• 1015 syf.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy'un ölümsüz eseri Anna Karenina'nın henüz ilk beş on sayfasını okuduğunda okur, içinde bulunduğu 20.. yılından 19. yy'un son çeyreğindeki Rusya İmparatorluğu'nun eski başkenti Moskova'ya ışınlanmış gibi olmaktadır. Bunun en temel nedeni ve beni bu romanda etkileyen başlıca etmen şudur: Tolstoy'un, romandaki diyaloglar -özellikle- sırasında (arasında) karakterlerin konuşma tarzları, duruşları, sohbet sırasında değişen duygularını ve düşüncelerini abartıya kaçmadan gerçekçi bir şekilde anlatabilmiş olmasıdır. Bunu yaparken kullandığı benzetmeler (Homerosvari) ilgili karakterin o anki durumuna on ikiden isabetle uymakta ve hatta okura sanki, "bu durum başka bir şekilde ve daha iyi anlatılamazdı," dedirtmektedir.

    Tolstoy'un romanındaki diğer önemli başarısı ve hoşuma giden yönü, aslında ilk paragraftaki durumla ilişkili olarak, insanların duygu durumlarını ve düşüncelerini otosansüre uğratmadan ifade ettirmesidir. Bence hepimiz her an, en başta kendimize olmak üzere, herkese karşı belli ölçüde maskeler takıyoruz ve takmalıyız da; çünkü hayatımızdaki olay ve durumlar karşısında duyduğumuz hislerin ve zihnimizde beliren düşüncelerimizin hepsini olduğu gibi dışarıya aktarsak eminim ki, hiç kimsenin birbirinin yüzüne bakacak hali kalmazdı. Buna romandan bir örnek verelim: Anna, romanın başlarında Moskova'ya abisinin yanına gelmiştir. Garda genç ve yakışıklı bir subay olan Aleksey Vronski'ye aşık olur. Petersburg'a döndüğünde kocası ve daha önemlisi oğlu ona, yabancı ve hatta tiksinç gelir. Benzer şekilde romanın ilerleyen bölümlerinde Anna, Vronski'den olacak kızıyla neredeyse hiç ilgilenmemekte ve ona duyduğu olumsuz hisleri iç monologlarında açık bir şekilde ifade eder. Şimdi A yazarı aynı özelliklerde ve aynı olayları yaşayan Berna karakterine sırf toplum ne der, ya da kendi iç sesim ne der, her his ve fikir olduğu gibi ifade edilmemeli diyerek "oğlumu ve kızımı her durumda aynı şekilde ve seviyede çok seviyorum," dedirtse veya bu şekilde davrandırtsa ne Berna bir Anna ne de A'nın Berna ... romanı Tolstoy'un Anna Karenina'sı gibi gerçekçi ve etkileyici olabilirdi. Zaten romanları bizlere okutan önemli bir neden de budur; yani romanların bizi, takinmak zorunda olduğumuz maskelerden bir süre de olsa kurtarıyor oluşu hem de bunu, başkalarının bundan haberi olmasan yapıyor oluşu...

    Romanın içeriğine gelecek olursak, bizi girişte şu konu bekliyor: Moskova'da herkes tarafından iyi bilinen, kendisine faydalı ve kendi durumuna uygun olduğu için liberal olan yargıç Stepan Arkedyeviç Oblonski, eşi Darya(Doli)'yı eski hizmetçisiyle aldatmış ve bunun kanıtı olan bir mektup Darya'nın eline geçmiştir. Ailede huzursuzluk hat safhada ve evlilik sallantıdadır. Bu durumu düzeltmek için Stepan'ın Petersburg'da üst düzey bir memur Aleksey Karenin'le evli olan kız kardeşi Anna Karenina, Moskova'ya gelmektedir.

    Gözümüzü romana bu konuyla açtıktan sonra romanda bir ana bir de buna paralel giden gizli ana konu bulunmaktadır. Bunlarda ana konumuz; Anna Karenina'nın eşini genç subay Vronski'yle aldatması ve buna bağlı gelişen olaylardır. Anna, kocasından yirmi yaş küçüktür. Girdiği her ortamda her ortamda kadın erkek herkesin bakışlarını üzerine çeken oldukça güzel bir kadındır. Güzelliğine ek ve bunu destekleyen bir unsur olarak; dönemin kadın profilinden farklıdır. Yani, kendine güveni olan, kendi ayakları üzerinde durabilecek, roman yazabilecek, gerek toplumun gerekse sosyetenin katı değer yargılarına karşı gelebilecek potansiyelde bir kadındır. En önemlisi mutlu olmaya cesaret edebilecek bir kadındır, o dönemde.

    Dönemin sosyetesi bir yandan her türlü haltı yiyen öte yandan en sıkı ahlak bekçiliğini yapan bir yapıdadır. Önemli olan 'ahlaksızlık' yapıyor olmak değil, bunu gizli yapmaktır. Yani, kabul gören sosyete edep kurallarına uygun şekilde 'ahlaksızlık' yapmaktır. Romandan buna örnek verelim: Anna, Vronski'nin uyarılarına rağmen bir gün sosyetenin yoğun olduğu bir tiyatroya gider. Burada aynı bölmede oturdukları bir kadın Anna'ya hakaret ederek tiyatroyu terk eder. Ama önemli nokta, hakaret eden kadın da eşini aldatan lakin bunu sosyete edep kurallarına uygun olarak yapan bir kadın olması; Anna'nin ise eşini aldattiktan sonra bunu kocasına hemen söylemiş ve yaşadığı aşkı sosyeteden de gizlemiyor oluşudur. Kocası, sosyetedeki ve memuriyetteki durumunu ve Hristiyan kurallarını düşünerek durumu görmezden gelerek yaşamaya çalışırken Anna, bu durumu absürd bulur ve kocasından da ayrılmak ister.

    Sosyeteye ikinci eleştiri Darya'nın kız kardeşi Kiti üzerinden verilmektedir. Kiti, annesi tarafından o dönem Rusya sosyetesinde diğer annelerin de yaptığı gibi uygun bir koca bulmak için balolarda en önde sergilenmektedir. Tabiki, balolara katılmak olağandır lakin anne, kendi belirlediği, daha doğrusu sosyete evlilik adabına uygun kriterlerde bir koca aramaktadır. Bu durum da kızı üzerinde olumsuz sonuçlara neden olmaktadır. Bu evlilik konusu ilgili pasajlarda dönemin yerleşik kuralları, Avrupa'dan gelen değişim rüzgarları açısından da masaya yatırılır.

    Romanda paralel gizli ana konu ise Tolstoy'un Levin karakteri üzerinden hayatın ve ölümün anlamını sorgulayan varoluşsal sorgulama konusudur. Rusça hakkında bilgim yok lakin Lev Tolstoy'un Lev'i ile Levin isimleri benzer geldi. Tabiki salt bunun üzerinden bir sonuca varmış değilim. Tolstoy ile Levin arasındaki benzerlik kurmamın nedeni, Tolstoy'un hayatı boyunca yapageldiği varoluşsal sorgulamalarını anlattığı eserlerden dolayı konuyla ilgili bilgi sahibi olmamdır. Öyle ki, Levin karakterini takip ederken sanki Tolstoy'un İtiraflarım veya buna benzer eserlerini okuyor gibi olacaksınız. Levin de Tolstoy gibi üniversite okumuş toprak sahibi bir insandır. Daha çok köyünde yaşar, şehir hayatını pek sevmez. Uğraştığı veya karşılaştığı konular, olaylar ve fikirler hakkında hazırcı davranmaz; bunlar hakkında sorgular ve yanlış veya doğru kendi fikirlerini oluşturur. Bu fikirlerini tartışmaya da açabilen ve gerektiğinde de zor da olsa değiştirebilen bir karaktere sahiptir. Bununla beraber anne-babasının sıcak aile yuvasını özlemekte, bu nedenle benzer bir aile de kendisi kurmak istemektedir. Levin, ilkeleri olan ve ahlak timsali bir insandır. Ancak bencil bir yönü da vardır. Bir abisi iyi bir seviyede memur olan ve düzenli bir hayatı olan biridir. Diğer abisi Nikolay, hayatında dipleri ve zirveleri gören inişli çıkışlı bir yapıya sahiptir ve Levin gibi ateist bir insandır. Nikolay'in ölüm döşeğindeki son hallerine bizzat tanık olan Levin, halihazırda düşünmekte olduğu ölüm konusunu daha çok sorgulamaya başlar. Platon'dan Schopenhauer'a birçok filozofun fikirlerini okur, doğa bilimleriyle ilgilenir ve vardığı sonuç onu korkutur.

    Romanda bunlar dışında çatışma veya karşılaştırmalı konular vardır. Bunlardan ilki Darya ile Anna'nin çatışmasıdır. Darya -muhtemel ki- genç yaşta evlenmiş ve evlilik hayatı büyük ölçüde hamilelik ve çocuk bakımıyla geçen hem fiziksel hem de ruhsal açıdan erken yaşta yorgun düşmüş bir kadındır. Buna ek olarak kocası tarafından düzenli olarak aldatılan ama bu durum karşısında sabretmek zorunda olan biridir. Çünkü hem çocuklarının hem de kendi geleceği tamamen kocasına endekslidir. Anna hakkında tekrara düşmek istemiyorum, sadece onun mutlu olmaya cesaret edebilen bir kadın olduğunu yineleyelim. Darya, bundan dolayı Anna'ya bir yandan imrenir ve takdir ederken öte yandan onun acı duymasını ister. Darya kocasını elinde tutabilmek için her şeye karşı sabretmesi gerekirken Anna sevgilisini elinde tutabilmek için her daim fiziksel güzelliği ve çekiciliğini korumak zorunda hisseder.

    Nefret ile intikam - Acıma ile affetme diğer çatışma konusudur. Nitekim roman da Incil'den "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım," sözüyle başlar. Aleksey Karenin ile Anna ilişkisinde değişmeli olarak her iki taraf da bu çatışmanın her iki yanında bulunurlar. Anna ile Vronski ilişkisinde ise Anna, nefret ile intikam; Vronski acıma ile affetme tarafında yer alır.

    Diğer çatışma; Vronski- Anna aşkı ile Levin- Kiti aşkının çatışmasıdır. İlkinde ağır basan ve motor gücü saf aşktır; ikincisinde ise kurulmak istenen ve özlenilen aile yuvasıdır. İlkinde aşk nefrete dönüşme potansiyel taşımaktayken, ikincisindeki aşk, belli bir seviyede istikrarlı sürme halindedir.

    Son olarak 1876-77 Rus- Osmanlı Harbi dolayısıyla (kitap da ilk olarak 1877'de yayımlanmış) dönemin revaçta olan akımı Slavcılık ve savaş olgusu eleştirilmektedir. Slavcılık yani Rusların milliyetçileri Bulgaristan'daki olaylarda Sırp kardeşlerini savunma moduna girmişler ve "dinsiz" Osmanlı'ya karşı kardeşlerini savunmaya çalıştıklarını ifade etmektedirler ateşli şekilde. Bu sırada halkın tek vücut olduğunu ısrarla ifade ederlerken Levin ve özellikle Levin'in kayınpederi Prens'in nükteli cevapları anlamlı mesajlar vermektedir.

    *

    Tolstoy, Dostoyevski ve Nikos Kazancakis inanç konusunda birbirlerine çok benzeyen ve aynı noktada buluşan üç önemli yazardır. Bunlardan Dostoyevski Tertulianos gibi "saçma da olsa inanıyorum," tarzında bir fikre sahip olsa da daha çok ve bununla diğer ikisinden biraz ayrılır; Tolstoy ise daha rasyoneldir, inancını tutarlı ve çelişkiden uzak bir düzleme yerleştirme gayretinde biridir. Bunu yaparken bunalıma da giren Tolstoy diğer iki yazar gibi sevgi/Isa sevgisi noktasinda inanca varırlar. Ancak Tolstoy'un hayatının sonlarında inanç konusunda hangi noktadaydı halen tartışılır ve hiçbir zaman da kesin bir fikre sahip olamayacağız bu konuda. Kazancakis ise bu iki nispeten depresif bulutlar altındaki yazara göre daha şen ve neşeli gelir bana, belki Zorba'nın etkisidir.

    Bu üç büyük yazar yanlarına birini daha bulsalar bol sorgulamaların ve edebiyatın yapıldığı güzel bir batak çevirirler gibi geliyor. Ama kazanan eminim ki, Dostoyevski ve ortağı olur.


    İyi okumalar.
  • İki gönderi paylaştık diye rahatsız oldysanız engelleyin olm benim profilim her boku yaparım size ne yavrum şimdi açıklamamı okuduğnuz için sevgiler ve saygılar sayın kouğmn çocukları iyi geceler. Burası benim stres atma yerim bulaşana çok pis bulaşırım bir de Ateistim diye demediğinizi bırakmadınız lan unutmayın ki dinle ilgili çok yorum eden ve dini, namusu çok ilerde gören kişiler ve bunun hakkında çok yorum eden ve bunla ilgili çok konuşan kişiler en namussuzlarıdır .d ben sizin dininize saygı duyuyorum biraz olgun ve düşünceli olup aynısını beklemem bile hata çünkü insanlar aptallar .d tıpkı din üzerinden bana insanlık dersi verenlerr gibi neyssse , Sanalı sikleseydim birer birer ıp adreslerinizi bulur o sivilceli ergen fotoğraflarınızı çıkarır hesabınızdaki o sanal sex konuşmalarınızı ortaya çıkarırdım amk dinli gibi görünen ama dinsiz fahişeleri sizi bidaha lütfen ateist oldğm için yargılamayın. ^-^
  • Efsaneler’deki Canavar ve Ejderha Sembolü
    Canavar: “Tüm mitolojik metinlerde astraldeki tortunun
    sembolüdür.” Canavarla mücadele, inisiyasyondaki adayın kendi tortularıyla mücadelesini anlatır.
    Daha önce de değinmiş olduğumuz gibi iç potansiyalimi- /.in ortaya çıkmasına engel teşkil eden bu tortu herkcsde mev­ ruttur. Arınmak için bu tortunun temizlenmesi gerekir. İşte es­ ki dönemlerdeki ezoterik çalışmalarda inisiye adayı, böyle bir tecrübeyle karşılaşmak ve muzaffer çıkmak zorundaydı.
    Tüm dünya mitolojilerde hemen hemen benzer semboller­ le anlatılan bu mesele, Türk Mitolojisinde çok sık karşımıza Vikar. İşte Anadolu’da dilden dile anlatılan bir başka örnek... Özetle aktarıyorum:

    Susuz Kalan Ülke
    Bir zamanlar Kaf Dağı'nın ardında bolluklar içinde yaşa­ yan zengin bir ülke varmış. Fakat bir gün hiç beklenmeyen bir şey olmuş. Ülkeye bolluk ve bereket getiren ırmak kuru­ muş. Ülkenin tam ortasından geçen bu ırmağın kurumasıyla da bir anda her şey kötü gitmeye başlamış. Önce büyük bir kuraklık arkasından da, büyük bir kıtlık ülkeyi sarmış, peri­ şan etmiş. Aradan günler, haftalar, aylar geçmiş bir türlü soruna çare bulunamamış. Nice kahramanlar yollara dö­ külmüş, hepsi nafile.
    Tüm çarelerin tükendiği düşünüldüğü bir anda genç bir kahraman çıkar. Ve ben der, bu çaresizliğe çare bulaca­ ğım. Kuruyan nehir yatağından başlar yürümeye. Yürüye yürüye nehrin ilk çıkış kaynağına ulaşır. Bir de bakar ki, büyük bir canavar, nehrin çıkış yatağında uzanmış yatı­ yor... Anlar ki, canavarı öldürürse nehrin suları serbest ka­ lacak. Bunun üzerine genç kahraman ağzından alevler sa­ çan 7 başlı canavarla kılıcıyla büyük bir mücadeleye tutu­ şur. Ancak kılıcıyla her kestiği başın yerine yeni bir baş çık­ maktadır. Gücünün bitmek üzere olduğu bir anda, ak sa­ kallı bir dede ortaya çıkıverir. Genç dövüşçünün yanına ge­ lir ve canavarın göğsündeki belli bir noktayı gösterir. İşte der: Tam oraya kılıcını saplarsan, kestiğin başların yerine yenileri çıkmaz. Genç dövüşçü de ak sakallı ihtiyarın dedi­ ğini yapar. Böylelikle kesilen başların yerine yenileri çık­ maz ve kahramanımız canavarı öldürmeyi başarır. Cesedi­ ni kaldırıp nehir yatağından atar ve böylelikle nehrin suları yeniden susuz kalan ülkeye doğru akmaya başlar. Suların ülkeye ulaşmasıyla birlikte kıtlık ve felâket son bulur.
  • Kin tutmamak iyidir. Kötülük eden kötülük bulur.
  • "Deniz insanların hayatını düşündürmediği için hayal gücümüzü tazeler; öte yandan ruhumuzu şenlendirir; çünkü tıpkı ruhumuz gibi sonsuz ve âciz istek, sürekli düşüşlerle bölünen hamle, ebedî ve tatlı yakınmadır. Lisanın aksine nesnelerin izini taşımayan, bize insanlar hakkında hiçbir şey söylemeyen, ama ruhumuzun hareketlerini taklit eden müzik gibi büyüler bizi. Denizin dalgalarıyla birlikte kabaran, onlarla birlikte yatışan yüreğimiz bu sayede kendi zaaflarını unutur ve kendi kederiyle denizin kederi arasındaki mahrem uyumda teselli bulur, kendi kaderiyle dünyanın kaderi birbirine girer."