• Kimse bir iz bırakmadan kaybolmaya cesaret edemiyordu.
  • Hayat her iki cins için de -kaldırımda ite kaka yürüyen kadınlarla erkeklere baktım- çetindi, zordu, sürekli bir mücadeleydi. Büyük cesaret ve güç gerektiriyordu. Belki de hepsinden önce, yanılsamaya eğilimli yaratıklar olduğumuz düşünülürse, insanın kendine olan güveni olmasını gerektiriyordu.
    Virginia Woolf
    Sayfa 39 - Kırmızı Kedi
  • Tanrım…!
    Beni yavaşlat, aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir.
    Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele.
    Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver.
    Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği,
    belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
    Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.
    Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret;

    Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı,

    Güzel bir köpek ya da
    kediyi okşamak için durmayı,
    güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, 
    balık avlayabilmeyi,
    hülyalara dalabilmeyi öğret.
    Hergün bana kaplumbağa ve tavşanin masalını hatırlat.
    Hatırlat ki, yarışı her
    zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda
    hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.
    Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. 
    Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.

    Beni yavaşlat Tanrım,

    ve köklerimi yaşam toprağının
    kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
    Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve
    daha sağlıklı olarak yükseleyim.
    Ve hepsinden önemlisi…..
    Tanrım, Bana değiştirebileceğim şeyleri
    değiştirmek için CESARET, Değiştiremeyeceğim şeyleri
    kabul etmek için SABIR, ikisi arasındaki farkı bilmek için AKIL
    ver…
  • Git ve benim göremediklerimi gör,benim dokunamadıklarıma dokun,sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın cesaret edemediği acıları çek. Dünyanın binbir halinden korkma.
  • Anna Karenina'nın başında "Mutlu Aileler birbirine benzer, ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir" der Tolstoy. Ama mutlu bir ailenin içindeki mutsuz bir bireyi anlayamaz Tolstoy hiç. Gerçi kendisi ilerleyen yaşında mutsuz bir aile oluşumuna katkıda bulunmuşsa da kendi tarzında, o ölünce ailesindeki herkes mutlu olmuştur eminim. Sevmem fazla Tolstoy'u, çok okuduğumdan değil- gereksiz bir antipati. Kötü adamları, ya da Dostoyevski'yi daha çok severim ben. Daha bir gerçek, daha bir samimi gibi gelir, bilgiç maskeler ardına saklanmayı sevmez benim gibi. Levin olmak için çabalamaz, Vronsky de olamaz- bir parça Stiva bir parça Raskolnikov'dur o - saklamak için çaba da göstermez. Ne gerek vardı peki böyle bir yazının başında bu karşılaştırmaya? Mutlu bir ailede mutsuz insanlar nasıl olabilir diye düşünmeye başlamıştı oysa herkes. Denizdeki dalga gibi belki. Evliliklerdeki dalgalar neyle alakalıdır ki? Dalgaların büyüklüğüyle mi, evliliğin sağlamlığıyla mı? Fazla bilen olmaz ama sadece kişilerle ilgilidir bu dediğim, bireylerle. Bir birey ne kadar... ne kadar birey olabilir ki evlilikte bir insan? Belki de haklıdır Tolstoy yalnızlar garına düşmesine rağmen. Evliliğin süpermeni bile olsak mutsuzsak belki, diğerleri de tahmin ettiğimiz kadar mutlu değildir. O bildiğimiz şarkı, aslında hiç fark etmediğimiz bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır bize. Başka bir lunaparkta, başka insanlarda eğlenmek de yazılabilirdi kaderimizde, o başka kararı verebilseydik eğer. Ama o başka lunaparktaki mutlu ailenin içindeki mutsuz insan olamayacağını kimse bilemez elbette. Her şeye baştan başlayalım isterseniz deyip her şeyi özele indirgemek de bir yöntem elbette, ama bana göre değil hiç. Yuvarlak, boş cümlelerle konuşmak huyumdur hep, tutulmak bir de ne olduğu belirsiz Hint tanrıçalarına, sürekli değiştirmek güneşimi. İçinden gelene cesaret edemiyor ne olursa insan yukarıdaki evliliklerin birindeyse. Tolstoy'un mutsuz evliliklerinde çok kolay her şey. Nasıl tanrı Fiat Lux dediyse, siz de bit diyorsunuz ve kolaylıkla bitiyor her şey. Peki mutlu olduğu sanılan şeyler nasıl bitecek, nasıl alınacak o sorumluluk. Nasıl olunacak gerçek kötü? İnsafsız olmak için doğmadım ki bu gece yarısı. Özgür olmanın da bir bedeli var, yok bu değildi belki söylemek istediğim. Özgür olmanın da bir sırası var. Yo, en iyisi, özgür olmanın alemi yok bu saatte. Oturmak lazım her mantıklı ve tutsak erkek gibi geceleri kendinden beklenen yerde. Rüyalar yeter özgür olmak için. Bir de kulaklıkla bilgisayar başında geçirilen kısıtlı saatler. Tolstoy zamanında bilgisayar olsaydı kaçar mıydı evden acep yine de? Hangisi daha iyi peki Fyodor, en iyisini sen bilirsin sonuçta. Tolstoy bile hayran Alyoşa'ya. Kabullenmek mi gerekiyor var olanı, razı olup sanal mutluluğa? İstediğini yapamamak mı gerekli bozmamak için büyük oyunu? Aslında parçası olmak oyunun, öğrensek nasıl oynanması gerektiğini, akıl hastanesine kapatsak içindeki tüm deliliği, yakışmaz belki deli Dostoyevskiye ama Tolstoy olmak lazım biraz belki, Levin olmak o kalıba nasıl gireceğini bilmesek de. Derme çatma duygularla nereye gidilebilir ki zaten? Dünya denilen şeyin üstünde yaşanan şeyler o kadar birbirine benziyor ki. Neden o kahraman öyküleri arasına girmek zorunda ki hikayemiz? Mutlu hikayeler arasında kalsa olmaz mı? O hikayeleri kimse sorgulamıyor ki hem. Basit olmak yeter bana aslında. Hep olduğumdan basit görünmek istedim- olmadı ama belki başabilirim bu kez. Peki sen, kırık kalpler sokağında dinleyip bu yazıyı okuyan sevgili okuyucu, en başından beri kaç kez ayıpladın beni. Kaç kez o mutlu ailenin içinde olmayı diledin. Kaç kez emin oldun benimle aynı şeyleri yaşamayacağından? Eski şeyler ve yeni şeyler var insan hayatında, belki bir de hep yeni olarak kalacak eski şeyler. Onlar insanın kendisinde saklı kalıyor ama, ara sıra koyuyor film makinesine seyrediyor, iç çekiyor, sonbahar oluyor, yapraklar düşüyor, hala mutlu taklidi yapıyor insan. Her şey deniz gibi olsa ne güzel olacak oysa, dalgalara bıraksak kendimizi, kör kaldığımız yerde beynimiz yerine kalbimizin devreye girse. Deniz hislerdir biraz, ben uzaklaştım ama galiba denizden artık. Dostoyevski de sevmiyor beni , kara kalemler bile sadece başkalarının hayatlarını resmediyor. Neyse ki mutluyum ben, başka bir şey yazamayacak kadar mutlu.
  • İlk defa yüz yüze tanıştığım bir çevirmenin kitabını okudum.

    Kitaptan çok tanışma hikayemiz ilginç;

    Harika bir akşam yemeğiydi. Katılımcıların hepsi iki dirhem bir çekirdek giyinmişlerdi (ben dahil), altışar metrelik kolları ve tabanı olan büyük bir "U" masada oturuyorduk. Mehmet Emin Özcan masanın sol köşesinde, bense onun üç kişi sağında "U" masanın alt tabanının sol köşesine oldukça yakın bir konumdaydım.

    Etrafta herkes en azından Fransız Dili ve Edebiyatı lisans eğitimini tamamlamış insanlardı. Kelli felli Profesörler sadece Profesör oluşları ile kalmayıp Fransa'nın Sorbonne gibi üst düzey üniversitelerinde aldıkları eğitim ve Fransız kültürü ile harmanlanmış olmalarının getirdiği ağır başlılık ve kraliyet ailelerine yaraşır bir resmiyet içerisinde sizle muhatap oluyorlardı. Bense temel bilimci olmanın getirdiği rahatlık ile hem bu tutumlarına imreniyor hem de bu tutumun hayatı aslında onlar için de zorlaştırdığını düşünüyordum. Tabi bunu dile getiremedim. Sadece zihnimin kıvrımlarında dolaşan bir düşünce oldu.

    Hiç alışık olmadığım bir şekilde yemekler bir örnek giyinmiş insanlar tarafından servis ediliyordu, ne kadar çaktırmasam da yadırgıyordum bu durumu. Katılımcıların her birine içerisinde tarihin ileri gelen insanlarından alıntılar içeren bordo renkli kaliteli kağıda, gümüşi renkle yazılmış özlü sözler takdim edilmişti. Bu sözler kağıtlara pek tabi Fransızca yazılmıştı. Kağıtların konulduğu zarflar dahi göz kamaştırıcıydı. Yanı sıra kitap okurken kullanmanız için Ankara Üniversitesi amblemi ve ilgili işlemeler içeren bir kitap ayracı temin edilmişti katılımcılara. Bilimle uğraşan insanlara daha anlamlı bir hediye düşünülemezdi şüphesiz.


    Yemek eşliğinde içtiğim alkolün de verdiği cesaret vasıtasıyla çok iyi olmayan Fransızca bilgim ile yazıyı okudum. Ve Mehmet Emin Özcan Fransızca eğitimi almamış olmama rağmen gayet iyi telaffuz ettiğimi söylediğinde gururum okşanmıştı.

    Gerçi hala "Excusez-moi" , "avec moi" gibi kalıpları ve "il faut cultiver notre jardin" cümlesini öz güven ile telaffuz edemesem dahi bana Fransızca dilini bir miktar sevdiren kişidir.
  • Dehada cesaret ve hız vardır...