• -İnsan olabilmenin şartı nedir, bilir misin, Butch!

    -Bu nasıl soru? Biz zaten insan değil miyiz?

    -Yine ahmaklaştın Butch! İnsan olarak doğmak senin, benim elimde değildi ki! Şu yılandan başka ne farkımız var. O da acıkıyor, susuyor belki senin gibi şarap da içiyordur. Bu hayvanlardan hiç farkımız yok aslında. İnsan olmanın şartı; Duygudur Butch! adını duymadığın, resmini görmediğin, elini tutmadığın insanları sevmek, onların acısını, özlemini sevgisini yüreğinde hissetmektir. Ama etrafına bir bak, ortalık da insan kılıklı yılanlar dolaşıyor. Şunların arasında ara ki bir insan bulasın!

    Alıntı
  • 196 syf.
    ·7 günde
    Adam gibi yıkın duvarlarınızı dedim ama “demesi kolay, gel yerimde ol da sen yık” denildiğini duyar gibi oldum. :)) İşin aslı, herkesin duvarı; kendine zor, kendine aşılmaz, kendine yıkılmaz görülür. Taa ki şans yüzüne gülüp de kendi yarattığı ve yine kendi gözünde aşılmaz duvarının aslında nasıl da kolay aşılacağını, hatta olmayan bir duvara toslayıp durduğunu ancak ve ancak güvendiği farklı bakış açısına sahip birinin gözünden görene kadar durumdan bi haber, bedbaht ve dipsiz kuyulardayız…
    Bu kadar ”DUVAR” dememin nedeni ise; sizden, bizden biri bir genç “ADAM” güzel yurdumun, üzerinden güneş eksik olmayan cennet köşelerinden biri olan İzmir’den kalkıp, binbir umut ve heyacanla Güneşin az görüldüğü sisli-puslu kasvetli :) Norveç’e gidip, Oslo’ya yerleşmesini müteakip, yeni hayatına tutunurken önce inşa edip, sonra yıktığı kendi duvarının hikayesini, kendi duvarında sıkışıp kalanlara ayna tutar gibi ortaya çıkardığı eserini okurlarıyla paylaşımı üzerinedir.
    “Duvar ve Adam” hikayesinde yazar aslında, kısa film senaryosu yazmak niyetiyle yola çıkıyor. Yola çıkıyor, çıkmasına ancak, gelgelelim hikaye kontrolü yazarın elinden alıp, çıkılan kısa yoldan rotayı Kaf Dağı’nın ardındaki uzak ülkelere doğru çeviriyor. Zamanda yolculuk bu ya önce M.Ö. yaklaşık 1500’lü yılların Antik Mısır’na, oradan, 1942 yılının Nazi işgalindeki Norveç’in başkenti Oslo’sundan, 2017 yılı Oslo’suna getiren hikayenin genel yapısı; fantastik kurgulu, azıcık da 1001 gece masalları tadında öyle ki farklı milliyette, farklı inançta, farklı mizaçta ama hayata tutunma bağlamında tüm farklılıkların farkının önem derecelerini “önce insan “ temelinde bertaraf etmekte.
    Hikayeye dair, yazarın hoşgörüsüne sığınarak sıradan bir okur olarak eleştirilerime gelince;
    Oslo’da yaşayan Türk göçmeni olarak öncelikle ana karakter isminden başlamak istiyorum, karakter ismi hikayenin vurucu noktası olarak düşündüğüm için “Yakamoz Öztürk” soyadı evet ama isim seçimi ülke ve milliyete dair daha nokta atışı bir isim hatta her üç din de ve dilde bilindik, marka/logo tarzı "Davut/David, Yusuf/Yasef, Adem/Adim" vb. seçim olabilir miydi?? :) Tıpkı duvarda kalan karakter ve antik Mısır’daki karakter isim seçimleri gibi….
    Esas oğlan karakterinin duygu durum ve aldığı psikolojik tedavi ile ilgili gerçeklik ve sanallık bölümleri biraz daha derinleştirilip, hasta numarası yapan mı yoksa gerçek hasta mı biraz muğlak, aslında psikolojik boyut biraz daha gerilimli, çalkantılı ve okuru hazırlıksız ters köşe yapacak bağlantıları biraz daha zengin betimlenebilir.
    Ayrıca bir de belki çeviri kaynaklı olabilir bazı duygu betimlemelerinde örneğin, “…bu şekilde itilip, kakıldığı için biraz da utanmıştı…”(sy.42) buradaki betimle “utanmak”dan ziyade “gurur kırıklığına ilişkin ufak öfke nöbeti” vb. tarzda ifade edilmeli gibi geldi bana… en azından ben itilip, kakılma durumunda utanmak yerine kin ve öfke duygusu ile savunma duvarımı yükseltirim bu yüzden bu duygu betimlemeleri en az sayfa (41) de Sinagogun yeni şehirleşme içindeki mimari güzelliğinin başarılı ve şiirsel betimlemesi seviyesine yükseltilebilir. Ki en sevğim betimlemelerden biri olduğu için altılarda paylaştım. Bunlara niye yer verdim, benim için yazarın hikayede neyi anlattığı kadar nasıl anlattığı da önemli…
    Eeee naçizane okur eleştirisinin yanı sıra bir de övgü bölümü olmalı diyor ve sadede geliyorum;
    Hemen her kitapta genelde görülen “Ön Söz” yerine bu kitapta “Son Söz” var. “Sonsöz”ü niye sevdim derseniz; sevdiğiniz ve merak ettiğiniz bir filmin kamera arkası izliyor hissi yaratan farklı tarzı ile yazar ile okur arasında duvarlar yıkılmış. Yazarla karşılıklı kitabın yazım aşaması, hikayenin ortaya çıkışı, etkileyen unsurları hakkında okuyucu sohbette buluyor kendisini. bu da pek rastlanmayan güzel farklı bir tarz.
    Ayrıca, genç yaşında yazılım mühendisliği kariyerine bir de yazarlık ekleyen, göçmen olarak bulunduğu Norveç’te yaşamakta ve orada yetişen Türk çocuklarına “Karagöz-Hacivat” gölge oyunu düzenleyerek, kültürümüzü yaşattığı ve bu kitabıyla “Oslo Kitap Festivali İkincilik Ödülü”ne layık görülmesiyle başarısını tebrik ediyor ve kendisiyle gurur duyduğumu belirtmek isterim.
    Genel olarak, eleştiriler bölümünde belirttiğim ufak tefek ve editörünün düzeltmesi gereken bölümleri es geçersek, hikayenin kurgusunu, anlatım dilini, zaman ve mekânsal bağlantı betimlemeleri ile ayrı dünyalara ait sıra dışı uç noktalardaki inanç ve kültürü ortak zaman ve mekanda buluşturması bağlamında; insanlığa dair verdiği mesajı “ne ya da kim olursan ol; haksızlık, ölüm, esaret ve savaşta hissettiğin acı ve merhamet farklı değil” bir damla suyla hayat bulup, sonunda bir avuç toprağa dönüşecek olan “İnsan, İnsanlığını aklından çıkarmamalı” mesajını sevdim.
    Nihayetinde yaşam tüm güzelliğiyle gözününüz önünde durmakta, duvarlarınızın arkasından bu hayata dahil olamazsınız. Eğer, Sercan LEYLEK’in “Duvar ve Adam” adlı eserine dair bu tanıtım- incelemeyi okuyorsanız duvarlarınızı yıkın, kendinizi, kalbinizi korkmadan “yeni” olana açın…okun efenim güzel kitap….
    Başarıların daim olsun Sercan Leylek
    https://kayiprihtim.com/...-adam-sercan-leylek/
  • 223 syf.
    "Taht oyunları oynadığınızda ya kazanırsınız ya da ölürsünüz."
    CERSEI LANNISTER

    https://i.hizliresim.com/bvRlZV.jpg


    Muhammed'in cenazesi yerde dururken başında ne Mekkeliler'den kaçarken sığındıkları mağarada yanında olan en yakın arkadaşı Ebubekir, ne de diğer en önemli destekçisi Ömer vardı. Yanında Ali vardı ve cenazesinde de sadece 17 kişinin olduğu söylenir. Ebubekir ve Ömer o sırada Muhammed'in yerine İslam devletinin başına kimin geçeceğini tartışıyorlardi. Bir şekilde Ebubekir'in geçmesi kararlaştırıldı. Ali'den de bağlılık yemini beklendi. Ancak Ali bu yemini etmedi. Muhammed'in Ali'nin halife olmasını telkin ettiği iddia edilen bir sürü rivayetler var ancak hiçbirinde açık bir şekilde bu ifade edilmemiş. Bununla birlikte Ali'yi övdüğü birçok sözü var, mesela Ali'ye Allah'ın Aslanı demiş ve bunun gibi birçok övücü sözler etmiş. Ayrıca Muhammed ölmeden evvel odadakilerden kağıt kalem istemiş ancak odadakiler onun bu isteğini yerine getirmemisler. Odadakiler de Ömer, Ebubekir, Ayşe... Ayşe İfk olayından dolayi halihazırda Ali'ye karşı olumsuz bakan ve onunla arası olmayan birisi, Ebubekir de Ayşe'nin babası ve İfk olayında kızının ve haliyle kendi adının lekelenme riskine düştüğü için o da Ali'ye olumsuz bakıyor olabilir. Ömer zaten iktidar peşinde...

    Bu esnada İfk olayina kısaca değinelim: Muhammed şehirden dışarıya gittiği vakitlerde Ayşe'yi yanına alırmış. Bir gün yine kervan giderken Ayşe tuvaletini yapmak için uzaklaşıyor ancak kimse onun deveden indiğini görmüyor. Ayşe işini görürken Muhammed'in kendisine hediye ettiği kolyesi yere düşüp dağılınca onu toplamak için oyalaniyor, bu esnada kervan hareketleniyor ve yoluna devam ediyor. Ayşe biraz hızlı yürüse kervana yetişebilecekken bunu yapmıyor ve nasılsa biri gelip beni alır diye düşünüyor. Ama kimse onun yokluğunun farkına varıp geri gelmiyor. Kervandan kopmuş bir asker olan Safvan Ayşe'yi görüyor ve onu devesine oturtup onunla şehre geliyor. Şehirde bu olayın dedikodusu yapılmaya başlanıyor. Muhammed dedikodulara inanmasa da bir siyasetçinin başının belası olan bu tarz dedikodulara karşı da temkinli davranmasıni biliyor; Ayşe'yi babasının evine yolluyor. Ali'ye danışıyor. Ali Ayşe'den boşanmasini telkin ediyor. Yani bir nevi Ayşe'nin dedikodularına inanmış oluyor. Sonrasında Muhammed Ayşe ile konuşmaya gidiyor ve mükemmel bir zamanlama ile âyet geliyor ve Ayşe'nin suçunun olmadığı anlaşılıyor. Bu olayda Ayşe ile Ali'nin arasındaki gerilimin tohumları atılmış oluyor.

    Ebubekir, Ali'yi ikna etmesi için Ömer'i yolluyor. Ömer Ali'nin evini sarıyor ve yakmakla tehdit ediyor. Ali evde ailesinin de bulunması nedeniyle riske girmiyor ve pes ediyor. Bu sırada Ömer kapıya sertçe yüklenip içeri girdiği esnada Fatma yere düşüyor. Fatma hamileydi ve bu olaydan kısa bir süre sonra çocuğunu düşürüyor. Çocuğunu kaybetmiş Fatma, Ebubekir'den kendisine babasından miras kalan toprakları istiyor ama Ebubekir bu toprakların topluma/devlete ait olduğu söyleyip bu isteği reddediyor. Ancak öte yandan Ebubekir, kızı Ayşe'ye Bahreyn'de bereketli toprakları bağışlıyor. Fatma ölüyor. Bu sıralarda dinden çıkanlar ve zekat vermek istemeyenler isyan çıkarıyorlar. Ali her zaman birlikten yana olduğu ve fitneden 'korktuğu' için küs kalmıyor ve Ebubekir'e Ridde savaşlarında ve akabinde destek veriyor.

    "Çok sevdiğimiz şeyler bizi her zaman mahvetti, delikanlı. Bunu hatırla."
    JEOR MORMONT

    https://i.hizliresim.com/gPRkBO.jpg

    Ebubekir ölüyor. Şunu not edelim: Ebubekir ilk dört halife arasında eceliyle ölen tek kişidir. Muhammed'den sonra toplanan şura bu sefer önemli görülmüyor, çünkü Ebubekir yerine Ömer'in geçmesini söylüyor ve Ömer geçiyor. Ali için halifelik başka bahara kalıyor. Ancak Ömer yokken Ali onun yerine bakıyor ve Ömer, kendisinden sonra yerine Ali'yi aday olarak göstereceğini söylüyor ve bir nevi herkes rahatlıyor. Ancak Ömer Ali'yi aday gösteriyor ancak onunla beraber başkalarını da ve bir konsey tarafından yine seçimin yapılması öngörülüyor. Bu konseyde kendileri de halifelik isteği olan ve Ayşe ile akraba olan Zübeyr, Talha gibi isimler de bulunuyor. Sonuç olarak halife Umeyye'lerin güçlü ve zengin ismi Osman seçiliyor. Ali yine geri planda kalmaya ve karışıklık çıkarmamak için geri durmaya devam ediyor.

    Osman zamanında ilk defa saray yapmalar, israf, adam kayirmalar, rüşvet gibi herkesin tepkisini çeken olaylar yaşanmaya başlıyor. Osman kendi yakınlarına yani Umeyye'lere birçok ayrıcalık tanıyor. Adaletsizlik dört nala geziyor. En sonunda Ali de bu duruma isyan ediyor. Bir süre sonra herkes Osman'ın halifeligi bırakmasıni istiyor. Ancak Osman buna yanasmiyor. Çünkü Osman önceki iki halifenin kendilerini Muhammed'in halifesi(muavini-yardimcisi) olarak nitelemelerine karşın, o kendisini Allah'ın muavini/halifesi (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi) olarak niteliyor. Haliyle asırlar sürecek bir olumsuzluğun kapısını açmış oluyor. Osman'ın aradığı bir vali cinayete karışıyor. Osman bu konuda adaleti saglayamiyor, yine adam kayiriyor. Olaylar büyüyor. Suriye taraflarından ordu gelince onları teskin edici sözler veriliyor. Ali de kefil oluyor ve herkes rahat nefes alıyor. Ancak ordu dönerken uzerinde halifenin mührünün olduğu bir haber taşıyan ulaği yakaliyorlar ve halifenin ikili oynadığını görüp daha öfkeli şekilde geri dönüyorlar. Akabinde artık olayların önünde Ali de duramiyor ama son olarak oğulları Hasan ile Hüseyin'i Osman'i korumaları için yolluyor. Ancak Osman Kuran okurken katlediliyor hatta Kuran sayfalarının da kana bulandıği söyleniyor. Bu olayı herkes esefle karşılıyor. Kesik parmaklar ve Osman'ın kan içinde kalan gömleği Şam Valisi Muaviye'ye gidiyor ve Muaviye bunları Şam camiisinde uzun zaman sergileyerek stratejisinde önemli bir yere koymuş oluyor. Suriye ordusunun gelmesi, onlar dönerken ulakla giden haber; bu olayların arkasında daha sonra Muaviye'nin yanında olacak olan Marvan'in olduğu iddiaları da bulunuyor. Marvan bu olaylar olurken Osman'ın en yakın ismiydi.

    Neticede artık uzun zamandır beklenen oluyor ve Ali halife oluyor. Ali, Ekrem İmamoğlu gibi artık adam kayirma yok diyor ve herkes onun özlenilen düzeni tesis edeceğini düşünüp rahatlıyor. Ancak olaylar insanların istediği şekilde gelişmiyor. Ayşe her ne kadar Osman'a şiddetle muhalefet etmiş olsa da onun katledilmesinin çok vahim bir hata olduğunu söylüyor ve bunu Ali'ye karşı kullanarak propaganda yapıyor. Olaylar büyüyor ve Ümmetin Annesinin ordusu ile Allah'ın aslanının orduları karşı karşıya geliyor. Cennetle müjdelenen iki insanın böyle karşı karşıya gelmesi oldukça gariptir. Cemel vakası denilen savaş başlıyor ve kan gövdeyi götürüyor. Ayşe devesinin üzerinde orduyu yönetiyor. Zübeyr ile Talha öldürülünce savaşın Ali'nin kazandığı ayan beyan ortaya çıksa da Ayşe askerlerine savaşa devam edilmesini söylüyor. Askerler buna anlam veremese de Ummetin Annesine de karşı çıkamıyorlar. En son Ali, Ayşe'nin devesine nişan alınmasını istiyor ve deve yere yığılınca Ayşe ele geçiriliyor ve bu kanlı savaş bitiyor. Ancak o zaman Ali de ve özellikle Ayşe oluşan durumun vahametini anliyorlar. Ali buna rağmen Ayşe'ye iyi davranilmasini askerlerine telkin ediyor ve Ayşe'nin evine sağlıcakla ulaşmasını sağlıyor.

    Bu elem verici olaydan sonra ise sular durulmuyor. Ali, Osman'ın valilerine merkeze dönme emri veriyor. Bunlardan sadece Muaviye emre itaat etmiyor. Ali'ye yanindakiler bu işi diplomatik yoldan çözme telkinlerinde bulunuyorlar ama Ali siyasi oyunlar peşinde koşmak istemiyor; emrinde diretiyor. Muaviye ise Ali'yi, Osman'ın katillerini bulmamasi yönünde suçluyor. Ali bu konuda gerçekten ustelemiyor, Osman'ın başına gelenleri hak ettiğini de düşünüyor olabilir. Her durumda sonuç olarak Ali ordusuyla Muaviye üzerine yürüyor. Ali Kufa'da merkezini kuruyor. Ali aslında geçici olarak buraya gelmiş olsa da olayların uzaması neticesinde burada uzun süre kalıyor ve Muaviye bunu da stratejisinde kullanmış oluyor. Çünkü Ali Mekke ve Medine'den merkezi uzağa taşımış olarak oraların cazibesini düşürmuş algısı oluştmus oluyor istemeden. Ayrica Muaviye şairleri kullanarak şehirde Ali'nin savaş istediği, kendisinin savaş değil barış ve birlik istediği yönünde propaganda yapıyor. Böylelikle düzeni bozan ve savaş çığırtkanlığı yapan konumuna Ali düşmüş oluyor. Sıffın Savaşı başlıyor ve Ali bu savaşı da kazanıyor ki Muaviye zekasını bir kez daha kullanarak mağlup olmaktan kurtuluyor. Muaviye ordusuna Kuran ayetlerini kılıçlarının ucuna geçirmeleri talimatını veriyor. Ali oyunu görse de ordusuna dinletemiyor ve Muaviye'nin aramızda Kuran hakem olsun teklifine uymak zorunda kalıyor.

    https://i.hizliresim.com/OrORgn.jpg

    Bu sırada Vahab önderliğinde Hariciler(Retçiler) ortaya çıkıyor. Bunlar ne Ali'yi ne Muaviye'yi tanıyor, hatta ikisini kafir ilan ediyorlar. İslam tarihindeki ilk tutucu Müslümanlar oluyorlar. Günümüzdeki Vahabiler de onların bıraktığı yerden devam ediyorlar. Bu retçiler Kuran'ı yorumlayip ona katı şekilde uyulmasıni istiyorlar; halifeye uymuyorlar ve kendi mahkemelerini kurup sert cezalar veriyorlar. Sonunda Ali ile savaş meydanında karşı karşıya kalıyorlar ve Ali bir kez daha galip geliyor. Yine çok kanlı bir savaş oluyor. Ali en çekindigi ve istemediği iç savaşlarla uğraşmaya devam ediyor.

    Muaviye bu şekilde kendisi kılıç kullanmadan Ali'yle savaşmis ve onu yipratmis oluyor. Ali ve Muaviye'nin temsilcileri bir araya geliyor. Ali'nin temsilcisi ortak bir karara varildigini söylüyor mutlu şekilde ancak ondan sonra konuşan Muaviye'nin adamı ise artık iki halifenin olduğunu ilan ediyor. Tarihte Kuran'ı ilk defa siyasete alet eden Muaviye bir nevi zafer kazanmış oluyor. Bundan sonra da Muaviye kendi iktidarını saglamlastirmaya devam ediyor. Ali ise bir harici tarafından saldırıya uğruyor ve yaralaniyor. Ali yandaslarina eger ölürsem bu işi kan davasina baglamayin yeni bir iç savaşa sürülenmeyin uyarısında bulunuyor. Yarası ağır olmasa da kılıçtaki zehir nedeniyle ölüyor. Bu satırları okurken aklıma şu replik ve sahne gelmişti:

    "Lannister’lar saygılarını ilettiler."
    ROOSE BOLTON (Rob Stark’ı öldürürken.)

    https://i.hizliresim.com/WXRVOm.jpg

    Bu esnada bir mola verip Ali ile Muaviye'yi kiyaslayalim. Ali daha çok bir inanç insanı olarak tasvir ediliyor. İnancına sıkı sıkıya bağlı ki Muhammed'e inanan ilk erkekti. Onun için ölmeyi göze almış ve her daim yanında yer almış birisidir. Oldukça iyi bir savaşçıdir ancak savaşmaktan hazzetmedigi de söylenir. Yine oldukça mert ve dolambacli yolları bilmeyen veya bunlardan hazzetmeyen biri olarak görülüyor. Bununla birlikte diplomatik açıdan ve stratejik açidan zayıf birisi olduğu da aşikardir. Çünkü her ne kadar oldukça romantik gelse de Ali hakkındaki bu anlatımlar, gerçek hayat bu romantizmle yürümüyor. Ayrıca bu romantizm de sanıldığı gibi çok da güzel bir şey değildir. Çünkü sonuçta kaybettiginde iyi emellerini gerçeklestirememis oluyorsun. Stratejik ve diplomatik davranmak demek, illa kötü bir şey demek değildir. Aksine çok gerekli özelliklerdir. Bunun için Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki izlediği yolları ve taktikleri tetkik etmenizi öneririm. Bunu birçok büyük komutanda veya devlet adamında görebilirsiniz. Mesela Churchill'in İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği politika ve taktikler... Bu açıdan gelelim Muaviye'ye, Yezid kadar üstünde kötü olduğu yönünde uzlaşma olmasa da bir kesimin oldukça kötülediği, başka kesimlerin de çok sevemediği bir isim. Ali ile savaşta namertce davrandı yönünde eleştiriler var. Namertce denilen olaylar aynı zamanda birer stratejidir. Eğer onun kadar akıllıysan bu tuzaklara düşmeyeceksin veya bunlara karşı strateji üreteceksin. Öyle sadece 'mertlikle' veya kol gücüyle iş yürümez. Muaviye'nin sözlerinden birkaç örnek verelim:

    "Birisi bana bir saç kılıyla bile bağlansa o bağı koparmam. Eğer o çekerse bırakırım, o bırakırsa çekerim."

    "Kirbacimin yeterli olduğu yerde kılıcımı, dilimin yeterli olduğu yerde de kirbacimi kullanmam"

    "Iktidarimizla bizim aramıza girmedikleri sürece, insanların dillerine karismam."

    Bunlar akıllı ve stratejist bir insanın sözleridir. Ayrıca bir kesimin iddiasına göre de Muaviye olmasa İslam devleti dağılabilirdi. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilemem. Ancak son olarak şu da var ki bu tarz iktidar oyunlarında her zaman mağlup olan kahramanlaştırılır. Bu kahramanlaştırılma her geçen nesilde daha da ulvi boyuta erer ve o kişi hakkında bir tanecik olumsuz söze tahammül edilemez. Kişi bir melek gibi sunulur. Eğer bu iktidar savaşını Ali değil de Muaviye kaybetseydi kim bilir tarih farklı yazılacak ve şu an Muaviye'yi mağlup olmuş hakkı yenmiş bir 'kahraman' olarak anacakti insanlar.

    Ali kaosu hep tehlike olarak gördü ve hep ondan kaçınmak istedi ama Muaviye bunu bir fırsat olarak gördü.

    "Kaos bir çukur değildir. Kaos bir merdivendir."
    PETYR BAELISH

    https://i.hizliresim.com/gPRkG3.jpg

    Muaviye, Ali'nin oğlu Hasan'a mektuplar yazar ve halihazırda savaş istemeyen Hasan'ı ikna etmeyi başarır. Kendisinden sonra Hasan'ın halife olacağı sözünü verir. Ancak Hasan'ın ölümü sözünü tutmak istemeyen Muaviye için iyi bir haberdir. Muaviye halifeligi babadan oğula gecirmek ister. Zaten Ali taraftarlarinin iddiası da bir nevi bu değil midir ki diye düşünür. Çünkü onlar da ehli beyti yani kan bağını öne çıkarırlar. Ayrıca Muaviye kendi yönetiminde hem Bizans yönetim düzenine hakim kişiler bulundurur. Haliyle babadan oğula taht düzenin daha az kargaşaya neden olduğunu ve bu açıdan daha uygun olduğunu düşünür. Oğlu Yezid'i her ne kadar içkiye düşkün ve yönetimde etkili bir isim olmasa da kendini askeri olarak kanıtlamış biri olarak görür. Oğluna da Hüseyin'i öldürmemesi yönünde tavsiye verdiği rivayet edilmiş.

    Yezid iktidara gelince derhal Hüseyin'in peşine asker yollar. Hüseyin'e ise babasına ihanet eden veya onun arkasında sağlam olarak durmamis Kufa halkindan gel başımıza geç yönünde haberler gelir. Hüseyin'e buna guvenmemesi telkin edilse de dinlemez.

    "Bu büyük ve güzel bir söz. Hepimiz doğduğumuz aynı köşede yaşıyor ve ölüyoruz ve asla dönen dolabı anlamıyoruz. Ben hepimizden birisi olmak istemiyorum."
    OBERYN MARTELL

    https://i.hizliresim.com/WXRVjm.jpg

    Ancak Kufa halkını bu haberleri göndermek yönünde ikna eden kişi Yezid'in komutanı tarafından öldürülür ve Kufa halkı sindirilir. Hüseyin'in etrafı çölde kuşatılır ve susuzlukla ile savaş arasında kalırlar. Birçoğu savaşmayi seçer ve katledilir. Hüseyin'in de başı kesilir ve dönüş yolunda mizragin ucuna takılarak aşağılanir. İslam dünyasının utanç ile anacaği olaylar yaşanır. Ancak şu kesin ki İslam dünyası bu olaydan sonra bir daha tam anlamıyla birlik olamayacak ölçüde birbirinden ayrılmıştır. Hüseyin Isavari bir konuma yukseltilir yani İsa nasıl Hristiyanlar için bir simge olduysa, Hüseyin de İsa'ya benzer adımlarla Şiiler için bir simge haline gelir.

    Yazar, Sunnilere göre Hüseyin'in az sayıda adamıyla çöle yürümesi olayının onun yönetime ehil olmadığı yönünde bir işaret olduğunu söylüyor. İslam dünyasında önemli bir isim olan İbni teymiyye'nin kötü bir liderle geçirilecek altmış yılın, beceriksiz bir liderle yaşanacak bir tek geceye tercih edileceği yönündeki sözlerinin kabul gördüğünü ifade ediyor. Bununla birlikte yazar "İlk dört Halifeyi - Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali - raşidun ya da akıllılar, hak yolundan gidenler olarak adlandıran da İbn Taymiya’dır ve o dört Halife, Sünni İslamda hâlâ öyle bilinirler." ve "Muaviye, parçalanacak gibi görünen büyük İslam imparatorluğunu korudu; o olmasaydı İslam bölünüp yıkılabilirdi. Oğlu Yezid babası kadar usta bir politikacı değildi, ama dinsel otorite sahibi olamamasına -hiç de dindar bir adam değildi- karşın, onun iktidarına da dayanılabilir, katlanılabilir denebilir. İbn Taymiya, siyasi liderlerden ruhani liderlik de beklenemez diyor ve bunu söylerken kendini de savunuyordu." İbni teymiyye'nin bu fikirlerinin hala korundugunu da ifade etmiş.


    Son olarak 'Peygamber'in ölümünün akabinde içinde cennetle müjdelenen insanların da olduğu ve şu an dahi her biri üzerine en ufak bir toz bile kondurulmadan anılan insanların böylesine bir karmaşa ve kan deryalarina neden olmaları karşısında heralde son söz ancak bu olabilir:


    https://i.hizliresim.com/Lv0prV.jpg



    İyi okumalar..
  • Bir kitap okuyorsunuz ve bu kitabı okuma sürecinizin daha nitelikli, verimli geçmesini istiyorsunuz. O zaman size şu an okuduğum kitapta geçen akıllıca ve verimli notlar almanın yollarını sunmak istiyorum:

    1- Bellibaşlı noktaların, önemli ve güçlü ifadelerin, ALTINI ÇİZMEK.
    2- Daha önce altı çizilmiş olan bir ifadeye vurgu yapma veya fazla uzun olan bir paragrafı işaretlemek için KENARLARA DİKEY SATIRLAR ÇEKMEK.
    3- Yeri geldiğinde, kitap içerisindeki en önemli, on oniki ifade veya pasajı vurgulamak için KENARLARA YILDIZ, ASTERİKS VEYA DİĞER İŞARETLER KOYMAK.
    4- Bir savı geliştirmek için yazar tarafından ortaya konan hususları ardışıklık içerisinde belirtmek için KENARLARI NUMARALANDIRMAK.
    5- Yazarın benzer noktalara değindiği veya ilişkili ya da karşıt hususları göstermek; kitap içerisinde ayrı ayrı yerlerde ama anlamca bütünlük oluşturan konuları birleştirmek için KENARLARA ÖTEKİ SAYFA NUMARALARINI YAZMAK.
    6- ANAHTAR KELİME VEYA İFADELERİ YUVARLAK İÇİNE ALMAK. Bu da büyük ölçüde altını çizmek gibi bir işlev görür.
    7- Bir bölümü okurken zihninizde beliren soruları kaydetmek; karmaşık bir tartışmanın olduğu kısmı sade bir ifadeye dönüştürmek; kitap boyunca ortaya konulan bellibaşlı konuları ardıllık içinde not etmek için SAYFANIN EN ÜSTÜNE VEYA ALTINA YAZMAK. Kitapların en sonuna eklenen boş sayfalar göründükleri sıra içerisinde yazarın ortaya koyduğu hususlarla ilgili kişisel dizininizi yapmak için kullanılabilir.

    Kitapları Nasıl Okumalı? (Sayfa 57)

    *Bu maddelerin hepsine bir ekleme de ben yapmak istiyorum, 1000kitap'ta her kitap için bulunan özel notlarım kısmına kitap hakkındaki düşüncelerinizi veya edindiğiniz bilgileri mutlaka yazın, zaman içerisinde okuma niteliğinizin ve kitaplardan aldığınız payın arttığını siz de göreceksiniz.
  • Ziraat fakültesi bitirip otobüsle memlekete dönen yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen bir genç, yanındaki kasketli şapkalı, her halinden çiftçi olduğu anlaşılan amcaya ukalalık derdindedir.

    Otobüs bir tarlanın yanından geçerken amcaya söylenir genç:

    "Emmi hiç bilinçli ekim, dikim yapamıyorsunuz bak dışardaki marullar hiç büyümemiş, neden? Çünkü zamanında ilaç vermemişsiniz, dünyada modern tarım çok gelişti, siz bu ilkel koşullarla çok emek verir, az ürün alırsınız, ülke ekonomisi için artık instantif tarım yapmak lazım, bunun için de bilinçli çiftçi lazım.

    Artık çiftçiler benim gibi okumuş ziraat mühendislerine danışacak, ülkemizde yeni bir uygulama kısa sürede hayata geçmeli.
    Nasıl ki her ailenin bir aile hekimi var, her çiftçinin de danışacağı bir ziraat mühendisi olmalı.
    Bak öyle olsaydı şu tarladaki marullar bire on verirdi ama bak hepsi cılız sıska...

    Ukala ziraat mühendisini sonuna kadar sabırla dinleyen amca gence sorar:

    " Evladım sen ne okudun? "?

    "Söyledim ya dayı, ziraat mühendisiyim'

    "Belli evladım" der amca " dışarda marul diye gösterdiğin şeyler tütün, tütün."

    İşte ülkemizin hâl i pür melâli...
    Biz ne çektiysek uzmanlardan çektik !
    Okumuş cahillerden, diplomayı hayat sananlardan.
    Diploması var diye başkasını cahil vehmedip burnunu kaf dağına teslim eden kibir abidelerinden...
    Diploma alınca kendini âllâmeyi cihân sananlardan...
    O yüzden her ile, ilçeye üniversiteler açtık...
    Her işin "teorisinin uleması; pratiğinin cahili" insanlar ile doldurduk memleketi!

    Tütün ile marulu ayıramayan ziraat mühendislerimiz!

    Bir şiir okuyup tahlilini yapamayacak edebiyatçılarımız,

    İbni Sina'yı okumamış doktorlarımız,
    Eğitime ilgisiz öğretmenlerimiz,
    Köy meydanına bıraksan kaybolacak haritacılarımız...
    Sabah namazından habersiz ilahiyâtçılarımız ile doldurduk âfakı!

    Az zamanda çok üniversite açtık ve bu üniversitelerin sıralarından bol miktarda cühelâ yetiştirdik!

    Bol miktarda yalanla dolu istatiklerimiz,
    kütüphanelerce kapağı hiç açılmamış kitaplarımız var!

    Her şeyin cahili fakat her konuda mangalda kül bırakmayan modern, çağdaş ekabirler yetiştirdik!

    Yalnız nefsimizden değil, neslimizden de sorumlu olduğumuzu unuttuk.

    Böyle beğenmediğimiz, eleştirdiğimiz, burun kıvırıp "tüh tüh bu gençlik ne olacak" dediğimiz bunca veledin bu hale niçin geldiğini merak eden varsa aynaya baksın!

    Bu saçları jöleli, fönlü Arizona kertenkelesi kılıklı idiotları biz yetiştirdik!

    Bu tüketim ve savurganlığın tuzağında, ideali ve hedefi daha lüks daha gösterişli, daha çekici olanın peşinde olan, bir nesneyi edinmek için enerjisini o yolda tüketen eblehleri biz yetiştirdik!

    Çünkü geçmişimizle övünen fakat gelecek adına bir mıh bile çakamayan o meşhur salak tabirle " rol modeller " biz olduk.

    Zevk, eğlence, fuhuş ve tüketim endüstrisi, daha çok kazanma hırsı ile insanlık vasıflarından kopararak hızla hayvanlık sıfatlarına yaklaşan bu kuşağın müsebbibi biziz

    Senin, benim, bizim yüzümüzden bu haldeler!
    Okumadığımız kitapların cahilleri bunlar.
    Yerine getirmediğimiz sorumlulukların sorumsuzları !
    Boşa geçirdiğimiz zamanların ağır bedelleri bu nesil bizim eserimiz !