• 184 syf.
    Spoiler içerebilir !!!
    (kitabı okumadan inceleme adına yazdığım kitapla ilgili kişisel görüşlerimi okumayın...kendi fikirlerim noktasında altını çiziyorum çünkü bence inceleme başlığı altında yazılacak her bir cümle kitabın özeti niteliğinde olmamalıdır!!!
    Hemen hemen her kitap da arka kapak da kitabın anlatımı zaten yapılmaktadır.Şahsıma münhasır anlatım tarzı içinde kitabın ben de bıraktığı duygular,serzenişler,olumlu olumsuz eleştiriler ve kendi iç sesimle yorumlamam esas alınmıştır.)
    Kitap ön resmin deki kurgusal kız resmi,;uzun süreden beri kitaplığımda duran bu romanı okumayı geciktirmem de başrol oynadı.2. Dünya savaşı konusunda yazılan tüm kitaplara özel bir ilgim olsada kapak resmindeki kız resmi ve kitaba ismini de veren clarissa adı bana sadece kitabın bir aşk kitabı olduğunu çağrıştırdı🤦‍️ama yanılmışım ,hem de çook.Hatta iddia ediyorum eğer ki yazar intihar etmeyip kitabı tamamlasaydı tam bir dünya klasiği,best seller (en çok okunan ve satılan) kitap olurdu.Neyse bu konular çok tartışılabilir yoruma açık olarak zevk meselesi haline gelsede asıl gerçek olan şey ; stefan zweig in intihar etmeden önceki psikolojik durumunu karşı cinsin gözün de olsa bile çok iyi yansıtmış.Şöyleki ben bile son 3 sayfaya geldim,kitap bitecek ve hala diyorum ki clarissa ne yapacak? son 3 sayfaya yazar nasıl bir son saklamış? İşte onun heyecanıyla çok dar bir zamana sığdırılmış bir anımda kitabı bitirmek için kendimle yarıştım.Bitti ama hikayenin yarım kaldığını farkedince,bi son sayfa daha vardır diye kendimi güdüledimse de acı gerçek şu ki yazar 61 senelik yaşamına son vererek ,biz okuyucuları kitabı okuyup sonuna geldiğimiz halde öyle bir yarım kalmışlığa buluyor ve üzüntüyle karışık allak bullak bir duygu seline gömüyor...Aslında kitap da da anlatıldığı üzere güzel günler hep beklemekle geçiyor umutlar tükenmiyor ama insanın ömrü gidiyor iyiler galip olmalıyken kötüler kendine bir çıkar bulup pastadan büyük dilimi kapıyor.Biz kadınlar da annelik duygusu altında ezilip dünyayı izliyor ve boğazımıza düğümlenediğimiz aklımızın fazlasıyla erdiği ama gücümüzün yetmediği savaş olgusunun yağmuru altında ıslanıyoruz...
  • 480 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Güzel bir kitabı daha bitirdim. Çok dinlendirici oldu benim için. Özellikle hayatlarının karışık bir döneminde olan insanlar bu kitabı okumalı. Tabi önce Küçük Mucizeler Dükkanı’nı bitirmelisiniz. Bir Yumak Mutluluk serinin ikinci kitabı. Yazar karakterleri çok iyi oluşturmuş. Karakterleri tanıdıktan sonra hayatlarındaki tüm olumsuzluklara tanık oluyor ve bu sorunlarla nasıl baş ettiklerini görüyorsunuz. Kitabın içinde bolca klişe var ama kitabı iyi yapan zaten olaylardan daha çok karakterlerin olaylar içinde işlenişi. Onlarla gülüyor onlarla üzülüyorsunuz. Kitap okumayı güzel yapan bu değil mi? Başka başka hayatlar tanımak, tanımadığınız sokaklarda dolaşmak, Tatmadığınız onlarca duyguyu tatmak...

    https://www.instagram.com/...igshid=1c7lslw0fb36s
  • 288 syf.
    ·7 günde·10/10
    İlber Ortaylı'nın okuduğum tarih kitapları sonrası vereceği tavsiyeleri merak ederek bu eseri almış idim. İyi ki de almışım. Gezilecek yerlerden,eğitim,edebiyat,müzik,sanat ve birçok alanda vermiş olduğu tavsiyelerin sanırım her biri altı çizilecek cümleler idi. Bilhassa eğitim üzerine muhteşem tesbitleri mevcut lakin kendinin de dediği gibi dinleyen yok. Heralde bu sayfaya yaptığım kitap alıntılarında en fazla bu eser olacak. Umarım bir gün siyasetçiler herşeyi ben bilirim havasından çıkar da İlber Ortaylı gibi elit insanlarımızı dinleyerek ülkenin kalkınması için yenilikler yapabilirler. Şimdiden iyi okumalar dilerim. Sakın cahil kalmayın
  • 408 syf.
    BİR SEN VAR SENDE, SENDEN İÇERİ, SENİ SEN YAPAN...

    Öncelikle yolculuk uzun sürdü. Sıkıcı mıydı? Bazen sıkıldım, yalan yok. Sürekli bir bilgi bombardımanına tutulmak her zaman ilgi çekici gelmeyebilir. Ben de bu durumdan muzdarip oldum. Bazen aynı şeyleri tekrar tekrar okuyormuşum hissine kapıldım, bazen de aynı şeyleri gerçekten de tekrar tekrar okudum. Bu nedenle de bu muhteşem kitabın muhteşem puanını biraz kırmak durumunda kaldım. 2017 Wellcome Kitap Ödülü finalisti bu kitap. Birinciyi merak ediyorsanız işte burada: https://wellcomebookprize.org/past-prizes/2017
    Bu kitapla aynı yayınevinden, Yaşayanı Onarmak adıyla yayınlanmış. Diğer kitabı okumadım, diğer adayları da okumadım ama bazen okurken öyle bir ruh haline büründüm ki, "ulan şu kitap dururken birinciliği nasıl olur da başka kitaba verirsiniz?" demekten kendimi alamadım.

    Kapaktan, bazı okuyucuları irrite edecek bir detayla başlayalım: New York Times Bestseller. Biliyorum, bazı bestseller'lar reklam becerisiyle, başarılı tanıtımlarla ya da ünlü yazarların, yayıncıların, gazetelerin köpürtmeleriyle bir yerlere gelen kitaplardan oluşmakta ama bu durum, bilimle alakalı kitaplarda biraz daha geri planda kalıyor diye düşünüyorum. Kurgu kitaplarda yine işkillenmeye devam edebilirsiniz, hak veririm. Kapak resmi ise, işin iç yüzüne dair hafiften bir fragman sunmakta. İnsan bedeni ve her yeri siyah noktalarla bezeli. Yoksa bu insan evladı, her yerini saran bir hastalıkla mı pençeleşmekte? Hayır hayır. Sakin olalım. Kitap, mikrobiyotamızdan, bizi yataklara düşüren, organlarımızı veya uzuvlarımızı yitirmemize sebebiyet veren, hatta bizi öldüren mikroplardan ziyade, bizi biz yapan mikroplardan bahsetmekte. Ve böylece kafamızdaki mikrop algısını da yerle yeksan etmekte. "Devrim niteliğinde bir kitap" deyimi kullanılacak olsa, bu kitap için seve seve kullanırdım.

    Kitap, içerik olarak bilime meraklı okuyucuları cezbedecek düzeyde. Ama bazen bilimin içinden gelmeyen bir okuyucuda "ne okudum ben şimdi?" sorusunu da sorduracak düzeyde teknik bilgiye sahip. Ben okurken özellikle kurşun kalemimi yanımdan hiç eksik etmedim ve sayfa sayfa altını çizdiğim, alıntıladığım, yıldızladığım ve de birçok bitki, hayvan, virüs ve bakteri adı işaretlediğim bir okuma deneyimi yaşadım. Herhalde bu da benim gibi, kitaplarını çizmekten dahi imtina eden bir okur için apayrı bir deneyim oldu. Ama verimli olması adına, eğer bu kitabı okursanız size de bunu yapmanızı tavsiye ederim.

    Bilim kitaplarında spoiler gibi bir durumun olmayacağının rahatlığında olarak ve de kitabı okumamış olan okurların ağzına da birer parmak bal çalmak adına, kitaptaki birkaç ilgi çekici kısımdan bahsetmek gerektiğine inanıyorum. Mesela, insanlarda hastalık etkeni olan bakteri türlerinin sayısı 100'ü geçmez. Fakat bedenimiz trilyonlarca bakteriye ev sahipliği yapar. Bağışıklık sistemi, vücudumuz patojenler tarafından saldırıya uğradığında devreye giren bir askeri birlik değil, vücudumuzdaki mikropların uyum içinde olmalarını sağlayan uzlaştırıcı rolündedir. Bizim için yararlı olan bakteriler, işler değiştiğinde bizi sırtımızdan vuracak Brütüs'lere dönüşebilirler. Hatta işler sarpa sardığında, tüm mikrobiyotamız bize karşı cephe alabilir (disbiyoz). Mikropların davranışlarımızı, ruh halimizi, vücut yapımızı vs. nasıl şekillendirdiğini ise hiç anlatmıyorum. Ve dahası, burada sadece insan vücudundan bahseden başlıklardan bahsettik. Doğada mikroplar ile alakalı daha neler var neler...

    İçeriği dopdolu bir kitaba içeriği dopdolu bir de inceleme yazmak, bana kalırsa kitaptan rol çalmaya yeltenmek olur. İyisi mi ben incelemeyi burada sonlandırayım, siz de mikroplarınızı sevin ;) Bu arada, kitabın ilgi çekici sloganı olan "Bu kitabı okuduktan sonra muhtemelen bir 'favori mikrop'unuz olacak" kısmının hakkını verecek olursak, benim favori mikrobum olabilecekken, hemcinslerime savaş açışı sebebiyle favoriliği kıl payı kaçıran ama ilgimi de fazlasıyla çeken Wolbachia'yı seçiyorum.
  • 184 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Sevdiğim yüreğin bana armağanı...
    Nasıl sevilmez ki bir çocuk kalp? Nasıl büyük ve hayallerle dolu olmaz ki o cana bu dünya?
    Değirmen taşında usul usul ezildiği de oldu içimin, gülmekten kahkahalara teslim olduğum da.
    İnsanın özü sevmekti... Sevmenin özü Tanrı. Ne kadar seversek, Tanrı o kadar bizimleydi. Şimdi gökyüzüne emanet ettiğimiz sevdiklerimize gelsin, bu kitap.
    Okumaktan kaçıyorsanız köşe bucak... Bir gün sarılacaksınız Şeker Portakalı’na.
  • 97 syf.
    ·Puan vermedi
    Agorafobi, OKB, panik atak; bazıları için sadece hayatlarında birkaç kez duydukları ya çok yüzeysel olarak bilgi sahibi oldukları ya da hiçbir bilgi sahibi olmadıkları birkaç sözcükten ibaretken, bazıları için tüm ömür boyu sürebilen, kesin bir kurtuluş yolu olmayan ve insan iradesini felç eden bir karabasanı ifade eder. Bu insanlar ömür boyu bu karabasanla mücadele ederler, ondan kurtulmak için ellerinden geleni yaparlar, her türlü çareyi denerler, her yere başvururlar ama hiçbir zaman ondan tamamen kurtulamazlar. İnsanın en büyük müttefiği sandığı beyni sanki onun en büyük düşmanı olmuştur. Beyin durmadan düşünceler üretir, bu normaldir, uçar gider düşünceler durmadan. En korkunç düşünceler bile ancak birkaç saniye için bilince çıkar ve sonra tekrar bilinçaltına geri döner. İnsan önemsemez bile onları. Ama bir de bu düşüncelerin bilincinizde saplanıp kaldığını, onları bir türlü geri gönderemediğinizi düşünün. İşte bu cehennemden farksızdır. Zihninizi zehirlemeye başlar o zaman onlar. Kendinizden şüphe etmenize neden olur, sizi bir korku girdabına düşürürler. Kaçacak bir yer de yoktur çünkü kaçamaz insan düşüncelerinden. Susturamaz düşüncelerini. Biraz olsun huzur bulmak için o, ilgisini sürekli kendinden başka bir yöne kanalize etmek zorundadır. Zihni içine, kendine yöneldiği zaman yıkıcı düşünceler yüzeye tekrar hücum eder, insana cehennemi yaşatır. Kimileri kaçış için alkole, kimileri işine, kimileri kitaplara, kimileri spora sarılır. Bu seçimi insan nasıl yapar, neye göre yapar bilmiyorum. Bu kitapta alkole sarılmış bir kişinin başından geçenler anlatılıyor. Okumanızı tavsiye ederim.
  • 378 syf.
    Avare Yıllar'dan sonra okuduğum ikinci Orhan Kemal kitabı.
    Kitaba başladığım andan itibaren hep sonrasını düşünerek okudum. "Acaba sonra ne olacak? Dediğini yapacak mı?" vs. diye diye okudum. Yani kitap çok sürükleyiciydi. Bu yüzden iki gün bile olmadan bitirdim.
    Kitap, Topal Eskici ve oğullarının kütlü toplamaya gidip orada yaşadıkları zorlukları, sıkıntıları; geçirdikleri hastalıkları, açlıklarını anlatıyor. Sinirlenen baba alevlenen bir ateş gibi ağzına gelen her şeyi sayıp sövdükten sonra defalarca kez pişman oluyor ve kitabın geneline hâkim olan bu durum, okuru kendine alıştırıyor ve bir sonraki vakada babanın nasıl tepki vereceğini kestiriyoruz. Bu aileyi kütlü toplamaya iten neden ise tabii ki ekonomik sıkıntılar. Geçim zorlaşınca ailenin tek çaresi de kütlü toplamaya gitmek oluyor. Yani Çukurova'ya gidiyorlar. Zaten Orhan Kemal de kitabında bu yöreye ait dili bolca kullanmaktadır. Yani kitapta kullandığı kelimeler, deyimler hiç yabancı gelmiyor. Bu nedenle de anlaşılmama gibi bir lüksü yok. Genel olarak kitabı beğendim ve bir solukta okunup bitirilecek bir kitap. Orhan Kemal