• 134 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    İçerisinde;
    Besleme, Volodya, Başkalarının Derdi, Nişanlı Kız, Boyundaki Nişan, İonıç, Kabuğuna Sinmiş Adam, olmak üzere 7 öykü bulunuyor.

    --Kısa Notlar---
    -Besleme-
    On üç yaşındaki besleme Varka'nın üstüne yaşından büyük işler yüklendiğini ve dayanılmayacak noktaya geldiğinde bebekle biten kötü sonu konu alıyor.

    -1888-Volodya-
    Volodya çekingen içine kapanık bir erkek, Nütya onun erkekliğe cesaret etmesini sağlayan, kendinden büyük bir kadın, aynı zamanda annesinin kankası :) Annesi hâlâ kendisini genç
    kız sanan, çok makyaj yapan, kumarda kaybettiği parayı hiçbir zaman ödemeyen, başkasının pabucunu giymeye ve otlakçılığa meraklı bir kadın.

    Volodya hayatın ona getirdiklerini sorgulamaya başlıyor ve öykümüz hazin bir sonla bitiyor.

    -1887-Başkalarının Derdi-
    Yeni evli olan hukukçu Kovalev ve eşi Veroçka'nın yaşayabilecekleri, sürüyle hayaller kurdukları bir ev satın almak için satılığa çıkan Mihaylov'ların evini incelerken karşılaştıkları maddi ve manevi buhranı konu alıyor.
    Öykünün ismi Mihaylov'ların aklını kullanamadıkları, vergileri ödeyemedikleri için satmak zorunda kaldıkları evden geliyor.

    -1886-Nişanlı Kız-
    Yaşlı Modest Alekseyiç (52 yaşında) ve onsekizine yeni basmış fakir bir kızla, Anya ile evliliğini ve annesinin ölümünden sonra ayyaş olan babasını, fukara kardeşlerini konu alıyor. Başlarda eşine köle olan Anya, bir davete katılıyor sonrasında hayatı tamamıyla değişiyor. Önceleri duygusallığıyla bilinen bu kız artık babasını ve kardeşlerini unutacak kadar yükseklere çıkıyor.

    -1895- İONIÇ-
    S. kasabasına yakın bulunan Dyalij'in köy hekimliğine atanan şişman Dmitriy İoniç Startsev, aşkına karşılık vermeyen 17 yaşındaki Katerina İvanovna (nam-ı diğer Kotik) baş kahraman olmak üzere İvanovna'nın babası İvan Petroviç'in ve annesi Vera İosifovna'nın hikayesini anlatıyor. Karşılıksız sevgisinden ötürü hayatını sadece paraya bağlaması ilgi çekiciydi. Öyküde ki çoğu kısım etkileyiciydi.
    -1898-KABUĞUNA SİNMİŞ ADAM
    Belikov salyangoz gibi kendi kabuğuna sinmiş,sıcak havalarda bile çizmelerini ve paltosunu çıkarmayan,varlığını ve düşüncelerini daima gizleyen bir insandır. Onun böyle örtünmesinden anladığı şey kendini dış etkilerden koruyup, yanlız kalmasını sağlamasıdır.
    Belikov’un bu izole hayatı, günün birinde Verenka adlı bir kadına aşık olmasıyla baş aşağı olsa da, gerçek kabuğuna daha sonra girebilecek...

    Çehov, gerçekleri kurgulayan büyük üstat yine yapmış yapacağını,
    geçenlerde de merdivenlerden itip kırmıştı Rıza'nın bacağını :)))
  • Vakit Kemal’e Erdi


    Bugün hava çok güzel güneş kızgın bir kor Alevi gibi yakıp kavuruyor ortalığı demek istememde diyemiyorum,malesef soğuk bir Aralık sonundayız,hava her zamanki gibi kasvetli,gökyüzü bütün mahlukata emir verip,esin gürleyin taş üstünde taş baş üstünde baş koman yiğitlerim edasında Malkoç oğlu gibi bir o yana bir bu yana savuruyor önüne geleni.Metin babaya gidiyorum baş sağlığına,aslında çok da evden çıkma taraftarı değilim.İnsan böyle zamanlarda belli eder kendini herkes iyi gün dostudur aslında kimse kötü gün dostu olmak istemez ağır gelir,zordur başkasının derdine derman olmak.Kendimi tanıtmadım değil mi!;

    Banada Emre Usta,Emre baba,Emre dede derler,İki kız babası ve bir sürü torunum var.Sağolsun hanımım anlayışlı olmasa belki bu zamana bile zor gelirdik.İkimizde emekliliği zorla hakettik hatta kendimizi savaşçı gibi görüyoruz ,kolay mı bu devirde emeklilik.Hanım sürekli gidip yerleşelim memlekete deyip duruyor,kırk sene olmuş burdayız,ne biçim memleket anlamadımki iki sevgili gibiyiz bir küsüp bir barışan,memlekette bir hafta durup canımız sıkılarak geri dönüyoruz ,ne var bu kadar bizi bağlayan anlamadımki!,artık iyiden iyiye yaşlandım baksana merdivenleri bile zorla iniyorum elimde babamdan kalma bastonla,bir kaç yadigarı kaldı rahmetlinin.Dağ gibi adamdı babam,herkesin babası gibi,evlatları için kendi yaşamını feda eden,gözünü budaktan sakınmayan nice Anadolu insanı gibi,dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çekiyorum,oda ne bol bol egzoz dumanı ,Allahtan durak yakın da fazla beklememe gerek kalmıyor.İhtiyarlığın güzel tarafı bedava Akbil ve sana yer veren güzel insanlar.Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum aklımda binlerce düşünceyle.......


    Metin baba iyi adamdır ama çok duygusal be kardeşim.Bu dünyada acımasız olacaksın desemde olmuyor kim kazanmış kötülükten,camdan dışarı bakarken bir sürü anı sanki yanımda film şeridi gibi gösteri sunuyorlar,bunların hepsini ben mi yaşadım,geçmişteki bir sürü hatalı davranışı ne akla hizmet yaptım.İnsanın evladı olunca anlıyor bir çok şeyi,düşünsenize bir babasın evini geçindirmek için her şeyi yaptığın halde yetmiyor,derdini anlatacağın omzuna yaslanıp ağlayacağın kimse yok,hep dik hep mağrur görünmek zorundasın,sensin evin direği sen sağlam,güçlü olmak zorundasın,Malkoç oğlumusun be mübarek...Bu havalarda aklıma hep Mirkelam’ın şarkısı takılır,o an kulakların çınlasın başka birini andığında,unutulmaz,unutulmaz...Sonra ne hikmetse bu fasulye yedi buçuk lira ,git aklımdan kör şeytan,düşünüyorum da çok yanlış şeyler öğrenip adet edinmişiz.Bir insan otuz beş yaşında öğrenir mi Azrail isimli bir meleğin kuranda yer almadığını yada ne bileyim,saygının,adaletin,merhametin,hoşgörünün Allah tarafından delilleriyle açıklandığını,bilemedik,bilemezdik,araştırmadan,incelemeden,sorgulamadan,kesin deliller elde etmeden,dedektiflik yapsam bu yaşdan sonra becerebilir miyim acaba,havalardan mıdır nedir yine kasvetli bir günümdeyim vakitte yaklaştı artık göreceğimi gördüm,galiba otobüs bunalttı beni baksana istavrit gibi dizilmiş millet,ter,parfüm,sarımsak,balık,bütün kokular birbirlerine karışmış,yapay bir mutsuzluk var insanların üzerinde,sanki Mayıs sıkıntısı filmini andırıyor ortam,az sonra biri bağıracak;durun siz kardeşsiniz, yok o filim başkaydı galiba amman yaşlılık böyle bişey,aklımız yerinde çok şükür,ya anne annem gibi kimseyi hatırlamasam ,son nefeste konuşamayıp sadece ağlasam,dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle,bilmezdim şarkıların bu kadar güzel ve kelimelerin kifayetsiz olduğunu demiyor mu şair,diğeri durur mu,başlıyorum yüksek sesle;kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde bir türlü kendimi avutmadım deyip şarkı söylemeye,millet garip garip bana doğru bakmaya başladı.Aldırış etmeden;şöför bey evladım,gaymağam,ağzının balını yediğim müsait bir yerde indir de neşemizi bulalım diyorum,amca zaten bulmuşsun bulacağını deyip atıyorlar aşağıya alelacele.

    O kadar dedim,bu fasülye yedi buçuk lira türküsü daha uygun diye,yok illa Müslüm Gürsese bağladın olayı,az bir rahat dur geldin kaç yaşına,yalnız soğuk falan ama deniz havası da muhteşem sadece bir fark var,Deniz’in kendine has kokusu yok,halbuki memleket havası böylemi,iki kilometreden alıyorum kokuyu ,o kendine has tuzlu hırçın,ehlileştirilmemiş dalgaların asi çığlığını,yıllardan beri dokusundan bir şey kaybetmemiş öyle saf öyle temiz kelepçelenmiş ayrılamaz kalbime ellerimiz,işte bu bizim hikayemiz diye bağırmaya başladım yine,şu bankta soluklanıp doğru limana oyalanmak yok....

    Bir süre sonra etrafta kalabalık toplanmış,insanlarda bir homurtu,Metin’in sesini duyuyorum kalabalık arasında,kendimi seyrederken buluyorum, herkes konuşuyor kaygılı ürkek çekingen,Metin bağırıyor Allahım bu nasıl bir sınav beni arkadaşlarımla mı sınıyorsun diye.Ben kenardan sesleniyorum da kimseye duyuramıyorum,boğazıma düğümlenmiş sanki kelimeler,çok uzun zamandır yaşamış gitmeyi haketmişim herkes gibi.Çocuklarım çok ağlarlar mı acaba,hele eşim,bu kadar yılı birlikte geçirdik,ağladık güldük,sevindik ve üzüldük.Yalnızlık zor zanaat ,artık film bitiyor vakit Kemal’e erdi,son bir kez sevdiklerine sarılmamak ne kadar kötüymüş,kuzularıma sizi çok seviyorum diyememek,Hadi uzatmayalım bu kadar acı çiğ köftede bile yok.....

    Metin başımda sarsıyor beni Emre Emre diye bir an kendime gelip oturuyorum olduğum yere ,Arkadaş bana baş sağlığına gelip kendin nereye gidiyorsun ulan demez mi?,ya bir ağız tadıyla ölemedik arkadaş deyip sarılıyorum Metin’e ,kardeş başın sağolsun, çok severdik Metinle Ragıbı,Ölenle ölünmüyor kalk da gidelim üşüteceksin deyip giriyor koluma,aklımda yine o malum türkü bu fasülye yedi buçuk lira,Efendim duyamadım bir şey mi söyledin Emre diyor, Metin ile tutuyoruz limanın yolunu ,Ragıpın anısına......
  • Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Bir gün kitap rafları arasında kalan daracık geçitlerden birinde yalnız kaldık... Sırt sırta idik, ikimiz de kendi tarafımızda kitabımızı arıyorduk. Bir an bana döndü, garip ve mutlu bir birleşmeyle ellerimiz bir anda kendiliğinden aynı kitaba gitti: Don Kişot. Bu kitabı gizlice, onun için arıyordum, onu orada bulması için değildi çabam; onu bir kez daha okumasını istiyordum. Bedenlerimiz öylesine yakındı ki birbirine, çekingen kişiler bunu çok iyi bilir, bir sıcaklığın dalga dalga bütün varlığıma yayıldığını duyumsadım. Saçları yüzümü yalıyordu. Kısacık bir zaman sürdü bu durum, ama bütün serin kanlılığımı kaybetmeme yetti. Kitabı alıp götürdü. Bir daha da onu hiç görmedim. Bazen o kadını düşündüğüm ve özellikle o şaşkınlık anını yeniden yaşadığım olur. Yaşam boyu insanda belirgin kalabilen heyecanlardandır bu duygu. O zamandan beri kendime bile itiraftan korkuyorum ama o yüzü, o bedeni, o kaçamak görüntüyü arıyorum. Şimdi onu yeniden bulma umudunu yitirdim, gerçekleşse bile mutsuz olurdum
  • Nurdan Ernur
    Nurdan Ernur 87 Oğuz - 100 T.E. İlköğretim'i inceledi.
    @nurdanernur·4 sa.·Kitabı okumadı
    Oğuz 4. sınıf öğrencisidir. Yaramaz olmasına rağmen tarihe meraklı, şiiri seven sosyal bir çocuktur.
    Oğuz dönemin idealize olarak çizilen erkek çocuklarını oldukça yoğun biçimde temsil eden bir çocuktur. Evdeki hali bile tanımlanırken “Oğuz’un annesi Hanife Hanım, sabah uykusundan bir zil sesi ile uyandı, kapıya koştu, kimse yok. Sesin Oğuz’un odasından geldiğini anlayınca yukarı çıktı. Oğuz mışıl mışıl uyuyordu, uyandırdı. Oğuz hemen yataktan fırladı ve çantasını hazırlamaya başladı, çünkü artık okul başlıyordu. Yaramazlığı ile ün yapmış oğlunun okul için böyle sorumluluk bilinci içinde hareket etmesi, Hanife Hanım’ı hayrete düşürmüştü. Ama ne olursa olsun her türlü yaramazlığına rağmen, Oğuz hiçbir zaman okulunu ihmal etmemişti.”
    Burada betimlenen çocuk her şeye rağmen görev ve sorumluluklarını bilen ve kendisini böyle ideal biçimde sistematize eden bir çocuktur.
    Artık okula başlamıştı. Dördüncü sınıfa gidiyordu. Kalabalık sokaklardan geçerek okulun bahçesine geldi. Hemen herkes hep bir ağızdan “Oooo 87 Oğuz!” diyerek etrafını çevirdiler. Oğuz’u tanımayan öğrenci yoktu. Fakat özellikle kızlarla hiç geçinemez, her fırsatta onlara karşı muziplikler yapardı.
    Oğuz’un ergenliğe geçiş tanımları yapılırken bir erkek kutsallaşması yapıldığını görmek mümkündür. Kızları kızdıran ve onlarla eğlenen bir çocuk söz konusudur. Aslına bakarsanız Oğuz’un kafasında kızların olmadığını göstermek için yapılan bir tanımlamadır bu.
    Ve Mektep Başladı: Nezihe öğretmen hemen dersleri başlatmıştı. Çocuklar en çok tarihe ilgi duyuyorlardı. Oğuz dersleri can kulağı ile dinliyor, öğretmenin sorduğu her soruya önce cevap veriyordu.
    Burada özellikle vurgulanmaya çalışılan şeyin çocuğun tarih bilincinin ne denli önemli olduğudur. Oğuz tüm yaramazlıklarına rağmen bu bilinci önceleyen bir çocuk olarak betimlenir.
    Üç Gün Sonra: Oğuz’da defter, kitap hak getire. Ancak öğretmen hep sorular sorduğu, Oğuz da iyi dinlediği için dersleri iyi oluyordu. Yaramazlık ise aynı şekilde devam ediyordu.
    Oğuz’un bu şekilde betimlenmesi, bir yandan çocuğa çocuk olma özgürlüğü tanımak olarak tanımlanabilir ancak bu özgürlük önemli bir disiplinle sınırlanmıştır. Dersi ciddi olarak dinleme.
    On Beş Gün Sonra: Sınıfta kırk sekiz öğrenci vardı. Bir de nazlı büyütülmüş, el bebek gül bebek Selim isimli bir çocuk geldi, etti kırk dokuz. Annesi, Nezihe öğretmene rica üstüne rica ediyordu.
    Genç öğretmen, yeni öğrenci Selim’in annesi ayrıldıktan sonra, kendi kendine şunları düşünüyordu: “Ne yaparsın, ana kalbi, böyle söylemek lâzım... Halbuki bir çocuğa, başka bir çocuktan daha çok önem vermek olur mu hiç? Okul çocukların dünyasıdır. Orası onu kendine uydurur. Böyle üstüne üflene üflene büyütülen bir çocuk; yarın zayıf, pısırık bir adam olacaktır. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’ni yükseltmek için atılgan, cesur, çelik vücutlu ve çelik kafalı gençler lâzım!
    Çocuk edebiyatının Batı’da da bizde de ortaya çıkışının en önemli nedenlerinden biri ulus devletin gereksindiği insan tipini yaratmaktır. Bu metinde de bu düşünceyi açık biçimde görmek mümkündür. Bu süreç çocuğun kendi gerçek dünyasına geçene kadar devam etmiştir.
    Yeni Bir Arkadaş: 351 Selim:
    Nezihe Hanım, arkasında ürkek ürkek duran Selim’le beraber sınıfa girdi. Nezihe Hanım Selim’i arkadaşlarına tanıttı ve nereye oturtacağını düşünmeye başladı. Nihayet, Oğuz’un yanında karar kıldı. Varlığın, itinanın ve büyük bir sevginin meydana çıkardığı incecik boyunlu, bembeyaz yüzlü, çekingen fakat çok kibar giyimli çocuğu aldı… Yoksulluğun, ihmalin ve kırbaç gibi bir hayatın meydana çıkardığı yanaklarından kan fışkıran, sert bakışlı, dik sesli, fakat pantolonu dört yamalı ve suratı çamurlu çocuğun yanına oturttu.
    Derste olsun, bahçede olsun öğrencilerin yeni ilgi odağı Selim’di. Öğretmen tahtaya kaldırmış, bazı sorular sormuştu. Selim’in bilemediği soruların hepsini, Oğuz biliyordu.
    Burada ideal çocuk, sağlıklı, güçlü ve akıllı olarak betimlenirken, Selim'de yansıtılan çocuk ana kuzusu tiplemesi şeklindedir ve çok da onaylanmaz.
    Öğle Yemeği: Okulda öğle yemeğinde bütün öğrencilerin ufacık paketlerine baktığınızda toplam şu dört çeşit yiyeceği görürsünüz:
    Peynir, zeytin, yumurta, helva. Bugün öğle yemeğinde de hep bunlar vardı. Ama o da ne? Bir hizmetçi kız gelmiş. Kız önce Selim’in oturacağı yerin altına bir bez serdi. Selim’in boynunda peşkir, elinde çatal. Önünde francala ve dört tane ağız ağza dolu tas!
    Burada Cumhuriyet dönemi çocuk edebiyatında sınıfsallığın da onaylanmadığını ve bunun yansımalarının ciddi şekilde metinlerde eleştirildiğini, hatta alaya alınarak aşağılandığını görürüz. Dönemim yazarları kitaplarında buna özen göstermişlerdir. Bunu daha sonra yazdığı metinlerde en çok Kemalettin Tuğcu sürdürmüştür.
    Fatin’in elinde bulunan top, Oğuz kapmaya çalıştığı için birden fırlayıp, su birikintisine düşerek oradan geçmekte olan Selim’in üzerine çamurlu suları sıçratmış, güzelim elbiseleri çamur deryası olmuştu.
    Çok uzun yıllar çocuklar okula önlükleriyle gitmiştir. Her ne kadar tek tipleştirme olarak eleştirilse de önlük çocukların sınıf farklarını ortadan kaldıran bir giysi türüydü ve uzun yıllar toplumun, çocuklar üzerinden narsist yaklaşımlarını önlemiştir. Önlüklerin kalkması da toplumda belli bir olgunluğun olduğu duygusunu yaratmaktadır.
    Bir gün Cumhuriyet Bayramı gezisi için Taksim Meydanı’na gideceklerdi. Öğretmen tembihlediği için, herkes cicili bicili gelmişti. Bir tek Oğuz aynı. Öğretmen, aldı elini yüzünü yıkadı. Elbiselerini fırçaladı, sağını solunu düzeltti. Oğuz rahatsız olmuştu ama biraz da adama benzemişti.
    Tramvaya binip Taksim’e geldiler. Hayranlıkla Atatürk ve yanındakilere bakıyor, birbirlerine “Bak Atatürk, bak yanındaki İsmet Paşa, bak Fevzi Paşa!” diye gösteriyorlardı.
    Birdenbire herkes durdu; çünkü Oğuz heykelin üstüne tırmanmış ve marş söylüyordu. Marş bitince, öğrenciler, öğretmen, bütün halk Oğuz’u alkışladılar. Nezihe Öğretmen çok duygulanmış ve çok gururlanmıştı….
    Oğuz hem tarih bilgi ve bilinci hem de onu görselleştirebilecek (marş söyleme) yeteneğiyle öne çıkan bir figür olarak görünüyor.
    Havalar bozmuş, mevsim kışa dönmüştü. Oğuz yine aynı tabanı delik ayakkabılar, sağı solu yırtık pantolon ve ceketle okula gelip gidiyordu.
    Bir gün öğretmen onları Sultanahmet’e müzeye götüreceğini, ancak bedava tramvay olmadığı için yürüyerek gidip geleceklerini söyledi. Selim’in annesi bunu duyunca, gelip Nezihe öğretmenle konuşmaya çalıştı. Nezihe Öğretmen: “Sizin Selim, bizim Selim yok… Biz burada çocukları sadece okutmuyoruz… İnsan yapıyoruz. Okul bir insan fabrikasıdır. Oranın mühendislerine biraz da güvenmelisiniz.” Selim’in annesine, gitmekten başka bir yol kalmamıştı, Son bir kez dönüp, “Selim’in babası tramvay paralarını ödemek istiyor.” dedi. Öğretmen “Öğrencilere sorayım.” deyip, sordu. Hep bir ağızdan “Yürüyeceğiz!” dediler.
    Bu bölüm özellikle temel anlayışı çok net özetliyor. Ulus devletin gereksindiği çocuk öğretmen eliyle gerçekleşecektir ve burada öğretmen kendi yetkilerini özellikle vurgulamaktadır.
    Oğuz’da da bayağı değişmeler başlamıştı. Artık, üstüne başına özen gösteriyordu. Bu arada, her gün Selim’e ders çalıştırıyordu. Selim’in annesi bu durumdan çok hoşnuttu. Selim’e saygıyla karışık bir sevgi besliyordu.
    Oğuz’un bu yardımları boşa gitmemiş, Selim derslerinde epeyce ilerlemişti. Sene sonunda sınıflarını geçtiler. Karneler dağıtıldığında öğretmenleri çok güzel bir konuşma yaptı ve sınıf birincisini de açıkladı: 87 Oğuz…
    Sevinç içinde önce Selim’in evine, sonra da Oğuz’un evine koştular, herkes çok sevinmişti…
    Oğuz aynı Pinokyo’da olduğu gibi sürecin sonunda ideal çocuk olarak ortaya çıkar. Eğitim tamamlanmış ve olgunlaşma gerçekleşmiştir.
    Oğuz, sonraki süreçte benzerlerine örnek olacak bir tip olmuştur. Daha sonraki dönemlerde yazılan çocuk kitaplarında bu tipleme aşağı yukarı hep aynı şekilde çizilmiştir. Bunda çocuklara yazan kişilerin öğretmen kökenli olması ve onlara (çocuklara) yoğun bir didaktizmle yaklaşması rol oynamıştır.
    (Necdet Neydim)
  • "Büyüklerin çocuklardan alacağı bir ders vardır; başarısızlığa uğramaktan utanmamak, toparlanıp bir daha denemek. Ama büyükler olarak bizim çoğumuz öylesine korkak, öylesine çekingen, öylesine 'tedbirli' ve bu yüzden de öylesine içine kapanık ve öylesine yüreksiziz ki, birçok insanın başarısızlığa uğramasının nedeni de bundan başka birşey değildir. Ortayaşlıların pekçoğu kendilerini başarısızlıktan emekliye ayırmışlardır çoktan."

    Malcolm X
    Alex Haley
    Sayfa 41 - İnsan Yayınları
  • Ben kendime hapsolmuş, çekingen, gizli hayaletlerle dolu, dul bir evim. Hep yan odadayım...
  • Ölü, yürümeyi unutan çekingen ayağıyla toprağa dokunur: Yaşadığı dünyayı çok zor tanır, ama durmadan hayatının kalıntılarına takılıp tökezler: Pantolonunu, kravatını, onları çok doğal olarak paylaşan canlıların bedenleri üzerinde görür; her şeyi görür ve hiç-bir şey talep etmez: ölüler utangaçtır.