• “Joker” makyajlı örümcek
    keşfedildi

    Yeni keşfedilen bir örümcek türünün
    sırtındaki çarpıcı kırmızı-beyaz
    desen, Batman’in ezeli düşmanı
    Joker’in sırıtışına benziyor. Benzerlik öyle
    şaşırtıcı ki örümceği tanımlayan
    araştırmacılar, 2019 yapımı Joker filminde
    baş karakteri canlandıran oyuncu Joaquin
    Phoenix’in adını örümceğe verdiler.
    İronik bir şekilde, renkli örümceğin cins
    adı (Loureedia) ise punk rock şarkıcısı Lou
    Reed’den geliyor. Reed, siyah giyinmesi ve
    hiç gülümsememesiyle ünlü. Bilim
    insanları, İran’da keşfettikleri bu yeni
    örümceğe Loureedia phoenixi adını verdi.
    Bu, Akdeniz bölgesi dışında keşfedilen ilk
    Loureedia örümceği. İlk olarak 2018’de
    tanımlanan cins, şu anda dört tür içeriyor.
    Joker’in sinir bozucu sırıtışının beyaz yüz
    makyajıyla tezat oluşturması gibi, erkek
    L. phoenixi örümceklerinin sırtlarında
    beyaz zemin üzerinde canlı kırmızı bir leke
    göze çarpıyor. Ancak örümcek yalnızca 8
    mm uzunluğunda olduğundan onu net bir
    şekilde görmek için büyüteç gerekiyor.
    Bu örümcek, müzisyen Lou
    Reed’in adını taşıyan
    Loureedia cinsinde
    tanımlanan dördüncü tür.
    How It Works 011
    Loureedia örümceklerinin keşfi zor
    çünkü her yıl yalnızca üç hafta boyunca yer
    üstünde aktif oluyorlar. İranlı araknolog ve
    taksonomist Alireza Zamani, “Bu
    örümcekler hayatlarının çoğunu yeraltı
    yuvalarında geçiriyor.” diyor. “Erkekler
    genellikle ekim sonundan kasım ortasına
    kadar dişileri avlamak amacıyla yuvalarını
    terk ediyor. Yavru örümcekler de
    annelerinin yuvasından ayrılıp yüzeye
    çıkıyor.”
    Şimdiye kadar bilim insanları sadece
    erkek L. phoenixi örümceklerini keşfedip
    tanımlayabildi. Bulunması daha zor olan
    dişileri, erkeklerin bulunduğu yerlerin
    yakınlarında aramaya devam ediyorlar.
    Zamani şöyle diyor: “Yeterince zamanınız
    ve sabrınız varsa gezgin bir erkeği izlemek
    ilginç olabilir. Dişiyi nasıl bulacağını o
    herkesten daha iyi bilir. Bu şekilde
    çiftleşme davranışını gözlemleme ve
    fotoğraflama şansınız da olabilir. Çiftleşme
    davranışı henüz hiçbir Loureedia türü için
    belgelenemedi.”
    11


    Güneş’ten 2,5 milyon
    kat parlak yıldız kayboldu

    2019’da bilim insanları, Güneş’ten
    milyonlarca kat daha parlak olan
    büyük kütleli bir yıldızın iz
    bırakmadan kaybolmasına tanık
    olmuştu. Astrofizikçilerden oluşan bir
    ekip, kayıp yıldız vakası üzerine
    çalışmalarını yakın zamanda
    tamamladı. Sundukları olası
    açıklamalar arasından sürprizli bir
    açıklama öne çıkıyor: Büyük kütleli
    yıldız ölmüş ve süpernova patlaması
    yaşamadan kendi içine çöküp karadeliğe
    dönüşmüş olabilir. Ama böyle bir yıldız
    intiharının eşi benzeri yok.
    Araştırmacı Jose Groh, “Yakın evrenin
    en büyük kütleli yıldızlarından birinin
    yavaşça karanlığa karıştığını tespit
    etmiş olabiliriz.” diyor. Çalışmanın baş
    yazarı Andrew Allan ise “Tespitimiz
    doğruysa bu, böyle devasa bir yıldızın
    hayatını bu şekilde sonlandırdığının ilk
    doğrudan tespiti olacak.” diyor.
    75 milyon ışık yılı uzaklıktaki Kova
    takımyıldızında bulunan söz konusu
    yıldız, 2001-2011 yılları arasında iyi bir
    şekilde incelendi. Bu yıldız mükemmel
    bir “mavi ışık değişeni” (LBV) örneğiydi.
    LBV’ler, ömrünün sonuna yaklaşan ve
    öngörülemeyen parlaklık değişimleri
    gösteren büyük kütleli yıldızlar. Bunun
    Gizemli bir şekilde kaybolan
    mavi ışık değişeni
    (sanatçının tasviri)
    gibi yıldızlar nadir görülüyor ve şimdiye
    kadar evrende sadece birkaç tanesi
    keşfedilebildi. 2019’da Allan ve
    meslektaşları, bu LBV’nin evrimini daha
    iyi anlamak için Avrupa Güney
    Gözlemevi’ndeki Very Large Telescope’u
    kullanacaklardı ki yıldızın tamamen
    ortadan kaybolduğunu fark ettiler.
    Normalde Güneş’ten çok daha büyük
    yıldızlar ömürlerinin sonuna gelince
    muazzam bir süpernova patlamasıyla
    patlar. Bu patlamalar, uzun ışık yılları
    boyunca her yöne uzanan iyonize gaz ve
    güçlü radyasyon yaydıkları için kolayca
    fark edilirler. Patlamanın ardından
    geriye kalan yıldız maddesinin yoğun
    çekirdeği, karadeliğe veya nötron
    yıldızına dönüşebilir. Bunlar uzayın en
    büyük ve gizemli nesnelerinden ikisi.
    Ancak kayıp LBV böyle bir radyasyon
    yaymadan sırra kadem bastı.
    Gizemi çözmeye çalışan araştırmacılar,
    2002 ve 2009 yıllarında yapılan eski
    gözlemleri incelediler. Yıldızın bu süre
    zarfında güçlü bir patlama dönemi
    geçirdiğini, çok büyük miktarda yıldız
    maddesini normalden çok daha hızlı
    püskürttüğünü keşfettiler. LBV’lerin
    yaşlılık döneminde bunun gibi çok
    sayıda patlama yaşanabiliyor. Bu
    patlamalar yıldızın normalden çok daha
    fazla parlamasına neden oluyor. Söz
    konusu patlama muhtemelen 2011’den
    sonra sona erdi.
    Bu durum, önceki gözlemler sırasında
    yıldızın neden bu kadar parlak
    göründüğünü açıklayabilir. Yine de
    yıldızın kaybolmasına neden olan
    patlamadan sonra ne olduğunu
    açıklamıyor. Bunun bir açıklaması,
    yıldızın patlamadan sonra parlaklığını
    önemli ölçüde yitirmesi ve ardından
    kalın bir kozmik toz perdesiyle daha da
    gizlenmesi olabilir. Eğer durum
    gerçekten buysa yıldız gelecekteki
    gözlemlerde yeniden ortaya çıkabilir.
    Daha tuhaf ve daha heyecan verici
    açıklamaysa şöyle: Yıldız, patlamadan
    sağ kurtulamadı ve süpernovaya
    dönüşmek yerine kendi içine çökerek
    karadeliğe dönüştü. Ekip, bunun nadir
    bir olay olacağını kabul ediyor. Yıldızın
    kaybolmadan önceki tahmini kütlesi göz
    önüne alındığında, kütlesi Güneş’in 85
    ila 120 katı büyüklüğünde bir karadelik
    yaratmış olmalı. Ancak bunun görünür
    bir süpernova olmadan nasıl
    gerçekleşebileceği hâlâ belirsiz. Yanıt
    bulmak için yıldızın galaksisi üzerinde
    daha fazla gözlem yapılması gerekiyor.
    12

    Avustralya kıyılarında
    devasa sualtı nehirleri
    akıyor

    R
    obot sualtı araçları, Avustralya
    kıyılarında sualtında gizlenen devasa
    nehirler keşfetti. Bilim insanları, bu
    nehirlerin kıyılardan okyanusun
    derinliklerine malzeme taşımada rol
    oynadığını düşünüyor. “Yoğun sahanlık
    suyu taşması” denilen gizli nehirler, soğuk
    geçen aylarda kıyılardaki sahanlık
    suyunun ısı kaybetmesiyle oluşuyor. Bu su,
    yaz aylarında buharlaştığı için oldukça
    tuzlu. Kıta sahanlığının (kıtanın genellikle
    sığ suya gömülü kenarları) iç kısmındaki bu
    soğuk ve tuzlu akarsuyun yoğunluğu
    derindeki sudan daha fazla. Yoğunluk
    farkından dolayı bu nehir, okyanus tabanı
    boyunca açık sulara doğru akıyor.
    Batı Avustralya Üniversitesi’nden bir grup
    araştırmacı, 2008-2019 arasında Avustralya
    kıyı şeridindeki sekiz noktadan sualtı keşif
    araçlarıyla toplanan verileri analiz etti.
    Üniversiteye bağlı Okyanus Enstitüsü’nden
    Dr. Tanziha Mahjabin, bu verilerin denizde
    2.500 gün geçirmeye eşdeğer olduğunu
    hatırlatıyor. Avustralya’nın Entegre Deniz
    Gözlem Sistemi kapsamında kıyılara
    konuşlandırılan otonom sualtı araçları,
    suyun sıcaklığı ve tuzluluğu (tuz derişimi)
    hakkında veri topladı. Bu ölçümler
    sayesinde araştırmacılar suyun
    yoğunluğunu belirleyerek sualtı
    nehirlerinin varlığını ortaya çıkarabildi.
    Ekip, Avustralya’da 10.000 kilometreye
    yayılan bir alanda sonbahar ve kış
    aylarında düzenli olarak sualtı nehirlerinin
    oluştuğunu buldu. Ayrıca, sualtı
    nehirlerinin suyu sık sık karıştıran şiddetli
    rüzgârlara ve gelgitlere dayanabildiğini
    keşfettiler. Bu, dünyada benzeri
    görülmemiş bir olaydı.
    Sualtı keşif araçları, organik maddeleri ve
    klorofili tespit eden sensörlerle de
    donatılmıştı. Klorofil; bitkilerde, alglerde ve
    siyanobakterilerde bulunan yeşil bir
    pigment. Bu sensörler sayesinde
    araştırmacılar, sualtı nehirlerinin kıta
    sahanlığı boyunca ve okyanusun
    derinliklerinde malzeme ve madde
    taşıdığını keşfettiler.
    Batı Avustralya Üniversitesi’nden
    Araştırma Görevlisi Yasha Hetzel şöyle
    diyor: “Besinleri, bitki ve hayvan
    parçacıklarını ve kirleticileri içeren asılı ve
    çözünmüş maddeler ‘kıyı okyanusu’ denilen
    bölgeye ulaşıyor. Karanın derin okyanusa
    bağlandığı bu bölge, okyanus çevresi için
    önemli bir bileşen.”
    14

    İskandinavya’da
    gizemli radyasyon
    artışı

    H
    ollanda Ulusal Halk Sağlığı ve
    Çevre Enstitüsüne göre Kuzey
    Avrupa üzerindeki atmosferde
    radyoaktivite seviyesi yükseldi. Bu
    durum, Rusya’nın batısındaki bir
    nükleer santral arızasına işaret ediyor
    olabilir. Radyoaktivite artışı, nükleer
    yakıt elemanının zarar gördüğünü
    gösteriyor. Ancak Rus nükleer enerji
    operatörü Rosenergoatom, bölgedeki
    Kola ve Leningrad şehirlerinde faaliyet
    gösteren santrallerde hiçbir sorun
    olmadığını öne sürdü.
    İskandinavya’daki gözlemci
    kurumlar, atmosferde radyonüklit
    (radyoaktif izotop) seviyelerinin
    arttığını tespit etti. Radyonüklitler,
    çekirdekleri kararsız olan atomlar:
    Radyoaktif bozunma yoluyla
    çekirdeklerinin içindeki fazla enerji
    açığa çıkıyor. Kapsamlı Nükleer Deneme
    Yasağı Antlaşması Örgütünün (CTBTO)
    açıklamasına göre Finlandiya, Güney
    İskandinavya ve Kuzey Kutbu’nun bazı
    bölgelerinde özellikle sezyum-134,
    sezyum-137 ve rutenyum-103
    radyonüklitlerinde artış görüldü.
    Bunlar insana zarar vermemelerine
    rağmen nükleer fisyonun yan ürünleri.
    İzotop verilerini inceleyen Hollanda
    Ulusal Halk Sağlığı ve Çevre Enstitüsü
    şu açıklamayı yaptı: “Radyonüklitler
    yapaydır, yani insan yapımıdır. Bu
    çekirdeklerin bileşimi, nükleer enerji
    santralindeki bir yakıt elemanının
    zarar gördüğünü gösteriyor olabilir.”
    Ancak yapılan ölçüm sayısı yetersiz
    olduğu için radyonüklitlerin gerçek
    kaynağı belirlenemedi
    14

    Beyin, vücudunuzdaki en
    çok enerji tüketen organdır.
    Enerjinizin %20’sini beyin
    harcar. Bu enerji sadece
    beynin işlevlerinde değil,
    bakımında da kullanılır.
    17

    Yıldırım, 100.000 dilim ekmek kızartmaya yetecek 5 milyar jul enerji içerir.
    17


    EN VERİMLİ ELEKTRİK SANTRALİ
    Brezilya ile Paraguay arasındaki Itaipu Hidroelektrik Barajı,
    dünyadaki tüm santrallerden daha fazla enerji üretiyor: 98 terawatt
    saat. Su, saniyede 62.000 metreküp debiyle akıyor.
    19

    Ortalama bir ABD vatandaşı bir Hindistan vatandaşının on katı enerji kullanıyor.
    19

    En fazla enerjiyi hangi olay
    açığa çıkarır?


    A-İnsan hapşırması
    B-Kasırga
    C-Atom bombası

    Cevap:
    Kasırgalar günde 1019 jul enerji açığa
    çıkarabiliyor. Bu miktar, Hiroşima’ya atılan
    atom bombasının bir milyon katı. Hapşırma
    sırasında damlacıklar yüksek hızda dışarı
    atılsa da açığa çıkan enerji çok küçük.
    21


    1848
    İlk modern petrol
    kuyusu Azerbaycan’da
    açıldı. 1900’lerin
    başında küresel
    üretimin yarısını
    oluşturuyordu.
    23

    Ağır el işçiliği yapan bir kişi, 100 W’lık bir ampulü çalıştırmaya yetecek kadar enerji üretir.
    23

    İzlanda’nın
    yenilenebilir şansı
    İzlanda’ya vuran jeolojik piyango sayesinde ülke,
    enerjisinin %80’inden fazlasını (ve elektriğinin
    %100’ünü) yenilenebilir kaynaklardan üretebiliyor.
    Tektonik levha hareketlerinin merkezi Atlantik Ortası
    Sırtı’nın ortasında yer alan İzlanda, birçoğu 250 derece
    sıcaklıkta kaynar su fışkırtan 200’den fazla volkan
    ve yaklaşık 600 kaplıcayla kaplı. Bu ısı sayesinde
    ülkenin enerji ihtiyacının %65’ini jeotermal
    enerji karşılıyor. Evleri, yüzme havuzlarını ve
    seraları doğrudan ısıtmak için bu sıcak su
    kullanılırken, jeotermal santraller de ısıyı
    elektriğe dönüştürüyor. Ülkedeki nehir
    ve şelale bolluğunun mümkün kıldığı
    hidroelektrik ise İzlanda’nın enerji
    ihtiyacının %20’sini daha
    karşılıyor. Yenilenemeyen
    enerjinin oranı %15. O da
    çoğunlukla petrol yakan
    taşımacılıkta kullanılıyor.
    23

    Genç anne babalar hasta çocukları yüksek
    ateş, yeşil burun akıntısı ve halsizlik
    şikâyetiyle doktora götürünce bol sıvı
    tüketme ve istirahat etme gibi standart
    önerileri duymak istemiyorlar. Semptomları
    anında hafifletecek bir şey, yani antibiyotik
    istiyorlar. Ne yazık ki bazı doktorlar da
    hastaların gerçekten antibiyotiğe ihtiyacı
    olup olmadığına bakmadan reçeteye
    antibiyotik yazıp geçebiliyor.
    24

    Amerikan Hastalık Kontrol Merkezlerine
    (CDC) göre vakaların yaklaşık %50’sinde
    antibiyotikler yanlış veriliyor.
    24

    2009 tarihli bir araştırmada sekiz doktordan birinin cep telefonunda MRSA bakteri kolonileri bulundu.
    25

    SÜPER
    MIKROPLARI
    ÖNLEMEK IÇIN
    ON IPUCU

    1
    Gereksiz
    veya yanlış
    antibiyotik kullanımının
    antibiyotik direncini
    artırdığını unutmayın.
    2
    Antibiyotiklerin nezle ve
    grip gibi viral
    enfeksiyonları değil, sadece
    bakteriyel enfeksiyonları
    tedavi edebildiğini bilin.
    3
    Asla kafanıza göre
    antibiyotik kullanmayın.
    4
    Doktor antibiyotik
    verdiyse talimatlarına
    uyun ve söylediği miktarın
    tamamını (genelde tüm
    kutu) kullanın.
    5
    Semptomlarınız aynı
    görünse bile
    arkadaşınıza verilen
    antibiyotiği kesinlikle
    kullanmayın.
    6
    Semptomlar şiddetli
    değilse sizi etkileyen
    patojenin belirleyecek
    tahlillerin yapılmasını
    bekleyin. Bu sayede
    doktorunuz geniş spektrum
    tedavisi yerine hedefli bir
    antibiyotik verebilir.
    7
    Doktordan antibiyotik
    istemeyin. Antibiyotik
    kullanmadan hastalığı
    giderebilecek tedavileri
    doktorunuza sorun.
    8 Hayvan enfeksiyonlarını
    gidermek için profilaktik
    antibiyotik tedavisi
    kullanmayan çiftlikleri ve
    işletmeleri tercih edin.
    Tarımsal antibiyotiklerin aşırı
    kullanımı, antibiyotik
    direncinin en büyük
    nedenlerinden biridir.
    9
    Kronik akneleri gidermek
    için düşük miktarda
    antibiyotik kullanmayın,
    diğer yöntemleri deneyin.
    10Sağlık çalışanları ve
    hastane ziyaretçileri,
    özellikle immün yetmezliği
    olan hastaların çevresinde
    el yıkama ve genel temizliğe
    dikkat etmelidir.
    27


    Ortalama bir insan günde en az iki kez hipnoz yaşıyor.
    31

    Bıçak altında
    hipnoz
    Açık kalp ameliyatlarını ve organ
    nakillerini sadece hipnotik ağrı hafifletme
    ile gerçekleştirmek mümkün görünmüyor
    ama o kadar invaziv olmayan ameliyatlar
    sırasında ağrıyı hipnozla yönetmek
    mümkün. Paris’te yaşayan Gineli şarkıcı
    Alama Kante, 2014’te boğazındaki
    paratiroit bezi tümörünün alınması için
    ameliyat edildi. Hayati risk taşıyan bir
    tümör olmasa da alınmaması şarkıcının
    kariyerini bitirebilirdi. Kante dünyada ilk
    kez, anestezi almak yerine hipnotize
    edilerek ameliyata girdi. Bu sayede
    ameliyatın kritik anlarında şarkı
    söyleyebiliyor, cerrahlar da ses tellerine
    zarar vermediklerini anlıyorlardı. Ameliyat
    başarılı geçti. Kante ise ameliyat boyunca
    çok uzaklardaki Senegal’i düşünüyordu
    ve hiçbir şeyin farkında değildi.
    32

    2017 yılında 73 yaşında bir hastaya dünyanın hipnoz altındaki ilk derin beyin ameliyatı yapıldı.
    33

    ünya genelindeki
    petrol rezervleri (varil)
    1 Venezuela
    298 milyar
    2 Suudi Arabistan
    268 milyar
    3 Kanada
    173 milyar
    4 İran
    155 milyar
    5 Irak
    141 milyar
    6 Kuveyt
    104 milyar
    35


    26.700.000
    TÜRKİYE’DE 2019’DA
    SATILAN AKARYAKIT (LİTRE)
    38

    13.000
    TÜRKİYE’DEKİ AKARYAKIT İSTASYONU SAYISI
    38

    0,02 $ VENEZUELA’DA BİR
    LİTRE BENZİNİN
    YAKLAŞIK FİYATI
    39

    Kolza yağı, geleceğin en büyük
    biyoyakıtlarından biri olabilir.
    39

    Dünyanın ilk yoğun bakım ünitesi 1953’te Kopenhag’da kuruldu.
    41

    231.000
    Türkiye’deki
    hastanelerin
    yatak
    kapasitesi
    42

    NHS Nightingale Hospital Londra,
    COVID-19 hastalarına hizmet vermek
    üzere dokuz günde inşa edildi.
    43

    Sosyal hizmet uzmanı
    Çoğu vakanın sonucu
    baştan belli olmaz. Yatakta
    yatan hasta kadar
    akrabalarının ve sevenlerinin
    de desteğe ihtiyacı olabilir.
    Bazı ülkelerde ve
    hastanelerde, ziyaretçilere
    duygusal destek veren
    sosyal hizmet uzmanları
    görev yapar. Hasta
    yakınlarına danışmanlık
    vererek durumu daha iyi
    anlamalarını sağlarlar.
    Sosyal güvencesi olmayan
    hastaların yönlendirilmesini
    de sağlayabilirler.
    43

    Avrupa’da hava kirliliğinden kaynaklanan en çok ölümün yaşandığı ülke İtalya.
    49

    DÜNYANIN EN BÜYÜK KARANTİNALARI
    Hindistan 1.380.000.000
    Çin760.000.000
    ABD297.000.000
    Bangladeş 165.000.000
    Rusya142.000.000
    Filipinler100.000.000
    Türkiye 83.000.000
    İngiltere68.000.000
    Fransa65.000.000
    İtalya60.000.000
    52

    Retba Gölü,
    Senegal
    Dünyanın en tuzlu
    göllerinden biri. Bu
    konuda Ölü Deniz’e
    rakip. Bu gölde yüzerken
    hiç batmazsınız.
    55

    Cidde Kulesi’nin 1,6 km olması planlanmıştı ama arazi analizinden sonra bu fikirden vazgeçildi.

    Cidde Kulesi
    Yükseklik: 1.000+ metre
    (planlanan)
    Kat sayısı: 200
    Kullanım alanı:
    Daireler ve ofisler
    İnşaat tarihi:
    2013-günümüz
    Mimar: Adrian Smith
    Yüzölçümü:
    530.000 metrekare
    Hedef:
    Dünyanın en yüksek binası
    57


    Dünyanın ilk gökdeleni, 1885’te Chicago’da inşa edilen 45 metrelik Home Insurance Binası’ydı.
    59

    Silisyum (silikon), dünyada en çok bulunan ikinci element. Ondan daha fazla olan tek element oksijen.
    63

    Dünyada 150 metreden daha uzun olan yalnızca yedi tane motorlu süper yat var.
    77

    Kare pencerelerde oluşacak basınç birikmesini önlemek için uçak pencereleri oval şekildedir.
    80


    Raspberry Pi’a PS2 emülatörü
    yükleyip PS2 kontrolcüsü bağlamak
    mümkün mü?

    Kesinlikle mümkün.
    Bunun için Raspberry Pi 2
    veya daha yeni bir modele, ek
    donanım olarak Raspberry
    Pi’a bağlayacağınız bir
    Playstation 2 portuna ve
    uyumlu bir emülatöre
    ihtiyacınız var.
    89


    Ekmek yanınca
    neden kararıyor?
    Organik maddeler (ekmek kızartma
    makinesindeki ekmek dilimi) ısınınca bir
    tepkime gerçekleşir. Ekmeğin içindeki
    karbon tutuşur ve atık ürün olarak yanmış
    karbon bırakır. Yanmış tost ekmeğinize
    siyah rengini veren budur.
    89

    Vücudun hangi kısmının büyümesi
    veya gelişimi en son durur?

    Ergenliğin sonunda vücudun tam gelişmiş haline
    ulaştığını düşünen birçok insan var ama aslında
    vücudumuz yaşam boyunca değişmeye devam ediyor.
    Hatta vücudun bazı kısımlarının büyümesi hiç durmuyor.
    Beyin gibi iç organlar, yeni bilgileri ve vücuttaki
    dalgalanmaları sürekli olarak işleyerek ölene kadar
    gelişmeye devam ediyorlar.
    Tüyleri ve tırnakları saymazsak (Bunlar ölümden sonra
    bile kısa süreliğine büyümeye devam ediyor.)
    vücudunuzun dışında yer alan ve boyutları yaşam
    boyunca büyüyen sadece iki organ var: kulaklar ve burun.
    Bunların ikisi de yumuşak doku ve kıkırdaktan oluşuyor.
    Bazı bilim insanları kıkırdak hücrelerinin daha uzun süre
    çoğalabildiğini düşünürken, bazıları ise bu büyümenin
    yerçekiminin desteğiyle gerçekleştiğini düşünüyor.
    90


    Vampir yarasalardan
    başka kan içen
    yarasa var mı?
    n Dünyada birkaç vampir yarasa türü var.
    Başka hayvanların kanını içerek yaşamını
    sürdürdüğü bilinen tek memeliler onlar. Meyve
    ve böcekle beslenen akrabalarının aksine,
    vampir yarasalardaki bağırsak mikropları
    farklı şekilde çalışarak kanı sindirebiliyor ve bu
    yarasalar kanla bulaşan virüslere karşı yerleşik
    bir dirence sahip. Ayrıca DNA’ları öyle
    programlanmış ki böbrek fonksiyonları,
    kandan ibaren beslenme tarzının getirdiği
    yüksek protein alımını tolere edebiliyor.
    90


    Evrenin ortalama
    rengi kabul edilen
    “kozmik latte”nin
    soluk bej rengi
    nereden geliyor?
    n 2002 yılında 200.000’den fazla yıldızın
    ışığının incelendiği bir çalışmayla evrenin
    ortalama rengi hesaplandı. Evrenin büyük
    kısmını simsiyah bir boşluk olarak hayal
    ederiz ama aslında yıldızların parlaklığı
    evrenin ortalama rengini değiştiriyor: Her
    şeyi karıştırırsanız ortaya sütlü kahve rengi
    gibi bir renk çıkıyor.
    91

    Vücudumuzdaki
    “iyi bakteriler” ne yapıyor?
    Sağlıklı kalmamıza yardımcı olan
    bazı bakteri türlerini “iyi” kabul
    ediyoruz. İnsan bağırsağı, “bağırsak
    mikrobiyotası” denilen geniş bir
    bakteri ve mikroorganizma
    popülasyonuna ev sahipliği yapıyor.
    Bakteriler bağırsaktaki yiyecekleri
    parçalamaya ve hastalıklarla
    savaşmaya yardımcı oluyor. Bu yüzden
    sağlığımız için hayati öneme sahipler.
    Bağırsak mikrobiyotanız beslenme
    tarzınızdan, yaşam tarzınızdan,
    çevrenizden ve antibiyotik
    kullanımından etkileniyor. Son
    bulgulara göre alerjiler, diyabet ve
    hatta kanser gibi birçok hastalık,
    bağırsak mikrobiyotasındaki
    bozulmalarla bağlantılı olabilir.
    92

    LCD ne anlama geliyor?
    LCD’nin açılımı “liquid crystal display”, yani “sıvı
    kristal ekran”. LCD ekranlarda kullanılan sıvı
    kristal molekülleri, ışık miktarını değiştirerek
    görüntüyü oluşturuyor.
    92

    Mideniz neden
    gurulduyor?
    Midenizde ve bağırsaklarınızda gıdaları,
    gazları ve sıvıları sindirim sisteminize
    iten kaslar var. Kasların gıdaları
    sıkıştırması gurultu sesini ortaya
    çıkarıyor. Mideniz boşsa beyniniz
    kaslara geriye kalan her şeyi
    itmelerini emrediyor ve bu de
    mide gurultusu dediğimiz sese
    neden oluyor.
    93
  • 288 syf.
    ·4/10
    Ilber hocayı okumaya çalışan seven biri olarak;bu kitabını okurken acikcası çoğunlukla beğenmediğimi hatta okurken çok sıkıldığımı söylemek isterim.Ben kişisel gelisim zirvaliklardan yorulan ve epey okuyan zaman harcayan bir okur olarak kendimi bu kitaba atmıştım ama yanıldım:(Herkesin tecrübesi kendinedir.Kitabın beğendiğim kısımları olmakla beraber eleştiri kısmi biraz daha fazla gerçeklerden hayat standartlarimizdan empatiden de uzak buldum.
    Kitapta tabiki hayata dair tavsiyeleri bilimden tutalım kültüre kadar önerileri beğendim bilhsa eğitim sistemiyle ilgili analizleri . Bizatihi biz gençler için yol gösterici nitelikte.
    Mesela kitapta Ortaylı'nın tanımına göre entelektüel kişi kendi alanı dışındaki şeylerle de ilgilenene denir. herkes kendi tarihihin mimarıdır gibi tespitlerini çok beğendim.Ayrica harakete teşvik ettirmesi de ayrı güzeldi" ben hep yerimde dursaydım, dünyamı değiştirecek insanları aramasaydım, bugün tanıdığım ben olmazdım. bir insanın bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır. insan konforundan vazgeçmeyi göze almalıdır"
    Şu alıntıda çok doğru bir tespit.Cocuk örnek alırsa iyi bir eğitim görürse sevgiyle ilgiyle ülkeye de mesleğine de yansır.
    "çocuğunuzu, sadece kendisi olduğu, çocuğunuz olduğun için sevin. bizdeki büyük yanılgılardan biri, insanlarımızın kendi başaramadıkları şeyleri çocuklarından beklemesidir. bunu yapmayın, çocuklarınıza kendi yükünüzü yüklemeyin."

    Onun dışında kitapta hafızaya değinip hayatımız temel olarak 4'e ayrılır kısmını da katılmakla beraber yapmaya çalışan bir gencim. Bu kısımlar da ilber hocayla sanki sohbet ediyor gibiydim karşımda hani tonton dedem var da güzel öğütlerini dinleyip kafa sallıyor haldeydim:)edebiyat, sinema ve müzik hakkındaki tavsiyeleri değerliydi

    Şimdi gelelim elestiri kismina..

    Kitapta hep gezme üzerine duruluyor kalkın gezin müzelere gidin yaşadığınız yeri keşfedin felan ıyide cebimde metelik yoksa nereye gidecem?Yani cinli atasözüyle bana kitabın çoğunlukla balık tutmayı öğretmesinden ziyade vermesini bu yoldaki mücadeleyi gercekleri anlatmasını da bekledim.Kitap sanki bu konuda biz ortadoğu insanına değil de daha çok orada yasayan zenginlere ve isvecte olanlara hitap ediyor gibiydi.Müzeye gidecem paralı,kitap alacam pahallı, tiyatroya gidecem dil öğrenecem parali ve pahallı öyle bizim gibi sıradan insanlar için _ülke ekonomisi_malesef vasat bir durumda olduğu için getirildiği için bu hayaller toz pembe oluyor ben bu kısmi okurken ciğerim daglandi diyebilirim.
    Ülkemiz torpil cehennemi gibi zaten okumaya öğrenmeye çalıştıkça da önüne hep daha vasat insanlar getiriliyor ben bunu değiştirmek istiyorum ilkin.
    "eğer yapmak veya öğrenmek istediğiniz şeyleri 15 yaşınıza kadar yapmadıysanız ya da ilgilenmediyseniz o yaştan sonra o şeyi öğrenemezsiniz "diyordu bir yerde açıkçası okurken çok üzüldüm bu konuda hayallerimize yönelmek çok zor maddi sıkıntılar olur manevi aile sıkıntıları vs hayatın gerçek olan kısımlarını da taşımasını bekledim bu cümlenin devamı olacak nitelikte.Ben 15 yaşımda kütüphaneye zor gidiyordum.
    Hayatın temel mottosu tembellik değil bizde ilber hoca belki böyle düşündü yazdı o satırları ama eğer etrafına dönüp bakarsa bizi daha iyi anlayacaktır tembellikten ziyade yaşam şartlarımız da kısıtlı ve kötü eğitimden hukuktan tarihe kadar hergun kötü haberlerle öldürülen kadınlarla hayvanlarla tecavüz olaylariyla bitik ekonomiyle uyanmaktan biktim .

    "dahası ispanya'nın, italya'nın sadece büyük bilindik şehirlerine değil; kırsalına, köylerine gitsinler. o yaşayışı görsünler. hayattan tat almayı bilen, bundan gocunmayan insanları tanısınlar" bu cümle yine ciğerimi yaktı para vardı biz mi gitmedik? diye dedim hatta konuşmak önermek bu acıdan kolay oluyor.Gereksiz bir gaz var ve sanki hiçbir şeyden haberimiz yokmuş gibi ilber hoca çoğu şeyi eleştirip aslında alt sınıfı iyi göremediğini düşündürdü.

    Ben şu satırları ağlayarak okudum yemin ederim sanki Norveçte Pariste yaşıyorum tembellik ediyorum:( keşke yapabilsem deniyorum ama suçlu her zaman biz gençler değiliz vergilerimiz gömülürken biz izliyoruz.

    25 yaşına gelmeden birçok şeyi tamamlayın. gençliğin size verdiği fiziksel güç ve hafıza kuvvetini değerlendirin. bir dil değil birden fazla dil öğrenin. ve bunu erkenden yapın.

    tiyatroya gidin, iyi çalamasanız da bir müzik aleti öğrenin. böylece müzik dinlemeyi de iyice öğrenmiş olursunuz.

    dans etmeyi mutlaka öğrenin. bale de öğrenin. opera dinleyin.

    oturduğun şehrin tarihini iyi bilin. müzelerine gidin. kütüphanesine gidin.


    onun dışında şu yaştan sonra şu yapılmazmış, zormuş gibisinden şeyler de vardı. onlara kesinlikle katılmıyorum tolstoy bisikletine inananlardanım.

    kitapta "iran tarihini bilmek gerekir çünkü iran tarihini bilmeyen türk tarihini anlayamaz." diyordu ve fazlasıyla İrani övüyordu tercümeyle ama birkaç cümleyle sanatıyla tarihi mimarisiyle geciştirildiğini gördüm isterdim ki biraz daha olmalı guzellemeden ziyade nedenleri tarihi biraz daha detaylandirilabilirdi.

    korunmuş şehir görmek isteyen Arap şehirlerine gitsin, onlar miraslarını iyi koruyorlar” (s. 100) dediği yerde şaşırdım açıkçası bu çok zayıf şahit olan gören biri olarak kesinlikle bunu doğru bulmuyorum.Ki çoğu Arap ülkesi zaten savaş altında Bağdat’ın hali malum, Şam ve Kahire fukaralıktan tamamen yok olmaktan kurtulmuş ama perişan müzeler mahvolmuş durumda ilber hoca hala geçmişte yaşıyor o konuda... Yemen kuzey afrika o halde.Ulkemizi eş geçiyorum malum yapılar sünger boba dönüştürülüp üstüne beton dökülüyor (!)

    Okumuş her Türk insanının Petra’yı görmesi gerekiyor” (s. 100) Bu sözünü tebessüm ederek okudum "he biseyi başarmışız" diye kendimle övündüm ama petraya gitmek o kadar kolay değil. ilber hocam Arapların 50 dinarla içeriye aldığı bir yerdi 2 sene önce muhtemelen şuan 100 yapmışlardır yabancı turistleri paramatik olarak görüyorlar ayrıca çok iyi koruduklarını görmedim yerler de çöpler vardı hatta biz topladık.Iyiki gittiğim bir yer canım Petra ona da gidene kadar anam ağladı desem yeridir çok çalıştım.. Istek ve para gerekiyor fazlasıyla.

    Bir yerde şehir/ kasaba ve köy hayatını anlatıyordu.Kasabanin ortada kaldığını ne köylü gibi çalışkan nede şehirli gibi disiplinlidirler diyor ikisinin arasında kalmış fakat ikiside olmamışlardır diyordu kasabalının kurnazlığından ve vurdum duymazlığından bahsediyor bence Türkiye tam da böyle bir yer şuan kim ne derse desin.İlber hocanın kitaptaki şu güzel nasihati kulağımı tirmaladi bak şimdi;

    "memleketten soğuduğun an bırakacaksın. bir şekilde buradaki çevreyle, insanla, memleketle barışık değilsen, ki barışık olmak zorunda da değilsin, lütfen bırak; çünkü yapamazsın. bir kere bu kendi sağlığına zararlıdır"

    Ilber hoca daha çok kendi çevresindeki aristokrat burjuva entel sınıfından bahsedip bizim gibi ay sonunu getirmeye çalışan insanlara nasihat veriyor özellikle dil ve seyahat konusunda bu kadar kolay olsa bu yazıyı inanın burda yazmazdım kendi sağlığım için.

    "bilmem kim çok iyi italyanca bilir, üniversitede de fransızca öğrenmiştir."

    Hocanın kendiyle çeliştiğini düşünüyorum hem eğitim sisteminden yakınıyor son kısımda hem de yukardaki dil öğrenmemiz gerektiğini sürekli gözümüze sokuyor.

    "yabancı dil meselesini 25’inize gelmeden çözmeniz gerekir. bu temel bir konudur; gecikirseniz geçmiş olsun. elbette sonra da öğrenebilirsiniz ama aynı rahatlıkla bir kavrayışla değil”

    26 olanlar duvarı yumrukluyor :)Kitabı ondan bence 18 yaş ibaresi belki koyulabilir 18 yaş ve altı okuyabilir diye..o acıdan sevk karar pişmanlık hissettirebilir bu kesin yargılar.

    "Tarih o rengârenk hollywood filmlerindeki gibi anlatılmaz,tarihi filmler öyle çekilmez. konusuna hakim entelektüel filmler izlemek istiyorsanız evvelâ italyan sinemasına yönelin."

    Müzik ve sinemayla ilgili tavsiyeler listeler çok güzeldi ayrıca kitaptaki 26 film, 25 kitap, 32 albüm listelerini gerçekten çok beğendim özellikle bunu belirtmeliyim.

    Kitabi okuyabilecek olgunluktaki gençlere şiddetle tavsiye ederim ergenlikte olan saçma bunalımlara pusula olmasina birebir.Okumaktan asla pisman değilim

    Genc kardeşlere tavsiye eder Iyi okumalar dilerim.
  • 288 syf.
    ·15 günde·5/10
    Alırken çok büyük bir beklenti ile aldığım ama okurken beni zaman zaman çok sıkan bir kitap oldu malesef. Seyahatname olunca farklı ülkelerdeki mekanlardan bahseder,kültürlerinden bahseder diye düşünmüştüm (tabii bunlar da var ama az) ama daha çok ülkelerin tarihte Osmanlı ile nasıl etkileştiği ya da sadece çok spesifik özelliklerinden bahsedilmiş. Tabii bunda İlber Ortaylı'nın bir tarihçi olmasının etkisi büyük ve düşününce kitap da buna uygun. Sıkıntı kitabın arkasında yazan unutulmaz bir yolculuk,İlber Ortaylı sizin rehberiniz olsun gibi açıklamaların kitapla,bence, alakası olmamasıydı. Yine de kitabın hakkını tamamen yememek lazım,ön yargıları geride bırakınca bazı ülkelerle ilgili ilginç,güzel bilgiler içeriyor. Özellikle İran'ı okurken keyif almıştım, bahsettiği mekanların resmine bakarak gözümde canlandırmıştım ve işte o zaman bir seyahatname okuduğumu hissetmiştim. Fakat dediğim gibi bu her ülke için geçerli değildi malesef.

    Fakat kesinlikle şu sözüne katılıyorum : "Türkiye gibi önemli bir coğrafya ve tarih alanını öğrenmek için onun kuzeyindeki Güney Rusya ve Kafkasya,doğusundaki İran ve Hindistan,güneyindeki Suriye,Filistin ve Mezopotamya'nın yanı sıra Balkanları ve Akdeniz ülkelerini anlamak kaçınılmazdır." Bir gün buraları okuyarak değil de kendim gezmeyi çok istiyorum.
  • Bizim fabrikada bir patron vardı. Bütün işçiler ona bey diyordu. Güzel giyinip güzel kokular sürünüyordu. Fabrikanın tam ortasından geçişini bir görseniz, ciğerlerimizi mahfeden o deri kokusunu bıçak gibi kesiyor, her yer çiçek kokmaya başlıyor. Bildiğiniz deri fabrikası oluyor gül bahçesi. Ama bu güzel kokulu, yakışıklı patronumuz her zamanki gibi maaş günü paramızı yatırmayınca onu odasında yakaladım. Nerde, dedim bizim paramız. Ne dese inanırsınız? Siktir git o zaman dedi beğenmiyorsan burayı. Ben hiç yakıştıramadım beyefendiye bu küfürü de, kükreyişi de. O gül kokusu gitti, yakışıklılığı, inceliği gitti. Ağzı leş gibi para koktu, yüzü çirkinleşti, kabalaştı. O zamam anladım ki beyefendilik böyle bir şeymiş meğer. O günden bugüne ben kendime beyefendiliği hiç yakıştırmam.

    Ben Ahmet Kaya’yı çok seviyorum, çok güzel türküler söylüyor. Biliyorum siz de seviyorsunuz. Ama Ahmet Kaya vatan hainiymiş. Türkiye Cumhuriyetinde Kürtçe bir türkü söylemek istemiş. Aramızda kalsın ama ben Kürtçe müziği çok severim. Ama Ahmet Kaya’ya söyletmediler. Ama ben Ciwan Haco’dan, Şiwan Perver’den, Koma Hivron’dan çok dinledim Kürtçe. Öyle içli, öyle acılı, öyle güzel söylerler ki ben anlamasam da çok severim. Ama dedim ya kürtçe şarkı söylemek vatan hainliğiymiş. O zaman anladım ki vatan hainliği bir türkü gibi güzel bir şey. Bu yüzden ben de vatan haini olmaya karar verdim.

    Ben son 7-8 yıldır televizyon seyretmem. Niye biliyor musunuz? O ekrana bir adam çıkıyor, cami imamı gibi gür bir sesi var. Ananı da al git diyor, çocuk da olsa kadın da olsa öldüreceğiz filan diyor. Ben en son bu yüzden televizyona tekme atmıştım. O günden bugüne de vekilleri de, onun bunun bakanını da sevmem. Çünkü hepsi aynı.

    Güvercin tedirginliğinde yaşayan bir yazar vardı, onun yazılarını okuyordum ben hep gazeteden, inanır mısınız bilmem ama ben onun kadar bu ülkeyi seven bir insan görmedim. Sonrasını belki siz de biliyorsunuz, o güzel insanı öldürdü bu ülkeyi daha çok sevdiğini söyleyen milliyetçi insanlar. Çünkü Hrant Dink, Ermeni dölüymüş. O gün anladım ki Ermeni dölü olmak güzel bir şey, milliyetçi olmak kötü. Ve ermeni dölü olup milliyetçilikten nefret etmeye kesinlikle karar vermiş oldum.
    Sonra ben kadınsam ve devletin ya da imamın onayı olmadan sevişirsem orospu oluyormuşum. Halbuki sevgi hiç bir kurala tabi olmayacak kadar temiz ve güzel bir şey. Ve sevişmek, bu nefretin ve savaşın hakim olduğu dünyada o kadar güzel ve zevkli ki… Demek ki güzel ve zevkli bir şeyi kadın olarak yaşamaya orospuluk deniliyormuş. Böylelikle ben de orospu olmaya karar verdim. Hatta dünyanın tüm halkları birbiriyle savaşacağına onları orospuluğa, yani sevişmeye davet ediyorum. Biliyorum ütopik bir davet yaptım ama savaşmaktansa sevişmek daha iyi değil mi; hem de özgürce…
    Ben yıllar önce televizyona tekme atıp televizyon izlememeye yemin edince canım sıkılmaya başlamıştı. Kitapları keşfettim o sıra. Aslında iyi ki keşfettim. Çünkü bütün bilgimi ve fikirlerimi çoğunlukla onlara borçluyum. İnsanlardan canım sıkılınca gidip Steinbeck’le Kafka’yla, Dostoyevski’yle, Tezer Özlü’yle falan konuşuyordum. Zaten ilk anarşikle tanışıklığım da kitaplarla oldu. Deniz Gezmiş adında bir genç bağımsız, sosyalist bir ülke kurmak için büyük mücadeleler vermiş ama sonunda devlet onu asmış. Çünkü devlete göre o bir anarşikmiş. Ama ben Deniz Gezmiş’e hayran kalmıştım. Anlamıştım ki devlet kötü bir şey, anarşik olmak güzel bir şey. Ben de anarşik olmaya karar verdim.
    Ben anarşik olmaya karar verince daha yüzlerce kitap okumam gerektiğini anladım. Anarşiklik oysa çok zormuş. Ama bu sırada Bakunin’i, Kropotkin’i, Emma Goldman’ı okuyunca anarşik olmanın kötü bir şey olmadığını birkez daha anlamakla birlikte Denizlerin anarşik olmadığını öğrendim. Çünkü Denizler idam edilirken Yaşasın Marksizm-Leninizm demişti. Bu doğrultuda Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Dimitrov’u, Che’yi, Mao’yu, Politzer’i, Gorki’yi, Çernişevskiy’i ve çok daha fazlasını okudum. Anladım ki Marksizm-Leninizm insanlığın düşmanı olan tekelci kapitalizmi yıkıp yerine herkesin eşit ve özgür olacağı, yoksulluğun ortadan kalkacağı, kısacası insanın insanı sömürüsünün ortadan kalkacağı komünist bir düzen kurmak istiyor.

    Sonra ben yoksul müslümanlarla zengin müslümanları inceledim. Yoksul müslümanlar bu dünyada yaşadıkları cehennemden dolayı sürekli bir cennet düşü kurarken, bu dünyayı cehenneme çevirenin zengin dindarların olduğunu gördüm. Kağıt üstünde hepsi müslüman, hıristiyan veya yahudiydi, tanrıları birdi ama iş yaşamaya gelince ne kadar çok insan o kadar çok tanrı çıkıyordu ortaya. Bu işte bir gariplik vardı. Marx dinin bir afyon olduğunu, diğer bilim insanları dinin sadece metafizik olduğunu, Darwin ise zaten evrim teorisiyle dini çürütüyordu. Kararımı vererek dinsiz oldum. Öte denilen bir dünyada değil de bu dünyada cennetin kurulması gerektiğine inandım. Artık biraz daha özgür sayılabilirdim.
    Ben sonra kendilerini Denizlerin, Mahirlerin, İboların yoldaşı gören devrimcileri tanıdım. O bilge, yiğit, kültürlü, fedakar insanları. Öyle ki bir süre gördüğüm bir devrimci bir süre sonra ortadan kayboluyordu. Çünkü ya tutuklanıyorlardı ya da öldürülüyorlardı. Ama onların yaşadıkları mahalleleri bir görseniz. Yoksul gecekondu mahalleleri. Ama öyle çok renkli reklam afişleri, tabelaları görmezsiniz. O mahallelerin duvarlarına halkın matbaası deniliyor. Amerika Defol Bu Vatan Bizim, Ağa-Patron Devletini Yıkacağız Halk İktidarı Kuracağız, Polis Simit Sat Onurlu Yaşa, Zam Zulüm İşkence İşte Akp, Örgütlü Bir Halkı Hiç Bir Güç Yenemez gibi yazılamalar ve örgüt isimleri var. Mesela o mahallelerde geceleri devrimciler nöbet tutuyor; uyuşturucu çeteleri girmesin diye. Herkes evinde rahat uyusun diye. Yaz olunca akşamları parkta sinema gösterimi yapılıyor. Gündüzleri dergi dağıtıyorlar. Eylem yapıyorlar. Gerçekten de anlıyordum ki devrimciler görebileceğim en mükemmel insanlar.
    Bu ülke insanları onları en çok Gezi sürecinde gördü, tanıdı. Şiddetin sadece devrimcilere olmadığı, başkaldıran, daha iyi bir ülke isteyen herkese yönelebileceğini görmüş oldu herkes. Ve herkes çapulcu ilan edildi. Ben dahil herkes bu sefer çapulcu olmanın keyfini yaşamaya başladı. Evet, çapulcu olmak da güzel bir şeydi. Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım olmak daha güzel.

    Uyuşturucu çeteleri karşısında Hasan Ferit Gedik olmak güzel bir şeydi. Uyuşturucu çetesi olmak, polis olmak kötü.
    Mesela ben bir de 14 yaşında bir terörist tanıdım. Adı, Berkin Elvan. İster elinde ekmek olsun, isterse sapan. Ben o gün dünyanın en güzel teröristini tanıdım. O teröristi vurdular.
    O terörist vurulunca birkaç kesim hariç tüm Türkiye çok üzüldü, ağlanıp sızlanıldı. Bir süre de Berkin’i vuran katillerin yargılanması için adalet talep edildi. Karşılık görmedi. Tıpkı son 13 yılda öldürülen 241 çocuğun katillerine hakettiği ceza verilmemesi gibi.
    Artık herkes yavaş yavaş Berkin’i unutmaya başlamışken Berkin’in iki abisi çıktı sahneye. Bu sefer onlar çok daha etkili bir şekilde adalet talep ettiler. “Berkin’in katillerini açıklayın! Katilleri Taksim meydanında halk tarafından yargılanmasına izin verin!” dediler. Yine cevap verilmedi. Ve onların da adı teröriste çıktı. Tıpkı Berkin’in adı teröriste çıkması gibi. Bir kez daha anladım ki terörist olmak büyük fedakarlıklar isteyen güzel birşey.
    Bağımsızlık isteyince anarşik; Kürtçe konuşunca hain; yaşadığımız ülkenin toprağını sevince Ermeni dölü; sevişince orospu; başkaldırınca çapulcu olduk. Öldük, dirildik, adalet istedik, halkımızı çok sevdik terörist olduk. Oysa ne güzeldir anarşik, hain, orospu, ermeni dölü, çapulcu ve terörist olmak!

    Baran Sarkisyan
  • İki ülke arasında hiç bitmeyecek bir baş ağrısı. Rusya, Boğazlar'dan olabildiğince çok petrol tankeri geçirmek istiyor. Türkiye, '1996'da 65 milyon ton petrol geçti, 2003'te 135 milyon tona çıktı. İstanbul tehdit altında' diyerek geçişleri sınırlamak için her yolu deniyor. Rusya bu yıl ilk kez Putin'in ağzından 'Boğazlar'da Türkiye'nin çevresel kaygılarını anlayışla karşıladığını' açıkladı. Ama her şeye rağmen Moskova uluslararası anlaşmalara dayanarak serbest geçiş hakkını sınırlandırmamak için uğraş veriyor. Daha da önemlisi Rusya, Türkiye'nin sınırlamalarının Son dönemde çok sayıda Türk vatandaşının Çeçenya'da Rus ordusuna karşı savaşırken öldürülmesi Moskova'yı kızdırdı. Savunma Bakanı Sergey İvanov gibi 'şahinler' bunu kamuoyu önünde Türkiye'yi suçlamak için gerekçe yaptı. Ancak Kremlin konuyu daha 'sağduyulu' değerlendiriyor. Resmi görüş, Çeçen direnişçilere Türk hükümetinin destek vermediği, ancak bazı dernek ve örgütlerin Çeçen güçlere yardımını da engellenmediği yolunda. Artık 'Çeçen ve PKK kartları' dönemi kapandı ama yine de Ankara'dan 'daha sıkı denetim' bekleniyor. Zorlu Grubu ile ortak girerek kazandığı TÜPRAŞ ihalesi iptal edilen Tatneft tepkisini çok ılımlı dile getirse de kızgınlık Kremlin'e kadar iletildi. Moskova, 'Türkiye yabancı sermayeyi teşvik edeceğine engelliyor. TÜPRAŞ ile başlayacak, bu yolda çok sayıda dev Rus şirketi Türkiye'de büyük yatırımlara yönelecekti. Şimdi bir daha düşünecekler' kaygısında. Konu bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan'a iletildi. Yanıt Rusları tatmin etmedi: "Bu siyasi değil hukuki bir karar. Yapacak birşey yok." Bu yıl sonunda rekor kırılarak 10 milyar dolarlık dış ticaret hacmine ulaşılması bekleniyor. Ancak Rusya lehine büyük dengesizlik var. Türkiye 'Doğalgaz bedelinin bir kısmını eskiden olduğu gibi mal ve müteahhitlik hizmetiyle ödeyelim' diyor. Rusya da hep aynı cevabı veriyor: 'Ticarette dengesizlik olduğu doğru değil. Rusya'dan kazandığınız turizm gelirlerini ve bavul ticaretini hesaba katmıyorsunuz. Gaz karşlığı malı kabul etmeyiz'. Bavul ticaretindeki kısıtlamalar için de Rus tarafı, 'Bavulla ticaret değil seyahat yapılır. Bu yöntemle vergisiz kazanç sağlanıyor. Bu, ihtiyaçtan doğan bir ticaret şekliydi ve vadesi doldu. Artık resmi ticarete yönelin' diyor.


    Putin'den İddialı 'Son Sesleniş'
    Daha önceki gün ilk Rusya Federasyonu Devlet Başkanını uğurlayan Rus halkı, 26 Nisan 2007 tarihinde bugünkü devlet başkanının gelecekle ilgili planlarını canlı yayından seyretti. Seçim sürecine giren Rusya'da bu yılın sonunda parlamento seçimleri ve Mart 2008'de başkanlık seçimleri yapılacak. Putin'in sekiz yıllık iktidarı sırasında sekizinci olan ulusa
    seslenişin son olması kuvvetle muhtemeldir. Anayasaya göre Putin üçüncü kez devlet başkanı adayı olamaz. Daha önce iktidarda kalmak uğruna anayasayı değiştirmeyeceğini belirten Putin, söz konusu konuşmayı yaparken de son kez ulusa sesleniş konuşmasını yaptığını belirtti. Beklentilerin aksine Putin, iktidar süresi içerisinde kendi yaptıklarını değerlendirmek yerine, ileriye bakmayı tercih etti. Gerçekten de Rusya, yeni bir aşamaya geçti. Rusya artık zor geçen 1990'ları geride bıraktı. Bugün ekonomik olarak büyüyen ve dış politika alanında ABD dâhil her güce meydan okuma potansiyeline sahip olan bir Rusya var. Her açıdan Rusya'nın eski günlerine dönmeyeceğini sergilemeye çalışan Putin, Yeltsin ölmeden çok önce törensiz, tantanasız Yeltsin dönemini gömmüştü. Yeltsin dönemi Rus dış politikasının en önemli özelliği, Rusya'nın Batı karşısında önlenemez bir çekilme sürecinde bulunmasıydı. Mesele sadece Rusya'nın yurtdışındaki çıkarlarını koruyamaması ile ilgili değildi. Mesele, ABD'nin Rus iç siyasi sürecinde de etkinliğe sahip olmasıydı. Demokratikleşme süreci sonucunda Rus kimliğinin ve dolayısıyla çıkarlarının da değiştirilmesi amaçlanmıştı. Bu anlamda Rusya, ABD'nin ümitlerini tamamen boşa çıkardı. Üstelik bugünden bakarak denebilir ki, ABD'nin Rusya politikası olmasaydı ve Rusların kesinlikle dönmek istemedikleri Yeltsin dönemi olmasaydı, Putin Rusyasının ortaya çıkması mümkün olmazdı.Bugünkü Rusya, 1990'ların Rusyasından kalın çizgilerle ayrılıyor. Mesela Nisan ayındaki Moskova'da düzenlenen muhalefet gösterilerini ele alalım. Dünya medyası bu gösterilere geniş yer ayırmasına rağmen, Rusya'da bu gösteriler herhangi bir ses getirmediği gibi, meydana çıkan göstericiler de son derece sınırlı kalmıştı. Özel timler aracılığıyla gösterinin sert bir biçimde dağıtılması, Batı'nın Rusya'ya yeni eleştiriler yöneltmesine sebep olmuştu. Ancak o gün alanlarda yapılan esas gösteri, birkaç bin liberalin ve yeni Bolşeviklerin gösterisi değil, Rus yönetiminin kararlılık gösterisiydi. Bu kararlılığın esas hedefi de zaten alanlardaki muhalifler değil, ABD idi. Moskova ve St. Petersburg'daki muhalefet gösterileri Londra'da yaşayan eski "Kremlin babası" Boris Berezovskiy'nin Putin karşıtı açıklamalarından hemen sonra gerçekleşmişti. Yeltsin döneminde Rus siyasetindeki etkinliğiyle tanınan özelleştirme zengini "oligark" Berezovskiy, Putin yönetimini devirmek için para aktarımında bulunduğunu belirtmişti. Ne var ki, hafife alınabilecek Berezovskiy'nin açıklamaları bu yöndeki yegane açıklamalar değildi. Nisan ayında ABD Dışişleri Bakanlığı'nın arka arkaya yayınladığı belgelerde Rusya'nın demokratikleşmesi için ABD'nin bazı siyasi akımlara mali ve teknik destek verdiği ve vereceği ifade edilmişti. Söz konusu belgelere tepki gösteren Rus parlamentosunun alt kanadı Duma, bunun Rus iç siyasi hayatına karışmak anlamına geldiğini açıklamıştı. Yabancı ülkelerin Rus iç siyasi hayatını etkileme gücünü kısıtlamak için ilk yıllarından beri mücadele veren Putin, ABD'nin Rusya'yı karıştırmak istediği kanaatindedir. Son zamanlarda ABD'nin demokratikleştirme söylemine antitez üretmenin peşinde olan Putin, ulusa sesleniş konuşmasında esas olarak uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesi gerektiğinin altını çizdi. Putin, bazı ülkelerin benimsediği demokratikleştirme söylemi ve sömürgeleştirme döneminde uygarlaştırma söylemi arasında paralellik kurdu.
  • 312 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    http://birkitapbinyurek.blogspot.com.tr/...llah-oguz-truva.html
    * ÜLKEM VE BEN * ESEDULLAH OĞUZ * TRUVA YAYINLARI *
    11 Eylül 2001 tarihinde ABD’ye düzenlenen terör saldırılarından sonra Orta Asya ve Afganistan uzmanı olarak Alman ordusuna giren Esedullah Oğuz burada sıkı bir eğitimden geçtikten sonra bir Alman komutanın danışmanı olarak Afganistan’da görevlendirilir. Amacı, eski ülkesinin yeniden inşasında rol almaktır, ama olaylar beklediği gibi gelişmez. Esedullah Oğuz, ülkesi Afganistan’dan Türkiye’ye, oradan Almanya’ya uzanan, acı, keder, kan ve gözyaşıyla harmanlanmış, savaşın şekillendirdiği özel yaşamını gerçek olaylar ve karakterler üzerinden bir roman tadında anlatırken, uyuşturucu baronları, intihar teröristleri, CIA ajanları, El Kaide militanları, Ladin’in yakalanması gibi olayların üzerindeki sır perdesini aralıyor. Kitabı bitirince, Afganistan’da işlerin neden ters gittiğini, barışın niçin hâlâ uzak bir ihtimal olduğunu daha iyi anlayacaksınız.
    (Tanıtım Bülteninden)

    KİTAP YORUMUM
    Savaşın kötü yüzünü terörün arka planlarını, Pakistan, Afganistan ve daha bir çok ülke hakkındaki gerçekleri gerçek yaşanmış olaylar ile anlatan yazar uyuşturucunun niye bu kadar had safhada olduğunu, niye, Afganistan'nın neden bir türlü normale dönmediğini tüm açıklığı ile anlatılmış. Kitap roman tadında anlatıldığı için asla sıkmıyor, aksine merak ederek okuyorsunuz.
    Haberlerden gördüğümüz olayların perde arkasını bilerek okumak, şaşırtsa da beni bilmemekten iyidir diyerek okudum. Canlı bombacıların itirafları kan donduruyor. Üst yöneticilerin uyuşturucu satıcısı olması kimlere güvenmemiz gerekir sorusunu akıllara getiriyor. Krallık ile yönetilen ülkelerin, kadınların her zaman ki gibi bedel ödemesi, okutulmaması ve eşlerini onlar adına ailelerin seçmesi, çalıştırılmaması erkeklere muhtaç bırakılması geri kalmış ülkelerde özellikle dinin alet edilmesi gerçekten bilinen acı örneklerdi. Bir kez daha Türkiye'de doğduğum için şükrettiğim anılar okudum kitapta. Savaşın en madurları kesinlikle çocuklar ve bayanlar, sivil halk oluyor. Savaş sadece diktatörlerin egolarını tatmin etmekten başka bir şey değil. Savaşta niçin hiç üst kesimden kişilerin ölmediği de çok güzel örnekler ile açıklanmış. Eğer bir ülkeyi yönetmek istiyorsa bir insan aydın olabilmeli, halkına karşı empatiyi geliştirebilmeli ve onlara yönelik çalışmalar yapmalı. Başkanlık servet kazanayım gibi düşünceler ile yapıldığı zaman egolar ortaya çıkıyor ve tabi ki olan sivil halka oluyor.
    Yazarımızın ülkemizi kendi ülkesi olarak kabul etmesi beni çok duygulandırdı. Savaş çocuğu olmasına rağmen yılmadan çalışması, insanların yararına çalışması, ailesine düşkünlüğü Afganistan halkının aslında Türk insanlara yani bizlere benzediğini düşündürdü. Kitabın en güzel tarafı ise, gitmeden ülkeleri görmüş kadar bilgi sahibi oluyorsunuz. "Alman usulü" cümlesinin nereden geldiğini de anlamış oldum bu kitaptan sonra.
    Zaten kitabı okurken çok duygusal sahnelere denk geliyorsunuz. Allah hiç kimseyi vatanından ayrı koymasın ve ülkesinde savaşın ortasında bırakmasın. Çünkü savaşı çıkartanlar da ölüyor bir şekilde ama en çok olan çocuklara oluyor, yine geri kalmışlık savaş sırasında hortladığı için bayanlara oluyor. Artık yıllardır Afganistan'da ve Pakistan da hatta bir çok ülke de neden hala barış gelmediğini ve ilerleyemediklerini anlıyorum. Tek cevap özetle CEHALET, EGO. Yine kötü insanlara olan hayranlık, dini kullananlara körü körüne tapmaları en çarpıcı örnek ise; Ladin'e olan hayranlıklarından kızlarını hediye olarak vermeleri, adamın o şartlarda 5 eşinin 13 çocuğunun olması, adamlarının kendilerini patlatırken kendilerinin saray gibi evlerde en iyi şartlarda yaşamaları ve insanların körü körüne onlara bağlık olduklarını gösteriyor. Bence herkes bu kitabı okusun ve bir çok merak ettiğiniz sorulara cevap bulacaksınız.
    Yazarımızın kalemini çok sevdim. Diğer kitaplarını bulup mutlaka okumak istiyorum.

    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • Neden İDAM CEZASI değilde HAPİS CEZASINA çarptırılmalarını istemeliyiz !!!

    Özellikle çocuk istismarı gibi fazla fazla can acıtıcı ihlaller söz konusu olduğunda, halkın öfkesi kontrol edilemez bir noktaya gelebiliyor. Öfkenin her zaman hak mücadelesinde çok önemli bir itici güç olduğu iddiasında olan biri olarak, kontrol edilemediğinde itici bir güç olmaktan ziyade yıkıcı bir güç olduğunu düşünmekteyim. Çevremde idam isteyenlere dikkat ettiğimde, çoğunun çocuğu olduğunu görüyorum. İşte tam olarak bu noktada bir miktar anlayabiliyorum; ya benim çocuğumun da başına gelirse korkusuyla kötü olandan kurtulma refleksi aslında bu. Öldürelim bitsin gitsin, dünya bir pislikten kurtulsun, hem de diğerlerine ibret olsun refleksi. Ancak, insan haklarının tesisi, refleks hareketlerle sağlanamayacak kadar derin bir hadise maalesef. Yüzlerce insanı öldürebilirsiniz; fakat suça mahal veren marazanın kökünü kazımadıkça –biz bunu daha ziyade zihniyeti değiştirmek olarak ifade ediyoruz- yahut diğer bir deyişle insan hakları bilincini toplumun en küçük birimine kadar sıkı sıkıya yerleştirmedikçe, bu suçlar işlenmeye ve hatta faillerin sayıları daha da artmaya devam edecektir.

    İdam cezasına karşı olmamızın en büyük sebebi; bu cezanın esasında bir “cinayet” olduğu, yalnız tek farkının “devlet eliyle işlenmiş” olduğu argümanıdır. Neticede, “devlet eliyle de olsa bir şekilde insan öldürüyoruz ve bizim onlardan ne farkımız kalıyor” fikridir. “O insan değil ki”, diyebilirsiniz. Gelin görün ki, bunu derken bile suçu meşrulaştırmış oluyoruz aslında. İnsan olmayan değişik bir mahlukatın bu suçu işlediği düşüncesi, bir nevi o kişinin cezai ehliyetinin olmadığını iddia etmek gibi bir şey. Hani bu istismar, cinayet suçluları, mahkemede hep akıl sağlıklarının yerinde olmadığını iddia ediyor da biz hep “Hayır hasta değil, bilinçli yaptı, cezadan kaçmaya çalışıyor” diye karşı çıkıyoruz ya, işte onun gibi bir şey. Bu çok değişik bir yaratık, bu suçu işlemesi de normal, bu sebeple öldürmeliyiz, noktasına geliyor mesele ve sorunun kökenine inmemizi en başından engelliyor.

    Öldürmek; ne şekilde olursa olsun, öldürülen kim olursa olsun, neticede öldürmektir ve hiçbir sebep ve şekil bu fiili “yasal” kılamaz. Bahsettiğim istisnai gedik tam olarak budur. Siz “öldürmek” eyleminin yaşam hakkı ihlali olduğu temeline “ancak istismarcıyı devlet eliyle öldürmenin serbest olduğu” kaidesini düşerseniz, o temele dinamit gibi bir paradoks yerleştirmiş olursunuz ve nihayetinde o temel patlar.

    Bir diğer sağlam argümanımız; idam cezasının aslında “caydırıcı” olmadığıdır. Cezaların amacı “suçluyu ıslah etmek ve topluma kazandırmak”tır. Durun hemen kızmayın, amacın kişiyi topluma kazandırmak olması mutlak surette topluma kazandırılacağı anlamına gelmiyor elbette. Fakat derhal infazını da gerektirmiyor. Ne yapalım, asmayalım da besleyelim mi yani, noktasına geliyor konu farkındaysanız, ki bu da toplumsal belleğimizde hiç de iyi şeyler çağrıştırmıyor. Kaldı ki, bu kişilerin emeğinden faydalanmak mümkün, ben ısrarla bunu savunuyorum.

    Bununla birlikte, şöyle de düşünmek lazım; idam cezası öngören suçları işleyen suçlular, her şeyi göze almış suçlular olabilir. Ölüm, onlar için bir nevi kurtuluş da olabilir. Bu durum onları daha çok suç işlemeye teşvik bile edebilir. Hal böyle iken, idamın bu bakımdan da caydırıcı olması mümkün olmadığı gibi, suçu artırıcı dahi olabilir.
    Kaldı ki, yapılan araştırmalar neticesinde, örneğin ABD’de idam cezası uygulanan eyaletlerde, uygulanmayan eyaletlere göre suç oranının daha fazla olduğu ve yıllar içinde arttığı görülüyor. Ya da bilindiği üzere Hindistan’da cinsel saldırı vakaları çok fazla ve burada idam cezası uygulanmakta. Fakat 2014 yılının rakamlarına göre Hindistan’da halen “günde” 93 kadın cinsel saldırıya uğruyor. Bu durum, idamın caydırıcı olmadığının bence en önemli kanıtıdır .

    Diğer bir önemli iddiamız ise; bugün çocuk istismarcıları için uygulanan idamın yarın başkaca suçlar işleyen –hatta işlemeyen- kişiler için, örneğin sadece işini yapan gazeteciler için vs. uygulanabileceği ihtimali. Bir ülkede idam bir kez uygulanmaya başladığında, bu uygulamanın sınırlarının nereye kadar genişleyeceği muamma oluyor genelde. Hele ki, Türkiye gibi hakkında atılı bir suçlama dahi olmaksızın tutuklanan yüzlerce insanın olduğu bir ülkede, patır patır insan öldürülmesi işten bile değildir. Ülke tarihi, bu vakalarla dolu. Ayrıca, düşünün bir de, çocuk istismarcısına idam cezası verilirken, darbe girişimi sonrası o toplumsal öfkeyle failler için niçin idam cezası verilmesin ki, bu suçun diğerinden hafif kalır yanı yok ki, denilecek. Sonra ucu alınamayacak.
    Bir diğer sebep, idamın geri dönüşü olmayan bir ceza olduğudur ki, dünyada bunun da çokça örneği var. İnsanların idam edildikten sonra suçsuz olduklarının ortaya çıkması, nadir de olsa olasılıklar dahilinde.

    Hepsi bir yana, idam isteyenler, çoğunlukla bir kişinin ölüm olduğu düşüncesiyle ve intikam hissiyle bunu istiyorlar. Fakat düşününce, idamlar eskisi gibi darağacında olmuyor mesela. Olmasın da zaten. Vahşetin de vahşeti. Uyuşturucu iğneyle falan yapılıyor, ki bu da bence geride kalanların ve toplumun yaşadığı travmanın kesinlikle karşılığı değil, olamaz. Bilakis olsa olsa ikinci bir travmaya yol açar. Hatta, idam suçlunun ailesini de cezalandırmaktır bir nevi. Bu da “cezanın şahsiliği”, yani bir suçtan dolayı ancak suçlunun kendisinin cezalandırılabileceği ilkesine aykırılık teşkil eder.

    Burada bizim için önemli ve bence kesinlikle daha faydalı olan idam değil, yargıyı tam bağımsız hale getirerek en adil yargılamayı yapmak ve faile kanunda açıklanan cezayı üst sınırdan vermektir. Aksi halde, kişiler failleri kendileri infaz etmeye kalkar ki, asıl kaos o vakit çıkar.
     

    #Tuba TORUN