçli bir biçimde kendini aldatarak iletişim kurmanın keyfini yaşamaya çalışır.



    İnsanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

    "Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir."
    Friedrich Nietzsche

    "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Bir jip satın alıyoruz, ama -Epikuros’a göre- asıl aradığımız şey özgürlük.
    Bir aperitif ısmarlıyoruz, ama -Epikuros’a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk.
    Güzel bir banyomuz olabilir, ama -Epikuros’a göre- asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.

    Montaigne
    Okumak hayatının tesellisiydi:

    Okumak beni çekildiğim bu inzivda avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak.

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için girilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Sokrates,
    ... Toplum tarafından kabul görmesine yardım edecek olanı değil inandığı şeyi yaptı.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Yüz kere ölmem gerekse bile bilin ki davranışlarımı değiştirmeyeceğim.

    Hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim.

    Schopenhauer
    “Hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez.”

    Nietzsche :
    "Avrupa'nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve Hıristiyanlık."

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düşkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü.
    Alain de Botton

    "Bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün." (Seneca)

    Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar
    ağır değilse okumak acının açtığı yaraları iyileştirir.

    "Üreme organlarımızın çalışmaları öylesine doğal, gerekli ve doğru ki; acaba bu organlar bize ne yaptı da biz utanç duymadan onlardan söz açamıyoruz, onları hep ciddi sohbetlerin dışında tutuyoruz? Öldürmek, hırsızlık yapmak ya da ihanet etmek gibi sözcükleri rahatlıkla kullanmaktan korkmuyoruz ama üreme organlarımızın adlarını ancak fısıldayarak söylüyoruz." ( Montaigne)

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizdeki yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    Seneca filozof Hecato’nun yapıtlarından birinde bir cümleye rastlamış:
    Bugün (onun yazılarını okurken) şu söz çok hoşuma gitti: “ Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım.” Bu gerçekten de büyük bir meziyet; … emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.
    Alain de Botton

    "Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim." - Sokrates

    İnsan, günün en az üçte birini tutkulardan, insanlardan ve kitaplardan uzak geçirmezse nasıl düşünür olabilir?

    Bütün dikkatini mümkün olduğunca çok para kazanmaya, şan şöhret sahibi olmaya verip, kendi ruhunu anlamak, mükemmelleştirmek ve hakikati aramak için çaba göstermiyor olmaktan utanmıyor musun?

    Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkartan bir önder olarak göremeyiz.

    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim farketmiş olmamız imkansız gibi gelir bize.

    Aslında biz dostlarımızı, yalnızca bize eşlik edecek iyi yürekli ve eğlenceli insanlar oldukları için değil, aynı zamanda ve en çok da bizi olduğumuzu sandığımız kişi biçiminde algılayabilecek ve anlayabilecek kişiler oldukları için seçeriz.

    Çok aşikâr, çok "doğal" diye nitelenen şeylerin gerçekten öyle olduğuna çok az rastlanır. Bu bilinç şunu düşünmeye sevk etmeli bizi: Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konumlarında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır. Ya da böylesine anlaşılmaz bir yazı kaleme alan yazar içerikteki eksikliği gizlemek istiyordur; anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Nietzsche
    "Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz."

    Göremediğimiz, dokunamadığımız şeyleri daha iyi algılayabilmemiz için benzetmelere gereksinim vardı; aksi halde söylenenlerin hepsini unutacaktık.

    Seneca şuna inanıyordu:
    Arzularımız gerçekleşmediği takdirde, nelerle karşılaşabileceğimizi şöyle mantıklıca bir düşünürsek, yaşayabileceğimiz sorunların, yol açtıkları huzursuzluğa kıyasla çok daha küçük olduklarını görürüz.

    Schopenhauer
    Eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. Ama durum bunun tam tersi. Herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor.

    Yarının da aşağı yukarı bugün gibi olacağına ilişkin hoş bir inanç ile her an korkunç bir felaketle karşılaşabileceğimiz ve ondan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı ihtimali arasında sıkışır kalırız.

    İyi Dostlar Biriktirdim
    İnsanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiç bir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.
    -Neitzsche


    ... istisnasız herkes tarafından sevilmeyi istemek gibi hastalıklı bir arzudan kaynaklanan o salyalı coşkuyu yaşıyordum. Bir topluluk içindeyken, çoğunluk tarafından kabul gören fikirleri sorgulamaya kalkmıyordum.


    "Bazı yazarlar bize faydalı olamayacak kadar entelektüeldirler."

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Schopenhauer
    Eğer bu dünyayı Tanrı yarattıysa ben Tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı.

    Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır.

    Schopenhauer
    "Aşk insanları... cinsel çekim olmasa, nefret edecekleri, hor görecekleri, hatta tiksinti duyacakları kişilere doğru yönlendirir."

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    ...ama önyargıların yok olması ve kıskançlığın azalması için zamana gerek var; işte biz bunu unutuyoruz.

    Montaigne
    Bence doğru kişilerin, denklerin birbirini bulduğu bir dostluktan değerlisi yoktur. Evet! Bir dost! Bir dostla sık sık görüşmenin sudan daha serinletici, ateşten daha gerekli olduğunu anlatan eski bir söz ne kadar da doğrudur.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Seneca: "Hiçbir zaman Fortuna'ya güvenmedim, bana huzur verdiği zamanlarda bile. Bana bahşettiği herşeyi - parayı, mevkiyi, gücü- öyle bir yere koydum ki geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin. Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki istediği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden söküp koparmasın."

    Fortuna: İnsanların kaderini değiştirebilen bir tanrıça.

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    Biz telkinlerden bu kadar etkilenen yaratıklar olmasaydık, reklamlar o kadar da gerekli olmayabilirdi.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Schopenhauer
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek."

    Çevresindeki insanlar onu düşkırıklığına uğrattığı için yazar olmuştu ama yazıyor olması, bir gün bir yerlerde birinin kendisini anlayabileceği umudunu hâlâ taşıdığını gösteriyordu. Aslında, kişiliğinin en gizli yanlarını kitapçılarda alışveriş yapan yabancı insanlara sunmanın bir çelişki olduğunu o da biliyordu:

    Tek bir insana söylemeye asla yanaşmayacağım pek çok şeyi bütün insanlara söylüyorum; en gizli düşüncelerimi öğrenmek isteyen en sadık dostlarımı kitapçıların tezgâhlarına yolluyorum.

    Tabii biz bu çelişkiye şükran duymalıyız. Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna, bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.
    Devamını Göster

    Belki meselenin temelinde yatan sağlam nedenlere tutunmak yerine sadece savunma duruşu alıyor; ancak başkaları haksız olduğumuzu söylediği zaman gerçekten de haklı olduğumuzu düşünerek rahatlıyoruzdur çocukça.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Arthur Schopenhauer: "Hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir hata olarak nitelendirebiliriz hayatımızı".
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böyle sürüp gidecek."

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.

    Yalnızca başkalarının düşmanca tavırları değildir bizi mevcut düzeni sorgulamaktan alıkoyan. Şüphe duyma yeteneğimiz içimize yerleşmiş bir inanç tarafından da baltalanabilir.

    --Seneca--
    Bilge kişi cüce gibi kısa boylu olsa da kendisinden nefret etmez, ama yine de uzun boylu biri olmayı arzular.

    Aşk... en ciddi işleri sekteye uğratır, hatta en büyük zihinleri bile karıştırır...
    Bazen sağlığımızı, bazen varlığımızı, mevkiimizi ve mutluluğumuzu feda etmemizi ister bizden.

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.


    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim fark etmiş olmamız imkansız gibi gelir bize. Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkaran bir önder olarak göremeyiz.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeğe bakar.


    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Bir düşüncenin doğruluğu, herkesin ona inanmasıyal ya da herkesin onu reddetmesiyle değil, bu düşüncenin mantık kurallarına uygun olup olmadığıyla belirlenir.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    "Yaşam demek cesaret, hırs, onur, güçlü bir kişilik, espri anlayışı ve bağımsızlık demekti."

    Sokrates mahkeme önünde yargılanırken söylüyor
    Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    Herhangi bir topluluğun yarattığı normal tanımı akla uygun olanın yalnızca bir bölümünü kapsar; insan deneyiminin büyük bir bölümünü de adaletsizce yabancılığa mahkum eder.

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Bir adam bütün dünyanın gözünde dahi olabilir; yine de karısı, uşağı olağanüstü bir yan görmez. Çok az insan ailesi tarafından olağanüstü biri diye nitelenmiştir.

    Niye? İşte, öyle seziyorum.
    Sezgi yoluyla elde edilen doğru, bir kaide üzerine herhangi bir destek kullanılmaksızın oturtulmuş bir heykele benzer. Sert esen bir rüzgâr bu heykelin devrilmesine yol açabilir.

    Atena için bir inek, Artemis ile Afrodit için bir keçi, Asklepyos için bir horoz kesmek gerekiyordu.

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır.

    Epikuros
    "Eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka şeyin beklemediğini anlardı."

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. Bizim için duydukları sevgi, ideal anne babaların çocuklarına duydukları sevgi gibi, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez.

    "Düşüncelerinizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğümüz görüşünden yola çıkılarak kanıtlanamazdı." ( Sokrates)

    Bütün kaygılardan kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.

    "Ne denli az kavrarsan, o denli çok saygı göstermeye hazırsın."

    İyi bir çömlek ya da ayakkabı yapmak yalnızca sezgiyle olacak iş değildi; öyleyse çok daha karmaşık bir iş olan yaşamı sürdürme işi nasıl olur da öncüller ya da hedefler üzerine bir an bile kafa yormaksızın yürütülebilinirdi?

    Üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce zanaatkâr ve çiftçi gördüm.

    Bazı şeyleri yapmak dışarıdan bakıldığında çok zor görünür gözümüze; bazı şeyleri yapmaksa nedense basit. Nasıl yaşamak gerektiği konusunda sağlam görüşlere sahip olmak ikinci kategoriye giriyor, çömlek ya da ayakkabı yapmaksa birinciye.

    Dostluk aslında başkalarının mantıklı diye kabul ettiklerine karşı kurulan küçük bir komplodur.

    Seneca
    Düşkırıklığına yol açan nedenler çok çeşitli olabilir -sızlayan bir ayak parmağından tutun da zamansız bir ölüme kadar pek çok şey bizi düşkırıklığına uğratabilir. Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar:İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım. Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol,böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Yunanlar için köle sahibi olmak normaldi. İÖ 5. Yüzyılda yalnızca Atina sınırları içinde 8 bin ila 100 bin köle vardı; yani özgür olan her üç kişiye bir köle düşüyordu.

    Lucretius
    Biz insanlar, birer hasta adamız, hastalığın kaynağından habersiz.

    Bilgeliğe ulaşmak için çabalamak fakat hiçbir zaman budalalıktan tam olarak kurtulamamak, erdemli fakat sıradan bir yaşam sürmek yeterince büyük bir başarı aslında.

    Biz, hepimiz sandığımızdan çok daha zenginiz aslında.


    Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz... Kafamızı derleyip toplamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz... Dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz...

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Schopenhauer
    "Evlilikte asıl istenen şey zekice sohbetlerle hoş vakit geçirmek değil, çocuk dünyaya getirmektir."


    intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik"
    ( Kendilerini rahatlık dinine adamış Hıristiyanlar) Gerçekte istedikleri ama güçsüz olduklarından uğruna savaşmaya yanaşmadıklarını yeriyor, aslında hiç istemedikleri ama sahip olduklarını öve öve göğe çıkarıyorlardı. Güçsüzlüğün adı "iyilik", sünepeliğin adı "iyi huyluluk", düşmana boyun eğmenin adı "itaatkârlık", ve Nietzsche'nin deyişiyle,intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik" olmuştu.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Evet, muhtemelen kötü şeylerle karşılaşacağız ama bunlar aslında korktuğumuz kadar da kötü şeyler değil.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Seneca
    Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyeceğinik olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Entelektüel bir münzevi olarak yaşayıp benzer bir biçimde düşünen insanlarla nadiren bir araya gelmek bizim kaderimiz.

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Başkaları Bilmiyor Olabilir
    Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konularında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Keyif almak istiyorsan hayattan,
    Değer vermelisin dünyaya.



    Düşüncelerimizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğünüz gerçeğinden yola çıkılarak kanıtlanamazdı.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Arthur Schopenhauer
    Bütün aşk maceralarının nihayi amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından... insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından ve özel yapısının belirlenmesinden başka bir şey değildir.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Seneca: "Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmasının boynunu daha fazla sıkmasına yol açar...Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz. "

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Aşağılanmaktan hiç de keyif almayan Montaigne alıntılara sığınmış ve Denemeler'in sonunda dokunaklı bir itirafta bulunmuştu:

    "Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim."

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlama suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine yaklaşabilir.

    "Mutlu olmam için neye sahip olmam gerek?"

    Montaigne
    "Eğitim sistemimizin saçmalığına geri gelmek isterim: Bu sistemin amacı bizi iyi ve bilge biri haline getirmek değil; bilgili bir insan yapmaktı."

    ...anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Herkes alışık olmadığı şeyi barbarca buluyor; hakikate ya da doğru akıl yürütme yöntemine ilişkin ülkemizde alışkanlıklardan, burada fikir üretilen fikirlerden başka ölçütümüz yok.

    Montaigne

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    Montaigne'in de vurguladığı gibi gerçek aslında hepimize aynı mesafede mi duruyordu?
    Schopenhauer
    Hayatları, açlığın ve cinsel isteklerin giderilmesinden... sonu gelmez gereksinimler ile bunların karşılanması için bitmez tükenmez gayret arasında alınan... bir anlık hazlardan... ibaret.

    Schopenhauer: “Uzun zamandır şuna inanıyorum: İnsanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında ters bir orantı vardır... Kapıyı eliyle yavaş kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil, aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür... Ancak, düşünen canlıların bilincine, ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak... vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında... uygar olabiliriz.”

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Hayatın bize getirdikleri için gözyaşı dökmeye ne hacet? Hayatın kendisine şöyle bir bakmak bizi gözyaşlarına boğmaya yetmez mi ?

    Felsefenin görevi, biz gerçekliğin yıkılmaz duvarını aşmaya çalışırken, isteklerimizin mümkün olan en yumuşak biçimde yere inmesini sağlamaktır.

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    "Bırakın filozoflar da para kazansın; bilgelik yoksulluğa mahkum mu yani?"
    Seneca

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    ...Karısı Ksanthippe'nin huysuzluğu dillere destandı (niçin böyle bir kadınla evlendiği sorulduğunda filozof, at terbiyecilerinin en huysuz atlarla çalışması gerektiğini söylerdi).

    söylediklerimizi kimse anlamıyorsa söylediğimiz şeylerin bir anlamı Yok demektir.

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    Kırk yaşından sonra...biraz olsun insanlardan nefret etmeye başladım.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    'Varlıklı olmak öfkeyi körükler.'
    Seneca

    Epikuros
    Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaş olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.

    İyi görüşler anlama yetisi olanların, kötü görüşlerse böyle bir yetiye sahip olmayanların görüşleridir...

    Montaigne
    Günlerimin çoğunu, her günün de çoğu saatini burada geçiriyorum.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...

    insana korku veren, kötücül diye nitelenen enerjiler, aslında insanlık için çalışan mimarlar, yol işçileridir.

    Stoacı filozoflar Zenon ve Khrysippos'ın kader hakkındaki benzetmeleri
    Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir.

    Ve işte Nietzsche :)
    Sevdiğim insanların acı, yalnızlık ve hastalık çekmelerini, başkaları tarafından itilip kakılmalarını, hakarete uğramalarını dilerim -dilerim kendilerine karşı derin bir hörgörü duymadan, kendilerine güvensizliklerinden ötürü işkenceler çekmeden, yenilgilerin altında ezilmeden yaşayıp gitmezler.

    Tabii felsefesini inkar etmek şartıyla kendi hayatını kurtarabilirdi. Jürinin kendisini suçlu bulmasından sonra bile ölüm cezasından kurtarabilirdi ama o, jürinin görüşlerine karşı çıkmayı sürdürerek bu fırsatı tepti.

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: ''Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek bu böyle sürüp gidecek.''

    Dünyanın neye benzediğine ve başka insanların nasıl insanlar olduğuna ilişkin, tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirlere sahip olduğumuz için öfkeleniriz.

    Lucretius da, "isteklerimizi belirleyenin kendi duyularımız değil, sağdan soldan duyduklarımız." olmasından üzüntü duyduğunu dile getirmişti.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...
  • “A”
    Animal [Hayvan]

    Bir hayvanda beni etkileyen şey nedir? Beni etkileyen şey, evvela her hayvanın bir dünyaya sahip olması, bu çok merak uyandırıcı, çünkü öyle çok insan var ki, bir dünyası bile yok; bir dünyası olmayan bir sürü insan. Bunlar herkesin hayatını yaşar, yani herhangi birinin ve herhangi bir şeyin. Oysa hayvanlar, onların dünyaları var. Bir hayvan dünyası nedir? Bu bazen olağanüstü sınırlıdır, ki beni etkileyen şey de bu. Sonuç olarak, hayvanlar çok az şeye tepki gösterir...

    Evet, hayvanın ilk özelliği hikayesinde, mesele gerçekten de spesifik, özel hayvan dünyalarının varlığıdır. Belki de bazen, bu dünyaların yoksulluğu, bu dünyaların indirgenmiş karakteri, beni bu kadar etkiliyor.

    Parnet – Peki senin yaşam hayalin bu mu? Seni hayvanlara çeken şey bu mu?

    Bir hayvan olmak için bir dünyaya sahip olmak yeterli değil. Beni asıl büyüleyen şey yeryurt meseleleri. ... Yeryurdu olan hayvanlar -kabul, yeryurdu olmayan hayvanlar da var- ama yeryurdu olan hayvanlar, işte bunlar hayret vericidir, çünkü yeryurt oluşturmak, benim için, neredeyse sanatın doğuşu gibi bir şey. Bir hayvanın yeryurdunu nasıl işaretlediğini herkes bilir, hayvanın kendi yeryurdunun sınırlarını belirlemesini sağlayan, anal salgı bezleri, idrar vs. hikayeleri anlatılır durur. Ama bununla bitmez: Bir yeryurt işaretlenirken işe bir dizi duruş da müdahil olur, örneğin, alçalmak/kendini yukarı kaldırmak; bir renk dizisi, babunlar mesela, babunların popolarının rengi, tüm bunları yeryurtların sınırlarında gösterirler. Renk, şarkı, duruş: Bunlar sanatın üç belirleyicisidir. Yani renk ve çizgiler -hayvan duruşları bazen gerçek çizgiler oluşturur, renk, çizgi, şarkı -saf haliyle sanat işte budur. Öyleyse yeryurtlarını terk ettiklerinde ya da buralara geri döndüklerinde, tüm bunlar mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşiyor diye düşünüyorum. Mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşmesi çok şaşırtıcı, yani Beckett veya Michaux gibi söylersek “benim mülklerim”. Yeryurt hayvanın mülklerini oluşturur ve burayı terk ettiklerinde bunları tehlikeye atarlar; eşlerini tanıyan hayvanlar var, onları ancak yeryurdun içinde tanıyabilirler. İşte mucize buna denir.

    ... ben yeryurt mefhumuyla ilgileniyorum ve şöyle diyorum, bir yeryurt, yeryurdu terketme hareketine istinaden tanımlanır. O yüzden, bunu ifade edebilmek için, “barbarca” gelebilecek bir kelimeye ihtiyacım var: ... “yersizyurtsuzlaşma” kavramı. ... O yüzden şöyle diyorum, felsefe için -hayvanlara geri dönmeden önce- felsefe için bu oldukça çarpıcıdır: ... yeryurttan çıkma vektörü olmayan bir yeryurt olmaz... Ve aynı zamanda başka bir yerde, başka bir şey üzerinde yeniden yerliyurtlulaşma çabası olmadan bir yeryurttan çıkmak, yani yersizyurtsuzlaşmak da olamaz. Tüm bunlar hayvanlarda işler, beni etkileyen şey de bu. Genel olarak etkileyici olansa tüm bir göstergeler alanıdır. Hayvanlar göstergeler yayar, durmaksızın göstergeler yayar, göstergeler üretirler. Yani çifte anlamıyla, göstergelere tepki verirler. Örneğin, bir örümcek, ağına değen her şeye, herhangi bir şeye tepki verir, göstergelere tepki verir ve göstergeler üretir. Örneğin, şu ünlü gösterge, bu bir kurt göstergesi mi, bir kurdun izi veya başka bir şey mi? İzleri tanımayı bilen insanlara büyük bir hayranlık duyuyorum. ... O noktada, işte onlar da hayvandır, hayvanla hayvani bir ilişkileri vardır.

    Parnet: ... yazmak ve yazarla hayvan arasında bir bağlantı var mı?

    Elbette. Eğer biri bana hayvan olmak ne demektir diye sorsa, ... Hayvan olmak tetikte olmaktır. Hayvan esasen tetikte olan varlıktır. [Yazar tetiktedir, filozof tetiktedir]

    [Yazar, okurlarına yönelik, okurlarına doğru, okurlar 'için' yazar. Ama bu 'için' ne demektir?] ... yazarın okur olmayanlar için de yazdığını söylemek gerekir, yani onlara yönelik olarak değil de “onların yerine”. O yüzden, 'için' iki anlama gelir: onlara yönelik olarak ve onların yerine. [(Artaud, Faulkner, vb.) aptalların, okuma-yazma bilmeyenlerin, barbarların, hayvanların 'yerine' yazmak...] İnsan yazarken, özel bir meselenin peşinde değildir. Onlar gerçekten aptal ahmaklar; gerçekten, bu edebi sıradanlığın iğrençliği, her çağda ama özellikle son zamanlarda, insanları, bir roman yaratmak için mesela, kendine ait özel bir meseleye, küçük bir kişisel hikayeye sahip olmanın yeteceğine inandırıyor -kanserden ölen bir büyükanne, veya birinin özel aşk ilişkisi- ve işte bu kadar, bunun üzerine bir roman yazabilirsin artık. Böyle şeyler düşünmek utanç verici. Yazmak bir kimsenin özel meselesi değildir, aksine, insanın kendini evrensel bir meselenin içine atması anlamına gelir, roman olsun, felsefe olsun. Ne demek bu?

    Parnet: ['yerine' yazmak konusu, Bin Yayla'da ifade ettiğin alıntıya götürüyor bizi. “Yazar büyücüdür, çünkü hayvanı kendisine karşı sorumlu olduğu tek nüfus olarak görür.” Hofmannstahl.]

    Yazmak zorunlu olarak dili -ve dil sözdizimi olduğu için- sözdizimini belli bir sınıra kadar zorlamak demektir, çeşitli yollardan ifade edilebilecek bir sınır: Bu, dili sessizlikten ayıran sınır da olabilir veya dili müzikten ayıran sınır da olabilir, veya dili, şeyden ayıran sınır da olabilir, mesela ne? İnlemeden diyelim, acı dolu inlemeden... [İnsan ölmekte olan sıçan sürüsü için yazar. Çünkü söylenenin aksine, nasıl ölüneceğini bilen insanlar değil, hayvanlardır, ve insanlar öldüğünde, hayvanlar gibi ölürler.] [ölen küçük bir kedi gördüm, bir hayvanın nasıl öleceği bir köşe aradığını gördüm...] Ölümün de bir yeryurdu vardır, bir ölüm yeryurdu arayışı, ölünecek bir yer. Küçük kedinin kendini nasıl da daracık bir köşeye, bir açıya sıkıştırdığını gördük, sanki orası ölmesi için iyi bir noktaymış gibi.

    O halde, bir anlamda, yazar gerçekten dili sınıra doğru zorlayan kişiyse, yani dili hayvanlıktan ayıran, dili ağlamaktan ayıran, dili şarkıdan ayıran sınıra doğru zorlayan kişiyse, o zaman evet, yazar ölen hayvanlara karşı sorumludur demeliyiz, yani, yazar ölen hayvanlara hesap verir, harfiyen '... için' yazmak değildir bu, köpeğim ya da kedim için yazmıyorum ama ölen hayvanların vs. 'yerine' yazmak, dili bu sınıra taşımaktır. Dili ve söz dizimini, insanı hayvandan ayıran bu sınıra taşımayan bir ebediyet yoktur... İnsan bu sınırda olmak zorundadır.

    [Felsefe için de geçerlidir bu] İnsan düşünceyi düşünce olmayandan ayıran sınırdadır. Her zaman seni hayvanlıktan ayıran sınırda olmak zorundasın, ama bunu öyle bir biçimde yapmalısın ki artık ondan ayrı olmamalısın. İnsan bedenine ve insan zihnine özgü bir insan dışılık vardır, hayvanla kurulan hayvani ilişkiler vardır...

    “B”
    “Boire” [İçki içmek]
    23:36

    ...
    ...

    “C”
    “Culture”
    35:27 kültür

    [Kültürlü insanlar karşısında dehşete kapılıyorum. Her şeyi biliyorlar, her şey hakkında konuşabiliyorlar. Bu tiksindirici bir şey. Ne entelektüel ne de kültürlü bir olmadığımı söylediğimde, aslında çok basit bir şeyden, “rezerv bilgi”ye sahip olmadığımdan bahsediyorum.] ... herhangi bir rezervim, tedarikim, hazırlık kabilinden bilgilerim yok benim. Öğrendiğim her şeyi, belli bir iş için öğreniyorum, iş bittiğinde hemen unutuyorum, böylece on yıl sonra -ki bu bana büyük zevk veriyor- aynı konuya yakın ... bir şeyle ilgilenmem gerekirse, tekrar sıfırdan başlamam gerekiyor... [Tabi kalbimde taşıdığım Spinoza üzerine bilgiler hariç] [Kültür bir dolu konuşmaktan ibaret. Konuşmak kirli, oysa yazmak temiz. Konuşmak kirli, çünkü ayartıcı olabilmek demek bu. Entelektüeller seyahat falan etmiyorlar, onların seyahat dediği şey şaka gibi. Yaptıkları, konuşmaya gitmek için oradan oraya dolaşmak. Konuştukları bir yerden kalkıp, konuşacakları bir başka yere gidiyorlar. Konuşmalara dayanamıyorum] [Sergilere, sinemaya kültürlü olmak için değil, tetikte olmak için gidiyorum. Kültüre değil, karşılaşmalara inanıyorum, bu faaliyetlerimi tetikte olmaya yaptığım bir yatırımın parçası olarak görüyorum] [Karşılaşmaların insanlarla olduğuna inanılıyor, oysa bu korkunç bir şey. Çünkü karşılaşmalar insanlarla değil, şeylerle olur. Bir esim, bir müzik, vb.] [Tabi karşılaşma olacağı kesin değildir. Biri bir şey yaptığında, bu aslında ondan çıkıp gitmekle de ilgilidir, felsefenin içinde kalmak, bize ondan nasıl çıkılacağını da verir. Ben felsefeden felsefe yoluyla çıkmak istiyorum. Beni ilgilendiren asıl şey bu.] [Tiyatronun bizim çağımıza pek dokunduğunu hissetmiyorum] [Minelli veya Losey gibi sinemacılar]

    Parnet: Kültürel olarak zengin ve yoksul dönemleri düşünelim. [Şu an ne durumdayız?]

    [Yoksul bir dönem, ama endişe verici de değil.]
    [beni daha çok rahatsız eden] yoksul dönemlerde yaşayan insanların küstahlığı veya cüreti.

    Parajanov (bir film)

    [Yakınlarda bir filme gittim: Komiser] Film çok. Çok iyiydi, daha iyisi olamazdı... mükemmel. Ama bir tür dehşetle veya bir tür acımayla fark ettik ki bu film Rusların savaştan önce çektiği filmlere benziyor. ... O zamana ait her şey vardı, özellikle paralel montaj... Sanki savaştan bu yana hiçbir şey olmamış gibi. ... film kesinlikle iyi, ama tam da aynı nedenden dolayı, ... o kadar iyi değilse, nedeni yine buydu. Bu gerçekten de işinde son derece soyutlanmış olan birinin elinden çıkmış bir filmdi, o kadar ki 20 yıl önce çekilen filmler gibi film çekmiş. ... Arada olup bitenlerden hiç haberi olmamış yani... çünkü bir çölde büyümüş. Bu korkunç. Bir çölü geçmek... bir çölde çalışmak ... o kadar kötü bir şey değil. Korkunç olan, bu çölün içine doğmak, onun içinde büyümek. ... Yalnızlık hakkında bir intibanız olmalı.

    Yoksul dönemlerde olan budur. Şeyler ortadan kaybolduğunda, ... kimse bunu fark etmez. Bir şey kaybolduğunda, kimse eksikliğini çekmez. Stalin dönemi Rus edebiyatının [Rus resminin] kaybolmasına yol açtı ve ... Rusların çoğunluğu bunu fark etmedi.

    Bugünün yeni Beckett'leri, mevcut yayıncılık sistemi yüzünden yayımlanmıyorsa, kimse “onun gerçekten eksikliğini çekiyoruz!” falan diyemez.

    Birisi bir beyanat vermiş, şimdiye kadar duyduğum en küstah beyanat. Yayıncılık alanndan biri şunu söyleme cüretini göstermiş: “En başta Proust'u yayımlamayı reddeden Gallimard'ın yaptığı hatayı bir daha yapma riski kalmadı artık, çünkü bugün bunun için gereken bütün araçlara sahibiz...”

    Parnet: Beyin avcıları...

    Sanki ellerinde bir Geiger sayacı var da [yeni Beckettleri, Proustları tespit edebileceğiz! Kaldı ki yeni bir Beckett'ın karşımıza nasıl çıkacağını bile bilmiyoruz.]

    Bugünün krizini üç şeye bağlıyorum. Bir çöl dönemi şöyle tanımlanabilir: Öncelikle gazeteciler kitap formunu ele geçirmiş durumda. ... ama gazeteciler bir kitaba giriştiklerinde, başka bir yazma formuna geçtiklerine inanırlardı. ... Gazeteci olarak gazeteci, kitap formunu ele geçirdi, yani bir gazete yazısından farklı olmayan bir kitap yazmayı gayet normal buluyor, o kadar basit yani. Bu da hiç iyi bir şey değil. İkinci sebepse, şöyle genel bir fikrin egemen olması: Herkes yazabilir çünkü yazmak, bireyin küçük özel meselesi haline geldi. Mesela aile arşivlerine dayanarak, yazılı arşivlere veya kafanın içindeki arşivlere dayanarak. Herkesin bir aşk hikayesi var, herkesin hasta bir büyükkannesi var, herkesin korkunç koşullarda can çekişen bir annesi var. Öyleyse bu konuda ben de bir roman yazabilirim, diyorlar. Bu kesinlikle roman değil, gerçekten değil.
    Üçüncü sebep de şu: biliyorsun, gerçek müşteriler değişti. Demek istediğim, kimdir televizyon müşterileri? Dinleyenler insanlar değil, daha ziyade reklamcılar, gerçek müşteriler onlar.

    1.2

    Parnet: O zaman üçüncü sebep ne?

    Dediğim gibi, gerçek müşteriler reklamcılardır. Ve artık şöyle bir şey yok, demiştim ya, yayıncılıkta, editörlerin gerçek müşterilerinin potansiyel okuyucular değil de, dağıtımcılar olması tehlikesi var. Dağıtımcılar, editörlerin gerçek müşterileri haline gelirse ne olur? Dağıtımcıları ilgilendiren şey, hızlı geri dönüştür, bu da kitle tüketim ürünleriyle sonuçlanır, çok satanlar sisteminde hızlı geri dönüş vs. Söylemesi güç ama, bu tüm edebiyatın, Beckett tarzındaki tüm yaratıcı edebiyatın, bu sistem tarafından doğal olarak ezileceği anlamına gelir.

    Parnet: Şimdilerde olan da bu zaten, toplumun ihtiyaçlarına göre önceden şekillendiriliyorlar.

    Evet, kuraklık dönemi işte bununla tanımlanır. ... [durum o kadar da kötü değil tabi, korsan hareketler hep olacak] Ruslar edebiyatlarını kaybettiler, ama onu bir şekilde geri kazanmayı başaracaklar. ... yoksul dönemleri zengin dönemler izliyor.


    “D”
    “Desire” [Arzu]
    3:30

    Parnet: [Seni sözlüklerde arzunun filozofu olarak tanımlıyorlar. Arzu nedir?

    [Anti-Odipus kitabında çok basit bir çıkış noktamız vardı. Arzu hakkında o güne kadar çok soyut konuşuldu. Biz bu kitapta arzuyu somut bir biçimde ele almak istedik.] Çünkü, arzunun nesnesi olduğu varsayılan bir nesne çekip çıkardınız. Böylece artık şöyle denilebilirdi: Bir kadını arzuluyorum, bir yolculuğa çıkmayı arzuluyorum, bunu arzuluyorum, şunu arzuluyorum. Biz ise gerçekten çok ama çok basit bir şey diyorduk: Birini ya da bir şeyi asla arzulamazsınız. Her zaman bir yığışımı arzularsınız. Hiç de karışık değil. ... Sorumuz şuydu: Arzunun var olması ve öğelerin arzulanabilir olması için, bu öğeler arasındaki ilişkilerin doğası o zaman ne olmalı? Demeye çalıştığım, ben bir kadını arzuluyorum, ... [Proust bunu çok güzel açıklamıştı]. Bir kadını arzulamıyorum, bu kadında kuşatılmış olan manzarayı da arzuluyorum, öyle bir manzara ki gerekirse -ne bileyim- hissettiğim bir manzara. Onu kuşatan manzarayı kat kat açmadıkça, mutlu olamayacağım, yani arzuma ulaşamamış olacağım, arzum doyurulmadan kalacak. ... Bir kadın “bir elbise istiyorum” ... dediğinde ... O bütün bağlamıyla onu arzular; bizzat kendisinin örgütleyeceği, kendi yaşamına dair bir bağlamla. Sadece manzarayla değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla, arkadaş olmadıklarıyla, kendi mesleğiyle birlikte arzular. Bir şeyi asla kendi başına arzulamam. Bir yığışımı da arzulamam, bir yığışımın içinden arzularım. [Bir içki içmeyi arzuluyorum, dediğimde] ... bir asamblaj içerisinde akmayan -tam anlamıyla akışı kastediyorum- arzu yoktur. Öyle ki arzu benim için her zaman -arzuya karşılık gelebilecek soyut bir terim arıyorum- her zaman kostrüktivizm olmuştur. Arzulamak bir asamblaj inşa etmektir: bir etek yığışımı, bir güneş ışını yığışımı, ... bir manzara, bir renk. Arzu bir asamblaj kurmaktır, bir bölge inşa etmek, gerçekten bir araya toplamak. ... Yani bunların hepsi, fiziki fenomenlerle alakalıdır. Bir olayın meydana gelebilmesi için, bir potansiyel farkı zorunludur, potansiyel farkının olabilmesi için de iki düzeye ihtiyaç vardır. ... Her birimiz zamanımızı inşa ederek geçiririz... psikanalistler arzudan gerçekten de rahiplerin bahsettiği gibi bahsediyorlar... Bunu da hadım edilmeye yakılan o büyük ağıtın kisvesi altında yapıyorlar; hadım edilme, ilk günahtan bile beterdir. Hadım edilme... arzunun üzerindeki, aşırı korkutucu, bir nevi büyük bir lanet.

    Anti-Ödipusta ne yapmaya çalıştık? Psikanalize doğrudan karşıt olan üç temel nokta vardı...: 1) Bilinçdışının bir tiyatro olmadığına, Hamlet ve Ödipus'un sahnelerini sonsuzca oynadığı bir yer olmadığına inanıyoruz. Bilinçdışı bir tiyatro değil, bir fabrikadır, üretimdir. Bilinçdışı orada üretir, durmaksızın üretir... 2) sabuklama... sabuklama arzuyla çok yakından ilişkilidir. Arzulamak, bir ölçüde sabuklamak anlamına gelir. Sabuklamanın neresinden bakarsanız bakın, onun psikanalistlerin ona yapıştırdıkları şeyin tam tersi olduğunu görürsünüz, yani baba ya da anneyle ilgili sabuklamayız. Bunun yerine tamamen farklı bir şey için sabuklarız: Tüm dünya hakkında sabuklarız. Tarih, coğrafya, kabileler, çöller, insanlar, iklimler, vb. ... Sabuklamanın dünyası şudur. “Ben bir hayvanım, bir zenci” der Rimbaud. Yani: Benim kabilelerim nerede, nasıl düzenlendiler, çölde nasıl hayatta kalıyorlar vs. Çöl sabuklama coğrafi-politiktir; psikanalistler ise onu her zaman ailevi belirleyenlere bağladılar, “Anti-Ödipus”tan onca yıl sonra bile, psikanalistlerin sabuklamadan hiçbir şey anlamadıklarını düşünüyorum. Herkes, o küçük ailesini değil, dünyayı sabuklar. ... Edebiyatın birisinin küçük özel meselesi olmadığını söylediğimde de aynı şeyi söylüyorum aslında... 3) Arzu her zaman kendisini kurar, ... daima çeşitli öğeleri oyuna dahil eder; psikanaliz ise bizi her zaman tek bir etmene, bazen babaya, bazen anneye, bazen fallusa vs. Çokluğu görmezden gelir.

    Uzun bir işbirliğinden sonra Freud'dan kopan Jung'un sevdiği bir metninde çok hoşuma giden bir olay vardır. Jung Freud'a rüyasında ölü kemiklerinin toplandığı bir yer gördüğünü anlatıyor ve Freud gerçekten de hiçbir şey anlamıyor. Jung'a ikide bir “kemik gördüysen, bu birinin ölümü anlamına gelir” diyor. Fakan Jung ona anlatmaktan asla vazgeçmiyor: “Kemik demedim, ölü kemiklerinin toplandığı yeri gördüm” dedim. Freud bunu anlamıyor. Kemiklerin toplandığı yerle kemik arasındaki farkı yakalayamıyor. Şöyle ki: Bir kemik yığını yüzlerce, binlerce, on binlerce kemik demektir... Çokluk budur işte, asamblaj budur... Bir kemik yığını içinde yürüyorum... Bu ne anlama gelir? Arzu nereden “geçer”? Bir asamblajda, daima kolektif türden bir konstrüktivizm vardır vs., arzu budur. Bu binlerce kafatası, binlerce kemiğin arasında benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde konumum nedir? Sürünün dışında mıyım, yanında mı, içinde mi, merkezinde mi? Tüm bunlar arzu fenomenleridir. Arzu budur.

    Parnet: Bu kolektif asamblaj tam da... “Anti-Ödipus”. 1972'de yazılan bir kitap olduğundan, kolektif asamblaj Mayıs 68'in ardından tam da uygun bir anda ortaya çıktı, yani bir tür yansımaydı...

    Deleuze: Kesinlikle.

    Parnet: ... belli bir dönemin yansımasıydı, ve kendi küçük meselesini sürdüren psikanalize karşıydı.

    Deleuze: Sadece şöyle denilebilir: Sabuklama ırkları ve kabileleri sabuklar, halkları, tarihi, coğrafyayı sabuklar. Bana göre tüm bunlar Mayıs 68'le örtüşüyor. Bence, [Mayıs 68] ailevi sabuklamaların pis, boğucu atmosferine biraz temiz hava getirme çabasıydı. İnsanlar sabuklamanın tam da bu olduğunu açıkça gördüler... Eğer sabuklayacaksam, bu çocukluğumla, benim küçük özel meselemle alakalı olamaz. “Sabukluyoruz”... Sabuklama kozmiktir. Dünyanın amaçları hakkında, parçacıklar, elektronlar hakkında “sabuklanır”. Kesinlikle anne baba hakkında değil.

    Parnet: Evet, doğrusu bu kolektif arzu asamblajıyla ilgili bazı yanlış anlamalar olduğunu hatırlıyorum... 1970'lerde, Vincennes'de üniversitede, bu “arzu”yu pratiğe geçirmek isteyip de, sanki gerçekten pek de anlamamışlar gibi, topluca karasevdalara düşen insanlar vardı. Yani demek istediğim ya da daha doğrusu tam da Nincennes'de bir sürü “deli” olduğu için... Psikanalizle savaşmaya şizoanalizden başladığın için, herkes deli olmanın, şizo olmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyordu... Bu yüzden öğrenciler arasında inanılmaz şeylere şahit olduk. Bana arzuyla ilgili bu yanlış anlamalar hakkında bazı komik hikayeler, belki de o kadar da komik olmayan hikayeler anlatmanı istesem.

    Deleuze: Sanırım yanlış anlamaları daha soyut olarak ele alabilirim. Yanlış anlamalar genellikle iki noktayla, az çok aynı kapıya çıkan iki durumla ilintiliydi. Bazı insanlar arzunun bir kendiliğindenlik biçimi olduğunu düşündüler. Dolayısıyla o binbir türlü “kendiliğindenlik” hareketleri ortaya çıktı; ve diğerleri arzuyu bir parti yapma vesilesi olarak gördü. Bizim için her ikisi de değildi, ama bunun pek önemi yoktu, çünkü asamblajlar oluşturdu, hatta deliler de, deliler, deliler... O kadar çoktular ki, her türlüsü vardı. O sırada Vincennes'de olup bitenlerin parçasıydılar onlar da. Fakat delilerin kendi disiplinleri, kendi yordamları vardı... kendi konuşmalarını, kendi müdahalelerini yapıyorlardı. Onlar da bir asamblaja girdiler, kendi asamblajlarını inşa ettiler. Asamblaj içinde çok başarılıydılar. Delilerde bir tür hinlik, kavrayış ve genel olarak iyi niyet vardı. Ama teori düzeyine gelirsek, pratik olarak bunlar kurulan ve ardından dağılan asamblajlardı. Teorik olarak, yanlış anlama şunun gibi bir şeydi: Tamam, arzu kendiliğindenliktir, bu yüzden onlara kendiliğindenciler dendi; ya da parti yapmaktı, oysa bu demek değildi.

    Arzu felsefesi denen şey aslında insanlara sadece şunu söylüyordu: Gidip psikanalize girme, asla yorumlama, asamblajları deneyimle/deneyle, sana uygun olan asamblajları ara ve ortaya çıkar, herkesin aramasına izin ver... O halde asamblaj nedir? Benim için bir asamblaj -Félix için değil, o başka türlü düşünüyordu belki de... bilmiyorum- benim için, şöyle diyebilirim, bir asamblajın dört bileşeni vardı... Bu çok çok kabaca böyledir tabii, kendimi bağlamıyorum, belki de altı tanedir... 1) Asmblaj “şey durumları”nı kasteder, böylece her birimiz kendimize uygun olan “şey durmu”nu bulabiliriz. Daha önce içmekle ilgili konuşurken örneğin, bu kafeyi seviyorum, şu kafeyi sevmiyorum, belli bir kafedeki insanları seviyorum vs. demiştik. İşte bu bir “şey durumu”dur. 2) Asamblajın başka bir boyutu ise, “les énoncés”, yani sözce türleridir, her insanın bir üslubu, bir konuşma tarzı vardır. Dolayısıyla, o iki şey arasındadır. Örneğin, kafede arkadaşlar vardır ve herkesin arkadaşlarıyla belli bir konuşma tarzı vardır, her kafenin de kendi tarzı vardı -kafe diyorum ama bu diğer her şey için de geçerlidir. Yani dolayısıyla asamblaj “şey durumları”nı kapsar ve sonra sözceleri, sözceleme tarzlarını... Bu gerçekten ilginçtir... Tarih bundan üretilir. Yeni bir sözce türü ortaya çıktığında, örneğin Rus devriminde, Leninst türden sözceler ne zaman, nasıl, hangi biçimde ortaya çıktı? Mayıs 68'de, 68 sözcelerinin ilk biçimleri ne zaman görüldü? Bu çok karmaşıktır. Her durumda, her asamblaj sözcelem tarzlarına işaret eder. 3) Asamblaj, yeryurda işaret eder, her birimiz bir yeryurt seçer ya da yaratırız. Bir odada sadece yürürken bile bir yeryurt seçeriz. Tanımadığım bir odaya girerim, odanın içinde kendimi en iyi hissedeceğim noktayı, yeryurdu ararım. 4) Ve sonra yersiyurtsuzlaşma dememiz gereken süreçler vardır, yani yeryurdu terk edişlerimiz.

    Bir asamblajın bu dört boyutu, şey durumlarını, sözcelemleri, yeryurtları, yersiyurtsuzlaşma hareketlerini kapsadığını söyleyebilirim. Arzu bu [bileşenler] içinde akar.

    O zaman... deliler...

    Parnet: “Anti-Öidipus”u bir şekilde fazlasıyla motomot okuyup uyuşturucu kullanan insanlar yüzünden, kendinizi sorumlu hissediyor musunuz? Çünkü demek istediğim, bu bir sorun değil, bu genç insanları aptalca şeyler yapmaya kışkırtmak gibi bir şey değil.

    Deleuze: Birisi için bazı şeyler kötü gittiğinde, elbette daima sorumluluk hissederiz...

    Parnet: “Anti-Ödipus”un ne gibi etkileri oldu?

    Deleuze: ... ve her zaman bir şeylerin iyi gitmesi için bir şeyler yapmaya çalıştım. Ne olursa olsun, ve bundan onur duyuyorum- Bu gibi meselelerde asla kurnazlık yapmaya çalışmadığıma inanıyorum. Bir öğrenciye asla, hadi git, git ve kafayı bul demedim, bunun üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalıştım. Çünkü en hafif bir şeyin bile aniden bir insanı devirebileceğinin ve onu pelteye çevirebileceğinin kesinlikle farkındayım. İçiyorlarsa, peki tamam... Kimseyi asla suçlayamam... Ne yaparlarsa yapsınlar, hiç suçlamak istemem... Bir insanın uyuşturucu almasına katlanabilirim, ama bir insanın, ne bileyim, vahşiye dönecek kadar uyuşturucu almasına katlanamam, demek istediğim bu.

    [Anti-Ödipus'un etkisi, pelteye dönmeyi önlemek oldu] ... şizofreninin başlangıç aşamalarında olan birinin, baskıcı bir hastaneye atılıvereceği bir duruma gelmesini [önlemek], hepsi bu..

    [Anti-Ödipus kitabının amacı şuydu:] Lime lime edilmiş bir paçavraya dönüşmeyin. Şizofrenik süreci baskıcı hastane sürecinin karşısına koymaktan hiç vazgeçmedik ve bize göre Terör, bir “hastane yaratığı” üretmekten kaynaklanıyordu.

    [Anti-Ödipus kitabını bugün de değerli kılan, bilinçdışı kavramına sahip hala tek kitap oluşu.] 1) Bilinçdışının çocukları, 2) Dünya sabuklaması olarak sabuklama, yani aile sabuklaması değil, kozmik sabuklama, ırkların sabuklaması, kabilelerin sabuklaması, bunlar iyidir, ve 3) bir makine ve bir fabrika olarak bilinçdışı, bir tiyatro olarak değil.


    “E”
    “Enfance” [Çocukluk]
    30:58

    Çocukluğumdan çok az anım var, çünkü bellek bana göre geçmişi hatırlamaktansa reddetmesi gereken bir yetidir. Bellek, onu reddetmek için birçok anı gerekir. Bunun nedeni tam da belleğin bir arşiv olmamasıdır. Şöyle bir şey hatırlıyorum...

    Gerçekten de yazma işinin, kişinin bireysel durumuyla hiç ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu kişinin bütün ruhunu buna katmadığı anlamına gelmez. Edebiyat ve yazmak, yaşamla derinden bağlantılıdır. Ama yaşam, kişisel olandan öte bir şeydir. Kişinin hayatıyla, yazarın kişisel hayatıyla ilgili bir şeyi edebiyata sokan her şey, doğası gereği talihsizdir, doğası gereği acıklıdır, çünkü bu kişiyi görmekten alıkoyar, onu engeller. O küçük özel meselesine başvurmasına neden olur. ... Nasıl insanların kuşattığı hayvan-oluşlar varsa çocuk-oluşlar da vardır. Yazmanın her zaman bir şey-oluş demek olduğuna inanıyorum, sadece yazmak için yazılmamasının sebebi de budur. İnsanın, yaşama ait bir şey içinden geçtiği için, bu şey her ne ise, onun için yazdığını düşünüyorum. ... İnsan hayat için yazar, bu budur. Ve o insan bir şey haline gelir. Yazmak oluştur; bir yazar haricinde, istediği her ne ise o haline gelmektir ve bir arşiv oluşturmak haricinde istediği her şeyi yapmaktır. Arşive saygı duysam da yaptığımız şeyde bir sorun yok. Arşiv yaratıyoruz ama bunun sadece başka bir şeyle ilgisi olduğu için anlamı var. Bir arşiv yaratmak için sebep varsa, bunun nedeni, başka bir şeyle ilgisi olmasıdır.

    [Deleuze, bir şairin şiirinden alıntı yapıyor:] “Şanslı kuşaklarda, epik şiir altı uyaklı dizelerle ve vakayinamelerde söylenirken benim için bir boşluk işareti var, benimle yüzyıl arasında bir uçurum uzanıyor, mırıldanan zamanla doldurulmuş bir hendek.

    Ailem ne söylemek isterdi? Bilmiyorum. Doğumdan beri geveliyor, yine de söyleyecekleri var. Bu anadan doğma geveleme bana ağır geliyor ve benim kuşağımdakilerin çoğuna da. Bize konuşmak değil kekelemek öğretildi ve sadece yüzyılın kabaran gürültüsünü dinleyerek ve dalgasının çıkardığı köpükle aklanıp paklanarak bir dil edindik.”

    [Bu şiirin benim için anlamı] … yazmanın hayata tanık olmak, hayata tanıklık etmek olduğu anlamına geliyor. Daha önce de ölen hayvanlar için konuştuğumuz anlamda. Dildeki kekelemedir bu. Çocukluğu çağırarak edebiyat yapmak, edebiyatı o küçük özel meselenin içine sokmaktır. Bu tamamen iğrençtir. K-mart edebiyatı, Pazar edebiyatı çok satanları, hepsi boktandır. Dili, bu kekelediği noktaya kadar itmezseniz -hiç kolay değildir bu, kekelemek yeterli değildir, bı bı bı, falan… O noktaya erişemezseniz, o zaman Edebiyatta, dilin bir sınıra doğru zorlanmasıyla, nasıl bizzat dilin ve yazarın bir hayvan-oluşu söz konusu oluyorsa, belki bir çocuk-oluş da vardır, ama bu artık onun çocukluğu değildir. Evet, çocuk olur ama bu kendisinin ya da başkasının değil dünyanın çocukluğudur, bir dünyanın çocukluğudur. Bu yüzden çocukluğuyla ilgilenen yazarların canı cehenneme, böyle devam edebilir, ne ala, hak ettikleri edebiyatı üretirler.

    Çocukluğuyla ilgilenmeyen biri varsa, bu kesinlikle Proust’tur, örneğin… Güzel, o zaman, yazarın görevi gidip aile arşivlerini kazmak değildir, bir kimsenin çocukluğu kimse için ilginç değildir, kimse ilgilenmez. … Bizim görevimiz yazmak yoluyla çocuk olmaktır, dünyanın çocukluğuna ulaşmaktır, dünyanın çocukluğunu yeniden tesis etmektir. Edebiyatın görevi budur.

    Yazmak oluştur, ama ne yazar olmak ne de kendi kendinin hatırat yazarı olmaktır. Bir roman yazacaksam bunun nedeni aşk hikayemin olması değildir, böyle şeyler düşünmek adiliktir. Bu sadece vasat değil, adicedir. [İnsan kendi çocukluğu üzerine bir yazı yazsa bile, buradan bir dünya dili çıkarmak zorundadır, dilin kendi üzerinde çoğalmasını sağlaması gerekiyor.]

    “Bir zamanlar olduğum çocuğun hiçbir önemi yok. “Ama ben sadece olduğum o çocuk da değilim, diğerlerinin arasında bir çocuk, diğerleri gibi bir çocuktum” demek gerekir. Ben herhangi olan o çocuk fikrinde, ilginç bir şeyler bulmuşumdur hep, yoksa “ben o özel çocuktum” fikrinde değil… … Her zaman şunu savundum, yani insanların belgisiz sıfatın önemini anlayamadıklarını. … ben, ben, ben… belgisiz sıfat son derece zengindir.

    Parnet: Bu çokluktur, buna döneceğiz.


    “F”
    Fidélité [Sadakat] [xDost?]
    1:07:27

    Sadakat diye bir şey yok. [Dosluk sadakatten farklı bir şey] Birinin dostu olmak, bir algı meselesidir. … aynı fikirlere sahip olmak demek değildir. Ama biriyle ortak bir yanı olmak ne demektir? Kendinizi anlatmanız gerekmeksizin birbirinizi anlarsınız. [Ortak konularda anlaşmaktan bahsetmiyorum, fikirler ortak olmayabilir ama ortak bir dil ya da bir dil-öncesi ilişkisinden söz ediyorum. Fikirleriniz, konularınız ortak değil, ama anlıyorsunuz.] [Bir jest, bir alçakgönüllülük, anlamlı olmasa bile sahip olduğu bir düşünce,…] Tüm yaşama, onun dirimsel köklerine kadar uzanan cazibe türleri işte bunlardır ve birisi bir başkasıyla böyle dost olur.

    Her birimiz için sözceler vardır, o sözceyi duyduğunuzda, “ne diyor bu allahaşkına” “nasıl boş laflar bunlar?” dersiniz. Geri alınamayacak sözceler vardır. Oysa cazibe, tersine, öyle bir cazibesi olan, öyle bir zarafeti olan önemsiz sözceler vardır ki, hemen şöyle dersiniz, “Bu insan, benim” -tam benlik anlamında, benim-. Ve benim de tam onluk olabilmeyi ummam anlamında. Buradan dostluk doğar. Bu yüzden ortada bir algı meselesi vardır. [Sürekli göstergeler yayan, göstergeler çözen ikili anlaşmalar…] Yani böyle olunca, tek kelime etmeden biriyle saatler geçirebilirsiniz. Ya da tamamen anlamsız şeyler söyleyerek.

    … filozof bir bilge değildir, … bilgeliğin dostu, bir dost’tur. Yunan olgusu özgür insanların rekabetidir. [Bu yüzden bu kadar münakaşacıdırlar]


    2.1


    “G”
    “Gaouche” [Sol]
    01:46

    FKP Fransız Komünist Partisi. [Partiye girmedim, çünkü çok çalışkandım ve toplantıları sevmiyordum. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı ve vakitlerini tezlerine verseler partiye daha yararlı olacaklardı. Oysa onlar zamanlarını Stocholm Bildirisi için imza kampanyasıyla geçiriyorlardı.] [Stalin'in daha yeni keşfettikleri o canavarlıkları...] [Tüm devrimler hazin bir sonuçla bitti. Ama sorun bir devrimin başarısı ya da başarısızlığı değil, insanın devrimcileşmekten asla vazgeçmeyişidir.] [Güney Afrikalılar, Filistinliler bir devrimci-oluşa yakalanmışlardır.] Tiranlık koşullarında, zulüm koşullarında insanların işi etkin olarak devrimci-oluşlara girmektir çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktur.

    [“İnsan hakları” tamamen soyut, bomboş bir şeydir.] Arzu bir nesne inşa edip bunu arzuluyorum demek değildir. Örneğin, özgürlüğü arzulamayız. Boştur bu. Daha ziyade şunu arzularız... kendimizi durumlar içinde buluruz. [Örneğin Ermenistanla ilgili durum] Sovyet Cumhuriyeti anklavı içinde başka bir anklav. ... Ama Ermenilerin katli ortada. Sonra Ermeniler bir deprem yaşıyor] İnsanlar “insan hakları” dediklerinde bu entelektüel bir söylemdir sadece. [Ermenilerin sorunu “insan hakları” değil ki. Asamblaj dediğimi işte bu. Yani arzu daima asamblajlarda gelir. Tüm bunların içinde bu anklav nedir? -Anklav bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprağı- Yeryurt meselesidir işte bu, insan hakları değil, yeryurdun düzenlenmesi ile ilgilidir. [Ermeniler her yönden kuşatılmış. Peki ne yapacaklar? Bu bir insan hakları ya da adaletle ilgili bir mesele değil, daha ziyade içtihatla ilgili bir meseledir. Bu durumların soyut haklarla hiç ilgisi yoktur. Bunlar menfur vakalardır. İnsanların maruz kaldığı menfur şeylerin hepsi bir vakadır. Ermeni sorunu olağanüstü karmaşık bir içtihat probleminin çok tipik bir örneğidir.] Özgürlük adına harekete geçmek, devrimcileşmek, adalet sistemine gelindiğinde, içtihatla hareket etmek demektir. Hukukun icadı işte tam bu demektir. ... mesele insan haklarını uygulamak değil, yeni içtihat biçimleri icat edebilmektir ki böyle bir vaka bir daha mümkün olmasın. İşte bu tamamen farklı bir şeydir. [İçtihadın ne olduğuna bir örnek vermek gerekirse...] İnsanlar eskiden takside sigara içerdi. [“insan hakları” yoktur, sadece yaşam hakları vardır ve yaşam kendini vaka vaka açar] [Bir adam taksiciye dava açıyor ve kazanıyor -bugün olsa bu böyle olmaz tabi. Taksici hangi gerekçeyle kaybetmişti? Birisi bir taksiye bindiğinde onu kiralıyor demektir. Kiracı statüsü: kiracı kiraladığı meskende sigara içme hakkına sahiptir. Ama on yıl sonra bir daire gibi kiralanan taksi durumu yok artık, gerekçe taksinin bir kamusal hizmet biçimini alması.] ... işte özgürlük için savaşmak, gerçekten de içtihada girmektir. [insan hakları felsefi açıdan tamamen boş bir meseledir] Solda olmak bence bu demektir, hukuk yaratmaktır, hukuku yaratmak.

    68 oluşun çıkagelmesidir. ... 68 saf haldeki gerçekti. Bir anda başımıza gelen gerçekti. İnsanlar bunu anlamadılar, “Bu da nesi?” dediler. Gerçek insanlar, gerçeklikleri içindeki insanlar. Bu müthiş bir şeydi. ... Bir oluştu bu. Bir kere, oluşlar kötü de olabilir, tarihçilerin onu anlayamamış olması zaten neredeyse zorunluydu. Tarih ve oluş arasındaki farka öylesine inanıyorum ki... 68, devrim geleceği olmayan bir devrimci-oluştu. ... Saf oluş fenomenleri insanları her yanlarından sarmıştı, hayvan-oluşlar, çocuk-oluşlar, erkekler için kadın-oluşlar, kadınlar için erkek-oluşlar. ... Her durumda, Mayıs 68 oluşun çıkagelmesidir.

    Bence solcu hükümet diye bir şey yoktur, ... hükümetler arasında hiçbir fark yoktur demek anlamına gelmez bu. Umabileceğimiz en iyi şey, bir hükümetin soldan olan belli taleplere ve hak iddialarına olumlu yaklaşmasıdır. Ama solda olan bir hükümet yoktur, çünkü solda olmanın hükümetlerle hiç ilgisi yoktur. [Solcu olmanın anlamı nedir? Bu bir algı meselesidir: Solda olmamak ne anlama gelir? Çin çok uzaktır, öyleyse Avrupa için ne yapabiliriz denir.] Solda olmak ise bunun tam tersidir: O algılamaktır... [Japonların böyle algıladıkları söylenir. Onlar önce dünyayı algılarlar, sonra kıtaları, sonra ülkeleri ve en son beni] Bu bir algı fenomenidir, ufku algılamaktır. Solcu gibi algılarlar.] Bu bir ahlak meselesi değil, bizzat algı meselesidir. [Öyleyse kenarlardan başlıyoruz. Bunların çözülmesi gereken sorunlar olduğunu bilmek, bir anlamda savunmak ve düşünmek. Solda olmak, gerçekten de düzenlemeler bulmaktır, dünya çapında asamblajlar bulmaktır.] Solda olmak Üçüncü Dünya sorunlarının bize mahallelerimizdeki sorunlardan daha yakın olduğunu bilmektir. İkincisi, solda olmak doğası itibariyle [şu] olmaktır ya da daha ziyade bir oluştur, -bir oluşlar sorunudur-, azınlık-oluşu hiç bırakmamak demektir. Yani sol asla sol olarak çoğunluk değildir. Çoğunluk daima [bir şeyi] önvarsayar. ... çoğunluk daima bir standardı önvarsayar. Batı'da her çoğunluğun önvarsaydığı standart şudur: 1) erkek 2) yetişkin 3) heteroseksüel, 4) şehirde yaşayan... [Dolayısıyla çoğunluk bu standartlardan oluşan yığışımı kim ya da ne oluşturuyorsa o yığışıma yönelir.] ... bir çoğunluk, nihayetinde, aslında hiç kimse değildir, boş bir standarttır. İnsanların çoğu kendilerini bu standart içinde tanırlar, ama kendi içinde bu standardın içi boştur.

    ... kadınlar, kadın verili değildir, doğaları gereği kadın değildirler. Kadınların bir kadın-oluşları vardır, dolayısıyla kadınların bir kadın-oluşu varsa, erkeklerin de kadın-oluşu olacaktır. ... Çocukların kendi çocuk-oluşları vardır. Doğaları gereği çocuk değildirler. Tüm bu oluşlar, işte azınlıklar bunlardır.

    Parnet: Yani erkeklerin erkek-oluşu olamaz, çok talihsiz!

    Hayır, bu çoğunlukçu bir standarttır, heteroseksüel, yetişkin, erkek. Onun oluşu yoktur. Bir kadın haline gelebilir ve sonra azınlıkçı süreçlere girer. Sol, azınlıkçı oluş süreçlerinin yığışımıdır. Yani epey birebir anlamıyla şöyle diyebilirim: Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir. [Azınlığın herkes olduğunu bilmek, solda olmak budur.]


    “H”
    [Felsefe Tarihi]
    27:14

    Bir beden ne yapabilir? - Spinoza

    Filozof temaşa eden ya da hatta düşünümleyen biri değildir. Filozof yaratandır ve çok özel bir şey yaratır: kavramlar... [Örneğin Platon'un 'idea' dediği şey...] ... başka bir şey olmayan şeydir, yani ancak ne ise o olan.. [şimdi bu oldukça soyut görünüyor, oysa daha önce değilim gibi soyut olmamalı.] Sadece ne ise o olan bir şey; işte bu soyuttur. ... Yalnızca anne olan bir anne düşünelim... [onun aynı zamanda bir eş, başka bir annenin kızı olduğunu unutalım] ... kendisi de başka bir annenin kızı olmayan bir anne... işte “anne İdeası” dememiz gereken şey budur. ... [İşte Platon'un yarattığı bir kavram olarak İdea budur] saf olarak şeyin ideası... İdeayı tanımlayan, saflıktır. [Ama bu hala soyut kalıyor, neden?]

    Bugün bu kavram yaratımı fikri medya ve reklamcılık tarafından ele geçirildi; bilgisayarlarla kavramlar yaratabileceğinizi söylüyorlar, “iletişim” için felsefenin bütün bir dilini çalarak, “yaratıcı” olmak ve kavramlar yaratmak” gerektiğini söylüyorlar.

    58:37 hata (17. yy) X yanılsama (18. yy) X aptallıktan kaçınmak (19.yy) ... [bunları toplumsal olaylara bağlayabiliriz, ama aslında problemlerin kuruluşu olarak da görebiliriz] [Felsefede doğru ile yanlışı aramanın -daha çok bir anlam meselesidir-, hakikati aramanın bir faydası yoktur]

    ... tüm aşkınlığı reddeden filozoflar: Spinoza, Nietzsche. Onlar içkinliğin yazarlarıdır.

    [Felix'le aradığımız şey bilinçdışının içkin olan boyutuydu. Psikanaliz tam anlamıyla aşkın kavramlarla, yasa, baba, anne, vb. uğraşırken...]


    “İ”
    [İdée]
    1:10:10

    Yaratmak bir fikre sahip olmaktır. [Her faaliyette vardır bu. Ama binde bir olan bir şeydir, her gün başımıza gelmez.] Felsefede fikir kavramlar biçiminde oluşur. [Yönetmen Minelli'nin yarattığı bütün eserlerde bana sanki kendine şunu soran biri var gibi geliyor: “İnsanların rüya görmesi tam olarak ne anlama gelir?”, sadece Minelli'ye ait olan bir soru: “Bir başkasının rüyasının içine düşmek ne demektir?”]

    Bence sanatçı algılamlar yaratan kişidir. [Neden algılama değil de şu tuhaf algılam kavramını kullanıyoruz?] Tam da algılamların, algılar olmamasından ötürü... Bir edebiyatçı... ne ister? Bence onun istediği; kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımını kurabilmektir. İşte bir algılam tamı tamına budur: kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımı. [Tolstoy'un Çehov'un bir ressamın bile tasvir edemeyeceği bazı tasvirler...] Yani duyumsamaların, görsel duyumsamaların, işitsel ve hatta neredeyse tat almaya ilişkin duyumsamaların, ağza giren bir şeyin duyumsanmasının, tüm bunların karmaşık bir ağı... İşte bu karmaşık duyumsamalar ağına, onları yaşayan kişiden radikal bir bağımsızlık kazandırmayı deneyelim... Peki ama bunu yaşayan kişi ölüp gittikten sonra ya da başka bir şey yapmaya geçtiğinde ne olur? Bu duyumsamalar ağı neye dönüşür? [Buna sanat yanıt verir] Bu karmaşık duyumsamalar ağına bir süre ya da bir sonsuzluk vermektir bu, ki artık bu duyumsamalar, biri tarafından yaşanmış şeyler gibi anlaşılmaz, ya da en fazla, romandaki bir karakter, kurgusal bir karakter tarafından yaşanmış şeyler olarak anlaşılır. Kurgusalı meydana getiren şey tam da budur. [Bir ressamsa algılamlara tutarlılık verir] Ressam algılamı algının içinden çekip çıkarır.

    Duygulam [affect]... Tabii ki duygulamsız algılamlar yoktur, ama duygulamlar şuna benzemez.. Algılamı, duyumların ve algıların onları yaşayanlardan bağımsızlaşan bir yığışımı olarak tanımlamaya çalışmıştım. Duygulamlar ise bence oluşlardır, kendilerini yaşayanlardan taşan oluşlar. Kendilerini yaşayanların kuvvetini aşan oluşlar. İşte duygulam budur. Hatta neredeyse şöyle diyebilirim, müzik duygulamın büyük yaratıcısı değil midir?

    Spinoza, Nietzsche “görmemizi” sağlar. Onlar ayrıca önümüze olağanüstü duygulamlar yağdırırlar. ... müzik bazen renklerin “görünmesine” neden olur.

    “J”
    [Neşe]
    1:25:05

    Neşe ve keder...

    Bir eyleme gücünü doldurmaktan ibaret olan her şeyin neşe olduğunu söylemektir bu aslında. Onu doldurduğunuzda, eyleme güçlerinizden birini gerçekleştirdiğinizde neşe duyarsınız. ... Fakat 1güç” sözcüğü ikirciklidir. Keder, doğru ya da yanlış, muktedir olduğuma inandığım bir eyleme gücünden koparıldığımda ortaya çıkar. Bunu yapabilirdim, ama koşullar izin vermedi veya yasaklandı vesaire...

    1:41:38


    “K”
    “Kant”
    1:44:55

    Pek çok dönüm noktasına baktığımızda Kant’ı görürüz. Kant, bir şeyi başlatır, o zamana kadar felsefede hiç ileri sürülmemiş bir şeyi ve sonra onu sınırlarına kadar zorlar. … Kant’tan önce, 18.yy’da soruşturmacı olarak sunulan yeni bir filozof tipi vardır, soruşturma, insanın anlama yetisinin soruşturulması, şunun soruşturulması, bunun soruşturulması. [Bu eğilimin son temsilcisi Leibniz] … Kant’ın icat etmiş olduğu kavramlar arasında, … aklın mahkemesi kavramının eleştirel yönteminden ayrılamayacağını düşünüyorum. … Artık Tanrı’ya ihtiyacı olmayan bir yargı sistemi, … akla dayanan bir yargı sistemi. [Beni yazarlarda etkileyen şey belli bir probleme yakınlıklarıdır.] … bu yakınlık nasıl bir şeydir? Belli bir problem kişinin kaderi olabilir [Çünkü bu öylesine ilgilenilmiş bir problem değildir]. Kendime gelince, yargı sisteminden kurtulmaya ve onun yerine başka bir şeyi geçirmeye yarayacak araçları arayıp bulmayı hedefleyen kavramlarla ilişkili olduğumu hissediyorum. … yargı sisteminin işini bitirmek… [Spinoza, Nietzsche, D.H.Lawrence, Artaud, vb].

    Kant’a kadar zaman hareketten türetiliyordu, harekete göre ikincildi. Hareketin sayısı ya da ölçüsü olduğu düşünülüyordu. Kant bir kavram yaratır, çünkü tabiiyet ilişkisini tersine çevirir. Kant’la birlikte, artık hareket zamana bağlı hale gelir. Bir anda zamanın doğası değişir, döngüsel olmaktan çıkar. Çünkü zaman harekete tabi olduğunda, … nihayetinde en büyük hareket periyodik olan harekettir, gök cisimlerinin periyodik hareketidir, dolayısıyla hareket döngüseldir. Tersine zaman hareketten kurtarıldığında ve hareket zamana bağlı hale geldiğinde ise, zaman düz bir çizgi haline gelir. … Borges döngüsel bir labirentten daha korkunç olabilecek tek şeyin, düz çizgi şeklindeki bir labirent olduğunu söyler. Bu harikuladedir, ama zamanı menteşesinden çıkaran aslen Kant’tır. [Ve hayatının sonuna doğru Kant son kitabını yazar: “Yargı Gücünün Eleştirisi”]. Kant, yetilerin [anlama yetisi, imgelem, bilgi, ahlak] birbirleriyle düzensiz ilişkileri olması gerektiği, birbiriyle çarpıştığı ve sonra yeniden uyumlulaştığı düşüncesine varır. Ama ne olursa olsun yetilerin bir savaşı vardır ve burada artık hiçbir standart yoktur, bunlar artık bir mahkemeye tabi değildirler. Yetilerin uyumsuzluğa girdiği, uyumsuz uyumlara girdiği Yüce kavramını atar ortaya. [uyumsuz uyumlar, düz çizgide başka bir şey olmayan labirent…] Demek istediğim, tüm bir modern felsefe bu noktadan akmaya başlar, artık harekete bağlı olan zaman değildir, tersine hareket zamana bağlıdır. … Ayrıca yetilerin uyumsuz uyumuyla birlikte Yüce kavramının bütünü, bütün bunlar beni muazzam derecede etkilemiştir. Bunun üstüne bina edilen tüm o diğer şeylerse beni ilgilendirmiyor, ama bunu yargılamıyorum, işini bitirmek istediğim şey zaten yargı sistemi, ama bunu da yargılama pozisyonuna geçmeden yapmak.
    [alışkanlık kelimenin tam manasıyla temaşa etmek demektir… Kan o yürüyüşlerinde neyi temaşa etmekteydi, asıl bunun üzerinde durmak gerekir.]

    “L”
    “Littérature” [Edebiyat]
    1:58:24

    Kavram işlevini yerine getirirken aynı sırada şeyleri görmemizi sağlar, yani algılamlara bağlanmış haldedir ve aniden bu algılamların bir romanda belirdiğini görürsünüz. Bunlar, algılamlardan kavramlara akan algısal iletişimlerdir. Üstelik burada da, hem felsefe hem edebiyat için geçerli olan üslupla ilgili problemler söz konusudur.

    2.2

    “M”
    “Maladie” [Hastalık]
    8:03

    Dünyada insanların iyi yaşamayı sevmek [bon vivant] dedikleri şeyden daha sefil bir şey düşünemiyorum, bu sefillik. Tersine, büyük yaşayanlar [grands vivants] çok zayıf bünyeli insanlardır. … Hastalık bir tür yaşam görüşünü veya kavrayışını keskinleştirir.

    20:16
  • 779 syf.
    ·2 günde·10/10
    Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
    gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
    onunla ben
    hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
    bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık
    .(Münacaat’tan… İsmet Özel)

    “İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz.
    Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim.
    Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı olmaz.
    Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez.
    Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz.
    Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir.
    Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.
    Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır.
    Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de sınırlıdır.
    Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır.
    Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin biri olunca çocukça davranışları bıraktım.
    Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim.
    İşte kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir.”(Korintliler 13)

    Son Sahne ve Başlangıç
    Karanlık bir oda… İki âşık… Aşklarının mahiyetleri ateşle deniz kadar birbirinden farklı iki âşık. Hayat ateşleri sönmüş ve sönen mumun etrafında şaşkınlaşan pervaneler gibi yapayalnız kalakalmışlar. Hayatların maksadının yok olması boşluklarını ortaya çıkarmış kalplerinin. Birinin boşluğunu diğeri dolduruyor artık. Her ân sonsuz kadar uzun… Birazdan boşalacak merhamet damlalarını biriktiren bulutlar gibi kalpleri. Birisinin okyanus kadar derin ve geniş kalbi herkesi sevmeye teşne; diğeri, aşk ateşini merkezileştirmesiyle çılgın. Birisi sevginin ve aşkın imanına sahip; diğeri aşk ve tutku ateşinden imanını kaybetmiş.
    Birbirlerine ışık yılları kadar uzak olan iki âşık, bir gözyaşı damlasında birbirlerinde eriyecekler birazdan. İnsanın, en üstün varoluş hâli ile en aşağı hâlleri bir potada eriyecek. Sönen mumun etrafında oluşan sonsuz manevi hâl, en aşağıdaki ile en üsttekini bir noktada birleştirecek.
    Dostoyevski’nin büyük romanı Budala’daki Rogojin ile Prens Mişkin’dir sözünü ettiğimiz iki âşık... Mişkin, Korintliler’de bahsedilen sevginin ete kemiğe bürünmüş hâlidir adeta. Rogojin ise bir tutkun. Her ikisi aşkın değişik hâllerinin yalın hale indirgenemeyen engin karmaşıklığına sahiptir. Bu karmaşıklığı anlamak için Zweig’in Dostoyevski üzerine incelemesinde yaptığı türden indirgemelere başvurulur zaman zaman. Zweig, Dostoyevski incelemesinde(*) Dostoyevski’nin gerek kendisi, gerek de eserlerinin çok katmanlı yapısını oldukça derin analiz edebilmesine rağmen, kimi yerlerde bu türden indirgemelere başvurmadan edemiyor. Zira teşbih ile tenzihin birbirinden son derece ayrı olduğu bir medeniyet içinden bakıyor Dostoyevski’ye. Aşktaki tevhidin, en aşağıdakini en üstteki ile cem edeceğinin farkında elbette. Dostoyevski’nin çamurlar içinden mücevherler çıkardığının da bilincinde. Ancak en aşağıdaki ile en yukarıdakini, birliğin kapsayıcılığı içinde değil ama oluşun nihilizmi içinde aynileştirmeden de edemiyor. Üstelik Dostoyevski’nin de hiçbir ayrım yapmadan böyle yaptığını sanıyor. Hâlbuki aşk, o son bölümdeki bir gözyaşı damlasından ibaret bir ân’da dahi olsa, teşbih ile tenzihi cem eder ve en aşağıdakini en üste taşır.
    Rogojin’in Mişkin ile birlikte, Filipovna’nın cesedi başında geçirdiği gecede olan tam da budur. Zweig, Dostoyevski’nin verdiği “psikopatça mekanik” ayrıntıların kendi tezini desteklediğini düşünür. Ama olan bu değildir Dostoyevski’de. O ayrıntılar, manevi ortamı dağıtmak için değil; tam tersi bir amaçla ve belki de sezgisel olarak, maneviyatın, aşkın maneviyatının ve aktığı o yüksekliğin yanında başka her şeyin değersizleştiğinin iması olarak sunulurlar. Romanın başından sonuna kadar nefsinin tutkunu olarak görünen ve aşkını “elde etmek” için öldürecek kadar fütursuzlaşabilen Rogojin, döktüğü gözyaşı damlalarıyla temizlenir. Aşkı tam o anda anlam bulur. Her şeyi adeta manevi bir ilham gibi anlayan Mişkin, o yüzden öper Rogojin’in gözyaşı damlalarını. Onun temizlenmesine bir hediye olarak…
    Zweig, Nastasya Filipovna’nın Rogojin’i cinsel tutkuyla, Mişkin’i ise manevi bir sevgiyle sevdiğini söylerken tam olarak hakikati belirtmiyor aslında. Rogojin’in Nastasya Filipovna’yı sevmesinde ve peşinden delicesine koşmasında herhangi bir cinsel imaya rastlanmaz. Filipovna’nın Rogojin’e kaçmalarında da… Evet, birbirlerine nefslerinin alt basamaklarından sesleniyor gibi görünüyordur her ikisi de. Ama bu seslenişte bile çok daha yüksek bir şeylerin içten içe duyulan bir tınısı vardır. Filipovna’nın Mişkin’e olan sevgisi manevidir evet. Ama Mişkin’in Filipovna’ya olan sevgisi bambaşka bir şeydir. Aglaya’ya olan aşkı ile Filipovna’ya sevgisi farklıdır Mişkin’in.
    Zweig’in sözünü ettiğimiz incelemesinde dediği gibi, Dostoyevski, sevgiyi ve aşkı, diğer tüm duygular gibi parçalarına böler ve her parça yeniden bölünür. Hiçbir duygu tek parçalı halde herhangi bir karakterde tümüyle temsil edilmez. Ancak Zweig’in bu parçalanmadan bir birleşme çıkarmadığını belirtmeliyiz. Tam tersi bir şekilde Dostoyevski eserlerinin, tümüyle çılgınca bölünme, parçalanma ve ârafta salınmasından ibaret olduğunu iddia eder Zweig. İyinin, yücenin içinde bayağılık, kötülük; kötülüğün içinde iyinin ve yücenin bulunmasıdır Dostoyevski’yi diğer tüm romancılardan ayıran. Ancak Zweig, diğer Batılı Dostoyevski eleştirmenlerinden bariz ayrılmasına rağmen, bir noktada onlarla benzeşir. Dostoyevski’yi aynı zeminde zikzaklar çizerek, iyiden kötüye, aşağıdan yukarıya ve kötüden iyiye, yukarıdan aşağıya amaçsızca dolaşır halde kurgular. Dostoyevski bir manevi sükûn noktası aramıyordur ona göre. Hakikat diye bir şeyin peşinde de değildir ona göre…
    Bu bakış, az önce sözünü ettiğimiz bir medeniyet içinden bakmanın sorunlarını içinde barındırır. Dostoyevski, tüm romanlarında kötülüğün içinde iyiyi; güzelin içinde çirkini arar da arar. Hiçbir yerde bir sükûn noktası bulamıyor görünür. Ancak bu görüntü sadece bir düzeyden bakınca öyledir. Biraz farklı bir perspektiften bakınca Dostoyevski’nin aynı düzlemde aşağı yukarı salındığını değil, adeta helezonlar çizdiğini görürüz. Dostoyevski her eserinde ve tüm eserleri düşünüldüğünde tüm hayatında, o helezonlar üzerinde hareket eder. Bir sonraki dönüş, bir öncekinin üstündedir muhakkak. Ve döne döne yükselir Dostoyevski. Zweig’in, yükselme ve düşüşleri, genel yükselmeden bağımsız ele alması, onun, Dostoyevski’nin hakîm özelliğini anlamak yönünde, kendi medeniyeti içinden bakmanın kimi eksikliklerini taşıdığını gösterir. Dostoyevski romanı, helezonlar çizerek Alyoşa’nın o müthiş zirvesinde bitirir serencamını. Budala’daki gelişim bile aynı yöndedir. Rogojin çok aşağılardan başlar dönmeye. Ama döne döne, öldürmenin çukurundan Mişkin’in yücelerinde bulur kendini, bir gözyaşı ânının sonsuzluğunda… “Sükûn yoktur ve öyle bir arayış da olmamıştır” demek, nihilizme hakikat payesi veren bir gelenek içinden yorumlamakla ilgilidir.
    Budala’nın son sahnesi, hem Dostoyevski poetikasını anlamak için bir başlangıç, hem de tüm köklerin birleştiği köke yönelik tefekkür etmenin bir çıkış yolu olabilir. Dostoyevski, Zweig’in, onu çılgın ve amaçsızca devinen bir romancı olarak göstermesine rağmen, “yukarıya” tutunmak için acı içinde merdiven atmaya çalışan bir şairdir. Tutunamaması bir şey değiştirmez. Merdiven atmaktan hiç vazgeçmez. Her seferinde biraz daha yukarı atar ve tutunmaya biraz daha yaklaşır o. Onun ruh sarraflığı Zweig gibi yazarların, onu bir psikolog olarak tanımlamasına, hatta “yeni psikoloji”nin başlangıcı olarak görmelerine sebep olmuşsa da, Dostoyevski’nin psikologluğu, onun, nefs-ilminin hikmetlerini sezgisel olarak kavrayan şairliği yanında çok önemli değildir.
    “…kahramanlarının her biri, bir kuyunun derinliklerin inercesine, bizi insanlığın şeytanî uçurumlarına doğru götürmekte, düşüncesinin en ufak bir kanat çarpması ise Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmektedir.”(1)
    Zweig, Dostoyevski’nin, karanlık kuyulardan Tanrı katına çıkan yükselme ve düşüşlerini elbette bir şair keskinliğinde tespit eder. Ancak onun yorumundaki hata, aynen Batılı çoğu Nietzsche yorumcusundaki hatalara benzer. Gidip gelişleri, velâkin yokluğu ve oluşu kutsayan bir nihilizmin yorumudur tüm bunlar. Hâlbuki ne Nietzsche, ne de Dostoyevski, nihilizmin içinde rahat değillerdir. Dönüşleri bir hakikat arayıcısının dönüşüdür. “Hakikat yönünde bir derdi yoktur” yorumu Dostoyevski’den çok azını kavramak olacaktır.
    Budala’nın son sahnesindeki durum, Zweig’dan alıntıladığımız cümlelerden hareketle söylersek, kuyunun en derinlerinden ve şeytanî uçurumlarından Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmek gibi midir? En derin şeytanî uçurumlardan geçmek, kuyuların derinliklerine inmek evet… Ama Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmek değil, Tanrısal olanda kalmaktır bu büyük şairin amacı. Bir dokunup geçmek değil, oralara kadar yükselmek. Dostoyevski’nin, hırsızlarda, katillerde, velâkin en aşağılık görünen insanlarda bulduğu yücelikler, onun, insana, esfel-i sâfilîn’e atılmış bir varlık olarak ahsen-i takvîm’den haber vermek için gösterdiği çaba anlamına gelir. Günahkârlarla özellikle ilgilenir o. Rogojin’in Mişkin yanında daha silik görünmesi, ya da Filipovna’nın Aglaya yanında kusurlarının çokluğu, onların önemini azaltmaz. Günahlarının kefareti olan acı çekme yoluyla yükseltmek, Dostoyevski’nin en önemli özelliğidir. Filipovna kendi günahlarının farkındadır ve Mişkin’le her karşılaşmasında, günahlarının acısını daha derinden hisseder. Ve bu acı, ona, fedakârlık ve sevdiği için kurban olmak anlamına gelebilecek büyük bir duyguyu öğretir. Günahın büyüklüğünün verdiği acı ve acıdan duyulan kefaret ve kurban olma isteği… Ancak bu günah, acı ve kefaret döngüsü Zweig’in belirttiği gibi, sürekli yatay bir zeminde hareket etmez. Zweig’in iddiasının aksine sürekli bir günah işleme hâli ve acı ve kefaretin sonunda aynı düzlemde aynı günahın tekrarı söz konusu değildir Dostoyevski’de. Helezon üzerinde dönülür günah-acı-kefaret üçlemesi yardımıyla. Ama bir sonraki dönüş, öncekinin üstündedir. Nastasya Filipovna’nın kefareti, günahlarının acısı olarak fedakârlık ve kendine daha en baştan layık gördüğü öldürülmektir belki de. Aynı öldürme eylemi, Rogojin ile Filipovna’yı helezonun ters yönlerinde hareket ettirir. Ama o helezonda Rogojin’in cinayet işleyeceğini, tüm ayrıntılarıyla adeta sezen Mişkin de vardır. Bu üçlü helezon, bir noktada, Budala’nın sonundaki o olağanüstü manevi atmosferde sonlanır. Kefaret tamamlanmış, Rogojin gözyaşlarıyla erittiği kalbini Mişkin’in yücelerine teslim etmiş; Filipovna, ölerek iki aşığın yükselmesine vesile olmuştur…
    Ân’ın önemi…
    Zweig’in Dostoyevski incelemesinde bizim de önemsediğimiz çok önemli bir tespiti vardır: “Bir dönüm noktası teşkil eden olaylar, hiçbir hazırlık safhası olmaksızın, bir anda olup biter; on veya yirmi saniyelik bir coşkunluk ya da kendinden geçme hâli ve sonra tam bir yıkılış bütün kaderini belirlemektedir; tıpkı sara nöbetleri gibi: Bir anlık kendinden geçme ve sonra korkunç bir yıkılma. Her türlü coşkunluk ya da kendinden geçme halinin arkasında ağır bir darbe yemiş olan duyarlılığın uğursuz alacakaranlığı fark edilmekte ve kapkara bir bulutun içerisinde öldürücü bir şimşeğin çakmak üzere olduğu hissedilmektedir.”(2)
    Dostoyevski kahramanları, adeta mistik bir ilhamla aydınlanmış gibi, ân içinde sonsuza yaklaşırlar. O bir ân, sonsuzun içinden süzülüp gelen o kutlu bilgi, insanın hayatı boyunca elde edebileceği tüm bilgilerden değerlidir. Mişkin’in, birkaç saniyede söylenip biten bir sözü ve bakışı üzerine Nastasya Filipovna’nın hayatının değişmesi gibi... O ân’da Filipovna, insanlara göstermek istediği maskelerinin hepsinden kurtulur ve çırılçıplak hisseder kendini. Adeta ruhunu bilmiştir Mişkin: “Niçin böyle yapıyorsunuz. Siz, görünmek istediğiniz bu insan değilsiniz”… Hâlbuki Mişkin tanımıyordur Filipovna’yı, o zamana kadar görmemiştir de. Ama yüzündeki acıyı daha ilk anda hissetmiştir. “… Ben bir hiçim. Sizse acı çekmiş ve korkunç bir cehennemden tertemiz çıkmış birisiniz. Bu az şey değildir.”
    Acı çekmek ve korkunç bir cehennemden tertemiz çıkmak… Hiç cehennem görmemiş olmakla cehennemden tertemiz çıkmak arasında fark gözetir Dostoyevski. Aynı, kendi hayatında yaşadığı cehennemden kurtulmasının hayatını değiştirmesi gibi… İdam mahkûmu olan Dostoyevski’nin son anda Çar’ın emriyle kurtulması, adeta, onun tüm romanlarının altında akan nehir olmuştur. O, tüm romanlarını idam mahkûmu bir adamın son anlarındaki hisleriyle yazar. Ölümle yüzleşmeden hayatın farkına varılamayacağını bilen hakîmler gibidir o. Hz. İlyas’ın (a.s.)indiği cehennemlerden Hz. İdris’in (a.s.) çıktığı yücelere yollar olduğunu adeta mistik bir ilhamla bilir. Hz. İlyas’la, Hz. İdris’in “birlikteliğinin” hikmetini buluruz Dostoyevski’de. Mişkin’in Filipovna’ya söylediği sözler, kadının içindeki İdris’i ortaya çıkarır. O âna kadar İlyas gibidir ve Hızır’ını arıyordur Filipovna. Mişkin’in Hızır’ı olduğunun farkına varmasıdır onu tepeden tırnağa değiştiren…
    Dostoyevski’nin asıl büyüklüğü tam da buradadır. Nastasya Filipovna’nın, korkunç acılar çekmiş bu “düşmüş” kadının içindeki yüksekliği bütün karmaşıklığı içindeki tertemiz sadeliği ile ancak Dostoyevski ortaya çıkarabilirdi. Hem de hiçbir yol işareti vermeden… Suç ve Ceza’daki Sonya’da bir Meryem yatması gibidir Nastasya Filipovna’nın hâli. Neden sevdiği halde Mişkin’den kaçıyordur ve neden aşağıladığı halde her seferinde Rogojin’e geri dönüyordur o? Ve neden adeta bir vasiyet gibi, Mişkin’i Aglaya’ya teslim eder? Ve Aglaya ile tartıştığı o gecede, Filipovna’nın içinde neler olmuştur ki fedakârlığından vazgeçip Aglaya’ya emanet etmek istediği sevdiğini geri istemiştir? Ve neden öldürüleceğini bile bile Mişkin’le evleneceği gün Rogojin’e kaçmıştır yine?
    Zweig’e göre Dostoyevski’nin poetikasının asıl unsuru “duymak”tır. Yani ona göre, Dostoyevski, duyarak, kelimeleri işiterek karakterlerini var eder. Gerçekten de Dostoyevski, karakterlerini, mesela Tolstoy gibi, görsel yönleriyle uzun uzadıya anlatmaz. Onlar, Zweig’in dediği gibi konuşmaya başladıklarında, zihnimizde oluştururlar kendilerini. Ve bu oluşma hâli, yine ân içinde adeta bir şimşek hızıyla gerçekleşir. Nastasya Filipovna, Mişkin’in “Bu siz değilsiniz...” sözlerine karşılık, döktüğü iki damla gözyaşı ve sonrasında dönüp Ganya’nın annesinin ellerini öperek “Haklı, bu ben değilim” diyen kişidir tümüyle. Tam o ân, Filipovna’nın portresi zihnimizde tüm ayrıntılarıyla görünür olur. Tüm hâlleriyle bu küçücük ân içinde oluşur kalbimizde. O âna kadar sadece “çok güzel” olduğunu bildiğimiz Filipovna’nın yatay boyutlarına dikey bir boyut daha eklenir ve zihnimizde çok boyutlu hâle gelir o.
    Ân, Dostoyevski’de ebediyeti yüreğinde barındırır. Kelimelerin ve duymanın da ötesinde bir şeyler vardır o ân içinde. Çerçöpün içinden ayıklanacak bir şeyler. Samanlar içinde aranan mücevher gibidir “duyulacak” olanın seçilmesi. Bu seçme işlemi, Dostoyevski romanlarını asıl zor yapan şeydir. Zira birkaç boyutu ve perspektifi olan ve devamlı değişen bir yapıya bakmak gibidir onun romanları. Nerden, ne zaman ve nasıl bir ruh hâliyle baktığımıza ve medeniyet birikimimize göre şekillendirir kendini. Budala’yı ilk okumalarımızda, Zweig’in yaptığı gibi, Rogojin’i şehvet düşkünü ve nefsinin kurbanı bir insan olarak görebiliriz. Ancak sonraki okumalarımız, Rogojin’in daha önce göremediğimiz yönlerini açığa çıkarır. O da, aynı Filipovna gibi, sonunun ölme/öldürme olacağını bile bile aşkı ve tutkusu için kendini kurban edenlerdendir aslında. O son anda, gözyaşları içinde teslim olduğu sükûnet ve atladığı deliliğin şefkatli kucağı, ancak biraz daha derinden bakınca anlamını açar. Mişkin’le Rogojin’in o son andaki birlikteliği romanın aktığı okyanustur. O okyanusu anlamlandıramadan Budala’dan pek fazla şey anlaşılamaz.
    Her noktası birbirine bağlı ağ…
    Mişkin’in, Aglaya ve Nastasya Filipovna’ya hissettikleri arasında fark vardır. Aşkın ve sevginin değişik türden görünümleri bu iki sevgi türünde ortaya çıkar. Ama bu sevginin mahiyetini, Dostoyevski’nin, romanlarında bir örümceğin ağını kurduğu hassasiyetle kurduğu bağları anlayamadan kavrayabilmek zordur.
    “Deli o…” Mişkin, Nastasya Filipovna’ya kötü sözler söyleyen Aglaya’ya söyler bu sözleri. Filipovna, acılar ve aşağılanmalar içinde biridir ona göre. Ve onca insan arasında Filipovna’nın yüreğinin uçurumlarını ve engin yüksekliklerini bir tek o anlar. Aynen İsviçre’de hastanede tedavi görürken yaşadığı köyde herkes tarafından aşağılanan kıza gösterdiği şefkat gibidir Mişkin’in Filipovna’ya sevgisi. O köydeki zavallı kızı, annesi dâhil herkes aşağılarken, şefkatle yaklaşmış ve kızın onca aşağılama içinde bir vaha gibi sığındığı liman olmuştur Mişkin. Ve bir başka yaralı yürek, acılar içinde kıvanırken, fedakârlıktan başka yapacağı bir şey kalmamış kadın, Mişkin’e, benzer bir susuzlukla sarılır. Filipovna’nın fedakârlığı ve çektiği engin acılar, onun için günahlarının kefareti olduğu kadar, bir aşk hâlinin çıktısı olur zamanla. Aşkına “layık olmanın” tek yolu da ondan vazgeçmenin fedakârlığına sahip olmaktır. İç içe girmiş ve çoğunlukla çelişir görünen duygular ve her bir duygusal gerilimde bir üst kademeye atlama hâli, Dostoyevski’nin romanda kurduğu ağın temel özelliğidir.
    Budala’daki bağlantılardan birisi de Hans Holbein’in Hz. İsa’nın Cesedi tablosudur. Dostoyevski, bu tablo aracılığıyla Rogojin ve Mişkin’in sevgi ve aşkları arasındaki farkları ifşa eder adeta.
    “‘Sana ne zamandır sormak istediğim bir şey var, Lev Nikolayeviç. Tanrı’ya inanır mısın?’
    ‘Ne tuhaf bir soru bu böyle. Ve… Bakışların ne tuhaf.’ dedi Prens.
    Rogojin sorusunu unutmuş gibi susup bir süre resme baktıktan sonra ‘Bu tabloyu seyretmeyi severim.’ diye mırıldandı.
    Prens sanki ani bir ilhamın etkisiyle:
    ‘O tablo… O tablo insanı dinden çıkarabilir’ dedi.
    Rogojin de hemen onayladı onu:
    ‘Çıkardı bile’ “ (3)

    Tablo Hz. İsa’yı çarmıhtan hemen indirildikten sonra elleri ve yüzü morarmış halde, adeta sefil bir şekilde göstermektedir. Sefilliğin, çöplüğün içinde tanrısal olanı arayan Dostoyevski, bu tablo aracılığıyla insan olarak Hz. İsa’yı “Tanrısal olanla ilgili olan Hz. İsa”nın karşısına koyar ve iki seçenek koyar insanın karşısına. Ya Rogojin gibi imanını kaybedecek, ya da Mişkin gibi insanî olan içinde tanrısal olanı bulacaktır. Rogojin’le Mişkin’in aşkları arasındaki fark da temelde bundan kaynaklanır. Rogojin’in yukarıyla bağlarını koparması, onun aşk ve tutkusunu uçuruma kadar götürür. Sınırları zorlar Rogojin’le Dostoyevski. Mişkin ise, yukarı ile bağını her daim sağlam tutar. Aynen Alyoşa Karamazof gibi… Ve bu inanç, alıntıladığımız İncil ayetlerinde (Korintliler 13) olduğu gibi sevgi ile imanı ve umudu bir arada tutar. Bunlardan birisinin koptuğu noktada “her şey mubah hâle gelir”. Rogojin’in engel olunamayan kopuşu, bununla ilgilidir. İmanın koptuğu ortamda sevgi, dizginlenemez bir öldürme tutkusuna dönüşür…
    Ancak Zweig’in incelemesinde belirttiğinin aksine, Tanrıya iman veya inanmamak meselesi bir doğrusallık taşımaz Dostoyevski’de. Varlık içinde yokluk, yokluk içinde varlık, kötülük içinde iyilik bulunduğu gibi, Tanrının yokluğu ve varlığı arasında da bağlar vardır Dostoyevski’nin kurduğu ağ üzerinde. Ama Zweig’in zannettiği gibi o ağ üzerindeki her şey serbestçe ve amaçsızca salınmaz. İnançsızlıkta inanç, inançta inançsızlık görünmesi, daha önce de belirttiğimiz gibi bir yatay düzlemde gerçekleşmez.
    “Ey iman edenler, iman ediniz…”
    Kuran’ı Kerim’den yukarıda alıntıladığımız ayetler Zweig’in anlamakta zorlandığı bu iç içe geçmişliği anlamamız yönünde yol gösterici olabilir. İman, tek bir katman ve ölçekte sonlandırılabilen bir şey değil, aynen helezon gibi yükselen bir durum arz eder. Bu helezon her bir düzeyinde bir alt düzeyin imanından yüksek bir takva mertebesi taşırken, bir yukarıdakine ulaşmak yönünde bir susuzluk barındırır içinde. İbn Arabî’nin İbn Rüşd’e verdiği cevabındaki “evet ve hayır birlikteliği” gibidir Dostoyevski’nin çıktığı helezonlar. Hem “evet” hem “hayır”… Bu helezonda “evet” ile “hayır” her zaman iç içedir. Bir düzeydeki “evet”, öteki düzeyin “hayır”ını bünyesinde barındırır. O “hayır”a bir üst düzeyde verilen “evet” cevabı o düzeyin de üstünde bir başka “hayır”ı doğurur. İnsan, imanını asla tam göremez. Tam göremediği ve hakikati tüm unsurlarıyla elinde tutamadığı için bulunduğu konumdaki durumuna şüpheyle bakar. Bu sonsuz bir yükseliş arzusudur. Dostoyeski’nin inanan karakterlerinin, kimi zaman inanç krizine girmesi, onların bulundukları düzeydeki “kefeni yırtıp” bir üst düzeyde yeniden doğmaya yönelik bitmek tükenmek bilmez iştiyaklarından kaynaklanır. İmanı olmayanlarının içindeyse, bir ân içinde filizlenip kocaman bir ağaç olabilecek inanma potansiyeli vardır. Zweig’in manevi atmosferin gitmesi olarak yorumladığı o son gecede olan, Zweig’in iddia ettiğini tam tersidir. Rogojin, o son noktada Mişkin’in imanına ve aşkının hakikatine yöneldiği için gözyaşı döker ve Mişkin bu sebeple onun gözyaşlarını şefkatle öper… “Sarhoş ve zayıf kalplerin neler gizlediğini bir Tanrı bilir!”
    “İlk kez çocuğunun kendisine gülümsediğini gören bir ananın sevinci, gökyüzünden yere baktığında bir günahkârın bütün içtenliğiyle kendisine duaya durduğunu gören Tanrı’nın sevincine benzer”(4)
    Günahları yüzünden acı çeken ve kefaretini ödemeye razı olan insanlardır Dostoyevski’nin kahramanları. Onlar, derin uçurumlar üzerinden atlar, düşer, tekrar çıkar ve tekrar büyük bir tutkuyla atlarlar. Her günah, acı ve kefaretin bir üst boyutuyla tanıştırır insanı. Rogojin’in Nastasya Filipovna’yı öldürmesi ve bu en büyük günahı sonrası en derin acılarla yüzleşip, en yüce duyguları keşfetmesi bundandır. Uçurumun derinliği, çıkılacak yüksekliği de belirler. Ama bu, Zweig’in iddia ettiği gibi kesintisiz bir süreç ve “birliğin” hiçbir zaman yeğlenmemesi değil, çıkılacak yüksekliğin çok olmasından kaynaklanan bir titreşim hâlidir. Mişkin, Alyoşa, Zosima Dede bu titreşim hâlinden birliğin sükûtuna varabilmeleriyle, Dostoyevski’nin, sükûta olan bitmek tükenmek bilmez arayışını temsil ederler.
    Sara ve hakikatin anlık görünümleri
    Dostoyevski romanlarının en yüksek manevi anları, adeta bir sara krizinde yazılmış gibidir. Sara, Dostoyevski için kutsal bir hastalık, insanın normal zamanlarda anlayamayacağı hakikatlerin bir anda sır gibi kendini ifşa ettiği bir şey olarak hediye gibidir onun için.
    “Bunun gerçekten ‘güzellik ve ibadet’, gerçekten ‘yaşamın en yüksek sentezi’ olduğundan en küçük bir kuşkusu yoktu, olamazdı da. O anda, esrar, afyon ve şarap gibi bilinci bulandıran, ruhu çarpıtan şeyler alındığında görülebilecek türden gerçek dışı, anormal hayaller değildi gördüğü. Hastalık hâli geçtikten sonra son derece sağlıklı değerlendirmede bulunabiliyordu o ana dair. Şiddetle kendini fark etme, kendini şiddetle algılama süreci olarak tanımlanabilirdi belki o ân… ‘Bu ân bütün bir hayata değer’ diyebildiğine göre, bunun doğru olduğuna, o ânın tek başına bir hayata değdiğine kuşku yoktu. Yine de çıkarsamasını diyalektik açıdan savunmuyordu. Ahmaklık, ruhun karanlığa gömülmesi, budalalık, o ‘yüceler yücesi ân’ın, o ‘doruk ânı’nın pırıltılı sonuçları olarak önündeydiler… ‘O ân’ demişti bir gün Rogojin’e Moskova’dayken olağan görüşmelerinden birinde ‘o ân, artık zaman olmayacak’ sözleri benim için anlaşılmaz olmaktan çıkıyor, tümüyle açık, duru bir niteliğe kavuşuyor… ‘Herhalde saralı Muhammed de, devrilen testideki suyun bile tümüyle boşalamadığı bu ân içinde göğe yükselip Tanrı’nın katını ziyaret etti…”(5)
    Yukarıdaki alıntılar, Zweig gibi Dostoyevski’yi hemen hemen anlamaya çok yaklaşmış olan oldukça değerli yazarlar da dâhil olmak üzere, Batılı düşünürlerin anlayabildiği ile anlayamadığı Dostoyevski’nin görünümünün ipuçlarını verdiği için önemlidir. Dostoyevski, kutsal bir sara nöbetine dışardan bakan bir ruh hâliyle anlaşılamaz. “O ân, artık zaman olmayacak” sözleri, onun poetikasının ana çizgisini verir. Kutsal anlar üzerinde yükselir Dostoyevski. Bu anlar kimi zaman bir çöplüğün, izbe bir evin içinde, kimi zaman bir hırsızın günahına kefareti olarak kendisini aşağılamasında, kimi zaman dökülen iki damla gözyaşındadır. Bu anlarda, artık bildik anlamda zaman yok, ebediyet vardır. Hakikat arayışının tüm boyutlarıyla anlaşılması bu anların onun poetikasındaki mahiyetini anlamaktan geçer. İdam sehpasındaki bir adam, sara krizinin tam ortasındaki bir insan… Şair ve hakîm Dostoyevski budur… Ve onun salınımlarını, çılgınca baş döndürücü dönüşümlerini, iyiyle kötünün iç içe geçtiği hakikatin görünümlerini, Dostoyevski’yi anlamaya çalışan yazarların kahir ekseriyeti (Zweig da kısmen dâhildir buna) yanlış anlarlar. Onun “sara hâlini” ahmaklık, ruhun karanlığa gömülmesi, budalalık olarak görüyorlardı belki de. Ya da kötülüğe veya bir yerde sükûn içinde kalamayan nihilizme övgü… Ama aslında o ân’lar “Yüceler Yücesi”nin peşinde yüceler yücesi anlardı.
    “Dostoyevski’nin sırrı budur işte; Tanrı’ya ihtiyaç duymakta, ama ona ulaşamamaktadır; bazen onunla birleştiğini sanmaktadır; büyük bir coşkunluk kaplamaktadır benliğini. Aynı anda inkâr etme ihtiyacı onu tekrar yere vurmaktadır” (6)
    Zweig’in yukarıdaki yorumları bir perspektiften bakınca doğru, ama bir başka açıdan yanlıştır. Onun “kutsal sara krizine” dışardan bakan ve krizini “budalalık” ve “geçici sarhoşluk” olarak gören bir bakışın daha derin bir versiyonudur bu bakış. Hâlbuki nefs bilgisinden haberdar olan bir kişi, onun bu salınımlarını, yukarı tırmanan ve her durakta vardığı yerden mutmain olmayıp biraz daha tırmanmaya duyduğu aşkla, acılar içinde tekrar tırmanmaya başlayan olan birisi olarak tanımlardı Dostoyevski’yi. Ama mutmain olunan mevkie doğru helezonik bir yürüyüş vardır her halükarda.
    Zweig, Dostoyevski’yi ve onun tüm eserini Sisyphos’un macerası gibi görür. Tepeye kadar bin bir zorlukla taşıdığı kocaman kayayla tekrar aşağı düşen ve tekrar en baştan başlayan Sisyphos’un… Hâlbuki Dostoyevski ve onun eseri Sisyphos değil, Mantık-ut Tayr’ın kuşları gibidir. Her vadide farklı bir düşme ve yükselme mevcuttur. Ama artık eski vadinin düşmeleri sözkonusu değildir erişilen yeni menzilde. Her düşme ve yükselme o vadinin mahiyetini de bünyesinde taşır. Görünümleri, amaçları ve erişebilecekleri menziller de farklıdır.
    Aglaya(Aglea) ve Nastasya Filipovna…
    Aglaya ile Nastasya Filipovna, yukarıda sözünü ettiğimiz yürüyüşün değişik mertebeleri olarak Mantık-ut Tayr’ın aşk yolundaki kuşlarındandır. Üstelik birbirine çok benzeyen iki kuş… Farkları, ikisinin farklı vadilerde olmalarından kaynaklanır. Ama yönelişleri aynı yöne doğrudur. Bu yüzden, günahlarından büyük acı duyan ve kendisini Mişkin’e layık görmeyen Filipovna, Mişkin’i adeta Aglaya’ya doğru iter. Zira Mişkin’in aşkına layık görüyordur onu. Kendisini olanca acımasızlığıyla aşağılarken, Aglaya’yı, günahlarına karşılık fedakârlık yapabileceği bir insan olarak kutsar. Gururla fedakârlık, kendini aşağılamayla manevi bir sığınak arayışından ibarettir adeta Nastasya Filipovna. Delicesine ruh hâllerinde salınımlarıyla Rogojin’e benzer. Aşkı için fedakârlık edebilmesiyle Mişkin’e… Rogojin’e âşık mıdır? Yoksa onu Mişkin’e zarar vermemek için ve kendisine benzediği için bir sığınak olarak mı görür? Ama Mişkin de başka tür bir sığınaktır onun için. Ama bunun Zweig’in iddia ettiği gibi cinsel dürtü-maneviyat ikilemiyle açıklanabilecek bir görünümü yoktur. Zira Filipovna, Rogojin’e o yönde bir umut veriyor görünmez. Filipovna ile Rogojin aynı vadinin farklı kuşlarıdır aslında. Filipovna’nın yönelimi fedakârlığıyla genellikle “yukarıya”, Rogojin’in yönelimi ise, elde etme ihtirasıyla genellikle “aşağıya” doğrudur.
    “Her an taşkın bir öfkeyle kendinden geçmiş gibi suçsuzum ben diye haykırıyor; başkalarının kurbanıyım, bir ahlâksızın, bir caninin kurbanıyım diye haykırıyor. Ama ne söylerse söylesin, söylediklerine ilkin kendisi inanmıyor; hatta tersine bütün yüreğiyle suçun kendisinde olduğuna inanıyor. Onu içinde bulunduğu bu karabasandan kurtarmak istediğimde öylesine acı çekmeye başlıyordu ki, o korkunç anları unutana dek yüreğimin bungunluğu dinmeyecek. Hiç geçmeyecek bir yara açıldı sanki yüreğimde. Benden niye kaçıyor biliyor musun? Kendisinin ne kadar bayağı biri olduğunu bana kanıtlamak için! Ama burada asıl dehşet verici olan şu: O bana bir şey kanıtlamak için kaçtığını sanıyor, ama asıl, ayıplı bir iş yapmak, daha sonra kendini ‘işte yeni bir bayağılığın daha… Ne kadar aşağılık bir yaratık olduğunu anla’ diye suçlamak için kaçıyor ve kendisi bunun farkında değil”(7)
    Nastasya Filipovna, Dostoyevski’nin en büyük karakterlerinden birisi olarak onun karakterlerinin ruhunda ve nefsinde yaşadıkları iç çatışmaları bütün boyutlarıyla içinde barındırır. Bir yanı devamlı aşağı çekerken, diğer yanı acı çekme isteği ve sonrasındaki fedakârlıklar aracılığıyla ödeyeceği kefaretle gönlünü bir nebze olsun sükûnete terk edebilmenin umuduyla yaşar Filipovna. Mişkin, Hz. İsa benzeri bir iyilik ve inanma timsali olarak, Filipovna’nın ruhundaki gitgelleri ve dayanılmaz acıyı yüreğinde en derinden hisseder. Bu yüzden, Filipovna’yı görünce içinde derin acılar oluşur. Adeta onu görmeye dayanamıyordur.
    Kendini aşağılamak için dayanılmaz bir arzu duymak! Dostoyevski karakterlerinin belki de en önemli özelliği budur. Ancak bu aşağılanma, içinde bir yükselme barındırır. Gururla aşağılanma daima iç içedir. Günahlarının farkına varmak ve günah aracılığıyla kurtuluşa ermek… Paradoks görünse de Dostoyevski gibi bir hakîm için paradoks değildir bu. Bulunulan her durum için “evet” ve “hayır” kelimelerini bağrında saklar Dostoyevski. Her “evet” bir “hayır” barındırırken; her “hayır” bir “evet”i doğurur. Nastasya Filipovna’nın derin çelişki olarak görünen durumu bu evet ve hayırlar arasındaki hiç tükenmeyen dönüşümdür. Bir yandan Mişkin’e âşıktır ve onun mutlu olmasını ister. Öte yandan, kendisi gibi günahkâr birisinin ona acıdan başka bir şey veremeyeceğini bilir ve fedakârlık ederek onu, mutlu olacağını düşündüğü Aglaya’ya doğru iter. Kendini ne kadar aşağılarsa, hem kendini hem de Mişkin’i “kendisinin ona layık olmadığına” o kadar inandırabilecektir. Âşık olduğunun âşık olduğuna da âşıktır o.
    Aglaya, Mişkin’in ruhunu ilk anda “tanıması” ve aşkın mucizesini yaşamasıyla Filipovna-Mişkin ilişkisinin tersi bir ilişkiye sahip Mişkin’le. Filipovna, özlediğini ve kendinde olmayanı bulduğu için Mişkin’e âşık. Aglaya ise, kendinde olanla Mişkin’de olanın müthiş uyumunu gördüğü için… Aglaya Filipovna gibi “düşerek yükselen” Dostoyevski karakterlerinden değil; Mişkin, Alyoşa, Zosima Dede gibi kendinde olanın fıtrî olarak yükselttiği karakterlerinden birisi. Nastasya Filipovna’nın düşman kardeşi gibi… Filipovna, yüreğinin derinliklerinde yaşadığı ve günah sonrası kefaret ve fedakârlığın zevk veren acısını yaşadığı için, düştüğü kadar yükselebilen birisi. Derinlikleri yüksekliklerinin kanıtı… Aglaya ise Filipovna’nın yüksekliklerine çıkmak için düşmeye muhtaç değil… Mişkin’in âşık olduğu kadın o. Ve “aşkını tek başına yaşayabilme gücü ve sır tutabilen gururuyla” en az Filipovna kadar önemli bir karakter. Diğer insanların budala olarak tanımladıkları Mişkin’in, onların düşlerinde bile görmeyecekleri bir akla, “asıl akla” sahip olduğunu, Mişkin’inkine benzer bir ilhamla gören birisi…
    Dostoyevski, hemen hemen tüm romanlarında birbirlerine düşman kardeşler kadar benzeyen karakterleri bir çatışma alanında bir araya getirir. Tüm taşların döküldüğü, nefsin en alt katmanlarıyla, insan ruhunun en yücelerinin kıvılcımlar hâlinde ardı ardına döküldüğü alanlardır bunlar. Filipovna ile Aglaya’nın karşılaştığı ve Rogojin ile Mişkin’in onların “düellosuna” şahit oldukları o ilk an; Filipovna’nın da Aglaya’nın da karşı tarafta hissettikleri yücelikleri (ve kendi yüceliklerini) yerle bir etme çabasıdır adeta. Bu da Dostoyevski’ye has bir kendini aşağılama eylemidir adeta. Aglaya, o zamana kadar bir gurur abidesi olan Aglaya, o sırada Filipovna’ya söyledikleriyle ve nefsinin alt basamaklarının “acımasızlığının” dizginlerini açmasıyla Filipovna’nın yaptığına benzer bir kendini aşağılama eylemi yapmıştır aslında. Filipovna’nın Aglaya’ya yönelik his ve düşüncelerinin hüsrana uğraması ve fedakârlıktan vazgeçip kadınlık gururunun kamçıladığı bir savaşa girmesi, “kendinde olmayana” sahip olduğunu düşündüğü Aglaya’da, tam da “kendinde olanı” bulması yüzündendir.
    O ân, artık zaman olmayacak… Budala sinemaya nasıl uyarlanabilir(di)?
    Budala, diğer önemli Dostoyevski romanları gibi, kâmil bir sinemanın açılabileceği katmanları bünyesinde barındırmasıyla, sinema için de önemlidir. Budala’nın her katmanı, oluşturduğu her yeni perspektif, farklı bir algı ve anlayış düzeyinde yeniden inşa edilebilir ve bu inşa süreci Dostoyevski eserinin helezonik yükselme kabiliyetini tüm unsurlarıyla içinde barındırabilir. Ancak sinema, edebî yapıların kopyalanmasıyla kurulamadığı içindir ki, Dostoyevski uyarlamalarının çoğu gibi, Budala uyarlamaları da genellikle kötü sinema eserleri olarak kalıyorlar.
    Dostoyevski’yi sinemaya uyarlamak isteyecek yönetmenin ilk anlaması gereken şey, Dostoyevski’yi bir bodrum katı psikologluğuna, ya da Zweig’ın yaptığı gibi “yeni psikolojinin” kuruculuğuna indirgememe gereğidir. Dostoyevski, psikolog, düşünür, romancı ya da bilim adamı değil, her şeyden önce bir şair, bir hakîmdir. Bunun bilinmesi Dostoyevski’yi uyarlamanın birinci adımıdır bana kalırsa. Dostoyevski’nin, çoğunluğu Batı eleştirmenlerinin etkisinde gelişen kötücül yorumları, onun hakîm yönünü göz ardı ederek, Dostoyevski’yi bir tür “kötülük romancısına” indirgiyor. Ya da Zweig’ın yaptığı gibi, hakikat derdi olmayan ve oluşun akışına kendini bırakmış bir nihiliste… Hâlbuki Dostoyevski’nin en önemli özelli çamur içinden mücevher çıkarabilme kabiliyetidir. Ama çıkardığı mücevheri Zweig’in ima ettiği gibi tekrar çamur yapmak için değildir, bu mücevher çıkarma çabası…
    Bu anlamıyla Dostoyevski, Hz. İlyas(a.s.) ile Hz. İdris(a.s.) arasındaki hikmetli ilişkiyi anlayabilen birisidir bana kalırsa. Budala, çoğu eleştirmen tarafından, aynen diğer büyük Dostoyevski eserleri gibi, ilk düzeylerde kalır, ama o son müthiş düzeye asla ulaşamayan bir şekilde yorumlanır. Hâlbuki ilk düzeyler, sonraki yükselişi ima etmesi amacıyla oluşturulmuştur. Peki, nedir Budala’daki son düzey?
    Budala’nın son sahnesi, Rogojin ile Mişkin’in Filipovna’nın ölü bedeninin başında olduğu o sahne, Budala’nın son düzeyini oluşturur. Bu düzey Zweig’in belirttiğinin aksine, manevi tüm olasılıkların yok edilmesi değil, maneviyat dışında bir şeyin, birliğin dışında herhangi bir şeyin öneminin kalmaması meselesidir. Bir nefs mahpusu Rogojin’le Hz. İsa benzeri bir karakter Mişkin, o son sahnede aynîleşmiş, gözyaşlarının eriticiliğinde birleşmiştir adeta. Nastasya Filipovna, son kurban olma eylemiyle Rogojin’i bile mahpusluğundan kurtarmıştır.
    Akira Kurosawa’nın Hakuchi/ Idiot filmine kısa bir bakış, Budala uyarlamalarındaki ana sorunu görmemiz açısından önemli olabilir. Hakuchi, belki de en değerli Budala uyarlamasıdır. Ancak diğer birçok uyarlama gibi Kurosawa’nın uyarlaması da fazlasıyla “edebidir.” Dostoyevski, benzersiz ruhsal atmosferini, onca konuşma içinde, ancak gönlü açık olanın seçebileceği birkaç kelime, bir kıvılcım olarak akan birkaç cümle ile kurar. Ân içinde ebediyet oluşturur ve tüm roman o ebediyet içine akar, okyanusa akan nehirler gibi... İdam cezasını çekmek üzere idam sehpasında bekleyen bir adamın ruh hâliyle… Ya da saralı bir adamın sara krizi sırasındaki aydınlanma ânında… Sadece form değil, zaman da yoktur artık burada.
    “O ân, artık zaman olmayacak!” Dostoyevski’yi sinemaya uyarlamak için, ebediyetin, içinde gömüldüğü bu kısa, şimşek gibi kıvılcımlar saçan o ânların hikmetli diyarına yolculuk edebilmek ve form ve normların kaybolduğu o ânı, zamana geri taşıyarak, edebî formun dışında bir forma büründürmek gereklidir. Dostoyevski ilhamının oluşturduğu formun değil, o ilhamın kendisini yakalamaya çalışmak…
    Hakuchi’de Kurosawa, Dostoyevski’nin edebi dilinin ardındaki ilhamın peşine koşmak ve onu kendi diliyle zamana geri taşımak yerine, formu ve dili tekrar ediyor görünüyor. Bu da her kelimesinde ebediyet kadar bir zaman bulduğumuz o kutsal ânları, kısacık zaman dilimleri içinde önemsiz ayrıntılara çeviriyor.
    Sezai Karakoç’un bir yazısında sanat eserleri bağlamında söylediği gibi, yapılması gereken, öncelikle Dostoyevski’nin dilini musalla taşına yatırmaktır. Musalla taşında öldürülen “dile”, Lazaruz’u dirilten Hz. İsa gibi ve Dostoyevski’nin ilhamına benzer bir ilhamla yeni bir nefes üflemek gerekir. Artık eski dil ölmüş, yerine yönetmenin nefesini taşıyan yeni bir dil “yaratılmıştır”. Hakuchi’de Kurosawa, o son müthiş sahne hariç buna yaklaşabilmiş gözükmez. Dostoyevski’nin “diline” sadakat, sinemada, Dostoyevski’ye ve onun ilhamına sadakat anlamına gelmez. Hakuchi, forma olabildiğince sadık kalarak, ama ruhu ve ilhamı kurutarak, ân içinde sonsuzluğu taşıyan Dostoyevski ilhamına sadık kalmış görünmez.
    Hakuchi’de, Rogojin’le Mişkin’in olduğu o son sahne, belki de Dostoyevski ilhamına en çok yaklaşan sahnedir. Ancak orada da asıl sorun ebediyeti içinde taşıyan dürülmüş ân’ın, sinema diline taşınmasındaki sorundur. Kurosawa, planları oldukça çok keserek, sürekliliği ve hâlin derinliğini azaltmış görünüyor.
    Polonyalı büyük yönetmen Andrzej Wajda, Nastasja filminde, Budala’dan sadece son sahneyi almıştır. Ancak Wajda’nın yaptığı şey büyük oranda, Nastasya Filipovna, Rogojin ve Mişkin’in helezonik yolunda yükselişlerini göz ardı etmek ve genellikle psikolojinin yüzeyselliğine teslim olmaktır. İki Japon kabuki oyuncusunun Mişkin’le Rogojin’i oynadığı film, “artık zaman olmayan ân’ın” sinema diline tercümesinde Hakuchi’den daha başarılı görünür. Belki de Budala’yı filme uyarlamak için, Dostoyevski’nin “kutsal sara” hastalığına içerden bakabilecek bir ilham ve gönle sahip olmak gerekiyor kim bilir…
    Hâlbuki film sanatı, tercüme edilemediği söylenen “edebi şiirleri” dahi görüntü şiirine tercüme edebilme potansiyeliyle önemlidir. Zaten asıl önemi tam da burada yatar. Bunu yapabilen yönetmenler vardır aslında. Ermeni yönetmen Sergei Paradjanov, Ermeni şair Sayat Nova ve şiirlerini adeta görüntü diline tek kelime etmeye dahi ihtiyaç duymadan çevirmeyi becerebilmiştir.
    Son tahlilde söylememiz gereken şey, Dostoyevski ile ilişki kuracak yönetmenin, bu ilişkiyi sadece onun dili üzerinden değil, anlamı ve ilhamı üzerinden kurabilecek bir algı ve “görü”ye sahip olması gerekliliğidir. Dilin açılımlamaya çalıştığı hakikat düzeyini, o edebi dilin üzerine bir başka dil ile kurmaya çalışırsa, hakikatle arasında perdelerin sayısını artırmaktan başka bir şey yapamaz yönetmen. Ancak dili, hakikatin bir perdesi olarak görür, dil yerine işaret edilen hakikate yönelirse ve o hakikatin belki bir başka form, dil ile yeniden inşasını düşünecek olursa, yapacağı Dostoyevski uyarlaması, direk edebi bir uyarlamadan çok daha değerli bir uyarlama olacaktır.




    (*)Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan); Doğu Batı
    Yayınları; İstanbul; 2011

    (1) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.106
    (2) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.117
    (3) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. 269-270

    (4) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. S 272
    (5) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. 278
    (6) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.206
    (7) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s..504
  • 734 syf.
    "Gerçekten de homo sapiens'in homo religiosus olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var."

    ________

    (Kitap içeriği hakkında bilgi içerir.)

    Kitabın önsöz kısmı yazarın kendi Tanrı inancının seyrinin samimi anlatımıyla başlıyor. Severek okuduğum bir başlangıç kısmı oldu.

    Kitabın 'Başlangıç' bölümünde, insanlığın tanrı fikrinin ilk izleri incelenmektedir. Bu izler bizi insanların anlam arayışına, bilinmeyene duyulan ilgisine ve korkusuna götürmektedir.
    Yaygın kanı, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bir evrimin olduğu yönündedir. Kitapta böyle olmadığı, ilkel insanlarda Gök Tanrı inancının olduğu, sonra bu durumun insanların zihninde yavaş yavaş önemini yitirerek rafa kaldırıldığı yapılan bir araştırma örnek gösterilerek vurgulanmaktadır. (Burada Gök Tanrıdan kasıt, spesifik olarak Türklerin dini olan Gök Tanrıcilik değildir.) Çünkü insanların tanrı evriminin en önemli yönlerinden birisi de guncellenebilir ve insanların zamanla değişen zihinsel yapılarına ve dünya görüşlerine uygun olmaları gerektiğidir yani islevselligidir. Diğer önemli özelliği pragmatik oluşudur. Bu özellikle Yahudilerin tanrı anlayışında görülmektedir; yani Yehova'da. Yehova, Yahudilerle diğer tanrılarla tapmamalari, sadece kendisine tapmalari karşılığında onları koruyacağı yönünde anlaşma yapan ve şiddet göstermeye meraklı gaddar ve oldukça tarafgil bir tanrı. Yani farklı tanrılara saygılı en azından tahammüllü Pagan Tanrı inancindan artık Yahudilerin tanrısı ile beraber yeni bir Tanrıya evrim söz konusu: Tarafgil, gaddar, şiddetten hoşlanan, insanlara anlaşma yapan, dünyaya müdahale eden... bir Tanrıya.

    Ayrıca şunu belirtmek istiyorum, yazar bu ilk bölümden vurguladığım durumları Sümerlerden itibaren mitoslara ve değişik çalışmalara değinerek kronolojik olarak açıklıyor.

    _______

    "... geçmişte kendilerini kurtardığında İsrailliler kendisine şunu söylerlerdi: "Bizi kurtarmakla kendini kurtarmış oldun."

    İkinci bölümde, İsrail Tanrısinin diğer Pagan tanrılariyla gerçekleşen var olma savaşının, sonra da tek kalmak için yaptığı savaşın izlerini takip ediyoruz.

    Yehova sıklıkla kendisinin tek olduğunu vurgulamasina rağmen Yahudiler, savaşın tehlikesinin geçtiği her dönemde eski Pagan tanrılarına dönüyorlar veya Yehovayla beraber onlara da ibadet ediyorlar. Bunda Yehova'nin daha çok savaşçı bir tanrı olmasi ve bu nedenle Yahudilerin sosyal hayatlarındaki gereksinimlerine ve isteklerine karşılık verememesi etkendir. Kıskanç ve bencil bir Tanrı olan Yehova da Yahudileri sürekli tehdit etmekte ve felaketler yoluyla tehditlerini somutlastirmaktadir. Tabiki burada Yehova adlı tanrı direkt bunu yaptı gibi bir anlatım oldu ancak gerçek: Yahudi halkını bir tutmak, belli kanunlarla sistemli, müreffeh bir toplum ve devlet sahibi bir halk yapmak için ugrasan Yahudi krallarinin, liderlerinin kendi düşüncelerini Tanrıya atfederek insanların itaatlerini sağlayabilmeye çalışmalarıdir.

    Sürgünden sonra Yahudilik dini resmen doğmuş. Çünkü sürgün sırasında insanların düştüğü büyük umutsuzluk ve cefalar, insanları Pagan tanrılarından yüzlerini cevirmelerine kendilerine en çok umudu ve yaşama tutunma isteğini veren Yehovaya sarilmalarina neden olmuştur.

    Yahudiligin Yunan felsefesiyle tanismasiyla, Yahudiler geçmişte hiç yapmadıklari bir şeyi yapmaya başlıyorlar: Tanrılari Yehova'ya felsefik temeller sağlama.. Tabiki burada Yunanlıların anlamlandirma temelli anlayisiyla değil, daha çok pragmatik anlayışla ve Tanrı korkusu temelli felsefelerini şekillendirmisler. Bilgelik, Yunanlıların dediği gibi zekanın değil, Yehova korkusunun eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Ve giderek insanla güreş tutan, insanla beraber yemek yiyen, insanla adeta kanka olan tanrı giderek ulvilesiyor, insandan uzaklaşıyor, insanın aklının alamayacağı, ancak onun yeryüzündeki etkilerinin izlenebilecegi kutsal imge haline gelmektedir. Hatta Yahudiler, tanrının ismini bile ağızlarına almayi kötü bir şey olarak görmüşler.

    Bölümün sonuna doğru, hahamlarin toplumsal düzeni koydukları kurallarla (kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcileri, görevlileri olarak görüp) sağlamaya çalıştıklarını ve bunun sonucunda giderek
    "insanların merhamet duygusunun gelişmesine ve Eksen Çağı dinlerinin temel özelliği, insan soydaşlarına saygı göstermelerine yardımcı olan bir ideale dönüşmüştür."

    _______

    "Bütün dinler değişir ve gelişir. Aksi taktirde mutlak hale gelirler."

    Üçüncü bölümde, Hristiyanlığin doğuşunu, Yahudilikten ayrılmasını ve gelişimini görüyoruz.
    Havarilerin içinde Pavlus, reformistligi ve ufkunun genişliği ve en önemlisi hırsıyla diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Pavlus'un şekillendirdigi İsa kültü ile Yahudiligin vahşi tanrisindan artık usanmis insanlar yavaş yavaş ilgilerini bu yeni oluşmakta olan Tanrıya çevirmişlerdir. Burada şunu belirtmek isterim, Pavlus'a çok haksızlık ediliyor. Çünkü sandığımız gibi ortada tamamlanmış, herkesin mükemmel anlayacağı şekilde bir tebliğ aşaması geçirmemis Isa'nin kafalarda soru işareti bırakmış öğretileri bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek Pavlus gerek diğer havariler, bu soru işaretlerine cevap arayan insanlar olarak da görülebilir.
    Pavlus, Yahudilikte reform yapmak isteyen ve goyim adı verilen Yahudi olmayanlara da dinin hitap etmesini isteyen birisi gibi gözüküyor bana. (Bu Pavlus harika biri demek değildir.)
    Ayrıca ne Pavlus ne de diğer Havarilerin anlatilariyla kafalardaki soru işaretleri dağılmiyor aksine daha çok soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bundan kaynaklı, Gnostikler, Markionistler gibi daha birçok teolojiler oluşuyor.

    Bu teolojilerden Origenes'in fikirlerinden oluşani, Kitabı Mukaddes'in simgesel okumayla yani işi mecaza dökerek anlasilabilecegi yönünde. Bu zat ile beraber sanırım 'ya siz yanlış anladınız, orada mecaz var' anlayışı başlamış.

    Mecazci Origenes'ten daha önemlisi ve fikirleri bizim tasavvufcularin fikirlerini anımsatan hatta çok benzer olan Plotinos'tur. Bu zat da ancak kendi içine dönerek insanın kendisini Nihai Bir diye isimlendirdigi şeyi (Tanrı gibi) anlayabileceğini, onunla bütünleşebileceğini ve O olabileceğini söyler. Şu fikri hepinize tanıdık gelecektir eminim:

    "O Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama bununla birlikte, o hepsidir."

    Romalılar, geneksel bir anlayışa sahip, yeniliğe yani dini konularda yeniliğe kapalı oldukları ve ataların dinlerine uymayanlari (kendi Pagan tanrılarına inanmiyorlar diye değil, Yahudi olan bu insanlar kendi Yahudi inançlarına uymadiklari için) sapkin olarak gördükleri ve düzeni bozmaya yönelik tehlike olarak gördükleri için Hristiyanlara hoş bakmamislar ve yayılmasını engellemeye çalışmışlar. Lakin Konstantin, Hristiyanligi resmi din olarak kabul edince ibre Hristiyanliga dönmüş. Hristiyanlik, merkezi kilise etrafında sekillenmeye ve kentli bir din olmaya evrilirken başlarda kilisenin, aşırıci, vahşi, kan isteyen teolojileri uysallastirarak olumlu bir yol izlemiş; barışçı bir izlenim kazandirarak insanların gönlünü kazanmıştır.
    Ancak bu gelişmeler Hristiyanligin Tanrısinin doğum sancılarıydi sadece...

    _______

    "Gerçekte Tanrı'ya 'Hiçlik' demek daha doğrudur."

    Dördüncü bölüm, doğumunu 20 Mayıs 325 yılında İznik Konsilinde tamamlayan Hristiyanlığın Tanrısı yani Teslis inanci üzerinedir.
    İki temel üzerine şekillenen bu teslis tartışmalarinda;

    Arius'un başını çektiği kesime göre, İsa insan olmasa şayet, insanlara bir örnek oluşturmayacagi üzerinden yola çıkarak şekillenir. İsa örnek alınamazsa insan Tanrisalasamaz. İsa mükemmel oğul olarak tefekkür etmiş ve insanlar da onu örnek olarak aynı yolu izlemelidir.

    Athanasius'un başını çektiği gruba göre ise durum şudur: insanı kalitimsal olarak zayıf görür ve hiclikten gelen insanın günah işleyerek hiçliğe dönüşünü ancak Tanrı müdahale ederek, her şeyi kendisinden yani logostan yaratarak kurtarabilir.

    Bu iki anlayış İznik'teki konsilde kozlarını paylaşır ve Athanasius'un fikirleri galip gelir. Sonuç olarak meşhur teslis inancını anlatacak olursak: Tanrı tektir. Tanrıyı anlatmaya aslında hiçbir kelime ve anlatım yeterli gelemez,hep eksiklik olur. Bu nedenle Hristiyanlar, Tanrınin kendisini Baba, Oğul (logos), Kutsal ruh olarak gösterdiğini söylerler. Daha doğrusu dışardan bakan insan bu şekilde görür ancak içinde Tanrı tektir. Bunu şu şekilde ifade edersek: Dışardan yüzüme bakarsanız gözlerimi, ağız ve burnumu ve kulaklarımi görürsünüz. Ancak aslında ben bunlarla beraber daha derinde Tek Ben'im. Özümü göremeyen insanlar dışardan beni bu üçlü olarak görür, bu üçlünün ardındaki Bir'in farkına varırlar.

    Kregyma ve Dogmaci olarak iki farklı yönü olan Hristiyan bilgilerinin ilki, daha çok kutsal metinlerin açık öğretisine dayanır ve daha çok Batı Hristiyanligini sekillendirmis; ikincisi ise sözcüklerin ardındaki gizemlere yoğunlaşmış ve bu da daha çok Doğu Hristiyanligini şekillendirmis.

    Roma'nin barbar kavimler neticesinde parçalanmasi, büyük zarar görmesinin de etkisiyle Augustinus'un ilk günah öğretisi ile beraber Batı Hristiyanligi ve dolaylı yoldan Doğu Hristiyanligi hayli olumsuz etkilenmiş ve ayrılıklarin daha da artmasına ve insanın dünyaya daha çok yabancilasmasina sebebiyet vermiştir. Doğumunu yapan Teslis'in sancıları hiçbir zaman dinmemis ve hala devam etmektedir.

    _______


    "Muhammed olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632'de öldüğünde, Arabistan'ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummalı (ümmet) içinde toplamıştı."

    Beşinci bölüm, Birliğin Tanrısı adıyla veriliyor ve İslamın Tanrısina ayrılmış. Yazar Arap toplumundaki kabile hayatınin, mürüvvet anlayışının bireycilige değil aşiretciligi yani toplumcu düşünmeyi temel aldığını ve bunun üzerinden şekillendigini vurgulamaktadir. Bu anlayışın sonucu olarak Arapların derin ve kuvvetli bir eşitlik inancinda olduğunu, ihsan ve merhamete dayanan erdemlere önem verdiklerini ve ertesi günü düşünmeyen bir yapıda oldukları söylenmektedir. Zamanla Mekke'nin ekonomik olarak yükselmesi sonucu kapitalist bir düşüncenin hakim olduğunu ve bireyselliğin arttığını, klasik Arap geleneğinin zedelenmesi neticesinde toplumda bir çöküş yaşandığını ve Muhammed'in bu çöküşün gidişatını değiştirmek için bir şeyler yapmak istediği soylenmektedir. Ayrıca Muhammed'in mensubu olduğu Haşimilerin etkinliğinin her geçen gün azaldığı da bir etkendir. Çöküşü engellemenin yolunu birlikte gören ve bunun en iyi Arapların da bildiği ve taptığı en büyük tanrılardan olan Allah'ın etrafında şekillenecek bir ümmet anlayışında bulan Muhammed çalışmalarına başlar ve öldüğünde büyük bir şekilde amacına ulaşır. Yazar bu konuda, Muhammed'in başta evrensel bir amacının olmadığını Mekke ve çevresine hitap ettiğini dile getirmektedir. (Kuran'dan yola çıkarak).

    Yazara eleştirim olacak: Yazar objektif davranayım derken aşırı olumlamaya girişmiş. Belki de yararlandığı kaynaklardan ötürü böyle bir fikri oluşmuş da olabilir. Çünkü olumlu gözüken âyetleri veya literatürü görmüş, bunlari ilk anlamlariyla anlayıp degerlendirmiş lakin olumsuz gözüken ayet ve literatürü ya es geçmiş ya da bunların ilk anlamlariyla değil de mecazi olarak değerlendirilmesini, başka bir anlamları olacağı yönünde fikir belirtmiş. Bu bence fazla olumlayan bir davranış olmuş ve objektifliğine zarar vermiş. Bu bizde de sıklıkla yaşanır. Mesela bizim dışımızdaki bir dini, ideolojiyi, bir fikri, kişiyi vb eleştirirken objektif davranayim derken aşırı korumacı ve olumlayan bir psikolojiye girebiliyoruz.

    Yazar, Muhammed'in ölümünden sonraki Hristiyanliktaki Arius- Athanasius tartışması gibi bir tartışmanın Mutezile- Hanbeli eksenli yaşandığına dikkat çekmiş.

    _______

    "Felsefe kendi inancını getirmekteydi."

    Altıncı bölüm: Filozoflarin Tanrısı'nda, üç dinin de Tanrı inançlarına akıl unsurunu katma çabalarını görmekteyiz. Bu işe ilk başlayanlar olarak Eski Yunan filozoflarinin eserlerini Arapcaya çevirerek hızla bilimde, felsefede, astronomide gelişmeye başlayan İslam dünyasıdir.

    Bu bölümde Kindi, Er Razi, Farabi, İbni Sina, Farabi, Gazali ve İbni Rüşd'un Tanrı hakkındaki akıl yürütmelerini, akılla Tanrı anlaşılabilir mi? temelli sorularını nasıl cevaplandirdiklarini görmekteyiz. İçlerinde en marjiinali Er Razi gözükmekte; "Vahyedilen öğretilere dayanmak yararsizdir çünkü dinler birbirleriyle uyuşmayabilir. Hangisinin doğru olduğu nasıl söylenebilir?" fikrine sahiptir.

    Diğer filozoflarin görüşleri akıl eksenli giderken, Gazali aralarından siyrilarak, felsefenin ve aklın Tanrıyı anlamada yetersiz olduğunu ve bunun boşa bir çaba olduğunu söyleyerek ve zamanla düşüncelerinin İslam dünyasına hakim olmasıyla da beraber İslam dünyasında Tanrı hakkındaki tartışmalar, fikirler akıl temelli değil inanç, mistisizm temelli yürümeye başlamıştır. Son felsefeci İbn Rüşd'un İslam dünyasında fikirleri rağbet görmez ancak Batı, onun sayesinde Yunan filozoflari tanır ve Batı da biraz geç kalarak bu tartışmalara katılır. Ayrıca İbn Rüşd'un öğrencisi Meymun da Yahudilikte bu akılcı temelli Tanrı tartışmalarına, öğretilerine başlar.

    Bölümün sonunda yazarın vurguladığı şu nokta çok önemlidir: "Bu kanıtlar inanmayanları ikna etmek için geliştirilmiş değildir çünkü bizim çağcıl anlamımızla ateistler henüz ortada yoktur."

    Şu açıdan çok önemlidir: Günümüzde televizyonlarda sıklıkla rastladığımız özellikle son birkaç yılda artan modernist hoca ve birkaç felsefeci 'ontolojik argüman ..' gibi argumanlarla aklında soru işareti olan insanları dinde tutmaya çalışıyorlar ve bunları bu bölümde işlenen filozoflarin kanıtlarıyla yapmaya çalışıyorlar. Lakin bu bölümdeki filozoflarin Tanrıyı kanıtlama çabaları yoktu, çünkü bu tartışmalarına başlamadan zaten Tanrıyı kesinkes olduğunu kabul edip sadece akılla da Tanrıya ulaşabilir miyiz? çabasındalardi. Bu nedenle günümüzde bu argumanlarla özellikle ateistlere karşı çok dayanıklı argumanlar yarattığını sananlar, baştan çelişkiyi göremiyorlar, ateistler Tanrıya inanmıyorken, Tanrınin olduğunu baştan kabul edip üstüne şekillendirdiğin argümanların bir değeri yoktur ki onların nezdinde.

    _______

    "Tanrı gizemdi."

    Yedinci bölüm: Mistiklerin tanrısı başlığıyla verilmektedir. Filozoflarin akıl temelli olan Tanrısı insanların tatmin edemiyor ve insanların duygularına ve zihinlerine uzak kalıyor; Gazali örneğinde olduğu gibi insanları çıkmaza sokuyor. Bu nedenle görüyoruz ki üç dinde de insanlar şu ortak sonuca varmışlar:

    - Sadece akıl Tanrıyı anlamak ve ona ulaşmak için yeterli değil.
    - Sonra bir adım daha öteye geçip şunu demişler: Tanrıya ulaşmak imkansızdır. "Peki napacağız!?" diye şaşıran ve aklında soru işareti oluşanlar olunca da Tanrının ancak yansımalarını görebiliriz sonucuna varmışlar, kelimeler ve lugatimiz bu konuda yeterli gelmez denmis. Hatta bu nedenle Doğu Hristiyanlığında bilinçli sessizlik diye bir anlayış var; Tanrıyı ifade edemeyeceğimiz için susuyorlar. Batı Hristiyanlığı, buna sanırım çok gıcık olmuştur. Düşünsenize teolojik bir tartışma var, Doğuya soruyorsun, adamlar susuyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

    - Sezgisel olarak Tanrı anlaşılabilir denmiş, buradan da işte mistizm ve bizdeki Sufizm almış başını gitmiş ve zamanla da İslam dünyasında çok etkin olmuştur.

    İçsel deneyime önem veren bu akıma göre Tanrıyı dışarda aramak gereksiz bir çaba. Çünkü Tanrı herkesin içindedir hatta herkes Tanrıdan bir parçadır. Adeta Tanrı her insanın içinde keşfedilmeyi beklemektedir. Hallacı Mansur'un ifade ettiği şekliyle 'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)... Bu kendi sonunu getirmiş, o işin başka tarafı ve mistik öğretilerin peşinden gidenlerin adeta kaderi olmuş bu durum.

    "Sufilere göre Hristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaratılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı."

    Gerçekten çok marjinal insanlara benziyorlar. Ancak geleneksel din anlayışından çok daha anlayışlı ve hoşgörülü bir akım Sufizm. Çünkü her dinin Tanrıyı bir anlama etkinliği tarzı görüyorlar, dolayısıyla bu da hoşgörü ve saygıyı beraberinde getiriyor.

    Suhreverdi adında önemli bir insan var, karmaşık bir öğretisi var ama nihayetinde kutub'luk denen fikir bu kişiden çıkmış anlaşılan ve 'Mistiklerin kaderini' yaşamış ve canından olmuş.

    Bölümde başka anılan kişiler: Muhittin Arabi, Mevlana, Kabbalacilar ve Eckhart gibi Hristiyan mistikler... Farklı dinden ve farklı yıllarda yaşamış olsalar da temelde öğretileri aynı noktalara değinmektedir.

    "Mistisizm Tanrı dinlerinin görünürde terk ettiği eski mitolojileri canlandırıyordu."

    Bu cümle çok önemli özellikle 'görünürde terk ettiği' kısmı..

    _______

    "O'na yalnızca akıl yoluyla ulaşmaya çalışmak tehlikeli olabilir..."

    Sekizinci bölüm: Reformistlerin Tanrısı başlığıyla veriliyor; ağırlıkla Hristiyan dünyadaki Reform çabalarına egilmekle beraber İslami ve Yahudi dünyadaki yakın zamanlarda yaşanan gelişmelere de deginiyor.

    İslami çevrelerden özellikle Hindistan'da Moğolların hakim olduğu zaman hükümdarlik yapan Ekber'in bütün dinlere karşı hoşgörülü tavrı takdire şayan. "1575'de bütün dinlerden bilimadamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir 'İbadethane' kurmuştur." Bu yaptığı onun o çağa göre ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu gösteriyor. Ekber'in fikri kelime manası Tanriya teslim olmak olan İslama her inançla varilabilecegini yönünde. Hükümdar olmasa muhtemelen taşa tutarlardi adamı.

    Yahudiler'deki durum: Luria adındaki bu dini konularla ilgilenen kişi, kötülük üzerine yoğunlaşmış ve sonuç olarak oldukça karmaşık bir fikre ulaşmış. Bu fikir kısaca Tanrı kendi dışında ancak kendisinin tezahuru olan bir dünya yaratıyor. Yani Tanrı'dan dışarda olduğumuz için kötülük vardır diyerek iyi Tanrının zihinlerde hüküm sürmesinin devamlılığını sağlamaya çalışmış.
    Yahudilerin mistikleri Kabbalacilar özellikle 1492'deki İspanya'dan sürgünü eski büyük sürgünleri gibi görmekteler. Yani, bu sürgün onları eski sürgün kadar sarsmis ve kötü bir ruh haline büründürmüş. Her zaman olduğu gibi çevresel etmenler, çağın iyi veya kötü şartları etrafında Tanrı imgesinde reformlar da beraberinde gelmiş. Buna göre, Tanrı kargaşa yarattığının farkında ve ilk planı Adem'i kendine bu ortamda yoldas yapmak ancak Adem elmadan (evet elma değil Bilgelik ağacı ama ben elma diyecem) yiyor ve Tanrisal ışık bir yere hapsoluyor yani tanrının plan bozuluyor. Tanrı ikinci plan yapıyor. Bu hapsolan ve aynı zamanda dağılan Tanrisal ışığı toplamakla İsraili görevli biliyor. Hatta Tanrı planları için Israile muhtaç gibi.

    "Yahudiler, Tanrı’yı yeniden biçimlenme ve O'nu yeniden yaratmakta ayrıcalık sahibidirler."

    Bu anlayış şu açıdan önemli. Bu öğreti sürgünün getirdiği eziklik psikolojisini aşmalarini sağlayarak özgüven veriyor Yahudilere ve günümüze değin izleri yansıyor.

    Hristiyan dünyada Katolikler ve Protestanlar başta olmak üzere birçok akım ortaya çıkıyor. Luther'in başını çektiği Protestanlar, oldukça kaderci bir anlayışa sahipler ve iyi veya kötü olmanın insanın elinde olmadığını, Tanrınin her şeye hakim olduğunu, onun takdiri olduğu şekilde yaşadığımızi söyleyerek, hayatın her alanını saran bir Tanrı imgesi telkin etmişlerdir. Bu durum da insanların akın akın karamsarlığa bürünmesine sebep olmuş ve bu sebepten olsa gerek Luther'in görüşleri Almanya ile sınırlı kalmıştır. Luther ayrıca antisemitik ve kadın düşmanı bir kisilikmis. Ben modern biri sanıyordum.
    Buna karşın Calvinizm denen akım ise uluslarası bir hedef gütmüş ve insanlara tercih hakkı verdiği için insanlara daha olumlu esinler; hayatları hakkında söz sahibi olma hissi vermiş. Dolayısıyla çok daha genel ve etkili bir etkisi olmuştur. İngiltere'de bu akımdan etkilenen, başını Cromwell'in çektiği Püritenler Devrimi yaşanmıştır.
    Serveto diye bir din adamı, teslis insan ürünüdür fikri yüzünden ülkesinden kaçarak Calvinistlere sığınıyor ancak orada kellesi vuruluyor. Bölümde o adama üzüldüm.

    İslam bilgilerinin geçmiş çağlarda üzerinde uzun uzun tartıştığı, akılla çözmeye çalıştığı: "Tanrının her yerde hazır ve nazır olmasının
    insanın serbestligine etkisi, Tanrınin her şeye gücü yettiginden kaynaklı insanın kendi kurtuluşu hakkında söz sahibi olamayacağı.." gibi birçok paradoksal sorunlarla yüzleşmeye başlayan Hristiyan Reformistler, işin içinden cikamamislar. İslam dünyası ve Yahudi dünyası bu sorunları aklı bu işlerden uzak tutup, mistisizm ile aşmıslar yada aştıklarini sanmalarına karşın Hristiyan dünyasında bu oldukça sıkıntılı bir süreç olmuş. Kutsal metinlerin de sözlük anlamlariyla anlasilarak akılla manalandirilmasi yolunu tercih eden Reformistlerin çabaları çözüm yerine insanların kafalarının daha çok karismasina sebep olmuştur. Bunun sonucunda bir hakaret terimi olarak kullanılan ateist ve ateizm giderek insanları sarildigi ve insanların sempatiyle baktığı bir akım olarak filizlenmeye başlamıştır.

    _______

    "Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir"

    Voltaire

    Dokuzuncu bölüm: Aydınlanma

    Sanayileşmeyle beraber gelen sosyal, ekonomik .. değişimler neticesinde Tanrı fikri Avrupa'da bambaşka bir hale geliyordu. Tarım toplumlarında toplulukcu anlayış giderek bireysellige doğru gidiyordu.

    Pascal, bu konuda bir ilke imza atarak inancın kişisel bir olgu olduğunu söyledi. Pascal aynı zamanda bilimsel çalışmalar neticesinde insanın evrendeki izbe yerini görünce yaşadığı şaşkınlığı ile, Tanrıya inandığını ancak kimseye bunu kanitlayamayacağını düşündü.

    Descartes, evrene baktığında bir Tanrı göremedi, gördüğü karmakarışık bir durumdu; "akıllıca bir planlamanın bir belirtisini de göstermiyordu." Ancak Descartes inanmak isteyen bir inançlı olduğu için Tanrıyı bulmak konusunda inatçı bir tutum izlemiş ve bunu insan zihninde bulmuştu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Önce bir kusursuzluk kavramı olmalı ki kusurluluk olsun anlayışı ile Tanrıyı kanitladigini düşündü.

    Newton ise doğaya, evrene baktığında Tanrıyı kanitlayacagini düşündü. Onun kanıtı ise meşhur: Evren bu kadar mükemmel ise bunu yapan bir düzenleyici olmalıdır o da Tanridir oldu. Yerçekimi ve kütle çekim yasaları ile gezegenlerin mutlak bir düzende olduğunu ve burdan da evrenin mükemmel bir düzende olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayrıca Newton, son zamanlarda ülkemizde de artan "Din başta mükemmeldi, peygamberin dinini sonrakiler bozdu;bu nedenle dini temizleyip öze dönelim" diyenlerle aynı düşünceleri paylasiyormus. Bizimkiler Emevi- Abbasileri sorumlu tutmuş, Newton ise Athanasius ve kankalarini..

    Spinoza, geleneksel aşkın Tanrı fikrine karşı çıkmış ve panteist bir tanrı anlayışı ortaya koydu.

    Kant'a göre geleneksel kanıtların hepsi aslında mantıklı değildi. "Kant'a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen, bir kolaylıktı." Kant'ın Tanrı anlayışı pragmatik: Ahlak anlayışında Tanrıya ihtiyaç vardı buna karşın dinin birincil konumunda artık ona göre insan vardı.

    Ayrıca Remairus da bu dönemde tarihçilerin aydinlanmasinda ön plana çıkarak, Isa'nin tanrı veya oğul fikrine karşı çıkmış yani Teslise karşı çıkmış; İsa adil bir devlet kurmak isterken emellerine ulaşmayıp öldürulmüstü ve inciller de onun ardından bol gizemli bir üslupla yazılmıştı.

    Yahudi dünyasında aydinlanma dönemine Sabetay Sevi damgasını vurmuşa benziyor: Natan, Sabetay Sevi'yi Mesih olduğuna inandırıyor ve daha sonra da dünyadaki Yahudilerin birçoğunu buna inandırıyor. Nihayetinde Osmanlı sultanınin ya müslüman ol ya da öl seçeneklerinden Müslümanlığı seçmesi, Yahudilerin igrenerek hatırladıklari ve unutmak istedikleri bir kişi yapıyor kendisini. Ancak ilginçtir, sonları Sabetayin mesihciliginin üzerine kimisi akilcilik kimisi mistisizm koyarak değişik akımlar oluşturmuslar.

    Bilimle ulaşmak istenen Tanrı anlayışının çöküşüne en güzel örneklerden birisi Diderot olsa gerek: Diderot başta doğadaki düzenden yola çıkarak bunun ardında bir güç olmalı diye düşünürken zamanla düzenin olmadığı, karmaşık bir döngünün olduğunu görüp Tanrının olup olmamasiyla ilgilenmemeye kendisini sevk ediyor.

    Artık aydinlanma döneminde, materyalist ateizm doğdu; hatta incili de yayınlanıyor yani Holbach'in kitabı. Holbach tarihsel şekilde yaklaşıyor ve maddeye vurgu yapıyor aynı zamanda ve Tanrı fikrini reddediyor.

    Öte yandan Laplace "Tanrı'yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona "Bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı;
    Je n'avais pas besoin de cette hypothesela."

    Yani Türkçe meali: "Bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

    _______

    "Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrı’yı kabul edilemez kılabilir demişti.."

    Onuncu bölüm: Tanrı öldü mü?

    Yeni bir çağ vardı insanlığın önünde. Özellikle icsellestirilmemis bir Tanrı anlayışı olan Batı için kritik zamanlardi. Yahudiliği suçlayan ve sonra da biraz icsellestirmeye çalıştığı Tanrısı ile Hegel son çırpınışlari yapsa önce 1882'de Nietzsche yaklaşan tehlikeyi haber verdi: Tanrı öldü, onu biz öldürdük !

    Batı her zaman somut bir Tanrı anlayışına sahip olduğu için Tanrının ölümü şiddetli ve keskin olmuştu. İslam aleminde ise yaşanan tartışma başka eksenliydi. Yazar, Muhammed'in İsa gibi başarısız olmadığı ve ardından gelecek yüzyıllarda da yaşanan başarıların Müslümanlar nezdinde Tanrının kanıtı gibi olduğunu dile getirmektedir. Lakin Batı'ya karşı mağlup olunulmasi ve eziklik psikolojisi Müslümanların bu başarılı Tanrı imgesinin zedelenmesine sebep oldu. Batılılasma Atatürk'ün Türkiye'sinin başını çektiği şekilde başladı. Burada yazar radikal değişikliklerin Freud'un öngördüğü gibi ilerde sorunlara yol açtığını belirtir. İslam dünyasında tarihsel Tanrıya karşı girişilen yenilik hareketinin temelini Kuran'ı esas alarak geri kalan yükleri atarak Muhammed zamanı yaşanan İslam'ı canlandırma şeklinde yaşanmış ve hala yaşanıyor.

    Yahudi dünyasında ise Siyonistlerin ateistliğe ve laikliğe meyletmis Tanrı anlayışı akın akın Kudüs'e gitmekteydi. Nazilerin tüm dünyayı şoke eden Yahudi katliamı başta Yahudileri olmak uzere birçok insanin geleneksel Tanrı anlayışını zedeledi ve bu anlayışın itibarını yerle bir etti.

    Tanrı öldü, şayet ölmediyse bile öldürülmesi gerekiyordu. Nietzsche uyarıyı yapmıştı.

    _______

    "İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır."

    Son bölümde yazar, Tanrı'nın geleceğinin olup olmadığını sorguluyor. Son dönem düşünürlerin fikirlerine kısaca değinerek kendi fikrini dile getiriyor. İnsanın modern dünyanın getirdiği bireysellesme gibi etmenlerle giderek daha yalnız, umutsuz, karamsar olduğunu, bir boşluğa düşme evresinde olduğunu vurgulamaktadır. Bölümün başında verdiğim yazarın sözünde olduğu gibi bu boşluğun doldurulacağını düşünen yazar, boşluğu dolduracak Tanrı konusunda net bir fikri yok. Bu konuda en net fikri, geleneksel kisilestirilmis, her şeyi bilen, ceza veren .. bir Tanrınin insanın boşluğunu dolduracak bir Tanrı olmadığıdır. Mistiklerin tanrısına göz kirpsa da o da günümüz hızlı yaşamında herkese hitap etmiyor. Yazar nasıl bir Tanrı boşluğu doldurur bilmiyor ancak bunun izlerinin Tanrının Tarihinde bulunabileceğini düşünüyor.

    _______

    Bu söz benden:

    "İnsanlar kitaplardaki Tanrıya inanır, zihinlerindeki Tanrıya uyarlar.."