• Nisle
    Nisle Öldüğünü Google'dan Öğrenen Adam'ı inceledi.
    200 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Daha önce hiç Doğu Yücel okumamış birisi olarak neyle karşılaşacağıma dair bir fikrim yoktu. Genelde de zaten aldığı kitapların arka kapak yazılarını veya söylentileri unuttuktan sonra okumayı tercih ederim ki beklentilerin içinde boğulmadan daha objektif yaklaşabileyim. Doğu Yücel’in yazdığı öyküleri derlemiş olduğu bu kitap üç ana bölümden oluşuyor; Düş Gibi, Gerçek Gibi, Gelecek Gibi. Bütün bu bölümlerin tamamında on üç öykü yer alıyor.

    Öncelikle bizleri kitaba adını veren öykü karşılıyor. Okuması keyifli bir öykü olarak bizi kitaba hemen ısıtıyor. Karakterimiz öldüğünü Google’dan nasıl öğrendiğinin hikayesini trajikomik olarak anlatıyor. Esprili dili gülümsetirken hikayenin gidişi de insanı düşündüren cinsten.

    Jules Verne alıntısıyla bizi hemen ikinci öyküsü “Denizler Altında” selamlıyor. Bir adamın çeviri işiyle uğraşırken tanıştığı Lara adlı bir kızla yaşadığı aşk kaçamağının ve denizin altındaki çılgın deneyimlerini anlatıyor. Belki aşk yüzünden belki de birinci tekil şahıs anlatım yüzünden pek fazla hoşuma gitmedi. Öyküde beni sarmayan bir şeyler vardı. Sıra dışı olmasına rağmen sıradan bir havası vardı.

    “Terk Ettiler” adlı üçüncü öykü sanırım en derinlikli öykülerden birisiydi. Hem merak açısından hem de anlatım dili açısından gerçekten güzel dokunuşlara sahipti. Okuduğunuz veya tarihten ya da sanattan bildiğiniz kimselerin/karakterlerin bir anda gitme dürtüsüyle yaptığı bazı şeyleri de içeren hoş bir öyküydü. Yazar öyküyü gayet güzel toparlayarak okuyucuyu memnun ediyor.

    Düş Gibi bölümünün en son öyküsü olan “Para Adam” bir eleştiri öyküsü olmuş. Şimdi düşününce sanırım yazarın vermek istediği mesajlar bazı öykülerinde çok açıkken bazı öykülerinde çok yüzeysel. Bu öyküde mesaj daha ortada olduğu için ve diğer öykülerle bir bağlantısı yok. Sanki aykırı bir öykü gibi duruyor kitabın içinde. Kendi halinde değerlendirmeye alırsak oldukça çılgın bir öykü de diyebiliriz.

    “Dr. Sanalaşk veya Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bomba Uzmanı Oldum?” bir yazarın başına gelebilecek en uçuk şey sanırım bu öyküde var. Aslında bu öyküde bir sistem eleştirisi içeriyor. Çok beğendiğim öykülerden birisi değildi. Bana daha çok bir mesajı verebilmek için oluşturulmuş hissi uyandırdı. Böyle bir amaç vardır ya da yoktur, bunu bilmemem elbet ama bende uyandırdığı his böyleydi.

    “Saat gece 3’te” daha başından sonunu belli eden ama sonunu belli etmesine rağmen okuması keyifli öykülerden birisiydi. Açıkçası en çok güldüğüm öykü buydu diyebilirim. Bu tarz yanlış anlaşılmalar içeren öyküler beni hep eğlendirmiştir.

    “Karafatma” adlı öykü Dino Buzzatti alıntısıyla karşılıyor sizleri. Bu arada alıntıları da çok beğendiğimi dile getirmeliyim. Güzel bir nüans olmuş. Her kitapta bu tip alıntıları sevmesem de öykü kitabı için gayet hoş duruyordu. Bu öykü hakkında diyebilecek hiçbir şeyim yok. Benim fazlasıyla huylandığım bir öykü olduğu için çok rahatsız ediciydi. Belki de kendisi de rahatsız edicilik eklemek istemiştir. Belki de böyle düşünmemiştir. Bilemiyorum ama açık ara hiç sevmediğim hatta huylandığım için kitabı kapatmama neden olan öyküydü.

    “Aksak Ritim” bana göre çağın en büyük sorunlarından birisine değiniyor. İntihar konusunu farklı bir bakış açısıyla ele alıyor. Düşündüren, etkileyen, sorgulatan öykülerin başında geliyordu. Yazarın bu noktada güzel bir gözlemci olduğu sonucuna da vardım.

    “Kusursuz Ayrılık” sevgilisinden ayrılmak isteyen ama bir türlü ayrılamayan bir adamın hikayesi. Aslında sevgilisinden ayrılmak yerine sevgilisinin kendisinden ayrılmasına neden olmayı istiyor ama işler öyle bir karışıyor ki hiç istemediği bir durumun içine düşüp köleleşiyor. Orijinal olduğunu söyleyemem sanırım. Benzer temalar filmlerde veya dizilerde daha önce de karşıma çıkmıştı.

    “Yaktın Bizi Kasparov!” Gelecek Gibi bölümünün ilk öyküsü. Edgar Allen Poe alıntısıyla bizi selamlıyor. Yapay Zeka ile insanın arasındaki savaşa göz kırpıyor ama farklı bir yoldan yapıyor bunu.

    “Sakin Ol ve Algoritmaya Güven” Bugün yaşadığımız dünyanın nostalji olduğu ama çok çok eski bir nostalji olduğu düşünülerek yazılmış bir öykü. Hayat geliştikçe daha robotik ve sığ bir hâl alınca insanların hissedebilecekleri üzerine yazılmış bir öykü.

    “Hayatımın Rolü” siyasi bir öykü olmasına rağmen incelikle kurgulanmış ve insanın kafasına şüphe sokan türden bir öykü. Bu öyküyü de beğendiklerim arasında rahatlıkla sayabilirim. Belki bazı yerleri biraz uzatılmıştı ama bunlar taş çatlasa üç-beş cümleden öteye geçemezdi. Kurgu, tasarı, eleştiri, son bakımından en başarılı öykü olarak görüyorum.

    “İstanbullu” öyküsü ele aldığı konu bakımından temelde güzel olsa da bende bir yarım kalmışlık veya eksiklik hissi oluşturdu. Dikkat çekici noktalar elbet vardı ama bize öyle enteresan bir şey de sunmuyor.

    Uzun lafın kısası öykülerinin yarısı gerçekten insanı etkilerken diğer yarısı o kadar ilgi çekici değildi. Fazla risk alınmamış, güvenli sularda yazılmış bir eser gibi geldi. Aslında daha çok beğenmediğim kısım sanırım verilmek istenen mesajın çok ortada olması ve kendisini fazlasıyla ortaya koymasıydı. Bazı öyküler sadece o konudaki mesaj için yazılmış havasında duruyordu bu sebepten. Düşünmeye iten ve sorgulama yaptıran öyküleri bu yüzden daha hoşuma gitti. Teraziye koyunca da ortalama bir kitap diyebilirim. Öykülerin neler anlattığına yuvarlak olarak değindim ki yarın yazarın kitabını almak isteyenler nasıl bir kitapla karşılaşacaklarını az çok bilsinler diye. Bana kalırsa okuduğum çoğu yazardan iyiydi. Her tarzı deneyerek kendisini geliştirmekte olan bir yazar izlenimine kapıldım.
  • 198 syf.
    "Kemler, iyi göremez.
    Gamlanma gönül, gamlanma."
    ***
    İntikamla, bir yere varamaz insan. İntikam, kişinin kendisini yiyip bitirmesine etrafındaki her şeyi ve herkesi dahil ederek oluşturduğu bir kasırgadır. Darmaduman olur her yanı kişinin, bir enkaz olur; ve hiç kimse, sağ çıkamaz.
    Ödeşmiş olursun belki, senin ödediğin bedele karşılık, o da bir bedel öder. Ama bu bedel, yine senin çabanla gerçekleştiği için; iki misli kaybedersin bu kez. Karşındakinin ödemesini de yine sen yaparsın. Daha çok tükenirsin bu kez.

    En iyisi, yazgıya havale etmek. Onu kaderine terk etmek. Pişman olmasını beklemek. Aslında beklememek. Onu ona bırakmak pişman olması için.

    Çünkü; "sen yargıç değilsin, sen hakim değilsin." Sen bu olayın içindesin ve tarafsız düşünemezsin.

    Akıl vermek kolay elbette. Bir de yaşayanına sormak gerek. Fakat şahit olduğum hiçbir olayın sonucunda, intikam almanın kişiye bir yarar sağladığını görmedim.

    Fakat ben kendisiyle çelişmeden edemeyen bir insanım. Maksat rahatlamak değil belki de; sadece, suçlunun cezasını vermek. Karşılığını ödetmek. "Ödeme yapman gerek, ister pişmanlık duy, ister duyma." düşüncesi belki de.

    Düşünüyorum çünkü, her şeyden çok sevdiğin bir insanı, gözünün önünde vursalar; tam da arkasına geçip, yerde yaralı uzanmışken, başının üzerine dayayarak silahı. Her şeyden çok seviyorsun onu, canın kadar çok. Belki kardeşin, belki evlâdın. Çekip bir silahı da, sen de vurmak istemez misin onu alnının çatından?
    Belki, uzun uzun oturup düşünsen, yapmazsın böyle bir şey. Veyahut gözlerinin bu kadar önünde olmasa olay, soğur içindeki öfke. Ama ya tam da o anın içerisindeyken? Yıllar bile geçse gerçi, içindeki yangın sönmez asla. "O an" peki ne kadar sağlıklı düşünebilirsin?

    Veya öldüren değil de, kendini silahın önüne atan adamlar, bunu nasıl yapıyorlar? Düşünerek mi?
    Yoksa kalben bir hareketle mi?
    Bilinç mi devrededir, bilindışı mı?
    Biliş mi, içsel dürtüler mi?

    Maksadım hiçbir ölümü meşrulaştırmak değil, yalnızca, bir de, tersinden bakmak istemek olaya. Zira olayın içinde bizzat bulunmamış insanlar için yorum yapmak her daim kolaydır. Bir doğru, ve bir de yanlış vardır. Resme uzaktan bakarsınız, kafanız karışmaz. Peki ya o renklerin ve fırça darbelerinin ağırlığını bir bir üzerinizde hissetmişseniz?
    Resmin içindeki karmaşayı, resmin dışındaki "bakan" göz bilemez.

    Büyük büyük konuşulur, yargıç edasına bürünülür. Ama benim her zaman, "İnsan Neyle Yaşar?"daki şeytan hikâyesi gelir aklıma. Her büyük konuştuğumda, yuttum sözlerimi bir gün. Hiçbir zaman geçmişimdeki benle aynı düşüncede olmadım. O şeytanın, bir sobanın arkasına gizlice sinebileceği ihtimalini çıkaramıyorum artık aklımdan. Zira neyi yapmam dedimse, yaptım; neyi ne şekilde yapacağımı söylediysem de yapamaz oldum.

    Şimdi, kitaba dönersek, (aslında kitaptan hiç çıkmadık zaten -okuyanlar bilir); kimi, hangi durumda, nasıl suçlayabiliriz ki? Maksat suçlamak mı ayrıca, bir etiket yapıştırmak mı?

    Şu an kitabı bitirmiş, ve duygularım dinmişken yazıyorum. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kitabı okurken de, bu kadar sakin değildim.
    Çok kere, Suphi'ye de, Sırrıcemal'e de söverken buldum kendimi. Hatta başlarda, kitabın isminin Zehra değil "Şerefsiz Suphi" olması gerektiğini düşünüyordum. Zaten kitabın bilgilendirme kısmında da belirtildiği gibi, kitabın esas kahramanı aslında Suphi.
    Suphi ve kadınları... "Daldan dala konan bir gönül," bir gülün ardından, hep bir ötekine elini uzatan, hepsini bir bir koklamak isteyen bir doyumsuz. Fakat yine de haksızlık etmeyelim. Daha iyisini bulduğu güle her zaman sadık kalıyor kahraman. Ta ki, ondan da iyisini buluncaya dek.

    Tüm sevgilerinin gerçek olduğuna inanıyorum yine de bu adamın. Fakat en gerçeğinin, Zehra olduğunu düşünüyorum, ilk göz ağrısı... Her ne kadar, kendisi bile unutsa da onu zamanla. Kitapta da, Zehra'yı ruhen sevdiğinden, fakat Sırrıcemal'i bedenen sevdiğinden söz ediliyordu zaten. Ürani ise, bağımlılık etkisi yapan kötü ve çirkin bir içkiye benzetiliyordu. Yer yer nefret bile ediyordu Ürani'den, aşağılık buluyordu onu da kendisini de; fakat yine de, bırakamıyor, vazgeçemiyordu.

    Her ne kadar Sırrıcemal'le tanışıklığının aracısı annesi Münire ve Ürani'yle olanıysa Zehra vasıtasıyla olsa da; tüm düşkünlüklerinin nedenini/sorumluluğunu bu iki insana yüklemek ne kadar doğru olur bilemiyorum.

    Annesi Münire'ye kızgınım tabi, nasıl bu kadar saf ve salak olabildiği için. Sen kaynanasın, ne anasının gözü olmalısın oysa, erkek anasısın sen, hiçbir kadına böyle kolay kolay güvenilir mi? Sen gelininle kötü bile olsan (ki öyle bir durum yoktu) yine de gizli bir ittifak olmalıydı aranızda.

    Suphi'nin Sırrıcemal aşkındaki birinci etken annesinin ihmalkarlığı. İkincisi ise Zehra'nın gereksiz kıskançlığı ve üçüncüsü de yine Zehra'nın gereksiz gururu. (Gereksizden kastım abartılı olmasıdır.) Zira Suphi zaten Zehra'yı çok seviyordu. Zehra kıskanç tavırlarıyla eşeklerin aklına karpuz kabuğu fırlatıyordu. Gururuna gelirsek; madem kıskanıyorsun, yolla gitsin değil mi, neyin gururu bu. Güzele güzel demek neden bu kadar zor? Kabul etmek gerek bazı şeyleri. Ne olmuş hem kıskanmışsan ve paylaşamamışsan sevdiğini?
    Abartılı, hastalık derecesindeki kıskançlığı asla desteklemiyorum; iki insanı de gereksiz yere yıpratır ve tüketir ama, genç ve güzel bir kadının evinde çalışmasını istemeyen bir kadının duygularını da herkes kolaylıkla anlayabilir diye düşünüyorum.

    Gelelim Sırrıcemal'e. Benim gözümde kocaman bir kolpacıdır kendisi. Vicdan kisvesi ardına saklanmış bir başka aşüftedir. Hayatta en nefret ettiğim insan türü budur. Vicdanlı insan pozlarını oynayan fakat içerisindeki aşağılık duyguları bastıran, kendisinin de bunu fark etmediği, havaya kuru sıkı atan, attığını tutan, büyük sözler eden insandır. Bir de bunlar çok ezik (nefret ettiğim bir kelime olsa da) görünürler, her halta boyun eğerler. Çilekeş olurlar. Başlangıçta abartılı şekilde işkenceler ederler kendilerine, sanki gelecekte işleyeceği günahların bedelini önceden ödemek ister gibi. Haklı çıkarabilmek için kendini, ileride giyebilecek bir maskesi olabilmesi için elinde, "Bak, benim aslında niyetim bu değildi" diyebilmek için, insanların duygularını sömürebilmek için...

    Kitapta en sevmediğim karakter Sırrıcemal'di. Bunun diğer nedenleriyse, güzelliğinin farkında olup burnundan kıl aldırmayan ve etrafındaki diğer insanları küçümseyen, gözü görmeyen bir insana dönüşmüş olması oldu. Ayrıca karşılaştığı işlerden sıvışan/kaytaran insanlardan da nefret ederim. İçimdeki tüm saldırganlık duygularını uyandırdı bu kadın kendisine doğru benden.
    Kitabın devamında onun da yaşadıklarına üzülmedim değil. Ama herkes ettiğini bulur şu dünyada. Tabağına koyduğun şey her neyse, bir gün muhakkak kaşığına gelecek şey de odur. Ayrıca kendisinin de düşündüğü gibi; bugün eşini kendisi için aldatan, yarın da kendisini bir başkası için aldatırdı zaten.

    Suphi, idi baskın olan bireylerden. Dolayısıyla topu annesine yahut Zehra'ya atmak haksızlık olur. Sokakta gördüğü bir kadının da peşinden gidebilirdi belki, eğer Ürani'yi tanımasaydı. Veya Zehra aracılığıyla değil de, tasadüfen de karşılaşmış olsaydı Ürani'yle; sonuç yine aynı olurdu büyük ihtimalle. Zaman zaman vicdan dalgalanmaları yaşasa da çünkü, hiçbir zaman hazlarından taviz vermedi.

    Suphi hazları uğrunda tüketti kendini.
    Zehra'ysa abartılı duygularıyla, boşu boşuna, aynı noktaya, geçmişine saplanıp durdu ve öyle tüketti.
    Ürani de hazlarının fakat en çok bencilliğinin kurbanı oldu. Keşke azıcık da olsa, empati kurabilseydi karşısındaki insanlarla, birazcık merhamet duygusu bulunsaydı içinde.
    Aslında Sırrıcemal'e bakarsak, o da içindeki hazzın kurbanı oldu diyebiliriz.

    Kitap mantığıyla değil de duygularıyla hareket eden herkesin hazin sonu oldu.

    Ziyan olan hayatlar...
  • 240 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Okudum bitti. @arif.cansin bu güzel hediyesi için teşekkür ederim.
    Bir erkeğin kadın gözünden bakarak yazmaya çalışması çok hoşuma gitti.
    Benim beğendiğim yer de oldu beğenmediğim. Aslında güzel mesajlar verilmek istenmiş ama bana o duygu geçmedi.
    Bunun sebebi sanırım çok fazla diyalog olması aslında az olunca da sevmem. Lakin bunda aşırı fazla vardı. Beni en çok etkileyen günlük yazması oldu. Günlüklerinde o duyguyu hissettim ama oda çok kısa olmuş. Sevmediğim bir özellik daha anne olan birinin, kusura bakmasın da kızı için çok çaba sarf etmedi.
    Songül gibi olan bir çok insan var. Tecavüze uğrayıp susan, susmasa da kızının yanında olmayan o kadar aile var ki. Her şey namus değildir. Zaten her şeyi namus gözüyle bakan insanı iki kere sorgularım o insanlarda sevgi beklemek doğru gelmiyor. İlk düştüğünde senin yanında değil karşında olurlar. Songül 'ün ailesine bu yüzden çok kızdım. Elinden tutması gerekirken kızını ateşe attılar. Böyle aile olmasa da olur. Bir insanın önce kendine inanması lazım. Neler yaşarsa yaşasın tek başına mücadele etmesi lazım. Birinin bizim yanımızda olmasını elbette isteriz ama unutmamak lazım. Bir insanı güçlü yapan yanındaki kişiler değil kişinin kendisidir. Songül bir çok zorluk yaşamasına rağmen hayatta kalmak için çok çaba harcadı. Hayatta kalmak için uğraşan birinin de kızına çaba harcaması oda ayrı bir şeydi ya. Zaten sonuna kadar bu böyle devam etti. Son ters köşe olmuş. Çok şaşırdın mı diye sorarsanız hayır şaşırmadım çünkü belliydi biraz. Yazar ipucu vermişti. Kitabın devamı da varmış. Bakalım bir devam olacak.
    Evet kimler okudu?
  • 461 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitap beni Marquezle tanıştıran ilk kitap oldu.
    Büyülü gerçekçiliğin önemli ve bilinen eserlerinden biri olduğunu biliyorum.
    Esasında kitap incelemeleri yapmamamla birlikte, yapacağım ilk inceleme bu olacak, çünkü bu kitabın kesinlikle bir inceleme hakettiğini düşünüyorum.
    Bu bana kalırsa herkesin okuyabileceği fakat herkesin anlayıp hissedemeyecegi bir kitap.
    Öncelikle okuduğum en sarsıcı, en acayip, en sağlam, en derin ve tabi okuması bayağı zor kitaplardan biri olduğunu söylemekle başlayayım. İsmi gibi yalnızlığı yüzyıllar boyunca karakterler üzerinden derinlemesine işleyerek aktarmış bize yazar. Öyle sarsıcı ki bittikten sonra gerçekten çok kötü hissettiğimi söylesem abartmış olmam. Kitapta olağanüstü görülebilen olaylar, Aman Allahım! Bu da ne böyle? Böyle saçma sey mi olur deyip şaşırdığım, kızdığım, anlamayadigim yerler olsa bile bu düşüncelerim kitabın ne kadar iyi bi kitap olduğu gerçeğini asla değiştirmedi gözümde.  
    Kitabı zor kılan şey isim/karakter karmaşasıydı hiç şüphesiz. Ve tabi yaşanan ilişkiler, "aşklar" !
    Kitapta karakterlerin her biri ilmek ilmek işlenmiş şekilde karşımıza çıkıyor. İsimler ve karakterler bir yerden sonra akılda kalıcı olmaya başlasa da bu esnada olayların karmaşası devreye giriyor.
    Ve o kadar çok olay yaşanıyor, o kadar çok duygu karmaşası var ki, bir sayfada sevmediğim bir karaktere ilerleyen sayfalarda acıma duygusuyla, şefkatle baktığımı gördüm.
    Bu kitabı büyük beklenti içinde okuduğum için, beklentilerimi karşılamaz diye düşünmeden edemedim başladığımda fakat öyle olmadı.
    Kitabı yarıladıktan sonra aslında anlatılmak istenen o kaçınılmaz yalnızlığın duygusunu, yaşamda tek başınalık mücadelesini derinden hissettigimi, bazı karakterleri gerçekten benimsedigimi ve kitaba yeteri kadar hakim olduğumu gördüm. Tabi artık sona yaklaşırken daha neler olabilir ki diye düşünürken son birkaç sayfada gerçek anlamda beynimden vurulmuşa döndüm diyebilirim. Bu kitap hakkında çok sey söylenmeli, çok!
    Fakat ben tek kelimeyle bitiriyorum.
    - Okuyun!
  • 440 syf.
    ·9 günde·Beğendi·7/10
    Yeniay • Stephenie Meyer

    “Sanki kaybolmuş bir ay gibiydim. Gezegenim büyük bir felakette yok olmuş ama buna rağmen geriye kalan boş uzayda dar dairelerle yörünge çizmeye devam eden ve yerçekimi kanununu yok sayan bir ay.”


    Kitabı az önce okudum. Edward ve Bella’yı izlemeyi de ve artık okumayı da ciddili seviyorum. İlk kitapta olayların başıyken ve daha çok Cullen ailesine odaklanmışken bu kitap kurtların derinine iniyordu. Edward baştan sona kadar gerçekten azdı ve film serisini izlerken en sevmediğim film Yeniaydı fakat kitap hakkında böyle düşünemiyorum. Durağandı ama filmde çözemediğim birtakım olayların nedenini ve detayını verdi bu nedenle kesinlikle serisini okumak çok önemli. Mesela filmde Jacob ve Bella arasındaki arkadaşlığı tam anlayamıyor, çözemiyordum; Jacob’a karşı da sempatim hiç yoktu fakat kitapta Bella’nın hislerini ve düşüncelerini daha açık okuduğumuz için kelimelerle bu bağı çok hissettim. Arkadaşlıktan da öte çok farklı bir bağ bu ve gerçekten de değerli. Kitapta aksiyon yoktu ve daha çok yan karakterlerin tanıtımını ve sindirilmesini hissettim.

    Bella’nın Edwardsız bir şekilde yoluna devam etmesi güzeldi ama cidden bu karakter ve özgüvensizliği okurken çıldırmama neden oldu. Kitap boyunca kızın düşüncelerinden okuduğumuz yegane şey bu kendine karşı özsaygı problemi oldu, son kitabına bu yüzden hemen gelmek istiyorum çünkü filminde en azından daha güçlü bir Bella izledik.

    Romeo ve Juliet benzetmeleri, alıntıları ha ri kaydı. En sevdiğim ve yoğun hissettiğim kısımlar olabilir. Filmde de o kısımları çok seviyordum zaten.

    Filminin serisini tekrar tekrar izleme isteği uyandırdı. Bana hep geçmişimi hatrlattığı-filmin ilk çıktığı dönemler- ve o zamanlardaki heyacanımı hala yaşattığı için gerçekten bu seriden asla kopamayacağım sanırım. Yakın zamanda da diğer kitaplarını alıp seriyi ve detaylarını anılar denizimde biriktirmek istiyorum kelimesi kelimesine. Film serisine benim gibi gençliğinizi verdiyseniz mutlaka kitaplarını da okumanızı tavsiye ederim, çok çok daha güzel, deaylarıyla da eksik parçaları tamamlıyor ve yine aynı hissiyatı yaşatıyor. •
  • 448 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Oğlan boğuldu; son anlarında umutsuz ve yalnızdı. Öldü.
    Sonra uyandı; çıplak yaralanmış ve susamıştı fakat hayattaydı. Bu nasıl olabilirdi? Ve bu tuhaf yer neresiydi?
    Neler olduğunu anlamaya çalışırken, oğlan umut etti. Bu son olmayabilir miydi? Daha ötesi olabilir miydi ya da belki de burası öbür dünyaydı?
    ------------------------------------------------------------
    Kitabın ilk sayfalarından itibaren "Neler oluyor ya?" sorusu sizi yiyip bitiriyor. Ama bu soru birisini daha yiyip bitiriyor; ana karakterimiz Seth. Kitabı okurken sanki bir arkadaşınız ile bu kitabı okuyorsunuz da onunla fikir alışverişi yapıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Çünkü Seth de sizinle aynı şeyleri düşünüyor, aynı tahminlerde bulunuyor, aynı soruları soruyor. Daha önce hiçbir karakter ile böyle bağ kurduğumu hatırlamıyorum. Karakterin iç dünyasını rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.

    Kitapta en çok Seth'İn önceki hayatına yapılan kısa yolculukları sevdim. Olayları ve Seth'in ruh halini daha iyi anlamamızı sağlıyor.

    Seth'in eşcinsel olması ve yaşadığı zorluklar, LGBT+ bireylerinin maruz kaldığı zorbalık ve mobinge güzel bir örnek. Fakat kitapta sevmediğim ve beni üzen tek şey, sürekli yapılan erkek yüceltmesi. ''Erkek'' olmanın üstün bir şey olması gereksiz ve saçmaydı. 21. Yüzyılda yaşıyoruz sonuçta.

    Kitabın sonu o kadar açık bitti ki okuduktan sonra yüzlerce senaryo kurdum kafamda. Küçük bir umutta olsa diğer kitabının çıkmasını çok isterdim.

    Son ve Ötesi: 7/10
  • 604 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba arkadaşlar. 2020 yılı için maalesef buralarda olmadığımdan, sınavlarım nedeniyle ve ileti paylaşmayı sevmediğim için bir mesaj yayımlayamadım. Hoş benim de doğum günümdü ama kimse kutlamadı. Şaka bir yana öncelikle hepimiz için iyi bir yıl olmasını dilemekten başka sanırım söylenecek bir söz yok. Bu güzel yılda malum finaller dönemi de denk gelince kitap okumakta bir hayli geciktik. Tabi bu yıl gerçekten şöyle önemli bir kitapla başlamak istiyordum. Biraz tavsiye biraz da sevgiyle karışık bir baskı (!) sonucu böyle yapalım dedik.
    Arapça benim için hiçbir zaman öncelikli olmamıştı. Yani Latince, İspanyolca ve İngilizce bilgimin yanında Arapça bilmediğim için biraz garip hissettim. Tamam diğerleri de çok iyi değil ama Latince bir İncil ile Türkçe Çeviri bir İncil arasında bile okuyanlarınız vardır ki bilirler, çok fark var. Gene de bir merakım oldu, bir heves ettim, bu heves ve merakla karışık bir okuma duygusuyla başladım. Kim bilir, ileride belki Arapça orijinalinden okumak da nasip olur. Bilemiyorum.
    Bildiğimiz üzere 4 Kutsal Kitap ve 4 Kutsal Din vardır. Diğer dinler ve diğer kitaplar (dinler tarihi okuyanlar da bilir ki) o dinin önderleri tarafından kaleme alınmıştır. Bu 4 Kutsal Kitap ise bizzat Tanrı tarafından indirilmiş ve Peygamberlerine öğretilmiştir. Bu kitapların en sonuncusu ve zannımca en güzeli de Kuran’ı Kerim’dir. Peki, neden? Çok ilginç bilgiler ve fikirler buluyorum. Çok fazla süsleme ihtiyacı duymuyorum bunları. Misal olarak İncir ve Zeytin. Kuran’ı Kerim bunlar üzerine edilen yeminle karşımıza çıkıyor. Tin (İncir) Suresi. Yani düşünün ufacık hatta insanların bir kısmının yemekten bile tiksindiği yiyeceklerden. Bunların esrarını araştırıyorum ve karşıma ne çıkıyor? Sadece bu ikisini yiyerek hayatta kalmak mümkün. Bunu Japonlar dahi araştırmış. Şaşırmamak elde mi şimdi? Böyle uzayıp gidiyor. Bazen de yorum yapamıyorum çünkü insan henüz öğrendiği ya da hiç bilmediği bir konuda ne konuşabilir ki? Sadece çok fazla etkilendim, hepsi bu.
    * Açıklamalarda verilen ve beni çok şaşırtan bazı konulara da değinmek istiyorum. Mesela Müteşabih denilen harfler: Elif-Lam-Mim, Elif-Lam-Ra, Ya-sin gibi. Bunların anlamını sadece Allah’ın bildiğine değiniliyor.
    * Bakara suresinde 45. ayette şöyle bir şey var. Bir de sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin diye. Buna göre bir şeyi gerçekte istediğimizde Allah’a sığınır, sadece ondan yardım istersek oluyor. Şu uyuz olduğum Çabut Baba (!) türbelerine iyi bir cevap olmuş sanki. Gene devamında 186. ayette ise net çeviriyle “Dua Edenin Duasını Kabul Ederim” deniliyor.
    * Davud Peygamber zamanında Yahudilere, Cumartesi günü balık avlamaları yasaklanmış, sebebini bilmiyorum. Bu kavim helak edilmiş. Hem de 3 gün içinde. Tek bildiğim bunu araştırınca karşıma çıkan Eyke Halkı. Bunun dışında bir şey bilmiyorum.
    * Sihir yani Büyü, Bakara suresinde 102. ayette geçiyor. İnanmadığım bir konuydu, okuyana kadar. Yani varmış, yapılıyormuş, haram edilmiş, cehennem garantisi var ve bundan çok korktum. Zaten okurken acayip bir his oluştu içimde kitabı. Demek ki Arapçasını anlayarak okuduğumda kalbim dayanmayacak, zaten sıkıntılı. Böyle sihirdir, cindir, bunlar beni çok korkutan konular. Size de aynısı oluyor mu ya?
    * Mekke’de inen ayetlere ‘Mekki’ ayetler denilirken; Medine’de inen ayetlere ‘Medeni’ ayetler deniliyor. Mekki ayetler daha çok müşriklere yönelik, azap verici, tabiri caizse korkutucu ayetler olurken; Medeni ayetler ise Müminleri anlatan ve hüküm içerikli ayetler olarak sınıflandırılmış. Bir nevi Mekki ayetler için biraz ürkünç derken, Medeni ayetler için ferahlatıcı diyebiliriz.
    * Gelelim benim için çok mühim olan konuya. Bazıları Şuara suresinin 224. ayetinde bahsedilen “Şairlere ise, sapıklar tabi olur” ayetini çarpıtıp kendi işine geldiği gibi konuşuyorlardı. Bunu kendime sorun etmiş, bu böyle değildir diye içim içimi yemişti. Sonradan meselenin açıklamasına baktım ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki: Ka’b bin Eşref adlı Yahudi şair nasıl peygamberimize ve Müslümanlara hakaret içerikli şiirler yazıyorsa; bizzat Peygamber de Hassan bin Sabit’e, Müşrikleri şiirleriyle hicvetmesi için görev vermişti. Bunun birazını bölümümden aldığım İslam Tarihi dersinde, birazını Meal’de birazını da internette bulduğumu belirtmek isterim. Ortaya harmanladım. Umalım ki isimler karışmış yahut yanlış olsa da meselenin özü anlaşılabilir olsun.
    Son olarak şunu söyleyebilirim ki, okudum ve kendimi iyi hissediyorum. Bazı yerleri tabi gerçekten korkutucu geldi ama birçok tarihi bilgi görmek de mümkün. İşin bir de şu tarafı var ki herkes devrin değiştiğini, kötülükle mücadele edilemez olduğunu, herkesi kendi başına bırakmamız gerektiğini söylüyor. Ben buna katılmıyorum. Benim kendi dostlarıma sık kullandığım bir cümle vardır, yazmak buraya nasipmiş:
    “Dünyayı değiştiremezsiniz, kendi Dünyanızı güzelleştirin”
    Değişim, önce siz başlarsanız güzeldir. Önce kendiniz değişecek, güzelleşecek sonra da o güzelliği insanlarla paylaşacaksınız. En azından böyle kendi içimizde mutlu oluruz. Zaten önemli olan da bu huzur. Ahlak, sonradan öğrenilmez. Söyleyeceklerim bunlar. Gayet güzel bir kitaptı, mutlaka tavsiye ederim. İyi okumalar, iyi geceler dilerim. Esen kalın efendim..