• İlk kez 1883 yılında yayınlanan Collodi’nin Pinokyo'su çok yönlü motifleri ve gelenekleri, gerçekle gerçek dışı arasında gidip gelen bir biçimde tek bir kapta birleştirilmiş bir kitaptır. Bu şekilde masalın temel elemanları olan iyi yürekli bir peri, dönüşümler, harika ülkeler ve fablın elemanları olan insan gibi davranan hayvanlar bu kitapta yer almıştır. Aynı zamanda çağını eleştiren bölümlere de rastlanır. Masalsı elemanların kullanılmasına karşın, halk masallarına karşı bir muhalefet göze çarpar. Bir zamanlar diye başlamasına rağmen, masallara alışkın olan çocukları uyarır ve içinde kral, kraliçe, prens ve prenses olmayan, tersine ateş yakmakta kullanılan tahtadan yapılmış bir kuklanın olduğu gerçeğe götürür (Krş. Doderer 1969).
    Evvel zaman içinde.
    Küçük okuyucularım bir ağızdan, “bir kral vardı!” diye bağıracaklar. Hayır, çocuklar bir yanlışlık yapıyorsunuz, vaktiyle bir tahta parçası vardı. Üstelik en iyi türden değildi, yalnızca rasgele bir tahta parçasıydı. Hani kışları sobalar ve şöminelerdeki ateşi yakıp odaları ısıtmak için kullanılan türden yani.
    Yazar bu şekilde masal ögelerinin cazibesiyle çocukları kitaba çekerken, onların gerçeklerden kopmamasını sağlamak için epik bir yöntemle anlatıcı olarak devreye girmiş ve gerçek dünyayla bağlantılarını sağlamıştır.
    Collodi Pinokyo'yu anlatırken 8 yaşlarındaki bir erkek çocuğun tanımlamasını yapar. On dört yaşına kadar sürecek bir eğitim sürecinin güçlüklerini hem çocuk, hem eğitimci, hem anne-baba, hem de toplum açısından vurgulamaya çalışır.
    Oyun ülkesinde çocukların en büyüğü on dört yaşındaydı, en küçüğü ise henüz sekizine basmamıştı.
    Collodi çocuğa belli ahlaki değerleri ve idealize özellikleri vermeye çalışırken ona aynı zamanda süre de tanır. Yaptığı tüm hatalara karşın pişmanlık noktasında anne figürü yüklenen iyi kalpli perinin ortaya çıkması, yazarın bu noktadaki hoşgörüsünü de vurgulamaktadır. Yazar ahlaki vicdanı bazı hayvanları konuşturarak seslendirir. Ve bu hayvanlara bilgelik de yükler. Konuşan çekirge, evden kaçıp gitmeye kalkan Pinokyo'ya yüzyıldan fazla yaşamışlığın getirdiği bilgelikle şöyle seslenir:
    Anne ve babalarına karşı gelen ve evden kaçan çocuklara yazıklar olsun. Onlar bu dünyada hiçbir işe yaramazlar. Hem eninde sonunda çok pişman olurlar.
    Buna karşılık Pinokyo şöyle karşılık verir:
    Burada kalacak olursam beni okula yollayacaklar. Bir yolunu bulacaklar ve sevgi ya da şiddetten yararlanarak bana ders çalıştıracaklar.
    Burada çocuğa eğitimde uygulanan sevgi ya da şiddet kozunun çocuk tarafından alımlanması vurgulanır. Aslında çocuk o dönemde en çok oyuna eğilimlidir. Çocuğun böyle bir isteği kendi ağzından farklı söylettirilerek eleştirilir.
    Dünyadaki bütün sanatlar içinde bana en ilginç gelen sadece biri var. Yiyip içmek, uyumak, kendimi eğlendirmek ve sabahtan akşama dek başıboş bir yaşam sürmek.
    Başıboş sözcüğünde eleştiri gizlidir. Buna karşılık yazar çekirgeyi konuşturarak, eleştirisini güçlendirir.
    “Sözünü ettiğin sanatı izleyenlerin hepsi de genellikle sonunda kendilerini ya hastane, ya da hapishanede bulur,” der.
    Ama çocuğun oyun tutkusu daha baskındır. Bu tutku ahlaki vicdanı bastıracak denli yoğun olduğu için Pinokyo çekirgeyi öldürür. Ancak bu davranışı açlıkla karşı kaşıya bırakılarak cezalandırılır. Bu cezayla Pinokyo bir süreliğine iyiye yönlendirilir. Ancak bu iyiye yönleniş, gerçek hayatın içerisinde onu yoldan çıkartacak birçok engelle doludur. Tiyatro oyununa gitmek için alfabesini satan Pinokyo'nun duyduğu azaba acıyan oyuncunun kendisine verdiği beş altını babasına götürürken karşısına çıkan Topal Tilki ve Kör Kedi bu engellerden ilkidir. Tilkiyle kedi herkese güvenilmeyeceğini gösteren iki semboldür, kitapta. Pinokyo'ya “Biz kandırmaca ülkesine gidiyoruz,” derken dolandırıcılıkları sembolize edilir. Pinokyo onların peşine takılarak yine hata yapmıştır. Ve bunun cezasını bir ağaca asılı kalarak öder. Ama iyi kalpli peri gelir, onu kurtarır. Çünkü Pinokyo çok pişmandır.
    Yazar kötülerin yanında toplum içerisinde belli bir konuma gelmiş kişileri de eleştirir. Hasta yatan Pinokyo'yu tedaviye gelen doktorlar görevlerini yapacak yerde sadece konuşurlar. Kendini dolandıran tilkiyle kediyi şikâyet eden Pinokyo'yu hapse atan yargıç da bunun bir başka örneğidir. Bir başka kentin imparatoru o ülkeyi fethedip, bütün suçluların özgürlüğe kavuşturulması emrini verdiğinde, Pinokyo'yla gardiyan arasında geçen konuşma çok ilginçtir.
    Böylece hapishane boşaldı. Pinokyo gardiyana, “Diğerleri çıkıp gittiğine göre,” dedi. “Ben de giderim. Buradan çıkmak istiyorum.”
    Gardiyan dudak büktü. “Oh, yok. Olamaz! Çünkü sen onların sınıfından değilsin.”
    “Anlayamadım.”
    Gardiyan, “Sen onlar gibi suçlu değilsin,” diye karşılık verdi. “Onun için seni salıveremem.”
    Pinokyo dayanamadı. “Özür dilerim ama ben de onlar gibi suçluyum.”
    Gardiyan, “Öyleyse,” dedi, “Buradan çıkmak istemekte çok haklısın.” Başından kasketini çıkararak saygıyla eğilip Pinokyo'yu selamladı ve sonra hapishane kapısını açarak onu salıverdi.
    Yaşadığı dönemde ünlü bir politikacı ve gazeteci olan yazarın, dönemine ve toplumun ahlakına dönük eleştiri saklıdır, bu konuşmada. Suçluların ödüllendirildiği, ama günlük hayatın sorunlarıyla uğraşan güçsüz, küçük adamın ezildiği bir toplum yapısına dönük eleştiri vardır, bu cümlelerde (Krş. Doderer 1969).
    Yazar kısa yoldan köşeyi dönme tutkusunu, emeği ön plana alarak eleştirir. Altınlarını ekerek altın ağacı çıkacağına inanan ve elindekilerden de olan papağan yapar bu eleştiriyi. İşte bunlara papağan güler ve şöyle der:
    Çünkü sen paranın fasulye ya da kabak gibi ekilip büyüyeceğine ve toplanacağına inanacak kadar aptalsın. Ya ellerinle, ya da kafanla çalışıp para kazanabilirsin ancak.
    Yazar toplum içinde kötülerle yapılan işbirlikçiliğinden de söz eder. Çiftçinin köpeği Melampo'nun tavukları çalmak için sansarla yaptığı işbirliği bunun en güzel örneğidir. Sansarlar kümesten tavuk ve yumurta çalmaya geldiklerinde, köpeğin ses çıkarmaması karşılığı, ona soyulmuş piliç verirler. Kılıfına uydurulmuş rüşvetin en güzel örneği de budur.
    Collodi, şımarık bir tüketicilik ve burnu büyüklüğün cezasını açlıkla verir. O güne dek yemek seçen ve her şeyi yemeyen Pinokyo, güvercinin sırtında babasını aramak üzere uzun bir yolculuğa çıkar ve bir süre sonra acıkır. Önünde yiyebileceği sadece kuşyemi vardır. Çok aç olduğu için kuşyemini yer bitirir.
    “Yeşil kuşyeminin bu kadar lezzetli olduğunu hiç bilmiyordum,” dedi Pinokyo. Güvercin gülümsedi. “Dünyayı öğreniyorsun oğlum. Gerçekten açsan ve yiyecek bir şey de yoksa yeşil kuşyemi bile sana lezzetli gelir. Dünyada açlık kadar iyi bir aşçı daha bulunamaz.”
    Pinokyo (aslında) yetişkinler dünyasına girme korkusunu da içinde taşıyan bir çocuktur. Tanımadığı bir adaya çıktığında kendi kendine söyledikleri bunu anlatır.
    Pinokyo kendi kendine, “keşke bu adanın adını bilseydim,” dedi. “Burada doğru dürüst insanların yaşadıklarından emin olsaydım. Yani küçük erkek çocukları, boynundan ağaca asmayan iyi insanlar! Fakat ortada böyle şeyleri sorabileceğim kimse yok. Acaba burada kimler yaşıyor? Belki de burası boş bir yerdir. Belki hiç kimse yok.”
    Dilenmenin ve yardım istemenin utandırıcı bir şey olduğunu bilen Pinokyo, yine de bunu yapar, ama geldiği arılar köyünde kimse ona emeksiz bir şey vermez. Arılar emeğin sembolüdür ve emeksiz kazancın olmayacağı düşüncesinin en büyük savunucusudurlar. Çalışmayı onursuzluk sayan Pinokyo'ya bir arı “Çok açsan kendi gururundan bir kaç dilim kesip yersin oğlum,” der.
    Çalışmaktan kaçışın çelişkisini yaşayan çocuğu bu dünyanın içine çekebilmenin yöntemini de verir, yazar. Burada iyi kalpli periyi devreye sokar ve iyi kalpli peri, çocuğu cezbedecek ödüller koyarak onu çalışmanın içine çeker. Ve ardından onu yetişkinler dünyasının içine götürecek, yani çocukluktan çıkartacak bir hedef koyar.
    “Hep bir kukla olmaktan bezdim! Diğer insanlar gibi benim de bir erkek olma zamanım geldi artık!” dedi Pinokyo.
    Peri sakindi. “Bu olanaksız değil. Eğer bunu hakedersen sen de bir insan olabilirsin.”
    Pinokyo çoşkuyla, “Gerçek mi?” diye sordu. “İnsanlığı hakedebilmek için ne yapmalıyım?”
    “Çok kolay!”
    “Kolay mı?”
    “Tabii. İşe iyi bir çocuk olmakla başlayabilirsin.”
    Hedefle birlikte yöntem de belirlenmiştir. İyi bir çocuk olmak, büyüklerin sözünü dinlemek, çalışkan olmak, doğru söylemek ve okula gitmek. Ardından bir meslek, sanat ya da iş seçmek. Seçme özgürlüğü çocuğa verilmiştir. Yetişkinler dünyasına girebilmek için çocuğa yüklenen ödevlerdir bunlar. Böylece idealize figür çizilmiş olmaktadır.
    Ama çocukluktan çıkış henüz gerçekleşmeyecektir. İç dünyasında onu cezbeden oyun oynama tutkusu onu oyun ülkesine götürür. Ama Aydınlanma anlayışı oyuna karşıdır. Pinokyo oyun ülkesinden bir eşek kılığında çıkar. Acılar çeker. Çalışmak istemeyen çocuk, zorla çalıştırılan bir eşek kılığındadır artık. Üstelik istemediği bir işte. Böylece sonunun ne olacağı da vurgulanır. Yine de yazar burada toplumsal hoşgörünün var olmasını vurgulayarak, yine periyi devreye sokar ve onu eşeklikten kurtarır.
    Yazar kitapta kaderciliğe karşı çıkmakta ve aklı vurgulamaktadır. Toplumdaki kaderciliğe ve onları buna yönlendiren politikacılara eleştiri de saklıdır. Pinokyo'nun, köpekbalığı tarafından birlikte yutulduğu orkinosla olan konuşması bunu anlatır.
    “Kaderimize razı olacağız. Köpekbalığının bizi sindirmesini bekleyeceğiz,” dedi orkinos.
    Pinokyo, “Ben sindirilmeyi istemiyorum!” diye bağırdıktan sonra ağlamaya başladı.
    Orkinos içini çekti. “Sindirilmeyi ben de istemiyorum tabii. Fakat kendimi teselli edecek kadar akıllıyım. Orkinos olarak doğduğuma göre, diyorum. Zeytinyağında ölmektense suda ölmek daha onurludur! İşte bu şekilde duruma dayanabiliyorum.”
    Pinokyo haykırdı. “Ne saçma söz!”
    Orkinos balığı, “bu benim fikrim,” diye karşılık verdi. “Bizim politikacı orkinosların da söylediği gibi düşüncelere saygı göstermek gerekir.”
    Kitap iyilerin ödüllendirildiği, kötülerin ise cezalandırıldığı masalsı bir haktanırlıkla sona erer. Topal numarası yapan tilki ve kör numarası yapan kedi, gerçekten kör ve topal olurlar. Pinokyo da bir sabah uyandığında kendini gerçek bir erkek çocuk olarak bulur. Ama kukla ortadan yok olmamıştır. Bir iskemlenin üzerinde durur. Kuklayla sembolize edilen çocuğun iç dünyasıdır. Böylece yazar aslında kuklayla çocuğun iç dünyasını tanımlamış ve eğitim sürecinden geçirerek yetişkinler dünyasına girmesini sağlamıştır.
    (Necdet Neydim)
  • 168 syf.
    ·Puan vermedi
    Belki de her şeyin gittikçe pratikleştiği ve mutluluğa ulaşmanın ise bununla birlikte zorlaştığı günümüz dünyasında en okunması gereken kitaplardan biridir Siddhartha. Bize mutluluğun, içsel huzurun ulaşılması kolay bir hedef olmadığını; zengin, duygusal açıdan tatmin olmuş ve göreceli olarak şöhreti yakalamış Siddhartha'nın içinde bulunduğu huzursuzlukla (Bununla alakalı Jim Carrey'nin 2016 Altın Küre ödül töreni konuşması güzeldir) anlatmaya çalışan Hermann Hesse, 1877'de Almanya'da İsviçreli bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. 1962'de İsviçre'de ölen yazar, 1946 Nobel Ödülü'nün sahibidir. Özellikle en ünlü eserlerinden ikisi olan Siddhartha ve Bozkırkurdu'nda tanrısal bir üslup kullanmış fakat her karakterin içine tek tek nüfuz etmiş ve bizi karakterlerin zihinde mi yoksa nesnel olarak mı var olduğu konusunda tereddütte bırakmıştır.(Biz kendi aramızdaki kitap tartışmasında hangisi olduğuna karar veremedik.)

    Siddhartha, okunması kolay bir kitap değil. Öncesinde Budizm'le ilgili küçük bir araştırma ve karakterlerin isminin Sanskritçe'deki anlamlarını öğrenmek, kitabı daha iyi kavramak açısından faydalı olacaktır. Bunları yapmayan ben, kitabın ilk 15 sayfasını 3 kez okumak zorunda kaldım.

    Her sayfası üzerinde konuşulabilecek bu güzel kitaba kısaca değinecek olursak:
    Siddhartha, konuşması, bakışı, yürüyüşü ve hayata baktığı nokta olarak diğer herkesten ayrılan bir karakter, "Böylece herkes seviyordu Siddhartha'yı. Onu görmek herkese haz veriyor, herkesin gönlünü şenlendiriyordu." Ancak o, hazdan ve neşeden uzak yaşıyor. Her gün tanrılara sungular sunuyor ancak ne bu, ne de aile ve arkadaşlarının sevgisi onun susuzluğunu gidermeye yetmiyor. Hayatın amacını, mutluluğun kaynağını öğrenme isteği gün geçtikçe içinde büyür ve bir gün dostu Govinda'ya: "Yarın sabah erkenden, dostum, Siddhartha samanalara katılmak üzere yola çıkacak. O da bir samana olacak." der ve ertesi sabah, babasını bütün gece elinden gelen en az şekilde inciterek ve annesine veda ederek yola çıkar.

    Önce samanalığı yaşar arkadaşı Govinda ile. Orucu, beklemeyi, düşünmeyi öğrenir ama bunlar ona yetmez. Zamanla kendini bir çemberin etrafında dönüp sürekli aynı yerde seyreden biri olarak görmeye başlar. Dostu Govinda'ya göre ise bu bir spiraldir ve sürekli yukarı doğru hareket etmektedirler. Bu şekilde yıllar geçirdikten sonra yeni biri çıkar ortaya, Buddha olduğunu iddia eden biri, Gotama. Onun peşine düşüp ondan etkilenirler ve Govinda, Gotama'ya katılmaya karar verir. Siddhartha ise gerçek bilgeliğe ancak kendi öğrenerek ulaşabileceğine inanmaktadır ve arkadaşına katılmayı reddederek farklı bir hayata doğru yola çıkar. Siddhartha artık yalnızdır. Bu yalnızlık hissi onun kalbinde bir üşümeye dönüşür, irkilir.

    İlerler ve yeni bir yaşam bulur kendine "çocuk insanlar"la birlikte. Küçük gördüğü o çocuk insanlarla birlikte yıllar geçirdikçe; "Dünya onu avucunun içine almış, zevk, şehvet, miskinlik ve nihayet kötü huyların her zaman en aptalcası olduğunu düşünüp hepsinden çok küçümsediği ve alay ettiği aç gözlülük onu ele geçirmişti. Ayrıca mal, mülk ve servet hırsı da yakasına yapışmış, bir oyun, bir süs olmaktan çıkıp bir zincire, bir yüke dönüşmüştü. Siddhartha bu hepsinden kötü bağımlılığı, tuhaf ve hileli bir yoldan, zar oyunlarıyla edinmişti."

    Gittikte nefret ettiği bu yaşam tarzının son gününde bahçesindeki bir mango ağacının altında, ailesini ve dostlarını; onlardan niçin ayrıldığını hatırlar ve o anda içinde bir şeylerin öldüğünü hisseder. Tüm bu hayatı geride bırakarak tekrar yeni bir hayata yelken açar.

    Kendinden nefret etmektedir Siddhartha; bıkkınlık, perişanlık ve ölümle dolup taşmaktadır. O an öldürülmeyi umar ama olmaz. Birkaç gün içinde kendini toparlamaya başlar, hatta komikleşir bile: "Hayır, bir zamanki Siddhartha'nın bilgin biri olduğu kuruntusuna asla kapılmayacağım artık! Artık kendi kendime duyduğum nefret ve hınca son vermekle, o saçma ve kof yaşama sırt çevirmekle iyi ettim, beğendim bu yaptığımı, gurur duymalıyım bundan! Bravo sana Siddhartha, budalalıkla geçirdiğin bunca yıldan sonra yine parlak bir düşünce geldi aklına, iyi iş başardın, yüreğindeki kuşun şakıdığını işitip peşinden gittin. Böylece övgüler dizdi kendine Siddhartha. Kendi kendinden memnunluk duydu, ..."

    Sonunda yıllar önce onu bu şatafatlı hayata taşıyan kayıkçıyla kesişir yolu. Bu kayıkçıdan Siddhartha'nın öğreneceği çok şey vardır. Belki en önemlisiyse herkesin unuttuğu "dinleyebilmek"tir. Kayıkçımız -Vasudeva- ise: "... can kulağıyla Siddhartha'yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Dinlemesini onun kadar iyi bilen çok az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva'nın nasıl suskun, açık yürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu."

    Böyle bilgin bir ruhun yanında Siddhartha, "siddhartha" olur; aradığını başarır Sanskrit dilindeki anlamı gibi.
    Mustafa MISIRLI

    Siddhartha Hermann Hesse
  • hayatın en değişmez formulü
    EDEN=BULUR
  • 134. O takvâ sahipleri, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcar, öfkelerini yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah da
    böyle iyilik ve ihsân sahiplerini sever.
    ...
    Burada ilk olarak cennet ehli olan müttakîlerin üç önemli özelliğine dikkat çekilir:

    Birincisi; genişlik ve darlıkta, varlıkta ve yoklukta, sürûr ve gam halinde devamlı verirler. Bolluk ve surûr hali onları şımartıp bencilleştirmediği
    gibi, darlık ve zorluklar da onlara vermeyi unutturamaz. Devamlı ganî gönüllü ve iyilik eder halde bulunurlar. Şu misal darlık zamanlarında bile Rasul-i Ekrem (s.a.v.)'in nasıl bir cömertlik ve infak seferberliği halinde olduğunu göstermeye yeter:

    Bir gün, muhtaç bir kimse Peygamber Efendimiz'e gelerek bir şeyler istedi. Allah Rasûlü:
    "-Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git benim nâmıma satın al, mal geldiğinde öderim" dedi. Efendimiz'in sıkıntıya girmesine
    gönlü râzı olmayan Hz. Ömer:

    "-Ya Rasûlallah! Yanında varsa verirsin, yoksa Allah seni gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır" dedi. Allah Rasûlü (s.a.v.)'in, Hz.
    Ömer'in bu sözünden hoşnud olmadığı, mübârek yüzünden belli oldu. Bunun üzerine Ensâr'dan bir zât:

    "Anam, babam sana fedâ olsun ya Rasûlallah! Ver! Arşın sahibi azaltır diye korkma!" dedi. Bu sahâbînin sözleri Efendimiz'in çok hoşuna
    gitti, tebessüm etti ve:

    "-Ben de bununla emrolundum" buyurdu. (Heysemi, Mecma'u'z zeudid, X, 242)

    İkinci olarak bu seçkin kullar öfkelerini yutarlar. Onlar, takvâdan doğan mânevî bir kuvvet ile, nefsin zarûrî arzuları seviyesinden daha yüce
    bir ufka yükselir, böylece büyük bir ruhî güç kazanarak öfkeyi yenmeyi başarırlar. Peygamber Efendimiz, öfkeyi yenebilmenin faziletiyle ilgili şöyle buyurmuştur:

    "Gerçek pehlivan güreşte rakibini yenen değil, kızdığı zaman öfkesine hâkim olandır." (Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107)

    "Kızgınlığını tatbik etme kudreti varken öfkesini kontrol edeni Allah, kıyâmet günü bütün insanların ön tarafına çağırır ve onu hu-
    rilerden dilediğini seçmekte serbest bırakır." (Ebû Dâvûd, Edeb 3; Tirmizi
    Birr 74)

    Üçüncü olarak onlar, kendilerine kötülük edenlere karşı da af ile muamele ederler. Öfke kontrol edildiği zaman, ruh üzerinde bir ağırlık, kalbi yakıp kavuran bir alev ve vicdanı kaplayan bir duman haline gelir. Fakat insan, bu noktadan bir adım daha ileri atarak affedebildiği takdirde gönlü açılır ve ruhu ağırlıklardan kurtulup nurlu ufuklara açılma imkânı bulur. Kalp, kavurucu alevlerin etkisinden kurtularak huzur, sukûnet ve itminana kavuşur. Bununla birlikte affedip şefkat ve merhametle davrandığı karşısındaki insanın da doğru yolu bulmasına yardımcı olur.

    Rivayete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri'nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirdiği içi çorba dolu kâseyi, kazârâ Câfer Hazretlerinin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfkeyle kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:

    "-Efendim! Kur'an'da öfkelerini yenenler takdir ediliyor!" dedi. O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:

    " Öfkemi yendim!" dedi. Bu sefer köle:

    "-Kur'an'da aynı yerde insanların kusurlarını bağışlayanlar da takdir ediliyor!" dedi. Câfer Hazretleri:

    "-Haydi bağışladım seni!.." dedi. Bu defa da köle:

    "-Âyetin sonunda; «Allah ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!» (Âl-i İmrân 3/134) buyruluyor!" dedi. Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:

    "-Haydi git, hürsün artık; seni Allah için âzâd ettim!.." dedi.
    Ömer Çelik
    Sayfa 470 - Erkam Yayınları, 1. Cilt, Âl-i İmrân Sûresi
  • Bilinçsizliğin gecesinden hayata uyandığında irade
    kendisini sonsuz ve sınırsız bir dünyada, hepsi mücade­le eden, hepsi acı çeken, biteviye yanılıp sükutu hayale uğrayan sayısız fert arasında bir fert olarak bulur; ve sanki sıkıntılı, eziyet verici bir rüyaymış gibi derhal geri­sin geri eski bilinçsizliğe koşar. Yine de o zamana kadar arzusu sınırsız, taleplerinin sonu gelmezdir ve her tat­min edilmiş arzu bir yenisini doğurur. Bu dünyada im­kân dahilinde olan hiçbir tatmin onun şiddetli arzusunu dindirmeye, taleplerinin önüne nihai bir hedef koymaya ve yüreğinin dipsiz kuyusunu doldurmaya kifayet etmez.
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 9 - Say Yayınları
  • 144 syf.
    ·3 günde
    Ocak ayı deyince insanın aklına birçok şey gelir. Yeni yılın başlangıcı, zemheri ayının bitişi, vergilere harçlara gelen zamlar…
    Benim aklıma bir de Uğur Mumcu’nun hayatını kaybettiği gün geliyor: 24 Ocak 1993. Bugün de tarihler yine 24 Ocak’ı gösteriyor. Sene ise 2020. 27 sene geçmiş aradan. 27 senede, neler olmadı ki bu ülkede? Post-modern darbeler ile beraber bir de darbe girişimi, terör olayları, seçimler, yolsuzluklar, ekonomik krizler… Yani sizin anlayacağınız değişen bir şey yok.

    Aslında var. Haksızlık etmeyelim. İleriye değil de, geriye doğru gidiyoruz. Hani mehter gibi iki ileri bir geri gitsek yine şükür edeceğiz. İki geri bir ileri gitmekten devamlı geriye gider olduk. Üstüne bir de ortak paydalarda buluşacağımız yerde, kutuplaşmalarımız arttı. Bu süreçte ülkenin “aydın” kesimi de, kendi ekmeğine bakar oldu. Dini sömüremeyen, Atatürk’ü sömürür oldu. Tabii bizim Atatürkçü gezinen kesimimiz de çanak tutunca dünü arar hale geldik. Bunu neden söylüyorum, Mumcu gibi yazarları neden –daha çok– okumamız, aslında okumamız da değil anlamamız gerektiğini açıklamak adına.

    Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş adlı bu eserinde TİP Genel Başkanlığı ve Milletvekilliği yapmış Behice Boran ile uzun bir söyleşi gerçekleştiriyor. Üstelik de Behice Boran sürgünde olmasına rağmen bunu başarıyor. Behice Boran kimdir, nedir sorusuna cevap vermeden önce isterseniz şöyle bir mütareke dönemine, 1900’lerin başına doğru bir geri dönelim.

    Mütareke dönemi, malumunuz 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile başlayıp, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona eren bir dönem. Yaklaşık 4 yıl süren bu dönemde, Türkiye toprakları önce işgal edildi, ardından da Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı verildi. Bu incelemede uzun uzun Kurtuluş Savaşı’nı anlatacak değilim. Bahsedeceğim konu bu aradaki dönemde kurulan iki sosyalist parti: Şubat 1919’da “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Eylül 1919’da “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”.

    Bu partilerden ilki, yani “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Hüseyin Hilmi Bey’in liderliğinde kurulan ve 1922’de kapanan partidir. Hüseyin Hilmi Bey’in önce partiden uzaklaştırılması, ardından da şüpheli bir cinayete kurban gitmesi ile parti tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür. İkinci parti, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen sosyalistler tarafından kurulan partidir. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında doktor yüzbaşı olarak görev yapan Şefik Hüsnü Bey de bu partinin genel başkanlığını yapmıştır. Bu iki sosyalist parti ile beraber 1920 yılında ilk yasal komünist siyasi parti olan Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur.

    Mütareke döneminden, Cumhuriyet dönemine geçelim. Cumhuriyet’in ilanından sonra çok partili hayat denemeleri gerçekleştirilse de kalıcı olmamıştır. 1946 yılındaki genel seçimlere kadar tek parti olarak devam eden dönem, 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler ile iktidar ilk kez el değiştirmiş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması ile Demokrat Parti iktidardan düşürülmüş ve Cemal Gürsel başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştur. Bu sürecin devamında 1961 Anayasası’nın kabulü ile 1924 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. Bu anayasanın getirdiği ortamda, 12 sendikacı Türkiye İşçi Partisi’ni kurmuştur. Kurucu üyeler 1962 yılında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil gibi aydınları partiye davet etmişlerdir. Mehmet Ali Aybar konusuna, yine Mumcu’nun bir eseri olan Aybar ile Söyleşi eserinde daha uzun değineceğim için konuyu doğrudan kitabın konusu olan Behice Boran’a getirmek istiyorum.

    Behice Boran, nüfus kâğıdında yazdığı kadarıyla 1 Mayıs 1910 tarihinde dünyaya gelir. Annesinin dediğine göre mayıs ayında değil de, kasım ayında dünyaya gelen Boran, 1890’larda Çarlık Rusya’sının Kazan yöresinden göç eden Bursalı bir ailenin kızıdır. Behice Boran, Kurtuluş Savaşı sırasında ailesiyle beraber Bursa’dan İstanbul’a göç eder. 1931 yılında Amerikan Kız Koleji’nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi’ne devam ederken, kolejde öğretmen vekili olarak görev yapar. Ardından Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapmaya başlar. Marksizm ile de sosyoloji bölümündeki profesörlerden birinin yine sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi olan oğlu sayesinde tanışır. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra, 1938 yılında yurda döner. 1948 yılına kadar akademisyen olarak görev yapan Behice Boran, siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. 1950 yılında Kore Bildirisi’nden dolayı 15 aya mahkûm olur ve memuriyet hayatı sona erer. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur. 1965 yılında Şanlıurfa’dan milletvekili seçilir. 1969 yılında Aybar genel başkanlıktan istifa eder. Parti iki tane genel başkan değiştirdikten sonra, 1971 yılında Boran genel başkan seçilse de 12 Mart 1971 muhtırası ile partisi kapatılıp, tutuklanır. 1974 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak serbest kalır. 1975’te tekrar kurulan TİP’in genel başkanlığına seçilir. 12 Eylül 1980 ihtilali ile yurtdışına çıkan Boran, 1981’de vatandaşlıktan çıkarılır. 10 Ekim 1987 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybeder. Behice Boran’ın Bir Uzun Yürüyüş’ü kısaca böyledir.

    Behice Boran’ın hayatından bahsederken, Kore Bildirisi olayını tek bir cümle ile geçiştirmek doğru olmaz. Konuyu biraz daha açarsak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim. 1950 yılında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında bir savaş patlak verir. Bir tarafta Kuzey Kore, Çin ve Sovyetler Birliği; diğer tarafta Güney Kore, ABD, İngiltere ve Birleşmiş Milletler vardır. Burada bizi ilgilendiren kısım, DP’nin TBMM onayı alınmaksızın Kore’ye asker yollamasıdır. Bu duruma karşı çıkan Behice Boran ve arkadaşları Türk Barışseverler Cemiyeti’ni kurarlar. Askeri birliğin gönderilmesini protesto eden Cemiyet yöneticileri hakkında 161. maddesinin 6. fıkrası gereğince dava açılır. Behice Boran 15 ay, diğer sanıklar da 6-10 ay arasında değişen cezalara çarptırılırlar. Boran ve arkadaşlarına dava açılan 161. maddenin 6. fıkrası 1962 yılında antidemokratik bulunarak kaldırılır.

    Kore Bildirisi olayından sonra TİP dönemlerine geri dönelim ve partinin genel başkanlığını yürüten Aybar ile Boran’ın arasındaki ilk anlaşmazlığa değinelim. Uğur Mumcu, Aybar ve Boran arasındaki anlaşmazlıkların bilinenin aksine Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalinden dolayı kaynaklanmadığını söylüyor. İlk anlaşmazlık, 1968 yılında, senato seçimlerinden önce MYK’de seçim propagandası için ana teması hakkında çıkar. Aybar, halkın horlanmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirir ve ana temanın bu olmasını ister. Boran ve arkadaşları karşı çıkarlar. Aybar, sınıfsal bazdan ayırarak özgürlük ve horlanma konularını işlemeye başlayınca anlaşmazlık büyür. Aynı yıl “güler yüzlü sosyalizm” konusunu işlemeye başlar. Boran ve arkadaşları sosyalizmin güler yüzlü olanı olmayanı gibi bir ayrımı olmadığını, parti yayınlarında da yer almadığını savunur. Boran’a göre, Aybar oy toplama hesaplarına gereğinden fazla önem veriyordur ve yine ona göre önemli olan işçi/emekçi kitlelerinin bilinçlendirilmesidir. Sürecin devamında anlaşmazlıklar çözüme kavuşmaz, Aybar genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kalır.

    12 Mart döneminde TİP yöneticileri hakkında yine dava açılır. Boran, 141. madde gereğince 15 yıla mahkûm olur. 1974 yılında ilan edilen genel afla serbest kaldıktan sonra, 1975 yılında ikinci kez kurulan TİP, 12 Eylül 1980 ihtilali ile son bulur. İhtilal sonrasında yurtdışına çıkan Boran, ölümünden birkaç gün önce TKP ile TİP’in birleştiğini duyurur.

    Kitabın içeriğine dönecek olursak; kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, Uğur Mumcu ile Behice Boran’ın soru cevap niteliğinde olan konuşmalarından, ikinci bölüm ise Uğur Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. Behice Boran, açık yüreklilikle ve Mumcu ile bazı konularda tamamen ters düşmesine rağmen karşılıklı saygı çerçevesinde fikirlerini oldukça güzel dile getiriyor. Sovyet rejimi, Avrupa komünist partileri ve Türkiye’deki sosyalist hareketler konusunda güzel tespitlerde bulunuyor. Bazı görüşlerine ve yaptıklarına katılmamış olsam da, Behice Boran Türk siyaset tarihinin önemli bir ismi olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Uğur Mumcu ile ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Her zamanki gibi açık, dürüst ve tarafsız bir şekilde Behice Boran’ın verdiği cevapları yayınlamaya çalışmış. Çalışmış diyorum çünkü o dönemdeki sansürleri düşünürsek, yaptığı iş kesinlikle büyük bir başarı sayılabilir.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.

    İncelemenin Aybar ile ilgili kısmını da okumak isterseniz: #60647426
  • İsteyen arayıp sorar, isteyen gelir bulur
    Yani isteyen istediğini belli eden bir şey
    Mutlaka yapar.o yüzden boşuna beklemeyin.