• Şeyh Esad Efendi'nin eserlerinden 'Mektubat' ile 'Divan-ı Esad' isimli Farsça ve Türkçe şiir kitaplarını temin ve tetkik edebildik. Mektupları, hususî münasebet, şeriat ve tasavvuf mevzularında olup bu bahislerde dinî ölçülere sâdık bir irfan sahibinin konuşmakta olduğu hissini aldık. Şiirlerine gelince, bunlar, Şeyh Esad Efendinin nadir bir hassasiyet ve şiir kabiliyetine mâlik bulunduklarına delidir.

    Bir kaç misal verelim:
    Yetiş imdada ey Şahı Risalet ruz-u Mah şerde Benim bâr-ı günahım lûtf-u Şah-ı Embiya ister Ne âb-ı dideden rahat, ne ah-ı sineden imdad Benim bâr-ı günah ım lûtf-u Şeh-ı Embiya ister Nola bir kerre şâd olsun cemal-i bâkemalinde Ki kemter bendeniz Esad sana olmak feda ister.

    Ayrıca: Ne mümkün bunca âteşle şehid-i aşkı gasletmek Cesed âteş, kefen âteş, hem ab-ı hoşgüvar âteş Ben el çektim safa-y ı ü ârâm-ı canımdan Safa âteş, cefâ âteş, firar âteş, karar âteş.

    Bir yakınımızdan sağladığımız «Kenz-ül İrfan» isimli hadîs tercümelerinde ise aslî metne ve Osmanlıca büyük bir sadakat ve hâkimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız.

    Şeyh Esad Efendi ve Menemen mevzuunda son sözümüzü söylerken, tespiti gereken hak ve hakikat şudur ki, Şeyh Esad Efendi, kendi öz keyfiyeti bir yana, küfrün Islâmiyete yönelttiği kasda hedef kabul edilmiş olmak bakımından, üzerinde ehemmiyet ve hassasiyetle durulacak muhterem bir zat ve büyük bir din mazlumudur.
  • Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir

    Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,
    Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i
    Bir de fethi Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i
    Ankara Ankara
    Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
    Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
    Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
    Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
    Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?
    Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.
    Opera: içine dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir
    keman kutusu,
    Osmanlı Bankası davul;
    Ve Emlak Kredi'yle başlayan camdan metalden bir melodika
    ordusu:
    Dol (An) kara bakır dol!

    Biletim öldü;
    Gömleğim kirli.

    Ek yapıların ana yapıları böyle ezip geçmesinde
    Yoksa ölümcül bir beğeni de mi gizli?
    Ne derdi buna Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?
    Tiren kuşları daha Eskişehir'den başlayarak
    Çarpa çarpa bedenlerini kara vgonlara
    Can boyasıyla çizer portresinin ilk çizgilerini.
    Evliya Çelebi'ye kenti gezdiren rehberin de
    Sesi yeraltından geliyordu ve kemiktendi elleri.

    Bir kadın torbaya doldurulmuş gibi yürüyor
    Yine de, belli, içi içine sığmıyor.

    Büyük Millet Meclisi'ni hiç gözden kaçırmamakta
    O nereye giderse peşini bırakmayan Ankara Oteli:

    İş Bankası da kendine özgü bir humour'la süzüyor
    Şimdi biraz daha aşağıda kalmış Anıt-Kabir'i.

    İşe bak, dün humour sözcüğü için Fransevi'yi açtıydım,
    "Şetaret" diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:
    Ey şetaret bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya'ya!

    Ben öyle her şeye dikkat eden bir adam değilim,
    Ama biliyorum DÇM için Marmara Oteli'ne gideceğim
    Yakamda gizlilik rozeti, eh çobanıllık da caba;
    Vergi iadesi için de Stad Otel var,
    Paraşüt kulesini yukardan görmüş olursun ayrıca.

    Adını titizce saklayan bir sokak buldum
    Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
    Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
    Belki de oralarda bir yerdesin,
    Sen tavşan aralığı,
    Sen ağzımın tadı,

    Bir buluş gibisin!

    - Ağır ol Bay Düzyazı,
    Sen ancak uçağa binebilirsin!

    II.
    Ankara Ankara.
    Ey iyi kalpli üvey ana!

    III.
    Biliyor musun başkentim nedense
    Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,
    Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
    Ben acılarıma yeterince.

    Tek boynuzlu yapılar arasında
    İki katlı ve gözlüklü bir hayırevi
    Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
    Aşkım değilsen haber ver benzerimi!

    Her şey öyle yeni ki burda
    Kolunu kaldırsan yarının folkloruna katkı
    Ama ben budalalıklarla doldurdum
    Yıllarca bütün boş sayfalarımı.

    Şurda işte tam şu noktada Dede'nin
    İç çekişi Bach'ın soluk alışına karışıyordu,
    Bir kapıyı açtım ürktüm ve kapattım
    Bir milyon adam ayakta bira içiyordu.

    Kim kimdik o gün, unuttum şimdi,
    Yalnız buz gibi bir odada oturduğumuz aklımda,
    Hani o arsız sonbahar küçücüğü
    Gözündeki arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.

    Sen temiz hava saklı su

    Sen bayan Nihayet

    Sen bir mevsimin sanat eki

    Çeşmeler adın kokulu!

    IV.
    Hoparlörlerinde halı ve mevlithan
    Gri gözlerinde zararsız kırlangıçlar,
    Alnaçlarının ardında kirli kan,
    Önündeyse temiz ve vurulandan akan.

    Bugünün şarkısıdır ama yarın için
    Çıkan her kurşun patlayan silahlardan,
    Katılaş dur yukarda katılaştığın kadar
    Artık bir özel ad oldun ey Duman!

    Kooperatif evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!
    Alüminyum mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,
    Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorum
    Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri

    Şöyle mi derdi İlhan Berk:
    "Sevdiğim kadınlar yaşlandınız hepiniz
    Ama, inanın, yine de özlediğim sizlersiniz."

    Salah Birsel bu dizeleri şöyle geliştirirdi:

    "İsterseniz İlkyazın gazinosuna
    Hep birlikte garson girebiliriz."

    Aldı Cahit Sıtkı:

    "Özgürlüğümün bir parçası oldun artık
    Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın orda."

    Cahit Külebi:

    "O ozanlar var ya büyük ozanlar
    Biz yanarken çıkardığımız dumanlar."

    Evet, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
    Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
    Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun
    Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.

    Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı'nın kasabalısı,
    Ve içtiği rakı kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki
    Metin Altıok'a devredip masadaki yerini
    İnanılmaz biçimde bu kentten gittiydi.

    Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki
    Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına
    Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya
    Rengârenk kır çiçekleri gibi.

    - Şair arkadaş,
    Bir derdin mi var
    Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
    Ankara'ya gelmelisin.

    V.
    Yakındoğu'nun düpedüz İtalyancası: Farsça
    Yakındoğu'nun zengin Fransızcası: Arapça

    Yakındoğu'nun duru İngilizcesi: Türkçe
    Yakındoğu'nun dallı İspanyolcası: Kürtçe

    Yakındoğu'nun kırık Portekizcesi: Lazca
    Yakındoğu'nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme

    Yakındoğu'nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,
    Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de.

    VI.
    Ankara Ankara
    Müfettişler arasından geçiyor tiren
  • Karaman Kalesi

    Lisedeyken ders kitaplarındaki “Anadolu Beylikleri” konusu ilgimi çekerdi. İçeriği değil, üstünkörü geçilmesi. Hem bazı adlar da çok dikkat çekiciydi, “Germiyan” gibi. Kürtçede “kışlak” anlamına gelen germiyan, Kerkük taraflarındaki büyük Germiyan aşireti gibi Soranca lehçesinin bir ağzının da adıydı. Son yıllarda Amasya Valiliği’nin sitesine koyup ardından kaldırdığı “Amasya Tarihi”ndeki Amasya Şadîleri anlatısı, Mevlana’nın “Mesnevî”sinde Konya çarşısında Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe konuşulduğunu söylemesi, Paul Wittek’in Menteşe Beyliğinin Kürtlerle bağlantısını kurması gibi çok sayıda metin ve değini, resmî tarihin yaygın anlatısını iyice bozdu.

    Geçen hafta devleti hâlâ Osmanlılar yönetiyor demiştim. Bir ek yapmak lazım, tarih bölümlerini de Osmanlılar yönetiyor. Bu anlamda Osmanlı resmî tarihi tekrar ediliyor. Hatta Osmanlılardan daha Osmanlıcı olduklarını bile ileri sürebiliriz. Osmanlı tarihçilerinin mitik anlatılarını yeterli görmeyenleri var çünkü.

    Osmanlı tarihçileri 19’uncu yüzyılda Osmanlı hanedanı için kurucu ve mitik ata arayışına giriştiklerinde iki Süleyman Şah’la karşılaştılar. Onlardan biri şimdilerde türbesi oradan oraya taşınan Süleyman Şah’tı. Osmanlı tarihçileri onu seçtiler. Diğer Süleyman Şah ise, yeni Osmanlıcı tarihçilere kalırsa Osmanlı sancağını Rumeli’ye diken ilk kişiydi. Ama 19’uncu yüzyıl Osmanlı tarihçileri, bu bayrak dikişin Bizanslılarla yapılan bir antlaşma sonucu gerçekleştiğini biliyorlardı.

    Kendini Ertuğrul’a bağlama ise, yeni Osmanlıcıların fikri olmalı. Zira Osmanlı tarihçileri Ertuğrul’a malum dizideki rolü biçmediler hiç. Elbette en az Osmanlı tarihçiliği kadar resmî tarihçilik içinde değerlendirilebilecek Karaman tarihçiliğinde ise Ertuğrul, sıradan ve etkisiz bir aşiret lideri olarak resmedilir.

    Karaman tarihçiliğinin önemli metinlerinden biri, Şikârî’nin “Karamannâme”sidir. Şikârî’nin 13 ve 14’üncü yüzyıllardaki Anadolu tasviri, yeni Osmanlıcıların Anadolu Beylikleri anlatısından epey farklı. Selçukluların Anadolu’ya gelmesiyle başlayan metin, Osmanlıların Anadolu’da hâkimiyet kurması ile tamamlanıyor. Dolayısıyla sosyal bilimcilerin II. Mahmut dönemine irca edip vurgulamaya pek bayıldıkları merkezîleştirme siyasetini söz konusu döneme taşımak mümkündür.

    Karamannâme’de Anadolu Yunanlıları olan Rum toplulukları, Bizans beyleri, Arap, Ermeni, Kürt, Moğol, Oğuz, Pontus ve Türkmen beylikleri iç içedir. Sürekli olmayan ittifaklar ile sürekli olan çatışmalar içinde geçen birkaç yüzyılı görürüz. Kitapta Dulkadir, Eşrefoğulları ve Germiyanoğulları beyliklerinde Kürtlerin ağırlığını görürüz. Yine kitaba göre orijini Moğol-Türk olan Eretna beyliği sonradan Sivaslı Kürtlerin hâkimiyetine geçer. Eh böyle bilgiler var ise kitabı saklamak da lazım! Öyle de oluyor.

    Metnin kitap olarak ilk baskısı 1946’da, Konya Halkevi yayınları arasından çıkmıştır. Yayına hazırlayan isim, Mesut Koman. Ancak metinde Kürtlerle ilgili olan bölümler ayıklanmıştır. 2001’de bu kez Metin Sözen ve Necdet Sakaoğlu, Konya Valiliği için kitabı yayıma hazırladılar. Sedat Ulugana ise, ayıklanan bu bölümleri, 2013’te “Anadolu’da Kürdistan Orduları: Şikari Metinleri XIII.-XIV. Yüzyıl” adıyla yayımladı.

    Sözü edilen kitabın sözü edilen nüshası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Konya Valisi olan Cemal Bardakçı tarafından Konya’ya getirilmiştir. Kendisinin daha önce Bitlis Valisi olması nedeniyle metnin Bitlis’ten taşındığı ileri sürülebilir. Zaten Konya, Kürtlerle ilgili metinlerin toplandığı bir yer olarak dikkati çekiyor. Hatırlanırsa, Batman’da gerçekleşen sel olayında tahrip olan bir camideki elyazmaları ve kıymetli kitaplar da Konya’ya taşınmıştı. Diğer pek çok ildeki elyazmaları da buraya taşınıyor. Hatta Sabah Kara yıllar önce Baba Tahir Uryan’ın “Dubeytî”lerini de Konya’da bulup yayımlamış ve günümüz Kurmancîsine çevirmişti.
  • ’Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
    Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk’’*
    (İştiyâk derdini şerhedebilmem için, ayrılık acıları ile şerha şerhâ olmuş bir kâlp isterim.)

    Gözyaşlarını tartan oldu mu hiç?
    Kaç yıl eder, ruhu şakaklardan seyreden bir keder? Karanlıkta yastığın hangi ipliğinden sızacagını iyi bilen, tamı tamına iki damla, 'düşmekten' nasıl kurtulur?

    Gözyaşlarınıza ağladınız mı hiç?Kirpikleriniz ellerinden kayıp giden serinliği yanaklarınıza ‘affet’ terennümüyle salıverdi mi?

    Bu ferahlık, sonsuzluğa kanaat etmekse eğer, sır'rın burdan dönüşü yok!..

    Dâgzâr olmadan, kalbi narın esvabına sarmadan, hüsranın zemzeminden hissedar olmadan, ne didene cefa eyle, ne de o zehri ruhsara sun!..

    Yaman Dede, asıl adı ‘Diyamandi’
    1887’de, yani 1 asır ,31 yıl evvel Talas’da Dünyaya geldi.
    Müslüman bir ailenin çocuğu değildi Diyamandi, öğrenimine Rum Ortodoks mektebinde başladı.Kastamonu İdadi (Lise) sini(1901)ve ardından İstanbul Hukuk Fakultesi(1909)’ni bitirdi ve 25 yıl avukat olarak görev yaptı.Sonra ki yıllarda ögretmenliğin o sarnıcı billurlaştıran sahnesinde, körpe dimağları susuzluktan kurtarmaya azmetti ve çesitli okullarda Edebiyat, Türkçe ve Din Kültürü derslerine girdi..

    Ruhuna ateşi düşüren, Mevlana’nın katrede bir âlem, âlemde bir katre olma recasıydı. Mesnevi derslerini almaya başladığında liseden birincilikle mezun olmuş bir delikanlıydı.

    Hidayete yükselişini naif bir maharetle şöyle anlatıyor;

    "Hidâyet nurunun alevden damlalar halinde gönlüme akması, sultanlar güzelinin (Hz. Mevlana) tatlı ve mübarek ismini işittiğim andan itibaren başladı. Ondan sonraki merhaleler baş döndürücü bir hızla birbirini takip etti.Merhalenin hangisinde oldum de,yeni bir alemde dogdum bunu ben de bilmiyorum."

    Sonra ki yıllarda Diyamandi, artık ‘Yaman Dede’ adıyla anılan bir derman duasıydı…

    ‘’Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.’’ Diyor Yaman Dede ve ibadetin kemendine öyle sıkı sarılıyor ki, artık Onun için yanmak, kendinde olmak, kendinde olmak O’nun divanına sızlayarak, inleyerek varmaktan başkası değil…

    Namaz… Hakikatin o yoktan vareden, vahdeti vücud mertebesine yükselten ve bütün bir kainati bir saman çöpüne izhar eden seferin adıdır artık…

    Ve Peygamber Efendimiz… Öyle üryan bir aşkla ve alaimi bir firakla severki O’nu; Sanki insan yalnız bu sevgiyi anlasa, bu emsalsiz özlemi idrak eylese bir lûtfu şahaneye mazhar olacak gibi…

    Ahmet Kahraman şöyle söze dokuyor bu hali:
    “Yaman Dede 1959-1960 döneminde Farsça dersimize geliyordu. Bir gün dersler bitti, okuldan çıktık. Taksim’e doğru gidiyorum. Alman Sefareti civarında bir mescit var. İşte oradan yukarı doğru tek başıma gidiyorum. Bir baktım Yaman Dede, mescidin duvarına yaslanmış, son nefesini verir gibi bir hali var. Halsiz, mecalsiz, başı hafifçe sağ öne düşmüş, boynu bükülmüş, öyle duruyor. Hemen koşarak yanına gittim ve: ‘Hocam, hayırdır, geçmiş olsun neyiniz var, hasta mısınız?’ dedim. Baktım Hoca ağlıyor. ‘Hocam niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi?’ dedim. Şöyle çok ince, çok tiz, çok gevrek, ipil ipil dökülen bir sesle:
    ‘Hayır yavrum hayır!’ dedi. Resulullah (a.s) aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecâlim kalmıyor, ya bir yere dayanmam gerekiyor veya oturmam icap ediyor. "

    Eser Yaman Dede'nin şiirlerini, anılarını ve hayatını okuyabileceğiniz en güçlü kaynak bana kalırsa.Anlatımı öyle lezzetli ki, okuduktan sonra da hep bakmak isteyeceğiniz ender kitaplardan.Kitaplığımda en çok okuduğum kitaplar rafında yer alacak dâima...

    Yaman Dede, 75 yaşında 3 Mayıs 1962 Perşembe günü Hakk’a kavuşur.
    Yaman Dede’nin kabr-i şerifi, İstanbul’da Karacahmet mezarlığında bulunmaktadır. Mezar taşı üzerinde şunlar yazılıdır:

    Huvel Baki
    Mevlana Aşıkı Yaman Dede
    Hakk’a kavuşmak için
    ircii emrine etti itaat.
    1304 - 3.5.1962

    Tasavvuf bilmek işi değil; duymak ve olmak işidir madem.Ya Rabb bizi oldur ve kalplerimize her lahza yanmak istidadini duyur…

    GÖNÜL HUN OLDU ŞEVKİNDEN

    Gönül hun oldu şevkinden boyandım ya Resulallah,
    Nasıl bilmem bu nirana dayandım ya Resulallah,
    Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Resulallah,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen,
    Muazzam bir sehasın sen, dilersen rehnumasın sen,
    Habib-i kibriyasın sen, Muhammed Mustafa'sın sen,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Gül açmaz çağlayan akmaz ilahi nurun olmazsa,
    Söner alem, nefes kalmaz felek manzurun olmazsa,
    Firak ağlar, visal ağlar ezel mesturun olmazsa,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah.....

    Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam,
    Yanar dağlar yanar bağrımda ummanlardan nem duymam,
    Alevler yağsa göklerden, ve ben messeylesem duymam,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Erir canlar o gül buy-i revan bahşın hevasında,
    Güneş titrer yanar didarının bak ihtirasında,
    Perişan bir niyaz inler hayatın müntehasında,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah........

    Ne devlettir yumup aşkınla göz rahında can vermek,
    Nasip olmazmı sultanım haremgahında can vermek,
    Sönerken gözlerim, asan olur ahında can vermek,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Boyun büktüm perşanım bu derdin sende tedbiri,
    Lebim kavruldu ateşten döner payinde tezkiri,
    Ne dem gönlün murad eylerse, taltif eyle kıtmiri,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah...

    Yaman Dede


    Hûn: Hor ve zelil olmak
    Şevk: Arzu
    Nîrân: Nurlar, ateşler
    Bezm:Sohbet meclisi
    Figân: Bağırıp, çağırma
    Cemâl: Güzellik, yüz güzelliği
    Ferah-nâk: Neşeli, sevinçli
    Muazzam: Büyük
    Sehâ: Cömertlik
    Reh-nümâ: Yol gösteren
    Habîb-i Kibriyâ: Hz. Peygamberimizin özel sıfatlarından
    Felek: Gök, devir
    Manzûr: Bakış
    Firâk: Ayrılık
    Visâl: Kavuşma
    Mestûr: Örtü
    Bûy: Koku
    Revân: Giden
    Dîdâr: Görünme, yüz
    Müntehâ: Sona erme
    Messeylesem: Dokunsam
    Haremgâh: Kişinin kendisine özel, herkesin giremedigi yer
    Âsân: Kolay
    Leb: Dudak
    Pây: Ayak, takat, iz
    Taltîf: İltifat, değer

    {*Mesnevi }

    Feyizli Okumalar...
  • Kürtçe Dili , Lehçeleri ve Dünya Dil Grubundaki Yeri

    Kürtçe, Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İrani kolunun kuzey-batı İrani grubuna ait bir dildir. Kürtçe, dünyada tahminen 40-50 milyon insan tarafından konuşulmaktadır.

    Bu dil grubunda yer alan bazı dilleri şöyle sıralayabiliriz:
    Farsça, Kürtçe, Belucice, Osetçe, Yexnubçe, Peştûca, Pamirce vd.

    Kürt dilinin yerinin iyice bilinmesi için dilleri sınıflandırmakta yarar var.


    Dillerin Sınınflandırılması ve Kürtçe

    a) Biçim bakımından diller

    Dilbilimciler biçim açısından dili üç gruba ayırırlar.
    1) Tek heceli diller: Çin ve Tibet dilleri bu grupta yer alır.
    2) Sondan eklemeli diller: Türkçe ve Macarca bu grupta yer alır.
    3) Bükümlü diller: Bu grupta Hint-Avrupa ve Sami dilleri yer alır.

    Akrabalık ilişkilerine göre diller

    Akrabalık ilişkilerine göre diller beş gruba ayrılır.
    1) Hint-Avrupa dil grubu (İngilizce, Fransızca, Kürtçe, Farsça).
    2) Sami dil grubu (Arapça, İbranice, Akatça).
    3) Bantu dil grubu (Orta ve Güney Afrika dilleri).
    4) Çin dilleri (Çin ve Tibet).
    5) Ural-Altay dil grubu (Fince, Macarca, Uygurca, Türkçe, Moğolca).


    Dilbilimcilerin çalışmalarından, genel olarak Kürtçenin başlıca dört lehçeye
    ayrıldığını görmekteyiz:

     

    KÜRTÇE DİLİNİN LEHÇELERİ

    Kürtçenin lehçeleri konusunda birçok ayrı görüş bulunmaktadır. Özellikle de Kürtlerin varlığını ve dillerini kabul etmek istemeyenler, bütün Kürtçe şive ve ağızları lehçeymiş gibi göstermektedirler. Hatta bu çevreler bazen Kürtçe lehçelerin ayrı diller olduklarını bile ileri sürerler.

    Oysa bu konu uzun zamandan beri Kürdologlar ve dilbilimciler tarafından aydınlatılıp
    tanımlanmıştır.

    • Daha 16. yüzyılda Şerefxanê Bedlîsî, Şerefname7 adlı tanınmış eserinde, Kürtçe
    lehçeleri şöyle sıralamıştır:
    1) Kurmanci
    2) Lori
    3) Kelhûri
    4) Gorani.
    • 1836-37 yıllarında Kürt etnografyası üzerinde çalışmalar yapan G. Girvinli’ye göre
    Kürtçe iki gruba ayrılır: Aşağı Kürtçe, yukarı Kürtçe.
    • Peter Lerch (1857-58) Kürtçeyi beş lehçeye ayırır: Zazaki, Kurmanci, Kelhûri,
    Gûrani ve Lûri.
    • E. B. Saane, Gramer of Kurmanji or Kurdish Langauge (1913) adlı eserinde,
    Kürtçeyi üç bölüme ayırır: Aşağı Kurmanci, yukarı Kurmanci ve Lori-Zazaki (Hewrami ve
    Gorani)8.
    • Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler9 adlı çalışmasında,
    Kürtçeyi beş lehçeye ayırır: Kurmanc, Zaza, Soran, Goran ve Lor. Gökalp bu lehçelerin
    kadim Kürtçeden çıktıklarını söyler.
    • Dr. Mac Kenzie, Kürtçeyi üç gruba ayırır: Kuzey grubu, orta grup ve güney grubu.
    • Kürt dilbilimci Cemal Nebez de Kürtçeyi dört gruba ayırmaktadır. Kuzey Kürtçesi,
    orta Kürtçesi, güney Kürtçesi ve Gorani-Zazaki.
    • Alaedin Secadi, Destûr û Ferhengî Kurdî, Erebî û Farisî adlı eserinde Kürtçeyi
    Behdinan Kürtçesi ve Sorani olarak iki bölüme ayırıyor.
    • Dr. Kemal Fuad’a göre ise Kürtçe dört lehçeden oluşur: 1) Batı Kürtçesi (yukarı), 2)
    Doğu Kürtçesi (aşağı), 3) Güney Kürtçesi 4) Zazaki-Gorani.
    • Fuat Heme Xurşid, Zimanî Kurdî, Dabeşbûnî Cografyayî Diyalêktekaniy adlı
    yapıtında Kürtçeyi şöyle sınıflandırır: 1) Kuzey Kürtçesi, 2) Orta Kürtçe, 3) Güney Kürtçesi,
    4) Gorani.
    • Emir Hesenpûr’un10 National and Language In Kurdistan (1918-1985) adlı eserinde
    ise Kürtçe lehçelerin sınıflandırılması şu şekildedir: Kurmanci, Sorani, Hewrami,
    Kırmanşahi.

    SONUÇ

    Bu dilbilimcilerin çalışmalarından, genel olarak Kürtçenin başlıca dört lehçeye
    ayrıldığını görmekteyiz:
    1) Kurmanci (Kırdasi),
    2) Orta Kurmanci (Sorani),
    3) Zazaki - Kirdkî - Kurmanckî - Gorani (Hepsi eş anlamlıdır.)
    4) Lorani.


    Kuzey Kurmancisi (Kurmanci) ve güney Kurmancisi (Sorani) başlıca iki lehçedir. Bu iki lehçenin zengin bir yazılı edebiyata sahip oldukları kabul edilir. Son dönemlerdeKırmancki (Zazaki) lehçesi de yazılı bir edebiyata doğru adım atmaktadır.

    Kürtçe lehçeler içinde en çok konuşulanı Kurmancidir. Kürtlerin yaşadıkları bütün bölgelerde bu lehçe konuşulmaktadır.

    Türkiye’de sadece Kurmanci ve Zazaki lehçeleri vardır.
    Lehçeler konusunda karmaşıklık çoğu kez adlandırmadan kaynaklanmaktadır. Örneğin,
    kuzey Kurmancisine Irak’ta yaşayan Kürtler Behdıni, İran’da yaşayan Kürtler ise Şıkaki
    derler.

    Aşağı Kurmanci (Sorani) için yalnızca Kurmanci ya da Sorani denir. Aynı karışıklık Kurmancki (Zazaki) için de söz konusudur. Bu lehçe için, Kırmancki, Dımıli, Dêrsımki, Sobê vb isimler kullanılmaktadır. Hewrami için de Gorani ismi kullanılmaktadır. Oysa yukarıdaki örneklerde izah edildiği gibi, bütün araştırmacıların üzerinde hemfikir oldukları adlandırmalar Kurmanci, Kırmancki ve Kırdki’dir. Diğer adlar bölge ve aşiret adlarıdır.

    Kürtçe, bugün Türkiye, İran, Irak, Suriye, Sovyetler Birliği, Lübnan gibi değişik devletlerin sınırları içinde yaşamakta olan Kürtlerce konuşulur. Kürtçe Irak'ta resmi dil olarak tanınmıştır.

    Kaynak : İstanbul Kürt Enstitüsü 
  • Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı-Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır.

    1908 Temmuzu’nun sonunda “Hürriyet Kahramanı” olarak Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey’in adı sahneye çıktı. O tarihlerde doğan çocuklara birçok aile “Enver” ve “Niyazi” adlarını koydular. Rumeli ordusu Sultan Hamid’in rejimine karşı ayaklanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti asker ve sivillerin kurduğu askeri kuralların hâkim olduğu bir siyasi partiden çok ihtilalci bir komitenin disiplin ve kurallarına sahipti.

    27 YAŞINDAYKEN ‘HÜRRİYETKAHRAMANI’

    Enver Bey cemiyetin ilk mensuplarındandı. 23 Kasım 1881 doğumludur. “Hürriyet Kahramanı” olarak ismi vatanın dört köşesine yayıldığında sadece 27 yaşındaydı. Seçkin sınıftandı. 7 Mart 1905’te yüzbaşı oldu, 13 Eylül 1906’da mümtazen terfi ederek binbaşılığa yükseltildi. Rumeli’yi kaynatan Bulgar, Makedon, Arnavut ve Rum çetelerine karşı giriştiği askeri harekâtta daima başarı gösterdiğinden Mecidi ve Osmani nişanlar ve altın liyakat madalyasıyla ödüllendirilmişti. Bu dönemin içinde imparatorluk için hayatı pahasına kesin mücadele kararına ulaştığı ve bütün münakaşalara rağmen Türkçülük ile İslamcılık arasında gidip gelen bir milliyetçi düşünceye sahip olduğu anlaşılıyor.

    ALMAN ORDUSUNA HAYRAN OLDU AMA ANLAYAMADI

    5 Mart 1909’da seçkin bir subay olarak Berlin Ataşemiliterliği’ne tayin edildi. Yabancı askeri ataşeler ve Alman komutanlar kadar imparatorun çevresinde dahi tanındı. Farsça ve Rusça bilen, mükemmel resim yapan bu ataşenin Fransızcası da mükemmeldi, Almancasını çok çabuk ilerletmiştir. Hatta rivayete göre Kayzer Wilhelm’in ailesine mensup prensler ve prensesle yakın dostluğu da vardı. Her halükârda Alman İmparatoru’na da, ordusuna da, bürokrasisine de hayran oldu. Ne var ki Avrupa diplomasisinin kaynadığı bu bölgede dahi, bütün İttihatçılar gibi bu sanatın gereğini, gücünü ve önemini yeterince anlayamadı. Bu hayranlıkta bir haklılık var. Britanyalı askerler dahi bahriyeleri hariç Alman kara ordusunun hayranıydılar. Lakin bu hayranlığı bir meslek düşüncesi olarak tutmak zor. Çok az asker bunu başarabilmiştir. Fransızların Mareşal Joseph Joffre’si ve gelecekteki Mareşal General Ferdinand Foch, Rusya’da son başkomutan olan, halk çocuğu General Aleksei Brusilov kategorisindekiler gibi Alman fenni askeriyesini takdir eden ama tenkit ve ondan uzak durmayı da bilenler çok azdır.

    ÜSTÜN GÖRÜNENİN ZAAFINI BULAMADI

    Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır. Trablusgarp savunmasında başarılı bir örgütçü olduğu görüldü. Trablusgarp’ın Sunîsileriyle gayet iyi anlaştı. Maalesef harp içinde Cemal Paşa da böyle bir vasıf olmadığından Arap ileri gelenlerini anlayamamıştır. Halbuki Kût’ül-Amâre komutanı olan Nureddin Paşa (o tarihte albay) veya Yemen’deki isyanı bastırmakla görevli Ahmet İzzet Paşa yerli Arapları anlayıp onlarla anlaşabilme kabiliyetini gösterdiler.

    ÇOK FAZLA SÜRATLE HARBİYE NAZIRI OLDU

    Balkan Savaşı’ndan sonra, Balkan devletlerinin arasındaki nefreti görüp stratejik bir ustalık ve atılımla Bulgarların elindeki Edirne’yi kurtarmasıyla ünlenen, takdir edilen Enver Bey miralaylığa terfi etti. Henüz 31 yaşındaydı. İttihat ve Terakki idareye hâkim olmuştu. Bu arada Mahmud Şevket Paşa’nın katliyle boşalan Harbiye Nazırlığı’na Yemen’den başarıyla dönen Ahmet İzzet Paşa’nın tayin edilmesine rağmen parti Enver’i 6 ay zarfında mirlivalığa (tuğgeneral) terfi ettirdi. Hak ettiği bu rütbenin üstüne çok fazla süratli bir terfi daha geldi; makamdan alınan Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı yapıldı.

    SARIKAMIŞ, BURUKLUĞU TEPKİYE DÖNÜŞTÜRDÜ

    Bu hareket orduda Enver’in aleyhinde ilk burukluğa neden oldu. Sarıkamış, 1. Cihan Harbi’ndeki ilk önemli harekâttır. Başarısızlık bu yüzden Enver’e karşı bu burukluğun tepkiye dönüşmesine neden oldu.

    RUSLARI BOMBALAMA ALMAN OYUNU DEĞİLDİ

    Cihan Harbi kapıdaydı. Ocak 1914’te Harbiye Nazırlığı’na ilave olarak birkaç gün içinde genelkurmay başkanlığını da üstlendi. Orduda da yenilenme ve dirilme harekâtını başardı. Muhtemelen bu reform Türkiye İmparatorluğu’nun I. Harp’te tarafsız olarak kalmasını, hiç değilse harbe geç katılım dolayısıyla İtilaf devletleri yanında yer almasını sağlayabilirdi. Cihan Harbi’nde Alman taraftarlarını ve ittifakını sadece Enver Paşa’nın Almancılığına bağlayamayız. İtilaf devletleri Türkiye’nin ittifak teklifini reddetmişlerdi. İngiltere’nin zırhlı gemilerin ve peşin ödenen paranın üstüne oturarak rastlanmadık bir dolandırıcılık sergilemesi kamuoyunun nefretini kazanmalarına sebep oldu. Britanya İmparatorluğu’nun tarihi politikasını değiştirerek Rusya’yı yanına alması Almanya’ya karşı duyduğu panikle ilgilidir. Ne var ki Enver Paşa Almanya ile ittifaka erken girmişti. Bize sığınan iki Alman zırhlısının (Goeben ve Breslau) Yavuz ve Midilli adını aldıktan sonra Rusya Karadeniz sahillerini bombalamaları Alman oyunu değildir. Bu emri verenler Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dır.

    SAKARYA’DAN SONRA MÜDAHALEYE KALKIŞTI

    Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya Çarlığı bu savaş için hiç hazırlıklı değildi. Zaten hiçbir devlet de hazırlıklı olduğunu iddia edemez. Savaş her ülkeyi belirli ölçüde yıktı, savaş kabinesinin ve Enver Paşa’nın Türkiye’nin çektiği sıkıntıdan tek başına sorumlu olmayacağı açık. Hatta bu arada Çanakkale Savaşı’nda iaşenin diğer cephelere göre düzgün olduğu gibi örnekler de var. Şehit ailelerinin sıkıntı çekmesi mümkün mertebe önlenmişti. Fakat Türkiye her şeye rağmen feci bir buhranın içine düştü. Eski dünyanın düzeni altüst olmuştu. Harbin sonunda İttihat ve Terakki’nin üyeleri yeni düzenden ve adil bir yargılamadan emin olmadığı için ülkeyi terk ettiler. Enver Paşa yeni idealler ve ülküler peşindeydi. Anadolu mücadelesine Sakarya Zaferi’nden sonra müdahale etmeye çalıştı. 13 Eylül 1921’den itibaren Türkiye’nin hem içte hem de dıştaki gücü arttı. Sakarya Savaşı’nı kazanan Anadolu’nun Enver’e muhtaç olmadığı açıktı. İçerideki bazı taraftarları onu boşuna ümitlendirdiler veya bu mücadelenin devam ettirilmesi için cesaretlendirdiler. Oysa Anadolu hükümeti artık son meydan savaşına ve taarruza hazırlıklarını gizlice tamamlamıştı.

    KIZIL ORDU’YA KARŞI ÖN SAFTAŞEHİT DÜŞTÜ

    Enver Paşa Batum’dan içeri sokulmadı. Artık Sovyetler için de istenmeyen bir kişilikti. Örgütlediği Basmacı Hareketi modern Orta Asya’nın tarihindeki en önemli olaydır. Sovyet Kızıl Ordusu’nun savaş tarihinde en önemli ve zorlukla bastırtılan hareketlerden biri olduğu resmen açıklanmıştır. Bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesinde Abıderya köyünde karargâhını kurmuştur ve 4 Ağustos 1922 günü maiyetindeki savaşçılarla bayramlaşırken başlayan ani Rus baskınına karşı adeta ön safta atıldığı ve şehit düştüğü malum. Abıderya köyündeki Çegan Tepesi’ndeki mezarı adeta Sovyet döneminde bile ziyaret edilen bir türbe gibiydi. Mezarın Türkiye’ye, Abide-i Hürriyet’e nakli ne derecede isabetli olmuştur bilemiyoruz. Ne de olsa yerinde bir tarihi dönemin ve bir savaşçı neslin anısı olarak bulunması daha isabetli olabilirdi.

    EŞİNE AŞIK BİR DÂMÂD-I ŞEHRİYÂRİ

    Enver Paşa 1914’te Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı ve Sultan Abdülmecid Han’ın torunu, tabii Sultan Reşad ve Vahdeddin’in yeğeni Naciye Sultan’la evlendi. “Dâmâd-ı Şehriyâri”, yani hükümdar damadı olmuştu. Hırslı bir subayın kariyer evliliği gibi gözükebilir ama doğrusu çocukluktan henüz çıkan Sultan’ı bu genç subay çok sevdi. Hayatının sonuna kadar vatanından uzakta savaşırken dahi ona yazdığı mektuplar son zamanlarda Murat Bardakçı tarafından yayınlandı. Bu aşk, paşanın idealleri ve bunları eşiyle paylaşması Türk hayatı için bir yeniliktir.
    Ilber Ortaylı
  • Yakındoğu'un düpedüz İtalyancası: Farsça
    Yakındoğu'nun zengin Fransızcası: Arapça

    Yakındoğu'nun duru İngilizcesi: Türkçe
    Yakındoğu'nun dallı İspanyolcası: Kürtçe

    Yakındoğu'nun kırık Portekizcesi: Lazca
    Yakındoğu'nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme
    Cemal Süreya
    Sayfa 169 - Yapı Kredi Yayınları