•              Hakan Günday- Piç


    Türkçe'deki kelimelerin ilk anlamlarının pek de geçerli olmadığı bir yüzyılda piçler, babaları bilinmeyenler değil; babalarına ihanet edenlerdir. Babalarına ve annelerine. Piçlerin ebeveynleri dünyadan doğal ölümlerle ayrılmazlar. Katillerinin adı üzüntüdür. Kimse öz çocuğunun ihanetlerinden canlı kurtulamaz. Kurtulsa bile içi doldurulmuş bir av hayvanından farksız yaşar. Ve piçler her ne kadar birçok geceyi ailelerinin leşlerinin hayaletleriyle geçirseler de, sabah hissettikleri tek acı bademciklerindeki sigara yanığıdır. Onun tedavisi için gerekenlerse diş macunu ve üç ayda bir değiştirilen diş fırçasıdır.

    Bir roman okumuştum, yazarının adını unuttum. 3 kişi tarafından tecavüze uğrayan kadının bir erkek çocuğu olur. Yıllar sonra bu çocuk ensesine yaptırdığı Dreamcatcher Sembolü'nün de etkisinde kalarak evi terk eder. Belli bir arkadaş grubu olur. Ama gruptaki arkadaşları asla ona benzememektedir. Çünkü onu tanıyan bilir ki "Piç" liğin tanımı o ortaya çıktıktan sonra yapılmıştır.
    Çünkü onun umudu yoktur. Unutmayın, umudu hayatınızdan çıkardığınız an geriye sadece "akıl" kalır.
    Çünkü o etrafına bakmayı bilir ve etrafına baktığında onu takip eden tek şeyin zaman olduğunu da bilir.
    Bu çocuk 3 arkadaşı ile birlikte bir süre beraber yaşar. Her şeyleri ile beraberlerdir... Daha doğrusu öyle sanırlar. Çünkü diğer 3 Piç arkadaşı onun için sadece bir süreçtir. Her şeylerinin eksiksiz olduğunu düşünürler. Ama yanılgı burda başlar: Çünkü onların bir duvarı yok. Medeniyet duvarla başlar. Duvar örmek çeşitli amaçlar taşır. Bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Duvarlar örülür, içeride kalanlar ve dışarda kalanlar için hayat gelişir. Duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. Ve 'O' bunu adı gibi bildiğinden 3 Piç arkadaşının nasıl yaşadığı, nereye gittiği ile ilgilenmemiştir. Vakti gelmiştir, duvar örülmüştür. Ama o içerde kalmalıdır, diğer 3 arkadaşı ise dışarıda kalması gereken şeylerdir. Ve O bunu yaparken hiç üzülmemiştir. Çünkü bilir, kimse onu yargılayamaz, çünkü o azılı bir piçtir. Çünkü onlar 'Neden' diye sormaz, 'Neden' sorusu piçliği yok eder.
    Ve O Piç diğer 3 Piç arkadaşını acımadan ateşe atabilendir. Çünkü onlar açtı, kirliydi, ter, toz ve çamur kokuyorlardı. Duvara ihtiyaçları vardı. Ve O en sonunda 3 Piç arkadaşının üstüne basıp duvara ulaşmıştır. Ha, bu arada roman kahramanını hatırladım: Adı "Hakan".....

    Piçler hakkında konuşmak, insana filmler ve haber bültenlerindeki felaket sahnelerini izlerken hissettiklerine benzeyen garip bir zevk verir. Sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o halde nereden geldiklerini konuşurlar. Çünkü sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikayeleri kadar hayatlarından bir sıfır atmış olanlarınki de gösterişlidir. Sonuç olarak, mahvedilmiş hayatlar, yetenekler, ve kaçırılmış fırsatlarla dolu yıllar hakkında konuşmak zevklidir eğer o hayatlar, yetenekler ve yıllar size ait değilse....
    Benim adım Cenk..
    Unutmayın Piç Piçtir....

    Sıradaki adresimiz Sabahattin Ali/Kamyon
  • Kasabada yağmur altında büyüyen bir çocuğu düşünüyorum. Yağmuru kitaplardan ve filmlerden anımsıyorum ama neye benzediğini bilmiyorum. O çocuk filmlerdeki gibi mutludur, ta ki dünyada başka hayatlar olduğunu ve bunlara ulaşabileceğini anlayana kadar. Kimse tutamaz onu. Sırtında hayallerin kamçısını duyar. Zamanı hızlandırmak ister, hayat süratle aksın, önündeki yollar açılsın.
    Burhan Sönmez
    Sayfa 36 - İletişim Yayınları
  • Afganistan da kadın olmak ve çocuk olmak çocuk olmadan kadın olmak. Savaşın bitirdiği hayatlar, yarım kalanlar... Ve bundan en çok etkilenen ne yazık ki kadınlar ve çocuklar... Okurken gerçekten çok etkilendim.
  • İÇ DÜŞ'ÜM...

    Ben, dedi:

    Kundaginda
    kursunlanan bir cocugun gozlerindeki yediveren huznum. Mufredatlara sigdiramadigim intiharli yazilarla yokluguna kanamaktan yoruldum…

    Sehrin en kalabalik caddesi, cevresinde yuzlerce insan; herkes bir yere yetisme telasinda. Kimse duymadi onu.

    Son bir umutla bir kez daha bagirdi:

    Gunes batidan mi dogdu, kapanan kapilar tovbe kapilari midir ki yuregimin secdeleri kabul gormuyor yar’da! Iki damla gozyasi soyleyeceklerini hapsetti icine.

    Insanlar o kadar umarsizca gelip geciyorlardi ki cevresinden, kacma geregi duymadi. Gorulmuyor, fark edilmiyordu nasilsa…

    Bir ihlamur agacinin altindaki eskimis bir banka oturdu. Puslu bakislari cevresinde gezindi; acilmis lalelere, kir ciceklerine bakti. Kus seslerini dinledi. Icindeki hazana inat, bahar tomurcuk tomurcuk iniyordu dunyaya. Kanli ic savaslarinin tanigi defterini acti ve sonunun nereye gidecegini bilmedigi satirlari dizmeye basladi:

    “Bir maskeli balodayim, kimsenin yuzu gercek degil.Yalan yuzlerle, sahte guluslerle; hicbir seyin sorgulanmadigi hayatlar yasaniyor ve ben bu kadar yalanin icinde “gercegimi” yani “gercegini” ozluyorum. Sen kactikca gulusun buluyor beni ki gulusun bir goncanin gule kanat cirpmasidir guneste. Vurur ucurum diplerine yuregimi yoklugun. Kekre bulasmis bir yalnizlik, kefen biciyor hayata.

    Bak, yoklugunu firsat bilen maskeli yuzler etrafimi sardi yine. Oysa ben sessizligimin bozulmasini istemiyorum. Sen sususumda sakladigim cennetimsin. Dilsizligimin anaforunda yasarken seni, katil cigliklar cokca intihar sinirlarina goturuyor beni. Bahari perdeliyor cellatlar ve cekilen kiliclar kanimi istiyor. Ustelik yoksun, yani pusatsizim ve omuzlarimda tek basina birakilmisligimin yuku…

    “Hisst! Sessiz olun, intiharlarim uyanmasin, yarin sacindaki tabutumu kimse omzuna almasin.” diyen sesimin aksi duyulmuyor. Delirmeyi istemem yetmiyor delirmeme. Yoklugun intihar oluyor, dusuyor uzerime. Baskin yiyor en Sen’li duslerim. Mutassil ve suskun bir olum buluyor beni ve yazdiklarim; kendi katlimi ihbarimdir yalan yuzlere…”

    Kapadi defterini. Kalemi kagida dokundurdugunda nereye gidecegini bilmedigi satirlar, olumle noktalanmisti. Oturdugu banktan dogruldu, defterini bastirdi yuregine; kararli adimlarla yurumeye basladi. Batmaya yuz tutmus gunesin kizilliginin aydinlattigi gokyuzune nerden geldigi belli olmayan kara bulutlar cokmustu. Oysa ne cok severdi yagmuru. Sert bir ruzgar saclarina degdi, meyveye durmaya hazirlanan agaclarin cicekleri savruldu. Ici usudu bir an…

    Okul formasiyla, onundeki boya sandigiyla, yalvaran gozlerle bakan bir cocugun sesi boldu sessizligini:

    - Boyayim mi agabey?

    Cocuga gunde kac para kazandigini sordu. Sonra cocuga dedi ki:

    - Bugun 8 Mayis, okullarin kapanmasina daha bir ay var. Ayakkabi boyayarak kazanacagin paranin uc katini versem, okullar kapanincaya kadar ayakkabi boyamak yerine guzelce ders calisacagina bana soz verir misin?

    Cocuk sasirdi:

    - Agabey, siz cok mu zenginsiniz?

    Hayata son tebessumu kucuk boyacinin gozlerine degdi. Cocugun saclarini oksadi:

    - Soz verecek misin?

    Cocuk, isil isil gozleriyle verdi sozunu, utanarak aldigi parayi kucucuk avuclarina sikistirip gitti.

    Son noktayi koydugu omrunun son huzunlu tebessumu olmustu bu an. On dakika sonra coktan bu dunyadan ayrilacagini bildigi icin, cocuga adini bile sormamisti.

    Yurudu sonuna, adimlari hizlandi. Idama giden ama suclu olmayan insanlarin onuru vardi yuzunde. Tramvaylarin en hizli gectigi bir noktanin onunde durdu. Defterini acti yine, az once son noktayi koydugu yazisinin altina bir dipnot dustu:

    “Dogum gunum, kutlu olsun.”

    Yagmur damlalari dustu satirlara, zamansiz vedasina ilk aglayan gokyuzu olmustu. Defterini kapatirken, bir tramvayin hizla yaklastigini gordu. Defteri yere birakti. Saatlerdir hicbir arayana cevap vermedigi cep telefonunu cikardi cebinden. Cevapsiz onca cagriyi meraksizca sildi ve ezberinde tuttugu bir numarayi tusladi. Telefonun diger ucundan once sakin gelen “efendim” sesleri ne olacagini sezmiscesine korkuyla buyuyen bir cigi animsatiyordu. Tum sesleri susturan son sozleri dokuldu dilinden: ”Demistim ya, bir atessin ben kadar yer yakabilecek. Al, yak iste!” Telefonun diger ucundaki ses hickiriklara bogulmustu, O ise aldirmadi. Telefonu kapatmadan yapraklari ucusan defterinin yanina birakti ve intihar susu verilen bir cinayete gozunu kirpmadan, yagmur altinda,gul kurusu bir aksam vakti,

    YÜRÜDÜ…

    (Alıntı)
  • On yaşında bir erkek çocuğu, belki daha büyük, annesi ile beraber akşam yemeğine gelmişler. Çocuk tabağındaki et parçasını yemek istemiyor, nazlanıyor. Anne et parçasını küçük parçalara bölmüş, elindeki çatalla çocuğa yedirmeye çalışıyor.
    Fehime’yi kovuyorlar o sırada. Fehime evlatlık. Köşkün bahçesinde bakkalın çırağı ile konuşurken yakalanmış. Ağlıyor, yalvarıyor “ gidecek yerim yok diyor”. Yaşlı, balık suratlı kadın bir tokat atıyor Fehime’ye, dişlerini sıkarak konuşuyor; “ bunu bakkalın çırağı ile fingirderken düşünecektin!”
    Çocuk da ağlıyor, inatlaşıyor, omuzlarını silkiyor;
    “ Yemeyeceğim işte yemiyeceğiiiim!”
    Yıldızların yere indiği pırıl pırıl bir bahar gecesi, süs havuzunun şıpırtıları, kiraz çiçeklerinin kokusuna karışıyor. Normal bir gece olsa köşk sakinleri asmanın altına oturur, Fehime’ye de telvesi bol kahve yaptırırlar sonra da fal baktırırlardı.
    Bakkalın çırağı ile yakalanacağını falda göremedi Fehime!
    Köşkten bir şey çalmış mı diye bohçayı açıyor yaşlı kadın.
    Rengi solmuş iç çamaşırları, sutyenimsi bir şey, bir kazak, bir hırka çıkıyor bohçadan. Kazakla hırkayı alıyor yaşlı kadın, çünkü o hediye etmişti Fehime’ye.
    Fehime’nin çıplak ayaklarında renkli, plastik pabuçlar var. Anası, babası yok.
    Zaman geçiyor, anne yaşlanıyor, yemeğini yemeyen çocuk büyüyor.
    Para ile üniversiteden bir diploma alıyorlar çocuğa, bir işe koyuyorlar, evlendiriyorlar. Karısı annesi gibi yemeğini yedirsin istiyor çocuk! El üstünde tutulsun, nazlansın, çok sevilsin, şımarsın, dünya etrafında dönsün istiyor.
    Tanıyınca “sünepe bu” diyor karısı, alay ediyor… Kimseye gücü yetmeyen yemeğini yemeyen çocuk bir akşam dövüyor karısını, adam olmuş gibi hissediyor!
    Baba evine dönüyor yemeğini yemeyen çocuğun karısı, çok geçmeden de şiddetli geçimsizlikten boşanıyorlar, ‘sünepelik’ diye bir boşanma sebebi yok çünkü.
    Haksızlığa uğradığını düşünen yemeğini yemeyen çocuk, yaşadıklarına bir anlam veremiyor.
    Dikkat çeksin, acınsın, sevilsin diye dizlerindeki yaraları, ayaklarındaki cam kesiklerini gösteriyor etrafına. “ Bak bu da geldi başıma” diyor. Annesi gibi bir kadın çıksın yaralarını öpsün, üflesin, elleri ile beslesin…
    Köşkün büyük kapısının ardından kapandığını duyuyor Fehime, şehri, insanları, nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmiyor.
    Annesi hiç elleri ile beslemedi Fehime’yi
    Saçlarını okşayan da, uyumadan önce masal anlatan da olmadı.
    Naz yapmayı hiç öğrenemedi, şımarmayı beceremedi Fehime.
    Yaşının, başının kaç olduğuna bakmadan annesi ile oturmaya başladı yemeğini yemeyen çocuk, dünya ve insanlar kötü olduğu için çalışmıyordu da! Annesi koyuyordu harçlığını cebine, çamaşırlarını annesi yıkıyor, gömleğini annesi ütülüyordu.
    Hayata ve gecenin karanlığına karıştı Fehime, yıllar sonra balık suratlı yaşlı kadının çok hasta olduğunu öğrenince helallik almak için köşke geldi.
    Yaşlı kadın elini öptürmedi Fehime’ye, iki gün sonra da öldü.
    Otuz yaşlarında bir erkek çocuğu belki daha büyük, annesi ile beraber akşam yemeğine gelmişler. Çocuk tabağındaki et parçasını yemek istemiyor, nazlanıyor. Anne et parçasını küçük parçalara bölmüş, elindeki çatalla çocuğa yedirmeye çalışıyor.

    Normal bir gece olsa, telvesi bol kahve yapacaktı Fehime, fal da bakacaktı…




    Fehime; Çetin Altan’ın Büyük Gözaltı kitabında yer alan evlatlık.
    Yemeğini Yemeyen Çocuk; Annesi ile beraber hemen yan masada oturuyor.
  • Kitabın önsözü, "Bu kitap, özellikle dokuz ile on üç yaşları arasında ilkokul öğrencilerine yöneliktir ve ... " diye bir cümle ile başlıyor olsa da Çocuk Kalbi'ni her yaştan bireylerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Hayatımızda anne, baba, öğretmen, öğrenci, abla, abi, kardeş, arkadaş gibi farklı farklı rollere sahip olsak da kitabı okuyan herkes kendine dair bir şeyler bulacaktır. Ben Çocuk Kalbi'nde bazen yıllar öncesine gidip minik bir öğrenciydim, bazen birkaç yıl sonrasına gidip öğretmen ve bazen de biraz daha ilerisine gidip anne oldum. O duyguları hissettim.
    Kitap, üçüncü sınıfa giden Enrico'nun günlükleri, anne ve babasının Enrico'ya hitaben yazdığı öğütler ve sınıflarında her ay okudukları hikayelerden oluşuyor. Kitabın genelinde; farklılıklara hoşgörü, yardımseverlik, sevgi, saygı, paylaşma, gibi kavramları görebiliyoruz ve bunların üzerinde düşünüp biz de o nasihatlerden hikayelerden dersler çıkarıyoruz. Enrico ile beraber onun ailesini, öğretmenlerini, arkadaşlarını, arkadaşlarının ailelerini tanıyor; farklı şartlar altında yaşayan hayatlar ve farklı hikayelerle karşılaşıyoruz. Bunları Enrico'nun gözünden okuyarak bir çocuk kalbinin hassaslığını, naifliğini, saflığını, sevgisini derinden hissedebiliyoruz. Keyifli okumalar...
  • Kendisi çocukken babası vefat ediyor. Annesi, babasının ölü vücudunun yanına kendini kaybetmiş bir şekilde çöküp ağıt yakarken, Gorki'nin kardeşini doğuruyor. Ve doğan çocuk ta kısa bir süre sonra hayatını kaybediyor...
    Şanslıyız arkadaşlar. Ne hayatlar var...