Ajans Omnia - İnsanlığın Büyük X'i
"Çünkü bence önümüzdeki yüzyılın mesiresi insanlığın büyük X'i olacak. Neden? Çünkü kendimize bakıyoruz. Lüzumundan fazla kendimizle ilgiliyiz. Dünyanın geri kalanı sanki çektiğimiz selfielerde sığdığı kadarıyla küçük bir manzara parçası. (...)

Oysa bugün dünyada ne oluyor? Batı medeniyetinin bildiğimiz anlamda sınırları daralıyor. Batı medeniyetinin doğduğu yer olan Ege Denizi sahillerine çocuk cesetleri vuruyor. İnsan Hakları Beyannamesi'nin imzalandığı şehirde insanoğlu kendini bombalarla patlatıyor. Eşitsizliği, adaletsizliği gezegenin güneyine depolamış, alt source etmiş dünya. Artık oradaki öfkeyi durdurabilecek, o kadar kalın duvarlar öremeyeceğinin farkına varıyor bir gün.

Bir de şöyle bir şey oluyor: Gezegen kuruyor. İnsanlar topraksız tarım yapmayı düşünüyorlar. Bence önümüzdeki yüzyılın en büyük ahlakî sorunsalı insanoğlu için şu olacak: 'Bu gezegendeki beceriksizliğimizi kabul edip buradan gidelim mi yoksa bir kere daha deneyelim mi?'"

|Ece Temelkuran| TEDxIstanbul

https://www.youtube.com/watch?v=w8FShtdN8K4

Şevvâl Akkaya, Kaplan Yürekli Çocuk'u inceledi.
04 May 20:58 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

“Babam bana bir kaplanın kalbini verdi.”
Kitabın aslında akıcı bir dili vardı fakat ben 100 yıl sonra bitirdim. Kitabın konusundan bahsetmem gerekirse, vahşi doğada köpekler tarafından büyütülen kızımız Nona. Bakıcısının intihar etmesi üzerine bakıcısını öldürme suçuyla aranıyor. O da tek dostu ayı ile birlikte kaçmaya başlıyor. Bu kaçışta Jay ve Caius ile karşılaşıyor. Jay’in kalbi bir kaplana ait, Caius ise üvey babası tarafından şiddete maruz kalıyor. Polisten kaçarken tek bir amaçları var Kenara gitmek.
•••
Kitaba zaten aksiyon ile giriş yapılıyor ve aksiyon hiç hız kesmeden devam ediyor. Kitapta biraz “hayvan hakları” gösterilmeye çalışıyor çünkü bu kitapta hayvanlar sirk için kullanılıyor ve doğal yaşam ortamlarından alıkonuluyor. Nona biraz karşı durmaya çalışıyor ama kaçarken ne kadar yapabilirse. Yani yazar bence kitapta bunu vurgulamak istemiş ama üstünde durmayınca pek fazla becerememiş. Kaplan yürekli çocuk denilen Jay’in üstünde de fazla durulmadı sadece bir bölümde neden o adı aldığı anlatıldı o kadar diğer bölümlerde Nona’nın üstüne çok yoğunlaşıldı. Yani güzel konulu bir kitap ama içime pek sinmedi.

Betül Aslan, Kadın'ı inceledi.
30 Nis 23:35 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bir isim veriyor, 10 satır bir şey yazıyor ama sizi günlerce düşündürüyor. Hem de acı ile.
Yılmaz Özdil'in bu kitabı da diğerleri gibi beni ordan oraya sürükledi. Hani derler ya "hayatım gözümüm önünden film şeridi gibi geçti" diye, Yılmaz Özdil kitapları okudukça benim de gözümün önünden ülkemizin acı gerçekleri, içinde bulunduğu bu çıkılmaz yokuşlar hep geçip durdu.
#Kadın neyi anlatıyor diye soracak olursanız bu dünyada ama en çok da bu ülke de kadın olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu anlatıyor.
Atatürk'ün tek aşkı Dimitrina'dan Özgecan'a, Türkan Saylan'dan Soma faciasında babalarını kaybeden çocuklara, tarihte ilk kadın başkan olan Sema Pektaş'tan, çocuk yaştaki gelinlere, şiddet gören kadınlardan, 3 eşini öldüren ve türlü aflarla serbest bırakılan adamı programa çıkarıp "ayol bunda hiç katil tipi yok pamuk gibi adam" diyen Seda Sayan' dan Uygur Türkleri'nin hakları için yıllarca didinen Rabia Kadir'e kadar ne kadınlar göreceksiniz.
Eli öpelise kadın da göreceksiniz yerin 7 kat dibine sokmak isteyeceğiniz kadın da.
Lütfen okuyun özellikle kadınlar sizler. Okuyun ki hemcinslerimizin yaşadıkları bizlere ders olsun.

S., Sultana'yı inceledi.
30 Nis 00:39 · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

Suudi Arabistan prenseslerinden biri Sultana... Daha çok küçük yaştayken öğreniyor prensesliğin pek de önemli olmadığını kaderlerinin tamamen prenslere yani erkeklere bağlı olduğunu. Abisiyle bir elma için kavga ettikten sonra babasının tamamen erkek kardeşini haklı bularak onu aç kalmaya mahkum etmesiyle anlıyor Sultana; Arabistan'da kadın olmanın ikinci sınıf vatandaş olmakla aynı kefede olduğunu..

Yine de pes etmiyor Sultana. Küçüklükten itibaren baş kaldırıyor ve direniyor. 3 çocuklu yaşadığı toplum değerlerine göre olgun bir kadın  olunca bile abisinin saçma sapan sözlerine dayanamayarak korkusuzca karşılık vermesi saçlarını çekmesi ne kadar cesur olduğunu gösteriyor.

Bir prenses olduğu için ülkedeki çoğu kadından şanlslı. Çok zengin; dünyadaki en pahalı arabayı alacak kadar parası var ancak o arabayı sürme özgürlüğü yok, bütün ünlü markaların kıyafetlerinden istediği kadar satın alabilir ancak sokakta hiçbirini giyemez, istediği ülkeye seyahat edebilir ancak kocasının ya da babasının izni gerekiyor.  Erkekler kadınları değersiz ve sadece erkek çocuk doğuran varlıklar olarak görüyor ve kadınların bütün kaderleri erkeklerin elinde.

Bu kitapta sadece Sultana'nın hikayesi anlatılmıyor elbette ablası Sara hizmetiçisi Marsi ve arkadaşı Madaline'nin hikayelerine de tanıklık ediyorsunuz. Beni en çok üzenlerden biri Samira'nın yaşadıkları oldu. Samira müslüman olmayan bir erkek arkadaşı olduğu için kadınlar odasına kapatılıyor. Peki nedir kadınlar odası? Camları bile olmayan zifiri karanlık ve ölene kadar çıkamayacağı bir zindan. Sadece yemek verilen bir açıklık var insanların Samira ile konuşması yasak.

Bu kitabın bana fark ettirdiği en önemli şey insanlar doğacakları ülkeleri seçemiyorlar. Aslında çoğu insan çevresinde önceden çizilmiş sınırlar çevresinde özgür ya da değil. Sınırları yıkmak değiştirilmek ya da karşı koymak ise hiç kolay değil. Sultana ise her şeye rağmen mücadele etmeye çalışıyor. Eğer şu an yaşıyorsa ülkesinde kadınlara verilen hakları görüp bence mutlu oluyordur.

Ne kadar şanslı olduğumu da fark ettim bu kitabı okurken... Atatürk gibi bir lidere sahip olan bir ülkede yaşadığım için. Avrupa'dan bile önce kadın haklarının önemini fark etti.Tek bir kişinini  yaptığı işlerle ve değiştirdiği yasalarla kendisinden sonra yaşayacak olan milyonlarca kadının hayatını değiştirmesi gerçekten muazzam.

Yarın okula gidebildiğim için istediğim kıyafeti giyme özgürlüğüne sahip olduğum için ve oy verebildiğim için çok şanslı hissettim kendimi. Bunlar tabi ki yeterli değil hala  her yıl yüzlerce kadın kocası tarafından öldürüyor şiddete uğruyor. Birgün lider olduğumuz şeyler kadın cinayetleri değil de bilimsel gelişmeler olması dileğiyle...

imren, bir alıntı ekledi.
 24 Nis 12:37

Çocukların çocuk olma hakları her geçen gün daha fazla reddediliyor. Dünya zengin çocuklara para muamelesi yapıyor, paranın davrandığı gibi davranmayı öğrensinler diye. Dünya yoksul çocuklara çöp muamelesi yapıyor, çöpe dönüşsünler diye. Orta sınıftakileri, ne zengin ne de yoksul olanları televizyona bağlıyor; vakit henüz erkenken tutsak hayatını kader olarak bellesinler diye.

Tepetaklak, Eduardo Galeano (Sayfa 19)Tepetaklak, Eduardo Galeano (Sayfa 19)

"Ama güçlü bir etkilenmeden söz edebilmemiz için etkileyenin gücü kadar etkilenenin gücünden,etkinin sonrasında gelenin dünyasında yerleşeceği zeminden,o zeminde nasıl dönüştürüldüğünden de söz etmemiz gerek."
"Adına büyüme denen şeyi bir kimliği terk edip bir başka kimliğe geçmek olarak anlıyoruz.Huysuzluktan,aksilikten,hayalcilikten vazgeçip olgunlaşmak;bize ne kadar kötü gelmiş olursa olsun adına 'gerçek' dediğimiz dış dünyayla uzlaşmak.Oysa kendimizi buna ne kadar inandırırsak inandıralım böyle büyümüyoruz aslında.Ya da ne kadar büyürsek büyüyelim içimizde kuytu bir köşeye saklanan çocuk hayalleri gerçekleşmediği için tepinmeye,gasp edilmiş haklarını istemeye,hakları verilmediği için dünyadan alacaklı olduğunu haykırmaya,kapıları onun bunun suratına çarpmaya devam ediyor."

Bir Başak Kadını, bir alıntı ekledi.
22 Nis 21:25

■ Ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir; gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. Politika ve din konularındaki görüşler hemen hemen tümüyle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türdendir.

■ Araştırmacıların üzerinde anlaştığı konular vardır. Uzmanların tam anlaşamadığı konular da vardır. Bütün uzmanlar hemfikir olduklarında bile yanılabilirler.

■ Politikacılar parti edebiyatlarına uygun olmayan görüşlere ilgi duymazlar; sıradan insanlarsa felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. Sonuçta da insanlar konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar. Rasyonel düşünce sahibi birkaç kişiye ise, hiç kimsenin hislerine hizmet etmediklerinden, kulak asılmaz.

■ Gerçekler normal zamanlarda sadece kabalık olarak, savaş halinde ise suç olarak algılanırlar.

■ Birbirinin karşıtı katı inanç sistemleri oluşur; bu sistemlere yalnızca aynı ulusal eğilimi taşıyanların inanmaları, bunların yapay olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak bu inanç sistemlerine mantık uygulamak, vaktiyle dinsel dogmalara mantık uygulamanın günah olduğu kadar günahtır.

■ Kendini İngiltere Kralı sanan bir deli ile tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. Bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

■ 1919 yılında Old Vic’de oynanan The Trojan Women (Truvalı Kadınlar) oyununu seyrediyordum. Büyüyünce ikinci bir Hector olur korkusuyla Greklerin Astyanax’ı öldürdükleri, dayanılmaz ölçüde acıklı bir sahne vardır. Tiyatroda bütün gözler yaşlıydı; seyirciler Greklerin bu gaddarlığını akıl almaz buluyorlardı. Ama orada ağlayan bu insanlar, aynı anda, aynı gaddarlığı Euripides’in bile hayal gücünü aşan bir ölçüde kendileri uyguluyorlardı.

Kısa bir süre önce, ateşkesten sonra Almanya’ya uygulanmakta olan ablukayı uzatan ve Rusya’ya da abluka öngören kararı alan bir hükümete büyük çoğunluğu oy vermişlerdi. Bu ablukaların çok sayıda çocuğun ölümüne neden olduğu biliniyordu; ama düşman ülkelerin nüfusunun azalmasını arzuluyorlardı: çocuklar, Astyanax gibi, büyüyüp babalarının yolundan gidebilirlerdi. Şair Euripides seyircilerin hayalinde aşık’ı canlandırmıştı. Ancak tiyatro kapısında aşık ve şair unutulmuşlardı; ve kendilerini iyi yürekli ve erdemli sayan bu bay ve bayanların siyasal eylemleri deli’nin (çıldırmış katil kişiliğinde) egemenliğine girmişti.

■ İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir.

Birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabeti, milliyetçiliği ve savaşı. Geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar. Gerçek ahlak bunun tam tersini gerektirirdi. Sevdiklerimizle ilgili davranışlar içgüdüye güvenle bırakılabilir. Akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır.

■ İnsan genelde bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna yeniden dalar.

■ İnsan yaşamının fiziksel olarak var olabileceği süre Güneş Sistemi’nin toplam ömrünün çok ufak bir bölümüdür. Ancak insanların birbirlerini yok etme çabalarıyla, bu süre dolmadan da kendi sonlarını getireceklerini düşündüren nedenler var. Dışarıdan bakıldığında insan yaşamı böyle görünüyor.

■ Düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır olanların açılabilecekleri “engin denizler” vardır. Bütün bunlardan daha önemli olarak da gün ışığını karartan, insanları kavgacı ve acımasız yapan Korku’nun zulmünden kurtuluş vardır. Dünyadaki konumunu olduğu gibi görme yürekliliği göstermeyen hiç kimse bu korkudan kurtulamaz; kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe erişemez.

■ Delilikleri pek belirgin olmayan kişilerin irrasyonel tutumları da tedavi edilebilir; yeter ki hastalar kendi kuruntularını paylaşmayan bir hekimin tedavisine rıza göstersinler. Ancak, cumhurbaşkanları, bakanlar, önemli şahsiyetler bu koşulu nadiren yerine getirirler; ve tedavi görmeden yaşamlarını sürdürüp giderler.

■ Yönetmeyi sevenler halk tabakasına koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler

■ İnançlar belirsiz ve karmaşıktır; kesin tek bir olguya değil, birçok ve belirsiz türden olgularla ilintilidirler. Bu nedenle, mantığın sistematik önermelerinden farklı olarak, inançlar doğru veya yanlış gibi iki mutlak karşıt değil, doğru ve yanlışın bir karışımıdır. Hiçbir zaman siyah ya da beyaz değildirler; grinin değişik tonlarını taşırlar.

■ İnsanlar “gerçeği” kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler. Psikanalitik açıdan bakıldığında, insanların büyük saygıyla söz ettikleri herhangi bir “büyük ideal”in, gerçekte düşmanlarına eziyet etmek için buldukları bir bahane olduğu söylenebilir.

■ En güçlü tutkularımızdan biri başkalarının takdir ve saygısını kazanma arzusudur. Bugünlerde takdir ve saygı, zengin görünen insanlara karşı duyulmaktadır. İnsanların zengin olmak istemelerinin başlıca nedeni budur. Paraları ile satın aldıkları mallar ikinci dereceden önem taşır. Örneğin, bir resmi ötekinden ayırt edemeyen ve uzmanlar yardımıyla eski ustaların bir galeri dolusu resmini toplamış olan bir milyoneri ele alalım. Aldığı yegane zevk, başkalarının onların kaça mal olduğunu bilmesidir. Halbuki dergilerin Noel sayılarındaki dokunaklı posterlerden daha dolaysız ve daha çok zevk alabilir; ancak o yolla egosu için aynı doyumu elde edemez.

■ Psikanalizden öğrendiklerimize göre şu gerçeği kabul edebiliriz ki, insanların hareketlerinde yöneldikleri amaçlar, bilinçli olarak seçtikleri amaçlar değildir; bu bütünüyle irrasyonel birtakım fikirleri de beraberinde getirir ve insanlara neden öyle yaptıklarının farkında olmaksızın, bu amaçların peşinden gitme olanağı verir.

■ İnsanların çok büyük bir bölümü, belirli bir partinin iktidarda olması durumunda çektikleri sıkıntıların çözümleneceğine gerçekten inanır. Sarkacın salınımının nedeni budur. Bir kişi bir partiye oy verir, ama mutsuzluğu sürer; bunun üzerine de mutluluk ve refahın süreceğine inanılan ütopik dönemi getirecek olanın öteki parti olduğu sonucuna varır. Bütün partilerin büyüsünden kurtulduğunda ise artık ölümün eşiğinde yaşlı bir kimsedir; gençliğinin inancını oğlu devam ettirir ve tahterevalli hareketi böylece sürüp gider.

■ Politikacıların özel becerisi hangi tutkuların en kolay tahrik edilebileceklerini, tahrik olunduklarında da politikacının kendisine ve çevresine vereceği zararın nasıl önleneceğini bilmekten ibarettir.

■ Umabileceğimiz en iyi şey şudur: olabildiğince çoğumuzun, zaman zaman önümüze konulan çekici parti programlarına inanmaktan kesinlikle geri durması, politik kuşkucular olmasıdır.

Eğer siyasal bir partinin sonuçta elde edilecek yarar uğruna büyük zararlara yol açacak bir programı varsa (ki çoğunun vardır), bütün siyasal hesapların belirsizliği göz önüne alındığında, kuşkuculuğa büyük bir gereksinim var demektir. Psikanalitik görüş açısından bakıldığında, bu parti programını gerçekten çekici kılan şeyin o arada açtığı kötülükler olduğundan ve sonuçtaki yararın da “rasyonalize etme” türünden bir şey olduğundan kuşku duymakta haksız sayılmayız.

■ Kendi kuşkuculuğumuz hakkında bile kuşkucu olmalıyız.

■ Akılsızlık ve bilinçsiz ön yargı, çoğu kez, görevi kötüye kullanmaktan daha zararlı olur.

■ Dünya çevresinde yapılacak yolculuk tehlikeli bir yolculuktur. Bir Müslüman, bir Tolstoy yanlısı, bir Bolşevik veya bir Hristiyan bir yerde suçlu durumuna düşmeden veya önemli gerçekler saydığı şeyler hakkında dilini tutmadan böyle bir yolculuk yapamaz. Doğaldır ki bu kural yalnızca güverte yolcularına özgüdür; yoksa kamara yolcuları istedikleri şeylere inanabilirler; yeter ki patavatsızca saldırılarda bulunmasınlar.

■ Eğer düşünce inançlar arası rekabete açıksa, yani bütün inançlar açıkça dile getirilebiliyor ve hiçbir yasal veya parasal çıkara ya da kayba konu olmuyorsa düşünce özgürdür diyebiliriz.

■ William James “inanma arzusu” konusunda öğütler vermiştir. Ben, şahsen “kuşku duyma arzusu”nu öğütlemek isterdim. İnançlarımızın hiçbiri tam olarak doğru sayılmaz; hepsinde en azından bir belirsizlik, bir hata gölgesi mevcuttur.

■ Tarih ders kitaplarında her ulus yalnızca kendini yüceltmeyi amaçlar. Bir kimse kendi yaşam öyküsünü yazarsa, ondan biraz alçak gönüllü olması beklenir; ama bir ulus kendi yaşamını yazarken, övüncün ve aşırı kendini beğenmişliğin artık sınırı yoktur. Benim çocukluğumda okul kitapları Fransızların fesat, Almanların erdemli olduğunu öğretirdi; şimdi tam tersini öğretiyorlar.

■ Eğitimden sorumlu bürokratların gençlerin eğitilmesini arzuladıkları sanılmamalıdır. Tersine, onların sorunları, zihinsel yetenek kazandırmaksızın, sadece bilgi aktarmaktır. Eğitimin iki amacı olmalıdır: birincisi okuma-yazma, dil bilgisi, matematik gibi alanlarda kesin bilgiler vermek; ikincisi de, kendi başlarına bilgi edinmeye ve sağlıklı değerlendirme yapmaya olanak veren zihinsel alışkanlıklar kazandırmaktır. Bunlardan birincisine bilgi, ikincisine de zeka (intelligence) diyebiliriz.

■ Azınlıkların korunmasının yaşamsal önemi vardır. Kurallara en bağlı olanlarımız bile bir gün kendilerini azınlıkta bulabilirler. O nedenle, çoğunluğun zulmünün sınırlanmasında hepimizin yararı vardır. Kamuoyundan başka hiçbir şey bu sorunu çözemez.

■ Yönetici sınıfların olağanüstü dindar olma eğilimleri pragmatiktir: Kurbanlarının talihsizliklerini Tanrının takdiri olarak görmek isterler. Bu durum, asgari özgürlüğe müdahaleye gerekçe bulmayı eski günlere göre daha zorlaştırmaktadır.

■ Aradığımız özgürlük başkalarına baskı yapma hakkı değil; istediğimiz gibi yaşamak, istediğimiz gibi düşünme hakkıdır, yeter ki eylemlerimiz başkalarının da aynı şeyi yapmasını engellemesin.

■ Kendi başlarına bırakıldığında çocukların çoğunluğunun okuma yazma öğrenmeyecekleri, yaşamlarının koşullarına daha az uyumlu olarak büyüyecekleri ortadadır. Eğitim kurumlarının var olması ve çocukların bir ölçüde disiplin altında tutulmaları zorunludur. Ancak, hiçbir otoriteye tam güvenilemeyeceğine göre, olabildiğince az otorite kullanmayı amaçlamalı; eğitimde gençlerin doğal arzu ve güdülerinden yararlanma yollarını aramalıyız. Bu, çoğu zaman sanıldığından çok daha olanaklıdır; çünkü, ne de olsa, bilgi edinme arzusu gençlerin çoğunda doğal olarak vardır.

■ Latince ve Grekçe öğrenmeye zorlanmıştım. Bunu hiç istemiyordum; artık konuşulmayan dilleri öğrenmenin saçma olduğunu düşünüyordum. Yıllar boyu sürecek bu klasik öğrenimden sağlayacağım biraz yararı büyüdüğüm zaman bir ay içinde elde edebilirdim. En zorunlu olan bilgiler verildikten sonra, eğilimler dikkate alınmalı ve öğrencilere sadece kendilerinin ilgi duyduğu şeyler öğretilmelidir.

■ Kötülüklerin kaynağı sistematik bir politik disiplin altına alma uygulamasındadır. Eğitimden sorumlu makamlar çocuklara, dinlerin varsayması gerektiği gibi, ruhları kurtarılacak insanlar olarak bakmıyorlar. Onlar çocukları gösterişli ve heybetli sosyal planlarının hammaddesi olarak görüyorlar; geleceğin fabrika “işçileri”, savaşın “süngüleri”, ya da bunların benzerleri olarak. Her öğrencinin, kendine özgü hakları ve kişiliği olan, başlı başına bir amaç oluşturduğunu göremeyen; onları sadece yapboz bilmecesinin bir parçası, taburunun bir eri, devletin bir vatandaşı sayan kimseler eğiticilik yapmaya elverişli değildir. İnsan kişiliğine saygı her sosyal problemde, ama özellikle eğitimde, bilgeliğin ilk koşuludur.

■ Devlet tarafından eğitilen emekçilere, tutkulu bir askeri sadakat aşılanacaktır. Devletin çocuklar için uyguladığı ödeme tarifesini düşürmek ve diğer ülke insanlarını öldürecek askerleri sağlamak için, kadınlara çok çocuk yapmanın bir görev olduğu öğretilecektir. Devletinkine karşı koyacak ana-baba propagandası olmayınca çocuklara aşılanabilecek yabancı düşmanlığının sınırı da olmayacaktır. Böylece, çocuklar büyüdükleri zaman efendileri için körü körüne savaşacaklardır. Görüşleri iktidar tarafından hoş karşılanmayan kişiler, çocukları ellerinden alınarak devlet kurumlarına gönderilmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Böylece, yurtseverlik ve çocuklara karşı insancıl duygusallığın birlikte uygulanmasıyla, toplumun adım adım iki kasta bölünmesi hiç de olanak dışı değildir; üst tabakadakiler evlilik kurumunu ve aile bağlarını koruyacak, alt tabakadakiler yalnız devlete sadakat besleyeceklerdir.

■ Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, uygulanamayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.

Sorgulayan Denemeler, Bertrand RussellSorgulayan Denemeler, Bertrand Russell

Bir "Alıntı" da Benden Olsun :
NURETTİN HOCAYI TAŞLAMAK, ASIL GÜNDEMİ SAKLAMAK
- Fatih’te, Fatih camiinin avlusunda bir süre oturun…
- En az iki-üç ayakkabısız çocuk, yarım saat geçmeden yanınıza gelip para ister sizden.
- 5 lira için her şeyi yapabilecek, bunlar gibi yüzbinlerce çocuk yaşıyor sokaklarda…
- İnin Beyazıt’a, Aksaray’a…
- 15-16 yaşında gencecik kızların ışıklarda para dilendiğini görürsünüz.
- Bir süre sonra zorla fuhuş sektörünün içine sokuluyor bu kızlar.
- Minicik bedenler sermaye yapılıyor, bundan rahatsız olmuyorsunuz ama Nurettin Yıldız Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oluyorsunuz.
***
- Adnan Oktar yarı çıplak kadınlarla, canlı yayında, dini sohbet programları yaptı.
- Reşit olmayan kızların programlara katıldığı ortaya çıktı.
- Yetmedi, İslam birliğinden bahsederken kalkıp kadınlarla karşılıklı dans etti.
- Yetmedi “Dinde bu yaptığımıza bir mani yok. ” dedi.
- Erotik danslı vaazlardan rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Amcasının evinde yengesiyle aşk yaşayan bir mahlukun hikayesi Aşk’ı Memnu adıyla dizi yapıldı. Üçüncü kez gösterildiğinde bile reyting rekorları kırdı.
- Aile içi yasak aşkı normalleştiren bu diziden rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Bir grup tımarhanelik kadın 8 Mart’ta Taksim’de yürüdü.
- Normal bir kadının hicabından telaffuz dahi edemeyeceği küfürlerle kendilerini tarif ettiler.
- Bütün toplumu bu ahlaksızlığa destek olmaya davet edip, olmayanları da suçladılar.
- Kadınlar adına yapılan ahlaksızlıktan rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Bir kadın doktoru kaçıran kiralık katilin hikayesi Siyah Beyaz Aşk adıyla dizi yapıldı.
- Adam doktoru zorla alıkoydu ve ardından evlendi.
- Kadını “dövmek” ne ki, kadına hayvan muamelesi yapıldı.
-“Hayvanlık” romantizm diye sunuldu.
-“Kadına şiddet” reytingle onurlandırıldı.
- Kadının bu kadar aşağılanmasından rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Kadının tecavüze uğramasını, parmaklarının kırılmasını alenen gösteren Sen Anlat Karadeniz adında bir dizi yapıldı.
- Şiddet mağduru kadınlara Karadenizli bir erkek bularak şiddetten kurtulabilecekleri tembih edildi. Kadınların aptal yerine konulduğu, şiddetin pompalandığı diziden rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Çukur’da kötülük bir ders gibi öğretildi. Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’la mafya babaları sempatikleştirildi. Fazilet Hanım ve Kızları’nda genç kızlar yalılara satıldı.
- Bu iğrençliklerden rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden rahatsız oldunuz.
- Gençliğe kültür namına Aleyna Tilki, Survivor ve Cumali Ceber layık görüldü. Boş kültür önce ruhen, sonra da bedenen gençleri öldürmeye başladı. Son iki günde Samsun ve Gaziantep’te yaşları 17 bile olmayan iki öğrenci kafalarına sıkarak intihar ettiler. Gençleri öldüren yoz kültürden rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Survivor, Yetenek Sizsiniz, O Ses Türkiye, İşte Benim Stilim, Ben Bilmem Eşim Bilir yarışmalarıyla her akşam televizyonlarda resmen bir APTALLIK OKULU KURULDU.
- On yıldır devam eden bu aptallık okulundan rahatsızlık duymadınız da Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Camideki vaazında Tahrim Suresi’ni okuyan İhsan Şenocak Hoca’ya Birce Akalay“Bu yobazları kaynar kazana atmalı” dedi. Doğan medyası Hoca’yı linç etti. Üstüne Hoca açığa alındı. Hakkında soruşturma açıldı. Neticede Hoca istifa ettirildi. Vaaz veren Hoca’ya “kaynar kazan” gösterilmesinden rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Hürriyet yazarlarının tamamına yakını eşcinselliği öven yazılar yazdı. Kerimcan ile ilgili “Türk halkına kendini sevdirerek yaptığı misyon çok değerli.” diye güzellemeler yapıldı. Eşcinsellik propagandasından rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Her akşam dizilerle Türk toplumunun zihnine cinsellik, entrika, ihanet, yalan, cinayet, gayri meşru çocuklar, haksız kazanç ve şiddet zerk edildi. Değil Türkiye, Türk dizilerinin izlendiği yabancı ülkelerde bile aile kurumu çatırdadı. İnsanlar eşlerini dizideki kişiliğe benzemediği için boşamaya başladı. Kadın ve aile düşmanı bu dizilerden rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Bırakın “ketçabı”, “battaniyeyi” de açın twitterı Türkiye’nin en çok izlenen dizisindeki oyuncuların kulak memelerinden tahrik olan kadınların yazdıklarını okuyun…
-“Kulak memesi” mesajlarından rahatsız olmadınız ama Nurettin Hoca’nın söylediklerinden çok rahatsız oldunuz.
***
- Köşelerinizde, programlarınızda, demeçlerinizde toplumu tam kalbinden çürüten asıl virüse değindiğinizi hiç duymadık, görmedik, okumadık ama günlerdir Hoca’yı acımasızca yerden yere vurmanızı görüyor, duyuyor ve okuyoruz…
- Hani, hem kadın hakları savunucusu hem de ahlakçısınız ya…
- Nurettin Hoca’nın üstüne gittiğiniz gibi, bu toplumsal hastalıkların da üzerine gidin, görelim…

Ancak o zaman inandırıcı olabilirsiniz…

Malala Yousafzai
KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİM HAKKI İÇİN ÖLÜMDEN DÖNEN MALALA YOUSAFZAİ'NİN CESARET ÖYKÜSÜ

Malala Yousafzai, küçücük bir çocukken başladı kız çocuklarının eğitim hakkı için mücadele etmeye. Ona destek olan ve mücadelesini sahiplenen babasıyla birlikte yıllarca ölüm tehditleri aldı, yetmedi; Taliban liderleri tarafından başından vuruldu. Ancak mücadelesinden asla vazgeçmedi.

Malala Yousafzai, 12 Temmuz 1997'de Pakistan'da bir kasabada dünyaya geldi.

O şanşlı bir çocuktu çünkü çocukların okula gönderilmediği bir ülkede, buna karşı savaşan eğitim savunucusu bir babaya sahipti.

Sadece 12 yaşındayken, taliban rejiminde yaşamanın zorluklarını,BBC için bir blogda yazmaya başladı.

2009'da Taliban'ın, Malala ve ailesinin yaşadığı Swat bölgesi üzerindeki gücü ve baskısı artmıştı. Televizyon, müzik, kadınların alışverişe çıkması yasaklanmıştı. Malala ve babası okulun saldırıya uğramasından ve öldürülmekten korkuyor ancak haklarını savunmaktan vazgeçmiyorlardı.

Malala'nın yaşadığı bölgede sıkılaşan yönetim,sonunda kız çocuklarının okula gitmesini de yasakladı. Sadece burka giyerek okullarına gidip gelebilecekleri ilan edildi.

Bir süre sonra Malala'nın yaşadığı kasaba, Pakistan ve Taliban ordusu arasında çıkan çatışma yüzünden boşaltıldı.

Malala o dönemde NY Times'ın bir belgeselinde yer alarak ''BBC blog yazarı'' olarak ifşa edildi. Artık onun kim olduğunu herkes biliyordu. Bu yaşta bir kız çocuğunun cesareti, haliyle tüm dünyanın da ilgisini çekmişti. Malala birçok gazete ve televizyon kanallarında kız çocuklarının eğitimi hakkında çeşitli röportajlar yaptı ve çeşitli barış ödüllerine aday gösterildi.

Malala, 2011 yılında, 14 yaşındayken Pakistan'ın İlk Gençlik Barış Ödülü'nün sahibi oldu. Ayrıca Uluslararası Çocuk Barış Ödülü'ne de aday gösterildi.

Taliban liderleri tarafından hakkında ölüm emri çıkartılan Malala, 9 Ekim 2012'de okuldan eve dönerken başından vuruldu. Maskeli ve silahlı bir kişi tarafından vurulan Malala ile birlikte 2 arkadaşı daha yaralandı. Malala bu saldırıda hayatını kaybetmedi ancak durumu uzunca bir süre ciddiyetini korudu.

Malala'nın başına gelen bu acı olay, Taliban'ın Pakistan'da kınanmasına neden oldu. Saldırının ardından 2 milyon kişinin imzasıyla, Pakistan'daki ilk zorunlu eğitim kanun tasarısı onaylandı.

Bu kötü olay, aslında Pakistan'daki kız çocukları için muhteşem bir şeye neden olmuştu. Malala'nın çabaları, artık meyvelerini vermeye başladı. Sağlığına kavuşan Malala, babasıyla birlikte çalışmalarına devam etti. 2013 yılında, kız çocuklarının sesini duyurmak ve bunu desteklemek için ''Mama Fonu'' kurdular.

Malala Dünya Çocuk Ödülü'nün sahibi olduğunda Gazze'ye 65 okul yapılması için 50 bin dolar bağışta bulundu.

Kendisi, hakları için verdiği mücadeleyi ve yaşadığı tüm zorlukları ''Ben Malala'' isimli kitapta anlattı.

2014 yılında Nobel ödülünü kazanan en genç kişi unvanının sahibi oldu ve ödülünü Hintli çocukların savunucusu Kailash Satyarthi ile paylaştı. Ve tam 1.1 milyon dolarlık ödülü, Pakistan'da bir ortaokul yapılması için bağışladı.

Malala birleşmiş Milletler'in ''Barış Elçisi'' unvanını kazanan en genç ismi oldu. ''Herkes için eğitim''in sembolü haline geldi.

''BEN SADECE SIRADAN BİR KIZIM''
Malala Yousafzai

Taner Şen, Damızlık Kızın Öyküsü'ü inceledi.
 13 Nis 18:51 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Distopik kurgular oldum olası çok hoşuma gitmiştir. Tabi bunda Ayn Rand ve George Orwell'ın katkısı çok büyük. Yine bir distopyayla karşılaşmak beni heyecanlandırdı. Okuduğum mekanda bulunduğum duygusal git geller ne kadar izin verirse okumaya devam edeceğim. Kitabın başındaki bir sufi atasözü ile sizlere veda edip kitabıma dönüyorum.
" Çölde,taş yemek yasak diye emreden bir levha yoktur."
--------
Bu distopik hikayeyi çok beğendim diyerek başlamak istiyorum.
Günümüzde geçen ama aklın alamayacağı bir yaşam öyküsü. Bir anda kadınların ellerinden tüm hakları alınıyor ve erkek egomanyasına teslim oluyorlar. Bekar ya da dul kadınların arasından doğum için uygun olanlar özel okullarda eğitim alıp çocukları olmayan üst rütbeli ailelere damızlık olarak veriliyorlar. Çünkü çocuk doğumları bir virüs,beslenme bozukluğu ve kürtajlar yüzünden nerdeyse bitmiş durumda. Çocuk doğduktan sonra çocuk aileye verilip bu sefer başka aileye gönderiliyorlar.
Kitabı,ismini asla öğrenemeyeceğimiz evin erkeğinin ismi ile hitap edilen bir kadının ağzından okuyoruz (Fredin ki ya da Glenin ki gibi)ve sonuna kadar öyle devam ediyor taaa ki (hayır Spoiler vermeyeceğim ) daha sonra kitabın sonunda o zamanın 150 yıl sonrasına gidiyoruz ve çok fazla olmasa da gerçeklerin birazını da orada öğreniyoruz (yine Spoiler vermedim benim gözümü sevin )
Tabi ki ben sonra neler olduğunu yine yazarın dilinden okumak isterdim ama bu mümkün değildi malesef. Bana soracak olursanız eğer distopik hikayeleri seviyorsanız bu kitabı muhakkak okuyun derim. Şunu da söylemeden bitirmek istemiyorum uzun zaman basılmayan bu kitap Doğan Kitap aracılığıyla yeniden basıldı. Çeviri çok güzeldi hatta çevirmen notlarını çok beğendim. Sadece kapak olmamıştı diğer ülkelerdeki kapaklarına ve kitabın içeriğine baksalardı biraz daha güzel bir kapak tasarlayabilirlerdi diye düşünüyorum. Sevgiler.