• Thisbe, Kraliçe Semiramis'in ülkesi Babil'in en güzel kızı, Pyramus ise en yakışıklı delikanlısıydı. İki genç komşuydular aynı zamanda. Oturdukları evler birbirine bitişikti. Öyle ki, duvarlardan biri diğerinin de duvarıydı.

    Gençlerin birlikte geçen çocuklukları zamanla aşka dönüştü. Evlenmek istediler. Ancak bitişik duvarlarının aksine birbirine oldukça uzak olan aileleri buna izin vermedi. Thisbe ve Pyramus ne kadar yalvarsa da boşunaydı. Konuşmalarına, görüşmelerine de yasak koyuldu. Hep denir ya ''Aşk engel tanımaz'', Pyramus ile Thisbe bu duruma çare ararken evlerini birleştiren duvardaki çatlakta varlığını başka kimsenin bilmediği bir delik keşfettiler. İki sevgili geceleri o delikten konuşmaya başladılar. Karanlıkta dudaklarını deliğe yanaştırıp birbirlerine öpücükler gönderiyor, şafak olup günün ilk ışıkları çimenlerin üzerindeki çiy tanelerini kurutuncaya kadar birbirlerine aşk sözcükleri fısıldıyorlardı.

    Bir gece ''Bu duvar dünyanın en acımasız şeyi,'' diye fısıldadı Pyramus.
    ''Nasıl olur da bizi ayrı tutabilir?''
    Thisbe; "Bu çatlağa minnet borçluyuz sevgilim. Sevgi dolu sözler göndermemiz için bize izin veriyor," diye fısıldadı. Pyramus; ''Doğru,'' dedi, usulca...
    İki sevgili tıpkı diğer gecelerde olduğu gibi o gece de duvardaki çatlağın önünde birbirlerine aşk dolu sözcükler fısıldadı.

    Bir gece tekrar bir araya geldiklerinde Pyramus derin bir özlemle; ''Thisbe, artık dayanamıyorum!'' dedi ve yaptığı planı anlatmaya başladı. Böyle bir gecede kaçıp Ninos'un mezarı yanındaki dut ağacının altında buluşacaklardı.

    O gün güneş kaybolup ortalığa karanlık indiğinde Thisbe ayak parmaklarının ucuna basarak sessizce evden ayrıldı. Mezarın bulunduğu yere geldi. Pyramus henüz ortalarda yoktu. Sevgilisini beklemeye koyulan genç kız ansızın bir kükreme sesi duydu. Arkasını döndüğünde ay ışığı altında dişi bir aslanın durmakta olduğunu gördü. Ağzından kanlar damlayan aslan belli ki karnını az önce doyurmuş ve mezarın yanındaki kaynaktan su içmeye gelmişti. Thisbe hemen kaçtı oradan. İçi boş bir kayanın içine saklandı. Korkudan titreyerek, nefesini tutarak sessizce bekliyordu. Ancak, kaçarken sırtındaki pelerini düşürmüştü. Aslan pelerinin başına gelip kanlı ağzıyla parçaladı onu. Ve ormana geri döndü.


    Bir müddet sonra Pyramus göründü. Yerde Thisbe'nin kanlar içindeki pelerini vardı. Delikanlının yüreği ister istemez şüpheyle doldu. Etrafa bakınıp yerde aslana ait ayak izlerini görünce şüphesi aniden derin bir üzüntüye, anlatılmaz bir acıya dönüştü. Kendinde buldu suçu. Oraya daha önce gelip sevgilisini tehlikelerden koruyamamıştı. Pelerini eline alıp: ''Seni ben öldürdüm,'' dedi. Kılıcını çekip dut ağacının yanına gitti. ''Sen de benim kanımı içeceksin şimdi,'' dedikten sonra olanca gücüyle kılıcı göğsüne sapladı. Ağaçtaki dutlar Pyramus'tan fışkıran kanla kızıla boyandı.

    Aslandan korkup kaçtığı kayalıktan çıkan Thisbe, Pyramus'u bekletmemek için mezarın başına gitti yeniden. Fakat beyaz dut ağacı yerine kara bir dut ağacı vardı orada. Altında kanlar içinde yatan Pyramus'u görünce sevgilisinin kollarına atıldı. Derin bir keder içinde ağlayarak dudaklarından öptü onu. ''Ben geldim, Pyramus. Bak, ben Thisbe!'' dedi hıçkırarak. Sevgilisinin sesini duyan Pyramus büyük bir güçlükle gözlerini açtı. Thisbe'ye son bir kez baktı ve oracıkta öldü.

    Thisbe Pyramus'un kılıcını çekip aldı eline. "Benim için öldürdün kendini. Ama ben de cesurum ve aşkla doluyum. Bizi ancak ölüm ayırabilirdi; oysa şimdi o birleştirecek!" dedi ve üzeri Pyramus'un henüz kurumamış kanıyla kaplı kılıcı göğsüne saplayarak o da öldürdü kendini.

    Aileleri ve tanrılar acıdılar iki sevgiliye. Anne ve babaları ölülerini yakıp küllerini bir kaba koydular.
    Tüm yaşananlara şahit olan tanrılar ise Pyramus'un kanını meyvesine, Thisbe'nin gözyaşlarını
    yaprağına verip bu büyük aşkı karadut ağacıyla ölümsüz kıldılar.
  • Güvenlik bizimle oynamayı ve hepimizi şüpheye düşürmeyi biliyordu. Ama atasözlerimizden birinin dediği gibi;
    "Ağız, duvardaki bir delik değildir.
    Bunu çamurla kapatamazsın."
  • Ekmeklerin bazılarından bir-iki parça kopararak bazılarına hiç dokunmayarak epeyce tahribat yaptım, daha sonra topladığım bütün parçaları afiyetle yedim ve bu şekilde biraz kendime geldim, mutluluğuma diyecek yoktu. Papaz eve geldiğinde sandığı açtı ve faciayı gördü; hiç tereddüt etmeden bu hasarı farelerin verdiğini düşündü çünkü ekmekleri tıpkı fareler gibi kemirmiştim. Tüm sandığı baştan aşağı kontrol etti ve farelerin içinden geçip ekmeklere ulaşabilecekleri birkaç küçük delik tespit etti. Beni çağırarak şöyle dedi: “Lázaro, dün gece bizim ekmeklerin başına gelenlere bak!”
    Çok şaşırmış gibi yapıp, “Bu ne olabilir?” diye sordum. “Ne mi olabilir? Tabii ki fareler! Sağlam hiçbir şey bırakmamışlar,” dedi.
    Akşam yemeği için masaya oturduk; Tanrı’ya şükürler olsun, bu defa da başka bir kazancım oldu; efendim farelerin kemirdiğini zannettiği kısımları bir bıçakla kesip ayırdı, bunlar benim verdiğim zarardan çok daha fazlaydı.
    “Al bunları ye, fareler temiz hayvanlardır,” dedi.
    Böylece o gün el emeğimin karşılığı olarak elde ettiğim, daha doğrusu tırnaklarımla kazandığım ekmekleri büyük bir iştahla yedim. Fakat bu mutluluk da uzun sürmedi; tam rahat bir nefes aldığımı düşünürken, çok geçmeden yeni bir felaketle karşı karşıya kaldım. Çünkü papaz, sandığın deliklerini kapatmak amacıyla duvardaki çivileri sökmüş ve tahta, teneke parçaları getirmişti.
  • 221 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ölümün kıyısındaki insanların, yaşamla ölüm arasındaki gidip gelmelerini oldukça dokunaklı bir şekilde işlemiş Yazar. Ölümün koskoca bir “HİÇLİK” olduğu düşüncesiyle, yaşamdaki hiç bir şeyin önemsenmediği, zaman da dahil her şeyin anlamını yitirdiği dakikalar ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Varoluşçuluğun babası olan Sartre’nin “hayat” ve “ölüm” konularındaki düşünceleri, insanı zihinsel sorgulamalara yönlendiriyor.

    Eşya ve mekana yüklenen anlamların kişiye göre değişmesi ve bu yüzden de aynı yer ya da aynı nesnenin farklı insanlarca farklı yorumlanması ve bu durumun duygulara etkisi öykülerde işlenmiş. Okurken öyküdeki kahramanların duygularından yola çıkarak, kendi zihnine gizemli bir yolculuk yapıyor insan.

    Bazen duvardaki iz, bazen bir şarkı, bazen ortamdaki koku, bazen giysideki aşınmanın neden olduğu delik, bazen mırıldanış...”Küçük şeyler” olarak tanımlayabileceğimiz bu tür sıradan şeylerin insana verdiği duygular farklı farklıdır. Kimine korku, kimine güven, kimine huzur, kimine karamsarlık, kimine ümit, kimine mutluluk, kimine mutsuzluk verir bütün bunlar. Yazar farklı karakterlerin hissettiklerini kendi iç dünyalarına göre kurgulayarak, öykülerinde işlemiş.

    İnsanın var oluşunu sorgulayışından, cinsiyetin farkına varışa, ölümün hissettirdiklerinden, ebeveyn olmanın sorumluluklarına, kabullenmeyişin kabullenmeye galip gelmesine birçok farklı konunun iç içe girdiği derin öyküleri okumanızı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.