Genelde çok yaşamayı istemek, dünya zevklerine düşkün
olmak, ölümü unutmak, sıhhat ve gençliğe aldanmaktan
ileri gelir. Böyle kimsenin kalbi kati olur, ibadetleri
vaktinde yapmaz, tevbeyi geciktirir, nasihat tesir etmez,
ölümü unutur, hatırına bile gelmez. Hep dünya malına ve
makamma kavuşmak için ömrünü harcar. Ahireti unutur,
dünyanın faydasız zevk ve sefasını düşünür.
İşte bu hal, gaflet denizinde boğulmak üzere olunduğunun
en büyük işaretlerinden biridir. Bunlardan kurtulmak
için ölümün her an gelebileceğini düşünmeli, sıhhatini
gençliğin ölüme mani olmadığını unutmamalı.
Rousseau'nun savı zenginlikle ilgili bir teze dayanıyordu:
zenginlik, illa ki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu
aslında. Zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak
demekti. Varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi, arzuya
bağlıydı ve göreceliydi. Paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda
fakirleşiyorduk; kaynaklarımız her ne olursa olsun.
Ve elimizdekilerle yetinebiliyorsak eğer zengindik aslında,
sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun.
Hem zaten Einstein bile söylemiş: “Başarı peşinde koşmak ve bununla beraber gelen sürekli huzursuzluğa karşın, sakin ve alçakgönüllü bir yaşantı daha fazla mutluluk getirecektir.”
Son yarım asırda bu yurdun ve bu milletin başına gelen musibetler,
gördüğü mihnetler (sıkıntılar) hep İttihat ve Terakki'nin seyyielerinin
(kötülüklerinin) neticesidir. Daha doğrusu ve kısacası bütün bu felaketlerin,
huzursuzluğun ve çekilenlerin mebdei (kaynağı), menşei (kökeni) ve esası
ancak ve ancak İttihat ve Terakki ruhudur."