• Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne 14 Ekim 1990 tarihinde imza attı ve sözleşme 27 Ocak 1995 yılında yürürlüğe girdi.
    Büşra Sanay
    Sayfa 59 - Doğan Kitap
  • Okuduğum kurgu-dışı kitaplar arasında 2. Dünya Savaşı dönemi önemli bir yer tutuyor. Buna rağmen okuduğum her farklı kitapta beni şaşırtacak ve ‘Bu kadar da olmamıştır’ cümlesini kurduracak yeni bilgiler ediniyorum. ‘Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ hiç şüphesiz bu konuda ki ilk kaynaklarımdan biriydi. Savaşın başlangıcından sonra 12 Haziran 1942’de Kültür ve Bilim Bakanının sözleri ile o döneme dair kayıt tutma maksadı ile günlük tutmaya başlamış ancak 15 yaşında Bergen Bersen toplama kampında ölmüştür. Dünya çapında en çok okunan kitaplar arasında sayılan ‘Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ne eş değer sayılabilecek bir kaynak ise ‘Helga’nın Günlüğü’.

    Prag’da yaşayan 8 yaşında Yahudi bir kız olan Helga Weiss  günlüğüne 1939 yılında başlıyor -II. Dünya Savaşının başladığı yılda-. Öncelikle Yahudilerin haklarının ellerinden alınması ile başlıyoruz okumaya. Sokakta dolaşmalara sınır geliyor önce bunu eğitim hakları ve en snunda da evlerinin ellerinden alınması izliyor. Yahudilerin Ghettolarda yaşadıkları, buraları evleri gibi görmeye çalışmaları, zaman geçirmek adına yaptıklarını bir çocuğun masum bakış açısı ile öğreniyoruz. Sayfalar ilerledikçe ‘keşke bu kadarla kalsaydı’ düşüncesi oluşuyor okuyucuda. Ancak ne yazık ki kalmıyor ve II. Dünya Savaşının en üzüntü verici yerine yani toplama kamplarına gidiyoruz ve acıların katlanışına şahitlik ediyoruz. Açlık, susuzluk, hastalık ve kirlilik oluyor her yanımız. Burada, Terezin’de ve ardından şeytanın en kötü olduğu Auschwitz’de bile çocuk masumiyetinden fire vermeden yaptıkları doğum günü partilerini, patatesten yaptıkları pastalar ile kutlayışlarını okuyoruz, bir kaç 



    yüz metre ileride fırınlar tüterken. Olayları hafifletircesine kendi aralarında yaptıkları espriler hüzünlü bir tebessüm oluşturuyor okuyucuda.

    Savaşın en ağır yüzünü küçük bir kızdan okumak ve çizdiği resimler ile görselleştirebilmek dönem ile ilgili hüznümü arttırdı. Özellikle toplama kamplarındaki 15.000 çocuktan sadece 100 tanesinin bu zorlu sınavdan çıkabilmiş olması dünyanın en karanlık yüzlerinden biri olsa gerek. Helga Weiss’ın hikayesini sonlandırışının ardından kitaba eklenen röportajı da kitaba bambaşka bir yön katmış.

    Dönem ile ilgili bilgi edinmek isteyen okuyuculara tavsiye edebileceğim bir günlük ancak yaşayacağınız duygulara da hazır olmanız gerekiyor.

    Alıntılar:

    “Özgürlük zincirlere vurulmaz. Zincirler paslanır, eski demirler bizi durduramaz.”

    “Hepimiz kendimizi kontrol edebilecek güce sahibiz. Yoksa görünüşümüzden utanmalı mıyız? Ya da yıldızlardan? Hayır, bu bizim hatamız değil, utanması gereken de biz değiliz. ”
  • Ülkenin mevcut kanunlarının tüm halkı koruması gerekiyor. Kanunlar üzerinden ayrımcılık da nedir?
    Kadınları ayıralım daha iyi koruyalım, çocukları ayıralım daha iyi koruyalım, hayvanları ayıralım daha iyi koruyalım. Geriye kim kalıyor: Erkekler.
    Erkekler de insandan sayılmadığı için bu yetersiz kötü kanunlarla idare etsinler, deniyor anladığım kadarıyla.
    Eğer kanunlar yetersizse kanunları yenilesinler. Devlet eliyle cinsiyet ayrımcılığı yapılmasın.

    Şu anda mevcut kanunlarda kızlar 6284 ten faydalanarak ailelerini şikayet etmeye başladılar. Geçen haftalarda çıkan haberlerden birkaç misal:
    “Evde 19 yaşındaki kızını erkek arkadaşı ile yakalayan baba kızına bir tokat atıyor. Kız babayı şikayet ediyor ve babaya 740 lira para cezası veriliyor.”
    “Tarlada çalışmak istemeyen kız, babasına cinsel istismar iftirası atıyor ve babasına 23 yıl verilince iftira olduğunu itiraf ediyor.”
    “Kredi kartını vermeyen hasta babasına cinsel saldırı iftirası atan kız, babasına öfkelendiği için bu yola başvurduğunu ve pişman olduğunu itiraf ediyor mahkemede.”
    Bunlar pişman olup itiraf edenler. Bir de itiraf etmeyen, boşanma sırasında anne ısrarı ile babaya iftira atan yüzlerce örnek var. Kızlarının iftirası ile hapiste çürüyen babalar var.
    Babalarına iftira atan kızlar kanunlarımızın ve feministlerin eseri.

    İnsan inanmıyor “yok canım öyle şey mi olur diyor” ama oluyor. 6284 ile fiziksel şiddet uygulamadığı halde yüzbinlerce erkek psikolojik şiddet bahanesi ile evden atıldı. Kadın putuna secde etmedikleri için.
    Sıra şimdi 6284 ün haksızlığını görmezden gelen “erkeklerde bunları hak ediyor” diyen kadınlara gelecek. Annelik üzerinden cezalandırılacaklar. Çocuk putuna yeterince tapmadıkları için.Zira zulmün ateşi, gün gelir sessiz kalanı da yakar.

    (Sema Maraşlı)

    Bizler suskun kalmaya devam edelim!

    Vekillerimizi, idarecilerimizi uyarmayalım.

    Feministler yakında birkaç çocuk istismarı ve cinayeti üzerinden çocuk hakları kanununu da çıkartmayı başarırlar. Sonra da idarecilerimiz “olaylar sonrası büyük tepki oluştu, halk istedi, biz de kanun çıkardık” deyip işin içinden çıkarlar.
    İşin kötüsü idarecilerimizin “halk” deyip sözlerini ciddiye alıp kanun çıkardığı kişiler; feministler, din ve devlet düşmanları.
    Gerçek halkın çok az bir kısmı hataları görüp idarecileri uyarıyor fakat ses az çıktığı için duymazdan geliniyor.
    Halkın çoğunluğu konulardan habersiz uyuyor, bir kısmı gördüğü halde susuyor, bir kısmı da idarecilerin her yaptığı hatada bir hikmet arıyor. Allah sonumuzu hayr etsin.

    (Sema Marmara)
  • "Dünyanın en küçük işçi lideri,
    verdiği mücadele dünya çapında ses getirince, 1995 yılında 12 yaşında bir suikastle katledildi.

    Pakistan’ın en yoksul bölgelerinden birisi olan Mudrike’de doğdu.
    4 yaşına geldiğinde ise tüm akrabaları gibi 600 rupi yani yaklaşık 16 dolar karşılığında halı dokuma fabrikasında çalışmak üzere satıldı. Burada haftanın 7 günü 14 saat çalıştırıldı. 10 yaşına geldiğinde ise sadece 27 kiloydu.
    Çocuk çalıştırmanın yasak olduğunu öğrendiğinde ise fabrikadan kaçan Iqbal Masih daha sonra polisler tarafından yakalanarak tekrar fabrikaya götürüldü.

    Çevresinde kendisi gibi konuşmaya bile korkan 30 çocukla birlikte tutsak olarak 6 sene yaşadı. Çocukların hemen hepsine sadece hayatta kalmalarına yetecek kadar su ve yemek veriliyordu, tabii bunun da bir sebebi var: Onları mümkün olduğu sürece küçük tutabilmek… Çünkü en pahalı halıları ancak o küçücük parmaklar dokuyabiliyordu. Cezaların çok ağır olduğu bu kölelik sistemine Iqbal daha bebek sayılacak yaşta girmesine rağmen 6 yaşına bastığında isyan etmeye ve çocukların bakıcılarına kök söktürmeye başlamıştı bile. Kötü beslenme şartları ve iki büklüm saatlerce oturmanın sonunda Iqbal bir türlü gelişemedi. 10 yaşındayken hala 5 yaşında bir çocuğun kilosuna ve boyuna sahipti. Omurgası yamulmuştu ve ömrünün sonuna kadar böbrek sorunlarıyla mücadele edecekti.

    bir gün kasabada Bonded Labor Liberation Front (BLLF) adlı aktivist bir grubun toplantısı olduğunu duydu, toplantıya gitmek üzere yeraltındaki köhne fabrikadan kaçtı. Orada Derneğin lideriyle konuşup yardımını isteyen Iqbal kısa sürede onu köle taciri patronlarının elinden kurtaracak gerekli evrakları hazırladı. Evraklarını fabrika sahibine bizzat elden verme konusunda ısrar etti çünkü orada arkadaşlarına seslenebilecekti: “Korkmayın. Her şeyi öğrendim. Benimle gelin. Sizler özgürsünüz.“ Fabrikaya geri dönüp evrakları adama verdiğinde patron öfkesinden kendini kaybetse de hiçbir şey yapamadı ve masih diğer çocukları da peşine takarak ilk gününde kendisiyle beraber 34 çocuğu özgürlüğüne kavuşturdu.

    Küçük bedeni her alanda direndi.
    Küçük bir bedene sahip olmasına rağmen büyük bir ruha sahip olan Iqbal Masih köle gibi davranılan ve küçük yaşlarına rağmen ağır şartlarda çalıştırılan çocukların hakları için büyük çaba gösterdi.
    Iqbal direniş ve uyanışın simgesi oluyordu.
    Konuşma yeteneği, cesareti ve azmi ile Pakistan’ı kuşkusuz etkileyen Iqbal Masih’in daha önce korktuğu mafya, kendisinden korkar bir duruma geldi.

    İsviçre ve Amerika’da bir çok okulda konuşma yapan Iqbal farkında olmadan başka çocukların da hayatını değiştiriyordu.

    Çocuk işçiliğine karşı verdiği mücadele dünya çapında duyulmaya ve ses getirmeye başlayınca 1995 yılında henüz 12 yaşında iken öldürüldü. Öldürüldüğünde henüz 12 yaşında olan Iqbal Masih’in bu ölümü örtbas edildi ve herkes susturuldu. Fakat Iqbal Masih öldürülmüş olsa bile onun izinden gidenlere büyük bir cesaret vermişti. Onun etkilediği ve mücadele ruhunu kazandırdığı çocuklardan birisi olan Craig Kielburger onun bıraktığı yerden mücadeleyi sürdürmeye devam etti. Free The Children derneğini kurdu ve 650’den fazla okul açtı.

    “Şimdi işler değişti.
    Eskiden ben patronlarımdan korkuyordum. Şimdi onlar benden korkuyor."
    Iqbal Masih
  • Gözaltı süresi kırk beş gündü; bu süreden fazla Siyasi Şube'de tutmaya hakları yoktu. Ama kırk beş güne yaklaşırken Sıkıyönetim'e sevk çıkarılıyordu, Selimiye'de savcı serbest bırakıyordu, çocuk da seviniyordu serbest kaldım diye. Oysa çocuğu getiren ekip Selimiye'nin kapısında bekleyip serbest kalanı tekrar tutukluyor, gene Siyasi Şube'ye getiriyordu; ikinci bir kırk beş gün başlamış oluyordu.
  • Tanrı çocuğu korusun…
    Sanırım şu sıralar ülkece bunun için yalvarıyoruz.
    Tanrı çocuğu korusun…

    Peki kimden?
    Sapıklardan? Suçlulardan? Tecavüzcülerden? İstismarcılardan?
    Düşüncelerden? Ayrımcılıktan? Irkçılıktan? Yoksulluktan? Hastalıktan?

    Çocuk olmak, şu zamanda dünyanın en zor şeylerinden biri olmalı...

    Tanrı çocuğu korusun… İnsandan.

    Haberleri biliyorsunuz. Biliyoruz, duyuyoruz… Tabii bir de bilmediklerimiz, duymadıklarımız...
    Arananlar var. Kaybolmasa da bulunamayanlar var.
    Haberimizin olmadığı o kadar çok çocuk var ki aslında.
    Bastırılmış, susturulmuş, susmadığında öldürülmüş… Çığlık atmayı öğretin diyorlar ya hani, çığlık atamasın diye ağzını kapatanlar var. Çığlık atamadığından kulak zarı patlayan, çığlık atmanın hiçbir işe yaramadığını öğrenen var.

    Tanrı çocuğu korusun…

    Umut diyoruz ya hani. İnsan umut etmeden yaşayamaz diyoruz. Umudum tükendi dediğimizde bile içten içe yalan söylüyor başka bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz ya hani… Hah işte o umut var ya, o umudun kaynağı çocuk. İçine çirkinlik, kötülük, pislik, ayrımcılık, ırkçılık, siyaset, nefret, öfke bulaşmamış bir insanlığın umudu o çocuk! İnsanlığa dair saf olan tek şey... o çocuk.

    Ve o çocuk ölüyor. O köşede bucakta sakladığımız ufacık umut kırıntıları yok oluyor. Tükeniyor.

    Tanrı çocuğu korusun…

    İçim çok dolu. Öfkeliyim her şeye. Ama en çok da kendime. Unutmama öfkeliyim, bu kadar çabuk alışıyor olmaya öfkeliyim. Hiçbir şey yapamıyor oluşuma öfkeliyim. Ateşin sadece düştüğü yeri yakmasına izin verdiğim için öfkeliyim. Ve üzgünüm. Bu kadar çabuk alıştığım için, hiçbir şey yapamadığım için, ateş sadece düştüğü yeri yaktığı için…çok üzgünüm. Ve utanıyorum bütün bunlar için ve mahcubum bütün çocukların önünde…

    Tanrı çocuğu korusun… Benden, bizden… Çaresizliğimizden…


    Toni Morrison, çok gerçekçi bir yazar. Ama bu acı gerçekçiliğin arkasında sakladığı bir umudu olduğunu düşünüyorum ben, kitabına dayanarak.

    Morrison, 1993 yılında Nobel Ödülü’nü almış ABD’li bir yazar. Hayatı, teninin renginden doğan ayrımcılıkla mücadele etmekle geçmiş. Edebiyatın bile beyaz ve siyah diye ayrıldığı bir dönem. Edebiyat yahu! Şuan yaşadığımız ülkede ayrımcılıktan, ayrılıktan kaçtığım tek sığınak! Ona bile sahip değilmiş.

    Kitaba gelirsem… Teninin rengi siyah derecesinde kara bir çocuğa sahip, hafif siyahi bir anneyle başlıyor kitap. Çocuğu gören babanın evi terk edişi… Annenin kendince çocuğunu dış dünyadan korumak adına aşırı sert biçimde yetiştirişi… Öyle ki çocuk annesi ona dokunsun diye dayak yemeye bile razı.

    Ardından Amerika’daki devasa hızlı değişim. Zenci hakları. Değişen toplum yapısı ve güzellik algısı…

    Ve ardından dışlanan siyah kızın yükselişi, bir marka haline gelişi. Değişime uyum sağlayan bedeni ve değişimi kabullenemeyen psikolojisi… Travmalar, yıpranmışlıklar, acılar… Ardından bir yolculuk ve duraklarda karşımıza çıkan o çocuklar… Gizli kalmış, saklı kalmış, bir şekilde hayatın iğrençliğine batırılmış çocuklar… Hatalar…

    Ama yine de umut… Ama yine de gerçekçilik.

    Kitabın çok akıcı ve etkileyici bir dili var. Ben çok sevdim. Sade, yormayan ve net. Kitaba büyülü gerçekçilik kırıntıları serpiştirilmiş. Şahsen o kısımlar bana çok anlamlı geldi…

    Kitaba fazlaca duygusal yaklaştığımın farkındayım nedeni malumunuz ve sanırım bu, kitabı bu kadar beğenmemdeki en büyük etken… Sorgulamaya ihtiyacımız var, düşünmeye, unutmamaya, farkındalığa ihtiyacımız var.

    İnsanlığımıza ihtiyacımız var. Sözde önlemlere değil, köklü değişikliklere ihtiyacımız var; en başta içimizde. Anlayışımızın, bakış açımızın genişlemesine ihtiyacımız var…

    Anlatmaya ihtiyacımız var, anlatabilmeye... Dinlemeye ihtiyacımız var, sesimizi duyurabilmeye... Ve okumaya...

    İyi okumalar efendim…
  • “Sait Faik, kılık kıyafeti ve davranışlarıyla, yazar çizer takımının aydınlarına hiç mi hiç benzemezdi. Koltuğunun altında kitap taşımaz, okuduklarını anlatmaz, düşüncelerini iddialı iddialı savunmaya kalkmaz, kişiliğini ikide birde ileri sürmez, kendinden hiç söz etmezdi. Sait Faik ile tanışanlar, bir halk adamı sanırlardı onu. Hakları da vardı; çünkü Sait Faik gerçekten bir halk adamıydı.
    Sait Faik ömrünü sürekli bir avarelik içinde, Burgaz’da ya da Beyoğlu’nda dolanmakla geçirirdi. Çoğu zaman, sinemaların önündeki fotoğraflara boş gözlerle bakarken rastlardım ona. Yazmaya, hattâ bu kadar çok yazmaya nasıl vakit bulduğuna aklım ermezdi. Odasına kapanıp masasına oturarak yazı yazmadığını kesinlikle biliyordum. Balıkçı kahvelerinde, sandallarda, Adalar vapurlarında, meyhanelerde, gözlerden uzak köşelerde, cebinden çıkardığı buruşuk kâğıt parçalarına bir şeyler karalardı dizinin üstünde.
    Sait Faik, öteki yazarlara kıyasla, çok talihliydi. Geçim derdi yoktu. Ekmek parasını kazanmak için didinip durmak zorunda değildi. Annesi ona her gün belirli bir harçlık verirdi. İçki dışında hiçbir lüksü olmadığından, o parayla rahat idare ederdi. Böyle bir annesi olması, onun için de, bizler için de bir nimetti. Yoksa, küçük bir çocuk kadar savunmasız olan Sait, yaşam kavgası denilen o kepaze felâket içinde hebâ olup gidecek ya az sayıda ya da hiç öykü yazamayacaktı.
    Sait Faik ile iletişim kurmak güçtü. Oradan oraya gezerdi. Burgaz adasındaki evinde de oturmazdı çoğu zaman. Adaya gider, gene de bulamazdınız onu. Belirli bir kahveyi ya da meyhaneyi de mekân edinmezdi kendine. İçkili olunca ise, iletişim tümüyle kopardı. Bir defasında, benim ahlakçı öğretmen yanım tutmuştu. “On sekiz yaşından küçük çocuklara sakın sataşma; sinemaya filan götürme onları” demiştim. Sait, rakı şişesini – üstelik de dolu bir rakı şişesini – havaya kaldırmış, tam kafamda kıracakken, arkadaşlar araya girmiş, meyhaneden kaçırmışlardı beni.”
    Mina Urgan
    Yapıkredi Yayınları-ePub