• Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
    «Hey gidi deli gönlüm,»
    dedi,
    «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
    ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
    dedi.

    Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
    Adapazarlıydı Kambur Kerim.
    Seferberlikte ölen babası marangozdu.
    Seferberlik denince aklına Kerim'in :
    çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
    Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
    kaz gütmek,
    mektep kitapları
    ve bir de saçları altın gibi sarı
    fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
    335'te Kerim Eskişehir'e gitti,
    mektebe, teyzelerine ve dayısına.
    Dayısı şimendiferde makinistti.
    Düşman elindeydi Eskişehir.
    Kerim on dört yaşındaydı,
    kamburu yoktu.
    Dümdüzdü fidan gibi
    ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
    Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
    Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri
    (çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
    Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
    Bunlar
    (şaşılacak şey)
    Türkçe bilmeyen
    ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
    avuçlarının üstü esmer, içi ak
    ve tel örgülerin üzerinden
    Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.
    Kocaman bir ambarları vardı,
    Kerim içinde oynardı.
    Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
    (şaşılacak şey,
    katırların yemesi için)
    ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
    Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e :
    «Ambardan silâh çalıp bana getir,
    gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
    Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
    bir
    bir tane daha
    beş
    on.
    Aldattı Hindistanlı dostlarını
    zeybekleri daha çok sevdiğinden.
    Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
    Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
    Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
    zeybekler gelince Eskişehir'e
    dayısı Kerim'i elinden tutup
    verdi onlara.
    Ve işte o günden sonra
    bugüne kadar
    kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in.
    Eskişehir'den alıp onu
    «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
    Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

    Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
    sığırtmaç olmayı
    -zaten bilgisi vardı bunda-
    kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
    gizlenmeyi ormanda.
    Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
    kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
    ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
    düşman içinden geçip getirdi haber
    götürdü haber.
    Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
    bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
    Ve bir fidan gibi düz
    bir fidan gibi cesur
    bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
    sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
    sürdü 1337'ye kadar...

    Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
    yüksek
    kalın.
    Gökyüzü gözükmez.
    Durgun bir geceydi.
    Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
    Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
    karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.
    Solda
    ilerde
    tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
    «Tekneciler» diye anılan
    gâvur çetelerinin olmalı.
    Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne.
    Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
    İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim.
    Kâatlar götürmüş
    kâatlar getiriyor.
    Birdenbire durdu beygir,
    heykel gibi,
    -Tekneciler'in ateşini görmüş olacak-
    sonra birdenbire dörtnala kalktı.
    Şaşırdı Kerim.
    Dizginleri bıraktı.
    Sarıldı beygirin boynuna.
    Deli gibi gidiyordu hayvan.
    Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
    Meşeleri ve gürgenleriyle orman
    karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
    Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
    Orman bitti birdenbire.
    -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
    Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
    Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e
    beygir ansızın kapaklandı yere,
    tekerlendi Kerim.
    Doğruldu.
    Ve aklına ilk gelen şey
    saatına bakmak oldu.
    Kırılmıştı camı.
    Bindi beygire tekrar.
    Hayvan topallıyordu biraz.
    Uslu uslu yola koyuldular.
    Sol kulağı kanıyordu Kerim'in,
    Kirezce'ye geldiler
    (Sapanca'yla Arifiye arası),
    Kerim durdu,
    Biraz zor nefes alıyordu.
    Geyve'ye girdi ertesi akşam.
    Beli o kadar ağrıyordu ki
    inemedi beygirden
    indirdiler.
    Kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
    Adapazarı.
    Sonra belki on gün, belki on beş,
    kağnılar, mekkâre arabaları,
    sonra, gitgide daralan nefesi,
    Yahşıhan,
    Konya,
    Sile nahiyesi
    (burda malûl gaziler için
    takma kol ve bacak yapılıyordu),
    ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
    Hâlâ rüyalarında görür Kerim
    incecik bir yoldan eşekle gelip
    üzerine doğru eğilen
    bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
    Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.
    Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
    Yirmi gün geçti aradan.
    Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
    Kerim'i kambur çıkardılar.
    Nazım Hikmet Ran
    Sayfa 29 - Adam Yayınları
  • Kardeşim
    sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana

    uçak sağ salim inebilsin meydana

    doktor gülerek çıksın ameliyattan
    kör çocuğun açılsın gözleri

    delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken

    birbirine kavuşsun yavuklular
    düğün dernek yapılsın hem de

    susuzluk da suya kavuşsun
    ekmek de hürriyete

    kardeşim
    sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
    onların dedikleri çıkacak
    eninde de sonunda da...
  • VİETNAMLI BİR ÇOCUK İÇİN AĞIT

    Babasını döve döve öldürmüşler
    Küçümencik gözlerinin önünde
    Anasının yarısını bir bomba alıp götürmüş
    Kan ve et yığını öbür yarısı
    Oturmuş ağlıyor Vietnamlı bir çocuk
    Minik yumrukları sıkılmış kinle
    Belli bir şeyler düşünüyor
    Kederden harap olmuş bir beyinle

    Aklı ermiyor olanlara Vietnamlı çocuğun
    Bilmiyor yaşamak nedir, ölmek nedir
    Çoktan unutmuş sevinmek, gülmek nedir
    Savaşın ne olduğunu anlamıyor bir türlü
    Sadece açlık şimdi anlayabildiği
    Midesini ve beynini kemiren bir açlık
    Anası yok ki ona sıcak yemekler pişirsin
    Babası yok ki ona renkli giysiler getirsin
    Savaşın bu kadar alçak ve insafsız olduğunu
    Vietnamlı çocuk nereden bilsin

    Burası onun kendi toprağı, kendi yurdu
    Anası onu burada
    Şimdi yerle bir olan evlerinde doğurdu
    Vietnamlı çocuk ninnilerle uyudu burada
    Anasının pişirdiği ekmeklerle büyüdü
    Tozlu sokaklarında koştu köyünün
    Kendi gibi çekik gözlü arkadaşları vardı
    Hepsi de savaşın varlığından habersiz
    Bu ormanda oynarlardı

    Kim derdi ki bir gün
    Kara bir bulut çökecekti üzerlerine
    Masallardaki umacı gelecekti köylerine
    Vuracaklar, kıracaklar, yakacaklardı
    Her yere ateş ve ölüm saçacaklardı
    Korkudan, yorgunluktan, işkenceden
    Yüz olmaktan çıkacaktı Vietnamlıların yüzleri
    Kim derdi ki bir gün
    Hınçla sıkılmış birer yumruk gibi
    Yuvalarından fırlayacaktı gözleri

    Her şeyi gördü Vietnamlı çocuk her şeyi gördü
    Ve tükürdü yüzlerine babasını dövenlerin
    Döve döve öldürenlerin
    Sonra kaçtı bu uzak ormana
    Bu ormanda kuşlarla, hayvanlarla yan yana
    Ot yedi, Vietnamlı çocuk bir zaman
    Kök yedi, böcek yedi
    Ve hep böyle cılız kaldı Vietnamlı çocuk
    Büyümedi

    Şimdi oturmuş bir tümseğin üstüne
    Hatırlamaya çalışıyor olanları
    Geçen o korkunç zamanları
    Bir rüya gibi unuttuğu insanları
    Ve o masallardaki umacılar
    Onu da bulurlar, öldürürler korkusuyla
    Elinde bir taş vardı Vietnamlı çocuğun
    Çekik gözlerinde yaş
    Siz de ağlayın ey dünya çocukları
    Vietnamlı çocuk ölüyor yavaş yavaş
  • Ömer Nasuhi Bilmen Amerikalıları Şok Etti!
    1940'lı yıllarda Amerika'da yaşanan bir olay sonrasında İslam'ın konuyla ilgili görüşünü öğrenmek üzere Ömer Nasuhi Bilmen'in kapısını çalan Amerikalı bilim adamları, çıkan sonuç karşısında şok geçirirler.
    1940’ların sonuna doğru Amerika’da bir olay cereyan ediyor. Zengin bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla mahkemeye başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor.
    Ölüden DNA testi yapılamayan bir dönem dünya için. Amerika hukuk sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere müracaat ediyorlar. Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu’da yok. Bir heyet Türkiye’ye geliyor.
    AMERİKALILAR İSLAM'A GÖRE TEST YAPTI ŞOK OLDU
    Dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e yönlendiriliyorlar. İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar. Bilmen onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda şaşkınlıkları iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla kanını damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu aksi olursa kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini anlatıyor. Gelen ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp ülkelerine dönüyorlar.
    Bir müftünün böyle bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu mesele. Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor. Kan akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri fal taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini gizlemiyor.
    Görüşmede Ömer Nasuhi’nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar ki heyet gittikten sonra bu meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı geçen kemiğin sadece kendi neslini kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor. Oradaki küçük bir parçanın önemine değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok edemediğinizi, kıyamete kadar hiçbir gücün de buna muktedir olamayacağını, zira mahşerde insanlar o kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor.
    Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem): — "İnsandan her parça çürür, yalnız kuyruk sokumundaki bir parçası (‘Acbü’z-Zenb) çürümez, ikinci yaratma o parça içinde terkîb edilir." Buyurdu. (Buhari, Tefsir, Zümer Sûresi (39) Hadis no: 4814.)
  • 🔗 Bir adam düştü Galata Kulesi'nden...
    Tam 23 kere intihara kalkışmış ve her birinde de inatla hayata itelenmişti Ümit Yaşar Oğuzcan.
    Pek kişi bilmez bu hikayeyi, "Acılar Denizi" şiirinin nereden geldiğini ve asıl vicdan azabının ne olduğunu. Ümit hayattan kopmak için çok çabalamış lâkin başaramamıştır. Tabii bir de Vedat var. Ümit Yaşar'ın biricik oğlu. Babasına duyduğu müthiş bir öfke var içinde...defalarca gözlerinin önünde intihara kalkışmış olan babasına. Dün bir kez daha canından vazgeçmişti Ümit Yaşar Oğuzcan. Vedat'ın gözleri artık korkudan çok kin ile ıslanmıştı. Dayanamıyordu çocuk, aciz bir babanın ölüme koşup varamayışına tanıklık etmekten yorulmuştu. Tedavi edildikten sonra taburcu ettiler. Ümit Yaşar Oğuzcan'ı. Ümit'in içinde yaşadıkları bir kenara Vedat ne hissediyordu acaba?***Sonrası; Duydukları gürültüyle kıraathaneden fırlayanlardan biri "Eyvah!"dedi. "Düştü çocuk, Galata'dan düştü! Yetişin." yerde yatan çocuğun etrafında toplanan kalabalık çocuğun elinde bir kağıt buldular. Sımsıkı kapalı parmakları, avucuna hapsolmuş bir kağıt.. Zorlukla aldılar ellerinde kağıdı şöyle yazıyordu buruşmuş kağıtta; "İntihar öyle edilmez, böyle edilir baba!"***6 Haziran 1973 pırıl pırıl bir yaz günüydü Aydınlıktı, güzeldi dünya Bir adam düştü o gün Galata Kulesi'nden Kendini bir anda bıraktı boşluğa Ömrünün baharında Bütün umutlarıyla birlikte Paramparça oldu... Bir adam düştü Galata Kulesinden Bu adam benim oğlumdu. .| Ümit Yaşar Oğuzcan
  • "Her şey tükenir bir çocuğun gözleri hariç"
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 240 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • Salı öğleden sonra çalıştım. Jacob motoruyla beni takip etti ve güvenli bir şekilde işe varıp varmadığıma baktı. Bunu fark eden Mike, ’’La Push‘taki o çocukla çıkıyor musunuz? Hani o ikinci sınıftaki?’’ diye sordu, sesindeki içerleme tonunu gizlemeye çalışarak. Omuz silktim. ‘’Hayır. Ama bütün boş vaktimi Jacob’la geçiriyorum. O benim en iyi arkadaşım.’’ Mike’ın gözleri hızlıca kısıldı. ’’Kendini kandırma Bella. Çocuğun gözleri hep senin üzerinde.’’
    ‘’Biliyorum’’ diye iç çektim. ’’Hayat karışık.’’
    "Ve kızlar da insafsız.’’