• 1. Olanak Belgesi: Evren/Varlık, olabilirler türündendir. Açıkçası varlık ve yokluğu eşittir. Varolduğu gibi, olmayabilirdi de. Varolurken de, sonsuz oluş biçimlerinden herhangi birinin olması olasıdır. En az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir. Her olabilir ise kendi dışında bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce varolmayı, sonra da varolma biçimini olmamaya ve olması olası diğer biçimlere yeğleyen birisi vardır. O da Allah'tır "cc".



    2. Değişim Belgesi: Evren değişkendir, durmadan değişiyor. Değişen herşey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezeli/başlangıçsız olamaz. Evet, maddenin termodinamik yasasına göre sürekli yokluğa doğru kayması, evrenin, uzayın durmadan genişlemesi, güneşin hızla tükenişe doğru yol alması gibi olaylar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; nedensiz sonuç ve sanatkarsız sanat olamaz. Nedenler ise zincirleme sürerek sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezeli olmayıp sonradan oluşan ve bir ilk nedene gereksinim duyan şu evrenin de bir değiştiricisi vardır. O da Allah'tır.



    3. Düzen Belgesi: Her varlık kendi parçalarıyla bir uyum ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün evren de kendisini oluşturan varlık parçalarıyla bir uyum ve bütünlük içindedir. Bu ise bir düzen ve düzenliliğin varlığını gösteren yanıltmaz bir kanıttır, ve bir Düzenleyici'ye tanıklık eder ki, O da ancak Allah'tır.



    4. Sanat Belgesi: Atomdan insana, hücreden yıldızlar topluluğuna kadar bütün evrende ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa evrendeki her eser: çok büyük sanat değerine sahiptir; çok değerlidir; çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır; çok sayıda olmaktadır; karışık ve çeşit çeşittir; süreklidir... Oysa, görünüşe göre, kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve değer olmaması gerekir. Ancak yapan Allah olursa, o zaman herşey değişir ve zıtlar biraraya gelir...



    5. Hikmet/İncelik ve Amaç Belgesi: Her varlıkta kendine özgü bir amaç izlendiği göze çarpmakta ve bir zerrede bile boş, amaçsızlık, anlamsızlık ve savurganlık sayılacak herhangi bir durum gözlenmemektedir. Oysa, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve olaylarda bilinç ve kavrayış var değildir ki, bu amaçlar zinciri izlenebilsin. Öyle ise, evrendeki bu bilinçli işleyişi, bu hikmet ve amaçları ancak Allah'a dayandırmakla akla yatkın, doğru bir yol tutmuş olabiliriz.



    6. Yardımlaşma Belgesi: Birbirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün yaratıklar birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç ilişki bulunmayan iki ayrı varlık türü, böyle bir yardımlaşmada aynı bütünün parçaları gibi birbirini destekleyip tamamlayabiliyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak elbirliği içinde ve aynı amaç çevresinde toplanıp bitkilerin yardımına koşuyor ve bu durum yinelenip duruyor. Akıl ve bilinçten yoksun bu varlıkların, aklı ve bilinci şaşkınlık içinde bırakan bu işleri, perde arkasında Varlığı Gerekli bir Zat'ın hikmet dolu bir işini gözler önüne sermektedir. Açıkçası bütün evren, bu yardımlaşma diliyle "Allah" demektedir.



    7. Temizlik Belgesi: İnsandan toprağa, yerden göğün derinliklerine kadar bütün evrendeki temizlik, başlı başına bir kanıt olarak, bize Kuddüs/Temiz adıyla adlanmış bir Zat(cc)'ı anlatmaktadır. Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgar, yağmur ve kar.. denizlerdeki buzdağları ve balıklar.. üstümüzde gökyüzü, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler hep Kuddüs isminden haber vermekte ve o Kutsal Varlığı göstermektedir.



    8. Yüzler Belgesi: Gerçekte bütün yaratıklara genelleştirilmesi olası iken, konuyu somutlaştırmak açısından işin, yalnızca insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en belirgin ayırıcı niteliği durumundaki insan simasını ele alarak konuya yaklaşmış olalım; Herhangi bir insanın yüzü, en ince ayrıntısına kadar kendisinden önce geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kesinlikle benzememektedir. Bu kural kendisinden sonra gelecekler için de olduğu gibi geçerlidir... Bir yönde birbirinin aynı, diğer yönde birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması olası milyarlarca resimden ayırmak ve o herşeyi sonsuz olasılık yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenab-ı Hakk'ı en sağır kulaklara bile duyuracak güçte bir duyurudur. Evet, simada yer alan uzuvları/organları başka simalardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü mutlak biçimde diğer gözlerden ayırıcı bir özellikle donatmak, gözünde perde olmasa bile, sinesinde gönül bulunan her vicdan sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zat(cc)'ı gösterir ve tanıttırır...



    9. Tanrısal Yönlendirme, İçgüdü {Sevk-i İlahi} Belgesi: Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyor. Arı, çok kısa zamanda sanat harikası olan peteği, örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir alemde öğretilen bilgiyle ve yaratılıştan gelen bir yetenekle iş görüyorlar. Oysa insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek zorundadır; hem de varlıklar arasında yeteneklilik bakımından en kusursuz yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu özellikleri veren doğrudan kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zat'tır ki, onlara böyle bağışta bulunmuştur. Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlahi bir sevkten başka ne ile açıklayabiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu olağanüstülük, ancak ve ancak Allah'ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna akli ve mantıki bir açıklama gözüyle bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, yalnızca bir safsatadan ileriye gidemez...



    10. Yaratılış ve Tarih Belgesi: Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna karşılık kötü ve çirkine karşı da bir nefret duygusunun varlığı, tersi hiç kimsenin düşüncesinden bile geçmeyecek açıklıkta bir gerçektir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlaklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki yönelişleri, ahlaksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı sağlayan yapıları bakımından tanıklık etmektedir. Ki, insana iyiyi, güzeli emreden, onu kötülük ve çirkin davranışlardan da yasaklayan düzenin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zat'tır. Bu Zat da, hiç kuşkusuz Allah'tır. Dinler tarihi tanıktır ki, beşeriyet/insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Batıl, hatta gülünç bile olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zorunluluk ve gereksinimdir; o yaratılışta vardır. İnsan yaratılışına bu gereksinimi yerleştiren Zat'la, bize inanmayı emreden Zat, aynı Zat'tır. Ve o da Allah'tır.



    11. Duygular Belgesi: İnsan, binlerce duyguyla donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir ortamdan çağrı niteliği taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki, o doğrudan doğruya Yaradan'ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan sonsuzluk duygusudur. Bu duygu nedeniyle insan sürekli sonsuzluk için didinir ve çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu gerçek manada doyuramaz. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun etkisiyle verilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiçbiri, bu sonsuzluğu sunamaz. Oysa, bunun varlığı ortadadır, yalanlanması da olası değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zat tarafından verilmiştir.. Ve, sonsuz yaşamı da yine O verecektir.



    12. Birlik Belgesi: On yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir kez bile doğru söylediklerini duymamış olmamıza karşın, "ihtimal/belki" der onlara inanırız; ortada birlik durumu vardır. Oysa, sözünü ettiğimiz ittifak/birlik, binlerce Elçi, yüzbinlerce ermiş ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Çeşitli zamanlarda ve ayrı ayrı bölgelerde yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, "Allah vardır" gerçeğidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına değer verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere bile yalan söyledikleri duyulmamış Nebiler/Elçiler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denir?



    13. Kur'an Belgesi: Kur'an-ı Kerim'in Kelamullah (Allah Kelamı/Sözü) olduğunu kanıtlayan bütün deliller, aynı zamanda Allah'ın varlığının da belgeleri durumundadır. Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna ilişkin yüzlerce delil vardır ve bunlar, konuyla ilgili İslam kaynaklarında en ince ayrıntısına kadar açıklanmıştır. Biz konunun kanıt yönünü o çalışmalara aktarmakla yetiniyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine özgü dilleriyle "Allah vardır" derler.



    14. Elçiler Belgesi: Elçilerin ve özellikle Elçiler Önderinin {Hz.Muhammed'in} "sav" elçiliğini kanıtlayan bütün deliller de, yine Allah'ı anlatan belgelere eklenmelidir. Zira Elçilerin varlıklarının amacı, Tevhid, açıkçası Allah'ın varlık ve birliğini duyurmaktır. Öyleyse, her elçinin kendi elçiliğini kanıtlayan bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Allah'ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların elçiliğini kanıtlayan deliller şu andaki konumuz dışında kaldığından, teker teker üzerinde durmayacağız. Şimdilik yalnızca şunu belirtelim ki, bir elçinin hak nebi olduğunu gösteren bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta ondan da öte bir kuvvetle "Allah vardır ve birdir" demektedir.



    15. Hayat-Ruh ve Vicdan {Yaşam-Benlik ve Duyunç} Belgesi: Yaşam görünür bir bilinmez!.. Evet, o görünür nedenlerle açıklanamayacak kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc'e tanıklık etmesi bakımından da açıktır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve duyurur. O, bilinmez oluşuyla bilim adamlarını, açıklığıyla da halktan insanları büyüleyen sihirli bir olaydır. Ve yaşam adeta hal diliyle: "Beni var edip yaratan ancak Allah'tır" der.. İçeriğini bilmemekle birlikte, varlığından kimsenin kuşku duymadığı ruhumuzun ve onun işlevlerinin bedenimizi yönetiş biçimi de, yine Allah'ı bildiren delillerdendir. Dünyada Emir Alemi'ni temsil eden cevher/öz ruhtur ve ruh, bu aleme ancak ilerlemek ve gelişmek, olgunlaşmak için gelmiştir. Hikmetin sonuca etkisi konumuzun dışında olduğu için, biz burada yalnızca onun tanıklık ettiği noktaya değinmekle yetiniyoruz.

    Evet, madde alemiyle içeriği noktasında hiçbir ilişkisi olmayan ruhun kendine özgü bir alemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya bağlı tutuluşu ve bunun da belli bir yazgıyla yürütülüşü, kuşkusuz Allah'ı gösteren önemli delillerden biridir. Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve görünür bir neden yokken Rabbe dönüşler ve O'na yönelişler ve bu olayların milyonlara ulaşan sayıda yinelenişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk'ı bulmanın en önemli araçlarından biri durumunda bulunan vicdan, kendi Yaratıcısı'na tutkundur ve bütün varlığıyla O'nunla bağlantı halindedir. Ruhlara sorulan "Yaradanınız Ben değil miyim?" sorusunun yanıltmaz tanıklarından biri de, vicdan değil midir? İşte vicdan, bu tanıklığın hakkına uyma zorunluluğunun yönlendirmesi ile "Allah" demektedir...



    16. Isı Yasası: Termodinamiğin ikinci kanunu olan ısı kanunu kainatta ısının tedricen azaldığını yani ısı kaynağı olan varlıkların ısısını yitirerek mutlak sıfır derecesine gitmekte olduklarını açıklar. O zaman enerji tükenecek ve hayat sona erecektir. Yanmakta olan güneş, parlayan yıldızlar ve canlıların vatanı olan yeryüzü... Bunların hepsi belirli bir zamanda yaratılmış olan varlıklardır. Çünkü bunların tümünde mevcut olan enerji tükenmeye doğru gitmektedir. Bu olgu da onların belli bir zamanda başlamış yani yaratılmış olduklarını gösterir. Eğer kainat yaratılmışsa, bir yaratıksa, ezeli bir yaratıcıya muhtaç demektir. Çünkü arada bir yaratıcı kabul etsek, o zaman da onun da yaratıcısı olması gerekir ki bu da saçmadır. Kabul etmek zorunda olduğumuz bu yaratıcının, herşeyi kapsayan bilgi sahibi, hiçbir şeyle sınırlanmayan bir kudret sahibi ve ezeli olması gerekir. Açıkladığımız kanuna göre kainatta mevcut olan ısının varlığı, kainatın ezeli olması ihtimalini imkansız kılmaktadır.Kainatta ısı varsa, ona ısı verici düşünmek zaruridir. Zira soğumuş haldeki maddede ısı, kendiliğinden oluşmaz. Kainat ezeli olsaydı, sıcak halde değil, soğuk halde bulunurdu.



    17. Güneş Enerjisi: Eğer yıldızlar ezeli olsalardı tükenmekte olan bugünkü durumlarında olurlar mıydı? Ömürlerini tüketip sönmüş olmazlar mıydı? Bununla birlikte güneşin, enerjiye dönüşüm sebebiyle kütlesinden bir miktar kaybettiğini biliyoruz. Fakat kütledeki bu azalma o kadar küçüktür ki uzay boşluğuna kıyasla yıldızların küçüklüğü gibidir. Burada anlatmak istediğimiz şudur: Yıldızlar bütünüyle ışık ve ısı yayımı az da olsa kütlelerinden madem ki bir miktar kaybetmektedirler ve bu kesindir, bu halde onlar ezeli ve ebedi olsalardı şimdiye dek çoktan yok olup gitmeleri, yani bütünüyle enerjiye dönüşüp kitlelerini yitirmeleri gerekmez miydi?



    18. Yaşam: İnkarcılar şöyle derler: Hayatın oluşumu basit olayların tesadüfi birleşimi sonucudur. Sonra bu basit bileşimler birbirleriyle birleşerek, evrimleşerek şu anda mevcut bulunan hayatı oluşturmuştur. Fakat buna dair ellerinde delil var mıdır? Bu konuda ortaya koymaları gereken en büyük delil de şu olmalıdır: Hayatı oluşturan tüm elementler, geçmişte olduğu gibi bugün de vardır ve onlar bunu kullanabilirler. Geçmişte tesadüflerin yaptığını söyledikleri şeyi bugün kendileri bilinçli olarak yapsınlar! Hayatı hangi elementlerin oluşturduğu biliniyor... Bunların birleşim oranları biliniyor... Hayatın oluşması için ne gibi ortamın gerektiği de biliniyor... O halde ilk oluştuğu gibi hayatı laboratuvarda yaratmaları gerekmez mi? Bunları bir araya getirseler bile hayatın insan iradesiyle doğduğunu iddia edebilirler mi?

    DNA: {İnsanın genetik şifresini taşıyan} bir DNA herbiri 24 cilt tutan 2500 ansiklopedinin kapsadığı bilgiyi kapsar... En ilkel elektronik beyinlerin dahi bir yapıcı olmadan oluşamayacağını kabul eden insan, nasıl bu kadar muazzam bir sistemin tesadüfen oluştuğunu söyleyebilir? Bütün bunları, iradeden, düşünceden, akıldan yoksun, kör, sağır ve dahası canlı olmayan maddenin yarattığını, oluşturduğunu iddia etmek hangi akla, hangi mantığa, hangi ilmi düşünceye sığar? Maddenin, kendi kendine göz, kulak ve kalp gibi oluşumlar göstermesi, aklın alacağı, izah edilebilecek bir durum değildir. Herbiri belirli bir işlevi yüklenmiş olan bu organlar belli bir amaç için yaratılmışlardır. Bunları kullandığımız aletlere benzetebiliriz. Kullandığımız basit aletlerin bir usta, bir yapıcı olmadan yapılamayacağını görürüz ve kabul ederiz de, bunlardan çok daha karmaşık yapı ve işlevler yüklenen organların tesadüfen oluştuğunu söyleriz? Onların şu ısı ve hareket kanunlarına göre faaliyet gördüklerini tespit etmemiz yetmez. Acaba bunları yapan ve belli kanunlara göre hareketlerini takdir ve tayin eden mühendis kimdir?

    Hayatın kökenini tesadüfe bağlayan kişi ile Allah'a bağlayan kişi aklen eşit olabilir mi? Kainat, yaratıcı değildir, ancak yaratılmıştır. Kim kainata ve doğaya yaratıcı sıfatı verirse cahilce ve alçakça Allah'a ortak koşmuş olur. İnsanın iradesi (dileme yeteneği), kudreti (gücü) ve ilmi (bilme yeteneği) onu maddeden ayırıcı özelliklerdir. Maddenin insana bilme, anlama yeteneği vermesi, onu güçlü kılması ve dileme yeteneği ile donatması mümkün değildir. Bütün bunları insana verebilecek tek merci Allah'tır. "Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?" {Zariyat 20-21} İnsanın benliğinde de Allah'ın yaratıcı olduğuna dair birçok deliller mevcuttur. Benliğin (ve ruhun) varlığı bir delildir. İyilik ve kötülük etme yeteneğinin hepsi delildir. Yine evrende mevcut olan benliğimizle ilgili acayip ve madde ile ilgisi olmayan birçok olay da delildir. Gerçekten insan maddeötesi birçok garip şeyler yapmaktadır. Hipnotizma, ruh çağırma, telepati gibi olaylarda kişi vücudundaki maddi göz olmadan bazı şeyleri görebilmektedir...

    Bütün bunlar, bizde maddi olmayan birşeyin var olduğuna, varlığın sınırlarını aştığını, duyumların ve duyumlarla yapılan ölçümlerin onu ihata edemeyeceğini, bunların hepsinin insanın derinliklerine inmekle anlaşılabileceğini ve madde ya da hesaba sığdırılamayacağını gösterir. Organlarının çalışması duran ve ölen insanın sadece maddi varlığını kaybetmediğini, ölen insanda bunun ötesinde maddi olmayan bir parçanın da ayrıldığını, insanın maddi varlığı dışında başka birşeye de sahip olduğunu gösterir. Bu şey nedir? Elbette insanın nefsi ve ruhudur. Topraktan yaratılan ise yine toprağa döner...

    Sonuç olarak: Hayatın başlangıcı, oluşumu Allah'ın varlığına delildir. Hayatın çoğalması da yine Allah'a delildir. Hayatın türlere ayrılması, yayılması Allah'a delildir. Kainatın merkezi olan insan ve ondaki yüce sıfatlar, Allah'ın varlığına delildir. İnsan ruhu, benliği -yaratılışı ve harikulade oluşu- Allah'ın varlığına delildir. Yalnız bu bile Allah'ı bilmek için yeterlidir.



    19. Duanın Kabulü: Sıkıntıya düşenlerden dilediğini kurtarması, Allah'ın süregelen bir kanunudur. Kafir de olsa, sıkıntıya düştüğünde kalbinden Allah'a yönelerek dua eden kişiye Allah yardım edebilir. Başından bu tür olaylar geçmiş kişilerin anlattıkları anılar, bu yardımı açıklar. Başından bu tür olaylar geçmemiş tek kişi göstermek zordur. Ben, sen, o... Her gün olagelen yüzlerce olaydan size birkaç tanesini örnek olarak anlatalım: Bunlar, kişinin yalnız olmadığını, korunmaya layık olduğunu ve sıkıntıda Allah'ın onu koruduğunu gösterir. Elemli bir kalple Allah'a yönelenin ve O'ndan yardım isteyenin duasının kabul edildiğini gösterir. Allah'ın kişiyi yalnız bırakmasından daha büyük felaket olabilir mi? Bu tür olaylarda insan, Allah'ın kudretinin eserlerini ve duasını kabul edişini müşahede eder. Bu tür olayların hepsi Allah'ın varlığına delildir... Bu konu ile ilgili birkaç olay anlatalım:

    a) 1 Ekim 1944 tarihli R.Digest adlı bağımsız dergide şu başlık vardır: "İbadet ve duaya inanmıyor musunuz?" "Duanın etkisine ve inkar edilmez gücüne bugün artık inanıyoruz. Sıkıntı ve dehşet karşısında insanların kendileri dışında yüce bir güce yönelmeleri garipsenemez. Asıl garipsenecek şey, böyle bir durumun yadırganmasıdır. Korkunç bir anı gördüğümüzde biz de aynısını yaparız..." Major Allan Landberg -New Jersey doğumlu- Avustralya civarında denizde dokuz arkadaşıyla birlikte uçarken düştüklerini ve başlarına gelenleri şöyle anlatıyor: İki kauçuk sala binme ve kurtulma ümidi arama ihtimalimiz vardı ama yapmadık. Çünkü yanımızda ne ekmek ne de su kalmamıştı. Bütün havacılar endişe içindeydiler. Uçağın geri savunmacısı çavuş "Albert Herhander" dua ediyor ve biz de ona iştirak ediyorduk. Yakıcı güneş altında başımıza gelecekleri bekliyorduk. Dudaklarımız çatladı, dilimiz şişti. Duasına devam eden "Albert" ile duaya bile mecalimiz kalmadı. Üç gün sonra akşam üzeri bir karaltı gördük. Sonra yaklaşınca gözlerimize inanamadık. Bunlar, çırılçıplak Avustralya yerlileriydi. Siyah derili, kıvırcık saçlı bu adamlar, mercan avlamak için geldiklerini, yollarının burası olmadığını, kendilerini bu yöne meçhul bir etkenin sevkettiğini, buna da hayret ettiklerini söylediler. Böylece kurtulmuştuk.

    b) Şam Radyosu, 10.1.1965 yılında öğleden sonra saat 2.45'te, İngiltere'de yayınlanan bir tıp dergisine dayanan bir yayın yapıyordu. Sözkonusu dergi, olayı bizzat yaşayan doktorun imzasıyla hadiseyi yayınlamıştı. Müzmin bir hastalıktan dolayı hastanede tam 13 yıl yatan genç adam bu süre içinde yapılan tüm tedaviler sonuçsuz kaldığı için doktorlar usanmışlardı. Olayı nakleden doktor, hastayı son defa muayene etmiş, ümit olmadığını görmüştü. Çaresizlik içinde hasta doktora: - Ümit yok değil mi doktor? diye sordu. Doktor: - Ümit artık yalnızca göktedir. Duayı dene. Dua etmeyi biliyor musun? Hastalığı on üç yıl devam eden genç, ilk olarak dua ediyordu. Bir hafta sonra hastasını ziyaret eden doktor, onu rahat ve iyileşmiş olarak buldu. Doktorların bir türlü altedemedikleri hastalığın geçmiş olduğunu hayretler içinde gördü.

    c) 1951-1954 yılı Süveyş Kanalı gerilla saldırılarına katılan bir Mısır'lı genç anlatıyor. Üç gerilla olarak stratejik bir alandan geçen bir demiryolunu havaya uçurmak için yola çıkmışlardı. Gece aydınlıktı. Gökyüzü berraktı ve çok uzaktan farkedilebilirlerdi. Düşman bunları görüp ateş açabilirdi. Arkadaşlarından biri ellerini açıp "Allah'ım bize bulut gönder" deyince, biraz sonra nereden geldiği belli olmayan bir bulut gelip etrafı karanlığa boğdu ve ayın önünü kapattı. Planladıkları harekatı başarıp, sağ-salim geri döndüler. Üç düşman devletin Mısır'a hücumu sırasında olanları her birimiz işitmişizdir. Portsaid kenti alevler içinde yanarken halk içten dua etmiş, bunun üzerine yağmur yağarak bütün yangınları söndürmüştü. Bütün bunlar halkın konuştuğu günlük meselelerdir.

    Bu konuda başından bir olay geçmemiş tek müslüman yoktur. Bütün imkanlar ortadan kalkınca, çaresiz olarak Allah'a sığınır. O zaman da dua kabul olunur ve sıkıntı giderilir. Bunun en belirgin örneği, kuraklık anında çıkılan yağmur duasıdır. Tabiidir ki bunun tevbe, namaz ve dua gibi yapılması gerekli rükünleri de vardır. Resulullah(sav)'den günümüze kadar insanlar bu hususta birçok olay nakletmiştir ve birçok kişi de kabul edilen dualarını anlatmaktadırlar. Tarihçi eleştirmenlere rağmen bu tür olayların varlığı ve devam etmekte oluşu sürekli olarak anlatılagelmektedir. Duanın kabulü belgesi, şartları vuku buldukça sürekli bir biçimde olagelmektedir, ve olacaktır. Bunların hepsi, dua edenlerin dualarını işiten ve kabul eden yüce bir varlığın bulunduğuna işaret eder. Bu varlık, müslüman ya da kafir, kim olursa olsun, dua edenin duasını kabul eder. İhtiyaç halindeki bir müslümanın duası her türlü ahvalde kabul edilir. Ve tabii duanın kabulü onun hayrına idiyse...



    20. Elektron Hareketi: Hareket halindeki herşey belli bir zamanda ve mekanda başlayan hareketle bu eylemine başlamıştır. Bütün elektron ve kütleler dairevi bir hareket halindedirler. Her elektron ve kütlenin de bu hareketinin belirli bir zamanda ve mekanda başlaması gerekmektedir. O halde bu başlangıç noktası bize varlıkların başlangıç anını yani yaratılma zamanını verecektir. Bu düşünceden hareketle kainatın bir yaratıcı tarafından belli bir zamanda yaratılmış olduğu sonucuna ulaşırız. Bu ise yoktan yaratmadır. Yoksa hiçbir şey kendiliğinden yoktan var olmaz.



    Kaynak: İnancın Gölgesinde-Nil ve İslam'da Allah'a İnanmak-Yenda (sadeleştirerek)
  • Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında Mekke’de doğdu. Doğmadan önce babası Abdullah’ı; 6 yaşındayken annesi Âmine’yi kaybetti. Sonra dedesi Abdulmuttalib’in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebû Talib’in yanında yetişti. Küçük yaşlardan itibaren ticarete atıldı. Mekke’de yaşayan ve puta tapan insanlara karşı çıktı. Peygamber olmadan önce insanlar arasında güzel ahlakı, dürüstlüğü, adâleti ile tanınarak “el-Emîn: En emniyetli kişi” sıfatını aldı.

    25 yaşında iken Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice’den Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma adında 6 çocuğu oldu. Kasım ve Abdullah küçük yaştayken vefat etti.

    Ara sıra yanına azığını alarak Nur Dağı’ndaki Hira Mağrası’nda inzivaya çekilirdi. 610 senesinde Ramazan ayının 17. günü Hira Mağrası’da vahiy meleği Cebrail (a.s.) geldi ve ona ilk vahiy oku emrini verdi. Böylece Hz. Muhammed‘e (s.a.v.) 40 yaşında peygamberlik verilmiş oldu.

    Peygamber Efendimiz, tebliğe en yakınlarından başladı. O’na ilk eşi Hz. Hatice sonra kızları iman etti. Ardından Hz. Ali daha sonra Zeyd bin Harise ve Hz. Ebubekir iman etti.

    İnsanlar arasındaki eşitsizliği gideren, adaleti gözeten İslam dini daha çok fakir insanlar ve köleler arasında kabul gördü. Müslümanların sayısını günden güne arttı. İlk Müslümanlar Mekkeli putperestlerin hakâret, alay, eziyet, işkence ve boykot gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kaldı.

    Müslümanlar Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri zaman Allah’ın izniyle Peygamber Efendimiz ve ashabı 622 senesinde Mekke’den Medine’ye hicret etti. Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz’in yol arkadaşı oldu.

    Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeli muhacirleri çok iyi karşıladılar. Ensar ile muhacirler kardeş ilan edildi. Böylece Medine İslam Devleti kuruldu.

    İslam Devleti’nin kurulmasıyla müşrikler Müslümanlara saldırmaya başladı. 624 yılında müşriklerle yapılan ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazandı. Mekkeli müşrikler Bedir Savaşı’nın intikamını almak için Medine üzerine yürüdüler. 625 yılında yapılan Uhud Savaşı’nda Peygamberimizin görevlendirdiği okçuların yerini terk etmesiyle Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehit oldu. İki taraf birbirine üstünlük kuramadığı için Mekkeli müşrikler büyük bir güç toplayarak tekrar Medine üzerine yürüdüler. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca Selman-ı Farisi’nin tavsiyesi ile Medine’nin etrafına hendekler kazdırdı. 627 yılında yapılan Hendek Savaşı’nda müşrikler kayıplar vererek çekildiler.

    628 yılında Müslümanlar hacca gitmeye karar verdiler. Bundan tedirgin olan Mekkeliler Müslümanlara izin vermek istemediler. 628 yılında imzalanan Hudeybiye Anlaşması ile Mekkeli müşrikler Müslümanların varlığını resmen tanıdı.

    628 yılında Müslümanlar Hayber’i fethetti. Hayber’in fethi ile Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçti. Müslümanlar, Bizans ile ilk kez 629 yılında Mute’de savaştılar.

    630 yılında Mekke’nin fethi gerçekleşti. Mekke’nin fethinden sonra Arap yarımadası hızlı bir şekilde Müslümanların kontrolü altına girdi. Müslümanlar ve putperest Arap kabileleri arasında 630 yılında gerçekleşen Huneyn Savaşı’nı Müslümanlar kazandı. Hz Muhammed’in (s.a.v.) son seferi ise 631 yılında Tebük’e oldu.

    Hz. Muhammed (s.a.v.) son kez Müslümanlarla beraber 632 yılında hacca gitti ve buna Veda Haccı adı verildi. Veda Haccı’nda 100 bin Müslümana veda niteliğinde konuşan Hz. Muhammed (s.a.v.) 632 yılında Medine’de vefat etti. Kabri Medine’de Ravza-ı Mutahhara’da bulunmaktadır.

    Allah’ın son elçisi: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ayrıntılı hayatı...

    PEYGAMBERİMİZ NEREDE VE NE ZAMAN DÜNYAYA GELDİ? - Hz. Muhammed (s.a.v.) Ne Zaman Ve Nerede Doğdu?
    Hz. Muhammed (s.a.v.) Fil Vak‘ası’ndan 50 veya 55 gün sonra 20 Nisan 571 Pazartesi günü (et-Taķvîmü’l-Arabî, s. 33-44) Adnânîler’in ana yurdu kabul edilen Mekke’de dünyaya geldi.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA MEYDANA GELEN MUCİZELER - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Doğumunda Gerçekleşen Mucizeler

    Resûlullâh’ın kâinâta teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:

    Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır.(İbn-i Sa’d, I, 102, 150.)
    O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.)
    İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.
    Semâve Vâdisi’ni su basmıştır.
    Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.
    İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.)
    Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ÇOCUKLUĞU - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi
    Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi. Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.

    Peygamberimizin Gençliği ve Peygamberimizin Çocukluğu
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EVLİLİK HAYATI - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri
    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (s.a.v) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dün­yâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı. Peygamber Efendimizin diğer hanımları;

    Sevde Binti Zema, Hz. Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (r.a.) validemizdir.

    Peygamberimizin Çocukları ve Peygamberimizin Evlilik Hayatı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’E İLK VAHİY NASIL GELDİ? - Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede Ve Ne Zaman İndi?
    Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergi­lediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı.

    Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. ( İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl (a.s.) geldi ve Hazret-i Peygamber’e:

    “–Oku!” dedi. Peygamber Efendimiz:

    “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesi­linceye kadar sıktı. Sonra yine:

    “–Oku!” dedi. Efendimiz yine:

    “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl (a.s.) ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar:

    “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine:

    “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi. Cebrâîl (a.s.) Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı.

    Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi:

    اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ . خَلَقَ اْلاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ . اِقْرَاْ وَرَبُّكَ اْلاَكْرَمُ . اَلَّذِى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ . عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
    “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5)

    Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.

    Peygamberimize Gelen İlk Vahiy
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEBLİĞİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Tebliği
    Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.

    Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.

    Peygamberimizin Tebliği
    PEYGEMBER EFENDİMİZ’İN HİCRETİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicreti
    Hicret, Allah’ın izniyle Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, zulüm ve baskılardan kurtulmak için 622’de Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir.

    İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.

    Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:

    “Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)

    Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:

    “Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.

    Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.

    Peygamber Efendimiz’in Medine’ye Hicreti
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MUCİZELERİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mucizeleri
    Hz. Peygamber’in, peygamberliğini ispat eden mûcizeler genellikle üç başlık altında incelenir.

    1- Mânevî (Aklî) Mûcîze Olan Kur’ân Mûcizesi

    2- Hissî Mûcizeler

    Bir gecenin çok kısa bir anında Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Aksâ’ya gitmesi ile başlayan isrâ ve mi‘rac mûcizesi (el-İsrâ 17/1).
    Ayın iki parçaya ayrılması (Buhârî, “Menâkıb”, 27; Müslim, “Münâfikun” 46)
    Taşın Hz. Peygamber’le konuşması (Müslim, “Fezâil”, 2).
    İlk zamanlar yanında hutbe okuduğu hurma kütüğünün, minber yapıldıktan sonra, Hz. Peygamber’in minbere çıkışında inlemeye başlaması, bunun üzerine Hz. Peygamber’in ona yaklaşarak okşar gibi elini gezdirmesi ve kütüğün susması (Buhârî, “Menâkıb”, 25).
    Hayber fethinde bir Yahudi kadının, Hz. Peygamber’i öldürmek amacıyla, ona kızartılmış zehirli koyun eti sunması üzerine, kendisinin zehirli olduğunu koyunun haber vermesi (Buhârî, “Tıb”, 55; Müslim, “Selâm”, 18; Ebû Dâvûd, “Dıyât”, 6).
    3- Haber Şeklindeki Mûcizeler

    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mûcizeleri
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN SAVAŞ VE GAZVELERİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Savaşları ve Seferleri
    Bedir Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, 13 Mart 624 (17 Ramazan 2 H.) tarihinde Müslümanların, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaştır.

    Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar.[2]

    Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehir­den çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler.

    Nihayetinde iki güç arasında vuku bulan Bedir Savaşı, mü’minlerin zaferiyle neticelendi.

    Uhud Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Uhud Muharebesi veya Uhud Savaşı hicretin üçüncü yılında, 23 Mart 625 (7 Şevval 3 H.) Cumartesi günü vuku buldu. Bu savaş Mekkeli müşrikler tarafından Bedir Savaşı’ndaki kayıplarının öcünü almak ve Müslümanların yükselen gücünü kırmak için yapıldı. 70 sahabinin şehit düştüğü Uhud Savaşı’da Peygamber Efendimiz’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da şehit oldu.

    Hendek Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hendek Muharebesi veya Hendek Savaşı 31 Mart 627 (5 H.) tarihinde Yesrib’in (günümüzde Medine) Mekkeli müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Hendek Savaşı Müslümanların Mekkeli müşrikler arasındaki üçüncü ve son muharebedir.

    Hudeybiye Antlaşması (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hudeybiye Antlaşması ya da Hudeybiye Barışı, 628 yılı (6 H.) martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul etti.

    Hayber'in Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslam cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münafıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Hz. Ali’nin büyük kahramanlıklar gösterdiği Hayber’in fethi 628 yılında (hicretin 7. yılı Muharrem ayı sonlarında) gerçekleşti.

    Mute Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    İslam devletinin Medine’de kurulmasından sonra 629 yılında (8 H.) Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaş.

    Mekke'nin Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Peygamber Efendimiz, 1 Ocak 630 yılında (10 Ramazan 8 H.) 10 bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıktı. Dört koldan Mekke’ye giren İslam ordusu, 11 Ocak 630 yılında (20 Ramazan 8 H.) ciddi bir direnişle karşılaşmadan bu mübarek beldeyi fethetti.

    Huneyn Gazvesi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Huneyn Gazvesi veya Huneyn Savaşı, hicretin sekizinci yılında, Mekke’nin fethinden on altı gün sonra pagan Hevâzin ve Sâkif kabileleriyle 27 Ocak 630 yılında (8 Şevval 8 H.) Huneyn vadisinde meydana geldi.

    Tebük Seferi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hz. Peygamber’in emriyle 631 yılında (9 H.), Şam’da toplanan 40 bin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medine’den Tebük’e 30 bin kişilik İslam ordusu gönderildi. Bizans ordusu geri çekildiği için savaş yapılmadı. Tebük seferi, İslam devletine siyasi ve askeri anlamda zafer kazandırdı.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ŞEMÂİLİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı?
    Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder:

    “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)

    Hilye-i Şerif Nedir? Hilye-i Şerif’in Faziletleri Nelerdir?
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN AHLAKI - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Ahlakı Nasıldı?
    Hz. Peygamber Kıyamet'e kadar gelecek insanlara örnek bir şahsiyet, davranışlarından ders alınacak bir rehber olarak gönderildiği için (el-Ahzâb 33/21) hayatın her yönünü kapsayan üstün bir ahlâkla donatılmıştır. (el-Kalem 68/4) Devlet başkanlığından aile reisliğine kadar her sahada üstün bir ahlâk ortaya koymuştur.

    Hz. Ayşe, Resûlullah’ın ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu belirtmiş (Müslim, Müsâfirîn, 139), Hz. Peygamber de Cenâb-ı Hak tarafından en güzel şekilde eğitildiğini ifade etmiştir. (Münâvî, I, 429) Resûl-i Ekrem güzel ahlâk üzerinde özellikle durmuş, ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildiğini söylemiş (el-Muvaŧŧa, “Ĥüsnü’l-ħuluķ”, 8; Müsned, II, 381) ve yüzünü güzel yarattığı gibi huyunu da güzelleştirmesi için Allah’a dua etmiş (Müsned, I, 403; VI, 68, 155), mükemmel imanın güzel ahlâklı olmakla sağlanabileceğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Rađâ, 11) Onun başkalarına tavsiye ettiği ahlâk ilkelerini hayatı boyunca uygulaması (Buhârî, Riķāķ, 18) bu ilkelerin daha çok benimsenmesini sağlamıştır.

    Peygamberimizin Güzel Ahlakı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EDEP VE NEZAKETİ - Muhammed’in (s.a.v.) Edep Ve Hayası
    Hz. Peygamber, herkese değer verir ve hiçbir şekilde nezaketi ihmal etmezdi. Gördüğü insanlara ayırım yapmadan önce o selâm verir, erkeklerle tokalaşır, muhatabı elini bırakmadıkça o da bırakmazdı. Karşısındakine bütün vücuduyla dönerek konuşur ve muhatabı yüzünü çevirmedikçe Resûl-i Ekrem de çevirmezdi. (Tirmizî, Śıfatü’l-ķıyâme, 46) İnsanlara güzel söz söyler, güleryüz gösterir ve böyle davranmanın sevap olduğunu söylerdi. (Buhârî, Śulĥ, 11, Edeb, 68; Tirmizî, Birr, 36) İki şeyden birini yapmakta serbest bırakıldığında kolay olanı tercih ederdi. (Buhârî, Menâķıb, 23; Müslim, Feżâil, 77) Kendisi binek üzerindeyken yanında bir başkasının yaya yürümesinden rahatsızlık duyardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 127, 128; Nesâî, İstiâźe, 1)

    Kendisini evlerine davet edenleri kırmaz ve gönüllerinin hoş olması için orada nâfile namaz kılardı. Birinin yanlış bir davranışını veya uygun olmayan kıyafetini gördüğü zaman utandırmamak için ona hatasını söylemez, bu uyarıyı başkalarının yapmasını tercih ederdi. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 8; Edeb, 4) Ağzından çirkin söz çıkmaz, ahlâkı güzel olanın hayırlı insan olduğunu söylerdi. (Buhârî, Edeb, 38) Hayatında hiçbir kadını ve köleyi dövmemiş, şahsına yapılan haksızlıktan dolayı intikam almamıştı. (Müslim, Feżâil, 79) On yıl boyunca hizmetinde bulunan Enes b. Mâlik’e bir defa bile kızmamış, yaptığı bir hata yüzünden onu azarlamamıştı. (Müslim, Feżâil, 51) Son derece edepliydi ve hayânın imandan olduğunu söylerdi. Bir şeyden hoşlanmadığının ancak yüzünden anlaşıldığı, hanımların bazı özel hallerine dair sordukları sorulara cevap verirken oldukça zorlandığı belirtilmektedir. (Buhârî, Ĥayıż, 13, 14, Śalât, 8, Menâķıb, 23, Edeb, 72, 77)

    Peygamberimizin Edep ve Nezaketi
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MERHAMETİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Şefkat ve Merhameti
    Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32) Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)

    Peygamberimizin Şefkat ve Merhameti
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN CÖMERTLİĞİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Cömertliği
    Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)

    Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)

    Peygamberimizin Cömertliği
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN GÜNLÜK HAYATI Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Günlük Hayatı
    Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41) Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu.

    Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3) “Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.

    Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ZÜHDÜ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Takvası
    Böylece Medine’ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını Müslümanların ihtiyaçlarına harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yetecek kadar olmasını ister, canı ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, günlük yiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı. (Buhârî, Riķāķ, 17; Tirmizî, Zühd, 34) Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi (Buhârî, Riķāķ, 17) Daha çok bir hasırın üzerinde yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı. (Tirmizî, Zühd, 44)

    Peygamberimizin Zühd Hayatı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN KOMŞULUK İLİŞKİLERİ - Hz. Muhammed (s.a.v.) Komşularına Nasıl Davranırdı?
    Evinin, ailesinin işlerini kendi görür, bu konuda kimsenin yardımını kabul etmezdi. Evde bulunduğu saatlerde ev işlerine yardımcı olurdu. (Müsned, VI, 256) Önüne getirilen yemekte kusur aramazdı; hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. (Buhârî, Etime, 21) Yakınında bulunanlara ve komşularına karşı lutufkârdı. İyi bir mümin olabilmek için komşularına iyi davranmak, onları rahatsız etmemek, kendisi için istediğini onlar için de istemek, komşusunun güvenini kazanmak, pişirdiğinden komşusuna ikram etmek gerektiğini söylerdi. (Buhârî, Menâķıbü’l-enśâr, 20, Nikâĥ, 80, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 71-75, Birr, 142; Tirmizî, Birr, 28)

    Peygamberimiz Komşularına Nasıl Davranırdı?
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN YAPTIĞI İBADETLER - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İbadet Hayatı
    Hz. Peygamber, ibadet etmekten derin bir zevk alır, İslâmiyet’in temeli olan namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetlere büyük önem verirdi. (Buhârî, Îmân, 2) Bazan ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı olurdu. (Buhârî, Riķāķ, 20) Bazan her namaz için abdest alır, bazan da bir abdestle birkaç namaz kılardı. Farzlardan önce veya sonra sünnet namazları kılar, sabah namazının sünnetine hepsinden fazla ihtimam gösterirdi. (Buhârî, Eźân, 14, 16, Teheccüd, 27; Müslim, Müsâfirîn, 94, 96, 105, 304)

    Gecenin bir kısmında uyur ve dinlenir, özellikle son üçte birinde uyanıp doğrulur ve gökyüzüne bakarak Âl-i İmrân Sûresi’nin son on bir âyetini okur, ardından sonuncusu vitir olmak üzere dokuz, on bir veya on üç rek‘at namaz kılardı. (Buhârî, Teheccüd, 10, 16, Tefsîr, 3/17-20; Müslim, Müsâfirîn, 105, 121) Yolculuk sırasında bineğinin üzerinde de nâfile namaz kılardı. Ramazan ayının son on gününde mescidde itikâfa çekilerek bütün vaktini ibadetle geçirirdi. (Buhârî, İtikâf, 1, Taķśîr, 7-10; Müslim, Müsâfirîn, 69, 74, 78, 79, 143)

    Resûl-i Ekrem, Ramazan dışındaki oruçlarında bazan bir ay boyunca hiç oruç tutmayacağını düşündürecek kadar oruca ara verir, bazan da oruca hiç ara vermeyeceği sanılacak kadar uzun süre oruç tutardı; ancak Şâban ayının tamamına yakınını oruçlu geçirirdi.

    Zaman zaman hiç iftar etmeden ardarda oruç tutar (savm-i visâl), bu sırada kendisini Cenâb-ı Hakk’ın yedirip içireceğini söyler, ancak açlığa dayanamayacakları gerekçesiyle başkalarının bu şekilde oruç tutmasına izin vermezdi. (Buhârî, Śavm, 20, 48-50, 52, 53; Müslim, Śıyâm, 55-61, 172-180) Zekâta tâbi olacak kadar bir malı evinde iki üç günden fazla tutmadığı için hiçbir zaman zekât mükellefi olmadı. Hayatının son yılında Vedâ haccı diye bilinen ilk ve son haccını yaptı. Her yıl Ramazan ayında Cebrâil ile o güne kadar inen âyetleri birbirlerine okurlardı. (Buhârî, Feżâilü’l-Ķurân, 7) Resûl-i Ekrem, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım sûrelerini, yatmadan önce Secde ve Mülk veya İsrâ ve Zümer Sûrelerini okurdu. (Tirmizî, Feżâilü’l-Ķurân, 9, 21) Kendisi veya bir başkası rahatsızlandığı zaman ise Muavvizeteyn gibi bazı sûre ve âyetleri okurdu. (Müslim, Selâm, 50, 51)

    Allah’ı her durumda anıp zikreden Hz. Peygamber’in (Müslim, Hayıż, 117) günlük dua ve zikirleri vardır. Her gün yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar ettiğini söyler, yerken ve içerken, evine girerken ve çıkarken, yatarken ve kalkarken, elbisesini değiştirirken çeşitli dualar okurdu. Dua etmek için belli bir zamanı seçmemekle beraber gündüz ve gecenin çeşitli saatlerinde, özellikle geceleyin ibadet etmek için kalktığında ve ‘Bakī Mezarlığı’na gittiğinde uzun uzun dua ederdi. (Buhârî, Teheccüd, 1, Daavât, 3; Müslim, Źikir, 42; Nesâî, Cenâiz, 103)

    Resûl-i Ekrem’in ibadetleri ölçülüydü. Ashabına güçlerinin yettiği kadar ibadet yapmayı tavsiye eder, Allah katında en değerli ibadetin az da olsa devamlı yapılanı olduğunu söylerdi. (Buhârî, Îmân, 43, Śavm, 52; Müslim, Müsâfirîn, 215-221) Bir gecede Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek, sabaha kadar namaz kılmak, Ramazan dışında bütün bir ay oruç tutmak gibi bir âdeti yoktu. (Müslim, Müsâfirîn, 139; Nesâî, Ķıyâmü’l-leyl, 17)

    Peygamberimizin Duaları ve Peygamberimizin İbadet Hayatı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ŞAHSİYETİ VE NÜBÜVVETİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Şahsiyeti
    Allah Resûlü, mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Güzel ahlâkı ile bütün insanlar arasında temâyüz ediyordu. Herkes O’nu iyilik ve güzel davranışlarıyla tanıyor ve hürmet ediyordu.

    Resûlullah, zor şartlar altında peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.

    Peygamberimizin Şahsiyeti ve Nübüvveti
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN VEFATI - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Vefatı
    Peygamber Efendimiz’in vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil’i (a.s.) göndererek Resûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil (a.s.) bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil (a.s.) de bulunduğu hâlde geldi. Cebrâil (a.s.):

    “–Ey Allâh’ın Resûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi. Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimiz’in önünde durdu ve:

    “–Yâ Resûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi. Peygamber Efendimiz:

    “–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu. Azrâil (a.s.):

    “–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi. Cebrâil (a.s.):

    “–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi. Peygamber Efendimiz:

    “–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamber Efendimiz, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:

    “–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:

    “–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti.

    PEYGAMBERİMİZİN KABRİ NEREDEDİR? - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kabri Nerede?
    Peygamber Efendimiz; 8 Haziran 632 yılında (Hicri 11, Rebiülevvel 12) Pazartesi günü, Medine’de ve 63 yaşında vefat etti.

    Peygamberimizin kabri, Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin içinde Ravza-i Mutahhara’da yer almaktadır. Riyazul Cenne yani Cennet Bahçeleri olarak da bilinir. Ravza bahçe anlamındadır.

    Peygamberimizin Vefatı
    Kaynaklar: 1) Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, Hz. Muhammed (s.a.v.), DİA; 2) Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları; 3) Osman Nuri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları
  • II

    KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ

    NE HALDE BULDUM?

    Ya yattı karanlık sulara

    yahut da yatıyor.

    İmdat işareti var,

    ışıklı bir umman gemisi batıyor...

    dedim.

    Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,

    yetiştim Kalküta'ya...

    Gökten bir kartal gibi alçalarak

    girdim yedinci kattaki odaya.

    O ne?

    Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...

    Dipdiri!

    Teresin keyfi yerinde...

    Ne mükemmel bir ışık var

    beni gören gözlerinde.

    Gözlerinin içine güneş vuruyor.

    Masada bir portakal duruyor,

    soluyarak soyup yedim.

    - Haydi be herif, anlat! dedim...

    III

    ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE

    KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE

    ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM

    ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

    - En yakınlarım, en yakın dostum

    taşladılar beni, taşladı.

    Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp

    başımı bana bağışladı...

    Karardı içim

    Karardı içim...

    Kulaklarımda kazma sesleri.

    İçimde ıslak

    bir toprak

    kazılmaya başladı.

    Girdim yarı belime kadar

    dumanlı sıcak karanlıklara...

    - Sonra?

    - Çok şükür ki, sonrası senin

    kötü edebiyat yapmana yaramayacak kadar sade,

    alelade!..

    Hani üstadın bir sözü var:

    «BOŞ GECELERİMİ DEĞİL,

    BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»

    diyor.

    Bu söz.

    VİRGÜL

    Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.

    VİRGÜL

    Ve Ben işte sağım!..

    Anladım ki şunu......

    çıkardım namludan kurşunu,

    onu dehşetli güzel günlere saklayacağım...

    Birinci Kısmın Sonu

    İKİNCİ KISIM

    BİRİNCİ BAP

    BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR...

    SOMADEVA YATAĞA DÜŞER...

    ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ...

    YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI

    V. S... V. S...

    Noktanoktanoktanokta nooook-ta

    Basmıştır yine bağrına Benerci'yi

    o inanılmayacak kadar iyi

    kahredip yaratan KALKÜTA.

    Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

    I

    Bu yaz:

    Sabahları - taze süt gibi beyaz,

    Öğle zamanları - erimiş bakır gibi aydınlık,

    akşamları - Bombaylı kadınların esmer teninden ılık

    ve geceleri - üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava

    SOMADEVA

    düştü yatağa.

    Kan geliyor boğazından.

    Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından:

    «- Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu.

    Somadeva, duvarın dibindeki yer

    yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan

    fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.

    Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

    Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benzeyen

    hayvanı kâadın içinde ezdim.

    Somadeva güldü:

    - Benerci, beni seviyorsun, dedi.

    Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

    - Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.

    Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:

    - Bugün iyiceyim, dedi.

    Su istedi. Verdim.

    - Karanlık, dedi.

    Lambanın fitilini açtım.

    Yine ona para getirmiştim.

    - Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin.

    Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.

    Cevap vermedi:

    - Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin,

    dedim.

    İşitmemezliğe geldi.

    - Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım,

    dedim.

    Bir şey söylemek istedi.

    Söylemedi.

    Düşünüyorum.

    Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyleyen Somadeva aklıma geliyor.

    Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime

    lime yarılarak kanıyor.

    Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.

    Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...

    Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini

    istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.

    Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

    Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.

    Somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.

    Düşünüyorum.

    Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

    Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarığı bayağı

    bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.

    Gülüyorum.

    Somadeva soruyor:

    - Niye güldün?

    - Hiç.. Hem artık ben gideceğim.

    Somadeva soruyor:

    - Haftaya geleceksin değil mi?

    - Tabii.

    Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum:

    - Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara...

    Gözlerim yaş içinde.

    - Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

    II

    Sıcak.

    Ufukta ışıldayarak

    nehir akıyor.

    Benerci kapalı bir kitap gibi.

    ROY DRANAT toprağa bakıyor

    Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

    bizim eski ahbap gibi:

    «- Benerci sen

    yüksek dağların çayırlarında biten

    keskin kokulu

    göz alan renkli bir otsun.

    Fakat

    devedikeninden

    daha faydasız bir ot.

    Benerci sen bir Don Kişot'sun,

    kahraman

    ve gülünç

    bir Don Kişot.

    Benerci bil ki

    neticeler çıkarmak

    öyle mümkün değil ki...

    Hayat öyle karışık.

    Geç efendim, bunları bırak.

    Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,

    yaz:

    "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz

    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."

    Gerisini at.

    İşte felsefei hayat.»

    Benerci güldü.

    Ben bir şey demedim.

    Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

    bakıyorum ufukta akan suya.

    Sıcak.

    Yazdım bütün gece Benerci'yi,

    şimdi bir yatsam uykuya.*

    (*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi

    münasip buldum. Roy Dranat, Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba

    sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY

    DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip

    bir Faust'tur.

    N.H.

    III.

    «Keşmirli Ebe kadın

    anamın kasıklarından çekti beni.

    Ve

    kundakladı bir sinema biletiyle.

    Biletim

    üçüncü mevkiydi.

    Anam

    etekliğini giydi,

    babam

    mavi gömleğini,

    yola düzüldük...

    Gittiğimiz sinemanın

    üç kapısı var:

    Birincinin önünde:

    otomobiller tepiniyor,

    fraklı Britanya bankaları iniyor.

    İkincinin önünde:

    küçük dar

    dükkânlarla

    dar

    tarlalar.

    Üçüncü kapı bizim,

    oradan

    biz giriyoruz,

    istihsal aletinden mahrum olanlar.

    İçerde

    the polismenler gösteriyor yerlerini

    müşterilerin:

    - Buyrun siz oturunuz!

    Oturtuldular.

    - Oturun!

    Oturdular.

    - Otur ulan kerata...

    Oturduk.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    filmin ismi göründü:

    (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm

    dram.)

    Yirminci asır

    dört kanatlı bir tayyareden

    mendil salladı bize.

    Yakasında kapitalizm

    açıldı kabak çiçeği gibi.

    O kadar çoğaldı

    o kadar

    uzadı ki bacalar

    saçlarından asıldılar sıra sıra

    kehkeşanlara.

    Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki

    gökte Allah bile meleklere

    Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

    Şikagolu bir milyoner

    öptü telsiz telefonla

    Tokyolu sevgilisini.

    Elektrikli salhanelerde

    makinaların bir ağzından pastırma attılar,

    öbür ağzından

    boynuzlu inekler çıktı.

    Bir coğrafya hocası dedi ki derste:

    "Senegalli zencinin yegâne derdi

    yüzünün siyah olmasıdır."

    Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te,

    müstemlekeler nezareti emir verdi,

    pudra fabrikaları geçti seferberliğe.

    Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan

    hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:

    "Kıçlarına kuyruk takmayan Hintlilerin

    kesilecek kafası."

    Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e

    muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti

    Mançister şehrinde.

    Kutbu şimalide Eskimolar

    görünce bu halleri,

    Kıça kuyruk takmamak

    ve değiştirmemek için deri,

    ince Japon fincanlarında

    okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.

    Üstünde uzun katarlar kayan raylar,

    bahrimuhitlerin elli bin tonlukları

    ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

    Kilometreler

    ticaret evleriyle bağlandı birbirine.

    Sahrayı Kebir'in ortasında

    ilân kuleleri dikildi.

    Tröstler kartellerle tokuşuyor.

    Balyalar, denkler, çuvallar, kutular

    şarktan garba, garptan şarka koşuyor...

    Perde karardı, makina durdu.

    Perde beyazlandı, lambalar yandı.

    Lambalar yanar yanmaz

    kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.

    Babama sordum:

    "- Ne oldu?"

    Anam güldü.

    Ve birdenbire küçücük kafam

    yukardan düşen bir kitabın

    yapraklarıyla örtüldü.

    Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:

    Britanya bankalarının localarından

    filozoflar:

    tonlarla yaldızlı eserlerini

    fırlatıyorlar üstümüze.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    ikinci kısmın ismi göründü

    "Hindistanlı Parya

    VE PROLETARYA.."

    The polismenler el attı kıçlarına.

    Birinci mevki homurdandı.

    İkinci sallandı.

    Bağırdı üçüncü mevki

    avazı çıktığı kadar:

    "- Geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."

    Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi

    mavi pantolonların dalgaları

    kapladı perdeyi.

















    Başladı resmigeçit

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş.

    Maden ocaklarında çalışanlar

    ata biner gibi kazmalarına binip

    tünellerde koşuyorlardı dörtnala.

    Keşmirli mensucat amelesi

    hep bir ağızdan şarkılar okuyarak

    kocaman bir bayrak dokuyarak

    geçti.

    Nakliyatçılar

    şehirlere tekerlek takarak

    tramvaylara çektirdiler.

    Elektrikçiler

    lastik eldivenlerine

    sırma saçlarından

    dolamışlardı voltları.

    Elektrikçiler

    geçtiler,

    elektrik kadar temiz

    elektrik kadar çevik,

    elektrik

    elektrik...

    Geçiyor bizimkiler

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş...

    Omuzlarımda fır dönerken kafam

    karnıma vurdu babam.

    Şimdi yürüyordu perdede

    on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:

    Elleri ceplerinde kilitli

    parmakları burunlarında

    Ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.

    Adımları

    nalladı

    gözbebeklerimizin kulaklarını.

    􀀶ırıttı birinci mevki.

    İkinci düşündü.

    Perdede

    yeni yazı göründü:

    "BURJUVAZİ!."

    The polismenler giydi pazarlıklarını.

    Alkış yağ􀁇ı localardan.

    Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

    Biz

    çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,

    avuçlarığız alevlendi,

    fırladı gözlerimiz

    burun deliklerimizden.

    Başladı resmigeçit:

    İmparatorluk üniformaları

    davul çalarak

    yol açarak

    geçti.

    Britanyalı diplomatlar

    bonjurlarının kuyruklarını

    döşediler yola.

    Bayraklar çekildi her karakola.

    Sökün etti tröstler.

    Başlarında

    banka kavaslarının şapkası vardı.

    􀀶ı􀁎ış􀁗ırmışlardı fabrika bacalarını

    kulaklarına.

    Toprakların kilometreleri

    tespihti ellerinde.

    Ağızları havada kartel avlıyordu.

    Esham senetlerindendi boyunbağları.

    Parmaklarımla saydım bu dağları,

    geçtiler.

    Göründü müteşebbislerin alayı.

    Hepsi bir iki fabrikanın

    tutmuştu kulaklarından.

    Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

    Hepsinin parlıyordu apış arasında

    malî sermayenin altın kazığı.

    Bunları da birer birer

    saydık anamla beraber...

    Alay bitti.

    Toz duruldu.

    Baktık ki, yollara

    􀁯ıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

    Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı:

    - Nasıl buldun?

    Benerci sordu:

    - Hepsi bu kadar mı?

    - Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangı􀁆ı.

    - Bakalım gerisi nasıl olacak?

    - Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız

    bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.

    Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

    - Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları

    ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat

    bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?

    - Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz

    okuyayım.

    - Olur, Benerci.

    Benerci lambayı yaktı.

    - Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci

    faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan

    Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

    Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

    «- Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın

    hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler.

    Bu çok garip bir yolculuktu.

    İstilâ zamanlarığızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

    Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. AşAğıda olanlar nefessizlikten

    boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için,

    Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini

    atıyordu.

    Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...

    Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün

    yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük

    􀁎ı􀁙ılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...

    İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.

    ....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.

    ....Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru

    ilerliyor.

    ....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kığıldatmaya mecali olmayan

    uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü

    onları kovalar.

    Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden

    başka hiçbir şey yok.....

    ....300 kilogram ağırlığında çimento fı􀁯ılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka

    hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.

    Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

    ....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

    Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.

    Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

    Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu'na, Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları

    yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»

    Benerci durdu ve,

    - Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

    - Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne

    baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi

    ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek

    için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

    - Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil

    fabrikalarına dair fasılları􀀃şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların,

    kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı

    söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta

    olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacığız var ki. Neyse. Ben

    gidiyorum. Kendine iyi bak...

    - Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

    Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi,

    ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

    Merdivenin sahanlığında, nine Benerci'yi kolundan tuttu:

    - Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını

    İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta

    ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı

    çekseydiniz çoktan ölürdünüz.

    - Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

    - Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi

    geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa

    􀁯ıkmış... Yatağının altına bir çı􀁎ın korken gördüm. Çı􀁎ında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

    Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

    - Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.

    Benerci sokağa fırladı.

    Yürüdü.. Yürüdü...

    Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaş􀁗ılar.

    Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu:

    - Benerci, belki siz haklıSınız, dedi. Belki haklıSınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar

    düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız

    var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

    Roy Dranat, Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı:

    - Belki, siz haklıSınız.......

    Sallanarak uzaklaş􀁗ı..
  • II

    KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ

    NE HALDE BULDUM?

    Ya yattı karanlık sulara

    yahut da yatıyor.

    İmdat işareti var,

    ışıklı bir umman gemisi batıyor...

    dedim.

    Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,

    yetiştim Kalküta'ya...

    Gökten bir kartal gibi alçalarak

    girdim yedinci kattaki odaya.

    O ne?

    Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...

    Dipdiri!

    Teresin keyfi yerinde...

    Ne mükemmel bir ışık var

    beni gören gözlerinde.

    Gözlerinin içine güneş vuruyor.

    Masada bir portakal duruyor,

    soluyarak soyup yedim.

    - Haydi be herif, anlat! dedim...

    III

    ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE

    KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE

    ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM

    ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

    - En yakınlarım, en yakın dostum

    taşladılar beni, taşladı.

    Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp

    başımı bana bağışladı...

    Karardı içim

    Karardı içim...

    Kulaklarımda kazma sesleri.

    İçimde ıslak

    bir toprak

    kazılmaya başladı.

    Girdim yarı belime kadar

    dumanlı sıcak karanlıklara...

    - Sonra?

    - Çok şükür ki, sonrası senin

    kötü edebiyat yapmana yaramayacak kadar sade,

    alelade!..

    Hani üstadın bir sözü var:

    «BOŞ GECELERİMİ DEĞİL,

    BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»

    diyor.

    Bu söz.

    VİRGÜL

    Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.

    VİRGÜL

    Ve Ben işte sağım!..

    Anladım ki şunu......

    çıkardım namludan kurşunu,

    onu dehşetli güzel günlere saklayacağım...

    Birinci Kısmın Sonu

    İKİNCİ KISIM

    BİRİNCİ BAP

    BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR...

    SOMADEVA YATAĞA DÜŞER...

    ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ...

    YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI

    V. S... V. S...

    Noktanoktanoktanokta nooook-ta

    Basmıştır yine bağrına Benerci'yi

    o inanılmayacak kadar iyi

    kahredip yaratan KALKÜTA.

    Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

    I

    Bu yaz:

    Sabahları - taze süt gibi beyaz,

    Öğle zamanları - erimiş bakır gibi aydınlık,

    akşamları - Bombaylı kadınların esmer teninden ılık

    ve geceleri - üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava

    SOMADEVA

    düştü yatağa.

    Kan geliyor boğazından.

    Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından:

    «- Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu.

    Somadeva, duvarın dibindeki yer

    yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan

    fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.

    Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

    Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benzeyen

    hayvanı kâadın içinde ezdim.

    Somadeva güldü:

    - Benerci, beni seviyorsun, dedi.

    Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

    - Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.

    Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:

    - Bugün iyiceyim, dedi.

    Su istedi. Verdim.

    - Karanlık, dedi.

    Lambanın fitilini açtım.

    Yine ona para getirmiştim.

    - Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin.

    Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.

    Cevap vermedi:

    - Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin,

    dedim.

    İşitmemezliğe geldi.

    - Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım,

    dedim.

    Bir şey söylemek istedi.

    Söylemedi.

    Düşünüyorum.

    Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyleyen Somadeva aklıma geliyor.

    Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime

    lime yarılarak kanıyor.

    Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.

    Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...

    Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini

    istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.

    Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

    Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.

    Somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.

    Düşünüyorum.

    Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

    Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarığı bayağı

    bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.

    Gülüyorum.

    Somadeva soruyor:

    - Niye güldün?

    - Hiç.. Hem artık ben gideceğim.

    Somadeva soruyor:

    - Haftaya geleceksin değil mi?

    - Tabii.

    Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum:

    - Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara...

    Gözlerim yaş içinde.

    - Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

    II

    Sıcak.

    Ufukta ışıldayarak

    nehir akıyor.

    Benerci kapalı bir kitap gibi.

    ROY DRANAT toprağa bakıyor

    Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

    bizim eski ahbap gibi:

    «- Benerci sen

    yüksek dağların çayırlarında biten

    keskin kokulu

    göz alan renkli bir otsun.

    Fakat

    devedikeninden

    daha faydasız bir ot.

    Benerci sen bir Don Kişot'sun,

    kahraman

    ve gülünç

    bir Don Kişot.

    Benerci bil ki

    neticeler çıkarmak

    öyle mümkün değil ki...

    Hayat öyle karışık.

    Geç efendim, bunları bırak.

    Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,

    yaz:

    "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz

    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."

    Gerisini at.

    İşte felsefei hayat.»

    Benerci güldü.

    Ben bir şey demedim.

    Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

    bakıyorum ufukta akan suya.

    Sıcak.

    Yazdım bütün gece Benerci'yi,

    şimdi bir yatsam uykuya.*

    (*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi

    münasip buldum. Roy Dranat, Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba

    sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY

    DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip

    bir Faust'tur.

    N.H.

    III.

    «Keşmirli Ebe kadın

    anamın kasıklarından çekti beni.

    Ve

    kundakladı bir sinema biletiyle.

    Biletim

    üçüncü mevkiydi.

    Anam

    etekliğini giydi,

    babam

    mavi gömleğini,

    yola düzüldük...

    Gittiğimiz sinemanın

    üç kapısı var:

    Birincinin önünde:

    otomobiller tepiniyor,

    fraklı Britanya bankaları iniyor.

    İkincinin önünde:

    küçük dar

    dükkânlarla

    dar

    tarlalar.

    Üçüncü kapı bizim,

    oradan

    biz giriyoruz,

    istihsal aletinden mahrum olanlar.

    İçerde

    the polismenler gösteriyor yerlerini

    müşterilerin:

    - Buyrun siz oturunuz!

    Oturtuldular.

    - Oturun!

    Oturdular.

    - Otur ulan kerata...

    Oturduk.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    filmin ismi göründü:

    (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm

    dram.)

    Yirminci asır

    dört kanatlı bir tayyareden

    mendil salladı bize.

    Yakasında kapitalizm

    açıldı kabak çiçeği gibi.

    O kadar çoğaldı

    o kadar

    uzadı ki bacalar

    saçlarından asıldılar sıra sıra

    kehkeşanlara.

    Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki

    gökte Allah bile meleklere

    Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

    Şikagolu bir milyoner

    öptü telsiz telefonla

    Tokyolu sevgilisini.

    Elektrikli salhanelerde

    makinaların bir ağzından pastırma attılar,

    öbür ağzından

    boynuzlu inekler çıktı.

    Bir coğrafya hocası dedi ki derste:

    "Senegalli zencinin yegâne derdi

    yüzünün siyah olmasıdır."

    Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te,

    müstemlekeler nezareti emir verdi,

    pudra fabrikaları geçti seferberliğe.

    Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan

    hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:

    "Kıçlarına kuyruk takmayan Hintlilerin

    kesilecek kafası."

    Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e

    muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti

    Mançister şehrinde.

    Kutbu şimalide Eskimolar

    görünce bu halleri,

    Kıça kuyruk takmamak

    ve değiştirmemek için deri,

    ince Japon fincanlarında

    okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.

    Üstünde uzun katarlar kayan raylar,

    bahrimuhitlerin elli bin tonlukları

    ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

    Kilometreler

    ticaret evleriyle bağlandı birbirine.

    Sahrayı Kebir'in ortasında

    ilân kuleleri dikildi.

    Tröstler kartellerle tokuşuyor.

    Balyalar, denkler, çuvallar, kutular

    şarktan garba, garptan şarka koşuyor...

    Perde karardı, makina durdu.

    Perde beyazlandı, lambalar yandı.

    Lambalar yanar yanmaz

    kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.

    Babama sordum:

    "- Ne oldu?"

    Anam güldü.

    Ve birdenbire küçücük kafam

    yukardan düşen bir kitabın

    yapraklarıyla örtüldü.

    Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:

    Britanya bankalarının localarından

    filozoflar:

    tonlarla yaldızlı eserlerini

    fırlatıyorlar üstümüze.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    ikinci kısmın ismi göründü

    "Hindistanlı Parya

    VE PROLETARYA.."

    The polismenler el attı kıçlarına.

    Birinci mevki homurdandı.

    İkinci sallandı.

    Bağırdı üçüncü mevki

    avazı çıktığı kadar:

    "- Geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."

    Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi

    mavi pantolonların dalgaları

    kapladı perdeyi.

















    Başladı resmigeçit

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş.

    Maden ocaklarında çalışanlar

    ata biner gibi kazmalarına binip

    tünellerde koşuyorlardı dörtnala.

    Keşmirli mensucat amelesi

    hep bir ağızdan şarkılar okuyarak

    kocaman bir bayrak dokuyarak

    geçti.

    Nakliyatçılar

    şehirlere tekerlek takarak

    tramvaylara çektirdiler.

    Elektrikçiler

    lastik eldivenlerine

    sırma saçlarından

    dolamışlardı voltları.

    Elektrikçiler

    geçtiler,

    elektrik kadar temiz

    elektrik kadar çevik,

    elektrik

    elektrik...

    Geçiyor bizimkiler

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş...

    Omuzlarımda fır dönerken kafam

    karnıma vurdu babam.

    Şimdi yürüyordu perdede

    on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:

    Elleri ceplerinde kilitli

    parmakları burunlarında

    Ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.

    Adımları

    nalladı

    gözbebeklerimizin kulaklarını.

    􀀶ırıttı birinci mevki.

    İkinci düşündü.

    Perdede

    yeni yazı göründü:

    "BURJUVAZİ!."

    The polismenler giydi pazarlıklarını.

    Alkış yağ􀁇ı localardan.

    Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

    Biz

    çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,

    avuçlarığız alevlendi,

    fırladı gözlerimiz

    burun deliklerimizden.

    Başladı resmigeçit:

    İmparatorluk üniformaları

    davul çalarak

    yol açarak

    geçti.

    Britanyalı diplomatlar

    bonjurlarının kuyruklarını

    döşediler yola.

    Bayraklar çekildi her karakola.

    Sökün etti tröstler.

    Başlarında

    banka kavaslarının şapkası vardı.

    􀀶ı􀁎ış􀁗ırmışlardı fabrika bacalarını

    kulaklarına.

    Toprakların kilometreleri

    tespihti ellerinde.

    Ağızları havada kartel avlıyordu.

    Esham senetlerindendi boyunbağları.

    Parmaklarımla saydım bu dağları,

    geçtiler.

    Göründü müteşebbislerin alayı.

    Hepsi bir iki fabrikanın

    tutmuştu kulaklarından.

    Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

    Hepsinin parlıyordu apış arasında

    malî sermayenin altın kazığı.

    Bunları da birer birer

    saydık anamla beraber...

    Alay bitti.

    Toz duruldu.

    Baktık ki, yollara

    􀁯ıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

    Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı:

    - Nasıl buldun?

    Benerci sordu:

    - Hepsi bu kadar mı?

    - Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangı􀁆ı.

    - Bakalım gerisi nasıl olacak?

    - Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız

    bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.

    Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

    - Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları

    ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat

    bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?

    - Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz

    okuyayım.

    - Olur, Benerci.

    Benerci lambayı yaktı.

    - Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci

    faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan

    Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

    Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

    «- Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın

    hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler.

    Bu çok garip bir yolculuktu.

    İstilâ zamanlarığızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

    Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. AşAğıda olanlar nefessizlikten

    boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için,

    Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini

    atıyordu.

    Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...

    Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün

    yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük

    􀁎ı􀁙ılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...

    İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.

    ....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.

    ....Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru

    ilerliyor.

    ....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kığıldatmaya mecali olmayan

    uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü

    onları kovalar.

    Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden

    başka hiçbir şey yok.....

    ....300 kilogram ağırlığında çimento fı􀁯ılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka

    hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.

    Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

    ....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

    Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.

    Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

    Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu'na, Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları

    yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»

    Benerci durdu ve,

    - Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

    - Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne

    baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi

    ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek

    için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

    - Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil

    fabrikalarına dair fasılları􀀃şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların,

    kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı

    söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta

    olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacığız var ki. Neyse. Ben

    gidiyorum. Kendine iyi bak...

    - Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

    Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi,

    ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

    Merdivenin sahanlığında, nine Benerci'yi kolundan tuttu:

    - Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını

    İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta

    ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı

    çekseydiniz çoktan ölürdünüz.

    - Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

    - Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi

    geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa

    􀁯ıkmış... Yatağının altına bir çı􀁎ın korken gördüm. Çı􀁎ında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

    Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

    - Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.

    Benerci sokağa fırladı.

    Yürüdü.. Yürüdü...

    Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaş􀁗ılar.

    Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu:

    - Benerci, belki siz haklıSınız, dedi. Belki haklıSınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar

    düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız

    var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

    Roy Dranat, Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı:

    - Belki, siz haklıSınız.......

    Sallanarak uzaklaş􀁗ı..
  • 138 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    'Devran' ne kadar da etkileyici bir başlık..
    Başta acaba niye devran koydu kitabın adını sayın Selahattin Demirtaş dedim. Sonradan okudum ve niye olduğunu da anladım:)
    Önyargılar insanı köreltir.Neden mi? hemen söyleyeyim cevabını..
    Arkadaşa sordum Devran kitabını okudun mu diye, verdiği cevap şu: yok ya ben siyasi kitaplar okumuyorum dedi. Halbuki siyasetten ne kadar uzak olduğunu bilmemesini cahilliğine bağladım.İşte anlattım kitabın harikulade içeriğini..
    Hatta ona Nazmi'nin hikayesini anlattım.
    Sonraki yorumu ise aa! gerçekten de siyasi değilmiş.Gerçekten de bunları yaşadım.Ama insanların ön yargılarına rağmen,dışlamalarına rağmen okuduğum en sürükleyici kitap listesinde birinci numarada.Teşekkürler Başkanım
  • 75 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Türk yazınının mizah alanında piri,Madımak'ın cehennem olduğu odada parlayan yıldızı ateşi söndüren aydın,softaların "aşağılık,dinsiz,vatansız"şeytan rehberi,aydınların,sol fraksiyonun göz nuru!
    Bu tanımlamalarım epey uzar.Aziz Nesin'e başka sohbetlerimizde ek bir başlık açıp değinirim.Sizlerle bu harikulade tiyatro eseri hakkında konuşmak istiyorum.Özellikle incelememi titizlikle sürdürmemin yegane sebebi eserin beni ziyadesiyle etkilemiş olmasıdır.İçimde hasıl olan duygu; merak,okudukça bitmemesi için duyduğum ümit,sosyolojik gözlem yetisi vs.Keyifle okudum.İyi ki okudum.

    Nedir kitabımızın konusu?Detaylar verip kitabımızın muhtevasının ve emeğinin tadını kaçırmak istemem.Dikkatle yorumlayayım.Gerisini sizin anlayış yetinize bırakayım;

    Tut Elimden Rovni, aynı evi paylaşan ama birbirlerine yabancılaşmaya yüz tutmuş
    bir çiftin hikâyesidir. Uzun süren evlilik yıllarına rağmen, aralarında gerçek bir iletişim kurmayı başaramayan Melâ ve Rovni çifti için yalnızlık, artık kaçınılmaz bir son olarak ortaya çıkar.
    Oyunda yalnızlık, iki farklı cinsin ortak sorunu olarak görünse de, insana özgü temel bir sorundur. Özellikle günümüz modern yaşamında insanların farkında olmadan birbirlerinden uzaklaştıkları hatta yabancılaştıkları bir ortamda iletişimsizlik ve bunun
    sonucu olarak yalnızlık kendini acımasızca hissettirmektedir. Aziz Nesin, Melâ ve Rovni‟nin bireysel yalnızlık sorunundan yola çıkarak, aslında evrensel bir soruna işaret
    ediyor. Her ne kadar, oyunda yalnızlığı, karıkoca arasındaki iletişimsizliğe,
    güvensizliğe, kuşkulara, büyük başarıları arzulatan hırslara bağlasak da, Nesin bir
    noktada yalnızlığın insana özgü olduğunu, insanların bundan kurtulmak için birbirlerine
    ihtiyacı olduğunu ve birbirlerine sıkı tutunmaları gerektiğini vurgulamak ister.

    Kitap içinde çok beğendiğim alıntılara da değinmek istiyorum.Aksi taktirde
    incelemem aslına ulaşmaz:
    "Alkışlarından doğan suçluluklarını bize ödetecekler. Bu nasıl bir duygu, biliyor musun? Hani işlek bir yoldan bir küçük çocuk karşıdan karşıya geçecektir de tam o sırada son hızla gelen bir araba ... Çocuğa çarpacak . . . (Kulak tırmalayıcı,
    iç gıcıklayıcı, çok keskin ve uzun firen sesi duyulur. Rovni anlattıklarını yaşayarak ve kendine uygulayarak konuşur) Acı bir firen ... yolcuların çığlıkları duyulur.
    O güzel yavrunun tekerlekler altında sürüklenerek parçalanışını görmemek için ellerimizle yüzümüzü kaparız. Ama ... ( Gülümser) içimizin en derin bir yerinde de, kendimize bile hiçbir zaman itiraf edemiyeceğimiz
    bir gizli istek vardır: Çocuğun nasıl ezilip parçalandığını bütün ayrıntılarıyla seyretmek. Onun için yüzümüzü kapadığımız parmaklarımızın arasından, kendimizden bile gizliyerek, çocuğun ezilişini gözetleriz.
    Seyircilerimiz de, biz gösteri yaparken yere düşünce, çığlıklar atarak ellerini yüzlerine kapayacaklar sonra da, parmaklarının arasından, göllenen kanlarımız
    içinde nasıl çırpınarak canverdiğimizi gözetliyecekler;
    sonra da o korkunç olayı yana yakıla başkalarına anlatacaklar. İşte buyüzden, alkışlara yenilmemek için kendimizi durmadan yenilememiz, aşmamız gerekiyor."
    İnsanlara yönelik; ne denli müthiş gözlem gücü ve saptama yetisine sahip aydınlardan olduğu anlaşılır Aziz Nesin'in harikulade alıntısı üzerinden.
    Peki şu tirad nasıl?
    "Ama gerçekte onlar alkışlamıyor beni, ben onlara kendimi alkışlatıyorum. Kendimi alkışlatmak zorundayım; çünkü bu alkış durunca beni
    parçalıyacaklar ... Parçalanmamak için kendi canavarlarıma kendimi alkışiatmak zorundayım. Benim neden hep böyle alkışianmak istediğimi anlamıyorsunuz. Bunu, doyumsuz bir tutku, sonsuz bir bencillik sanıyorsunuz. Oysa değil öyle ... Kendimi savunuyorum. Canımı korumak için, kendimi hep alkışiatacak güçte tutmak zorundayım. Seyircilerimin maskelerinin altındaki gerçek suratlarını görüyorum: Aç kurtlar. .. Hepsi de, hepiniz de ... Maskelerin altından kurt hırıltılarını, ateşli kurt solunumlarını duyuyorum; alevii kurt gözlerini, kama parıltısındaki dişlerini görüyorum; beni paralamaya hazırlanan ağızlarından sızan sıcak salyalan görüyorum.Alkışlayan elleri değil, pençeleri; pençelerinin yanıp sönen yalazlı tırnaklarını görüyorum. Bir sezseler yorgunluğumu, bitkinliğimi, hep birden saldırıp üstüme beni paramparça edecekler. Yanılıp da kendimi bir bıraksam, koyversem, başım şöyle bir düşse önüme, hele bir kollarım gevşeyip sarksa, gözlerim bir kapansa uykudan, bir sürçse ayağım da tökezlesem, işte o zaman
    azönce ((Bravool» diye bağıranlar, maskelerini yüzlerinden sıyırıp üstüme çullanacaklar sürü sürü, beni bitirmek, ezmek, parçalamak için ... işte bunun için her zaman dik-diri durmak, her yerde tetikte bulunmak zorundayım. Ne korkunç durum benimkisi ..."

    Çok uzun incelemelerden biri olmasını isterken bir yandan da sizleri bu değerli ve yetkin esere yönelik sıkmak,boğmak,darlamak istemiyorum.
    Tek temennim;umarım bir an evvel bu kitabı edinir ve okursunuz.