• 80 syf.
    ·2 günde·2/10
    Schopenhauer'in kadın düşmanı olduğunu düşünen insanlara sesleniyorum: Haklıymışsınız... Bekliyordum bir şeyler; ama bu kadar kadınları yermesini, aşağılamasını ve hor görmesini beklemiyordum. Beğeni kasmak için süslü cümleler kurmak amacında değilim. Kurmayacağım da. Sadece bazı konulara dikkat çekip gideceğim. Özellikle dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var: Schopenhauer ölmüş olabilir; ama onun felsefesine yakın insanlar hala çevremizde "modern beyefendiler" olarak dolaşmaya devam ediyor...

    Normalde Schopenhauer'i severim. Düşüncelerini de savunurum. Zaten sevmiyor olsam 4 kitabını neden okuyayım... Ama savunduğum düşüncelerinin dışında, kadınlar, aşk, evlilik ve cinsellik üzerine tespitlerinin yer aldığı bu kitabını hiç sevmedim. Zira Schopenhauer'e göre;

    - Kadınlar zihinsel olarak erkeklerden aşağıdır.

    - Kadınlar bedensel olarak erkeklerden aşağıdır.

    - Kadınlar her zaman çocuksu, uçarı ve dar görüşlüdür.

    - Kadınların ciddi bir şekilde dikkat ve emek sarf ettikleri tek şey, aşk, sevdiklerinin gönlünü kazanma, yahut giyim kuşam, cilt bakımı, dans etme ve bunlarla bağlantılı olan her şeydir.

    - Doğa kadınlara kendilerini korumaları ve savunmaları için ikiyüzlülük yahut riyakarlık yeteneği vermiştir. Dolayısıyla ikiyüzlülük ve riyakarlık onlarda doğuştandır.

    - Kadınların var olma sebebi, insan soyunun sürdürülmesidir.

    - Kadınlar ne müzik ne şiir ne de güzel sanatlar için gerçek anlamda bir duygu ve duyarlılığa sahip değildirler.

    - Kadınların amacı erkeği elde etmektir.

    - Kadın ve erkek hukuksal anlamda eşit olmamalıdır. Şahitlikleri bir tutulamaz.

    - Erkekler çokeşlli bir hayat sürebilir. Fakat çokeşlilik kadınlara göre değildir.

    - Kadınlar erkekler gibi mirasçı olamamalıdır.

    - Kadınlar fıtraten itaat etmek için yaratılmıştır, bir efendiye ihtiyaç duyarlar.

    Yukarıdaki cümleler, art niyetli bir şekilde kitaptan çekilip önünüze servis edilmiş cümleler değil. Schopenhauer, bu cümleleri savunuyor. Hatta birkaç basit örnekleme yaparak kendini haklı çıkarmaya da çalışıyor. Fakat insan ilişkileri, birkaç basit örnekten yola çıkarak neticeye varılacak bir ilişki çeşidi değildir. Bu ilişki karmaşıktır. Birçok değişken vardır. İnsanları bir takım davranışlarda bulunmaya iten milyonlarca sebep, psikolojik durum ve toplumsal şartlar vardır. Basit birkaç örnek göstererek, kadınlar erkeklerden daha dar görüşlü demek bence sığ bir bakış açısıdır...

    Hatta biraz daha ileri gideceğim, bana göre, kadına yönelik şiddetin, tacizin, tecavüzün, kısacası kadına yönelik her türlü olumsuz eylemin temelinde yatan düşünce şekli tam olarak budur. Dikkatinizi çekmiştir, kadına yönelik olumsuz eylemlerde bulunan insanların çoğunda kadını küçük görme, hor görme, kendi üremesi için kadını araç olarak görme, evde oturan basit itaatkar yaratıklar olarak görme vs. vardır. Bu sebeple Schopenhauer'e ve Oscar Wilde'a geçmişte yazdıklarından dolayı bugün kızalım; fakat günümüzde böyle düşünen zavallıları da yerden yere vurmaktan çekinmeyelim.

    Kitabın ikinci bölümünde ise Schopenhauer, "aşk" teması üzerinden evlilik, tekeşlilik/çokeşlilik, üreme gibi konulardaki düşüncelerini dile getirmiş. Tabii bu düşünceler de bir hayli çağ dışı düşünceler. Günümüzde bu düşüncelerin pek yeri yok. Zira ona göre, aşk bir içgüdüdür ve amaç tamamen gelecek neslin oluşturulmasıdır. Evlilik ve cinsellik, gelecekteki insan soyunun teminatıdır... Yani ona göre evlenip de çocuk yapmayan insan doğaya aykırı davranmaktadır. Maalesef Schopenhauer'in bu konulardaki düşüncelerini insanlarda uygulanamayacak bir düşünce şekli olarak görüyorum.

    Ayrıca Schopenhauer'in kadın-erkek ilişkilerinin tümünü üreme ve gelecek neslin yetiştirilmesi açısından ele alması, "haz" kavramına hiç değinmemesi beni bir hayli şaşırttı. Zira insanı bu konularda yönlendiren en önemli hissin haz olduğunu düşünüyorum. Haz olmadan Schopenhauer'in bahsettiği hiçbir şey gerçekleşmez. Salt üreme ve gelecek nesli oluşturma fikri bile insandaki hazzın kaçması için yeterlidir. Hazzın kaçması da çok tehlikelidir. Zira kaçan hazzı yerine getirmek neredeyse imkansızdır.

    Baştan sona Schopenhauer'i yerden yere vurdum; ama şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Adam yaklaşık 200 yıl öncesinin şartlarında bu düşünceleri dile getirmiş. Aynı şekilde Oscar Wilde de onun gibi 200 yıl öncesinden kadınlarla ilgili olumsuz tespitler yapmış. Tabii bu demek değildir ki, yazdıklarında, düşündüklerinde haklıdırlar... Fakat eleştirirken de dönemin şartlarını, toplumsal yaklaşımları, yazarın psikolojik durumunu, kadınlarla ilişkilerinde geçirdiği travmaları göz ardı etmememiz gerekir.

    Bizim asıl dikkat etmemiz gereken, günümüzde hala böyle düşünen, 200 yıl geriden gelen insanların olmasıdır. Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • ...ikide bir oradan oraya gitmek,
    yeni yeni arkadaşlar edinmek zorunluluğu ona ağır geliyordu, aile içi nezaketi ise riyakârlık olarak niteliyordu.
    Ben, karanlık duygudurumlarıyla amansız savaşlara daha ileri yaşlarda başladığımdan olacak, onunkinden daha iyicil, daha az tehditkâr ve bana sorarsanız maceralarda dolu harika bir dünyada bir süre daha yaşama olanağını buldum. Sanırım ablam benimki gibi bir dünyayı hiç tanımamıştı. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin uzayan önemli yılları genellikle çok mutlu geçmişti ve benim için sıcak ilişkiler, dostluk ve güvenden oluşan sağlam bir temel hazırlamıştı. Bu yıllar, ilerki günlerin mutsuzluklarına karşı son derece güçlü bir tılsım, olumlu ve yapıcı bir karşı-güç sağlamıştı bana.
    Ablam böylesi yıllar geçirmemiş olduğundan tılsıma sahip değildi. Bu nedenle, zamanı gelip de ikimiz de ayrı ayrı şeytanlarımızla uğraşmak zorunda kaldığımızda, içine düştüğümüz karanlığı o kendisinin, ailenin, dünyanın bir parçası olarak algıladı, bense bir yabancı olarak; o karanlık kafamın ve ruhumun en derinliklerini kapladığı zaman bile, hemen her zaman benim dışımda bir güç, gerçek kimliğimle savaşan bir güç gibi gelmiştir bana.
  • Çünkü Anadolu, kendini dünyadan denizle ayıran ve Roma hariç işgale uğramayan Britanya veya Japonya gibi “dokunulmadan” kalmamıştı. Küçük Asya denilen ve milattan önce on bin yıla ait uygarlık kalıntıları bulunan bu toprak, binlerce yıl boyunca değişik kavimlerce işgal edilmişti. Hattiler, Hititler, Frigya, İyonya, Karya, Bergama medeniyetleri, Büyük İskender, Romalılar, Bizanslılar, Persler, Araplar, Türkler, Moğollar, Haçlılar, Ruslar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar. Kafkasya, Mezopotamya ve Balkanlar gibi tarih boyunca alev alev yanmış üç belalı bölge arasındaki bu topraklarda hayatta kalabilmek; yeni gelen her güce boyun eğmekle, gerçek düşüncelerini bir riyakârlık perdesi altında gizlemekle mümkündü. Elia’nın “Anadolu gülüşü” dediği ve halıcı babasından öğrendiği şey buydu işte. Sahte bir gülüş. Amerika Amerika Filminin ilk adı da Anadolu Gülüşü idi zaten
  • 95 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Yazarımız kitap hakkında bilgiler verirken Gazzali’nin neredeyse bütün külliyatından örnekler vererek konunun anlaşılmasını kuvvetlendiriyor; bu durum gösteriyor ki, yazarımızın konuya hakimiyeti oldukça üst düzeyde, bunu kitabı okurken sürekli muhataba sezdiriyor; bu açıdan şunu netlikle söyleyebiliriz ki: öylesine yazmak için yazılmış bir kitap değil bu, üzerinde bir ömrün emeği varmış gibi gözüküyor. Özellikle örnekler verirken karışık haldeki bilgiyi, maddeler halinde okuyucuya sunması bilgilerin kalıcığını sağlıyor. Örnek verecek olursak, İhya ve Mizanul Amel kitaplarında bulunan Ahlak konusu hakkında bilgi verirken salt bilgi vermekten ziyade iki eseri harmanlayıp okuyucuya sunmuş.
    Eserde, Gazzali külliyatından seçmeler halinde bazı konuların üzerinde özellikle durulduğu gözüküyor, bunlardan maddeler halinde bahsedecek olursak:
    1. Gazzali, felsefenin doğru kullanılması hususunda özellikle tebaayı uyarıyor. Cahil halkın henüz Temel İslami İlimlere hakimiyeti yokken, felsefe gibi uluhiyet konuları üzerinde yoğunlaşmasını, zehirli yılanla oynayan çocuğun durumuna benzetiyor. Onlara şu uyarıda bulunuyor: hadi yüksek zümre bilgisine güveniyorda bu konularla meşgal oluyor, siz neyinize güveniyorsunuz! Onlar kendilerini kurtaracaklar, peki ya siz ne yapacaksınız?
    - Bugün bu nasihata çok ihtiyacımız olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Henüz İslami Temel’e sahip olmayan öğrencilerin İlahiyat Fakültelerine başlar başlamaz, bir müçtehit edasıyla yoğun bir felsefi eğitimle baş başa bırakılması; ayetlerle te’vil yapma yarışı içerisine sokulması, hadislerin sıhhatinin nefse göre yorumlanmasına teşvik edilmesi, küçük bir çocuğun zehirli bir yılanla oynamasından başka bir şey değildir.
    2. O İhyasında kelamcıları eleştirirken şu konuya dikkat çekiyor: Neden siz muhataplarınızın tek tek tezlerini çürütmeye çalışıyorsunuz; bataklıktaki sineklerle uğraşarak vakit kaybediyorsunuz, bataklığı kurutsanıza. Yine farklı bir eleştirisi de kelamcıların asıl maksatlarından şaşarak riyakarlık içinde ehli sünneti savunma çabasına girmeleridir.
    - Günümüzde oryantalistlere karşı yapılan münazara tarzımıza dikkat etmeliyiz, ehli sünneti muhafaza ediyoruz diye televizyonlarda dinin uç konularını tartışmamalıyız. Bataklıktaki sinekler olan şarlatanlarla uğraşmak yerine, ağababalarının zehrini akıtmalıyız; gerçeği hiç kimsenin inkâr edemeyeceği şekilde gözler önüne sermeliyiz.
    3. Yine dikkat çeken bir nokta ise mutasavvıflara yaptığı eleştiridir. O günümüzdekine benzer şekilde dinde aşırıya gidenleri eleştirmiş, onları ihya etmeye çalışmıştır.
    - Şöyle ki, kendini bir cemaatin içine atıp, kendini dış dünyaya kapatan; dışarda kıyamet kopsa şeyhinin müferrih olmasıyla ilgilenen; elindeki bilgiyle yetinip yeni eserler üretmeyen kişileri eleştirmiştir. Bunları halkın sırtından beslenen kimselere benzeterek oldukça sert yermiş; kendilerini gerçekleştirme fırsatları varken dini muhafaza ediyoruz diyerek, tembelliği meslek edinmeleri dolayısıyla Allah katında sevilmeyen kimseler olduklarını belirtmiştir.
    4. Eserin son bölümünde Ahlak konusundan bahsederken öğretmen ve öğrencilere tavsiyeler verilmiş, bunlar günümüze ışık tutması açısından oldukça önemli doktrinlerdir. Kesinlikle okunmasını tavsiye ederek, konunun dağılmaması açısından kısa birkaç maddeye değinerek geçiyoruz.
    - O ilim adamlarına mütehassıs konuların halka açık yerlerde tartışılmasına şiddetle karşı çıkar.
    - Öğrencilere tavsiyelerde bulunurken, ilmi diğer bütün dünyevi meşguliyetlerden üstün tutmasını; gerekirse ailesinden, vatanından ayrılması gerektiğini söyler. Öz eleştiri mahiyetinde, bugün konfor ortamının dışına çıkamayan biz zamane gençliği bu düstur üzerinde özellikle durmalıdır.
    5. Eğitimcilerin üzerinde yıllardır bir sonuca ulaşamadığı konu olan; iyi öğrenci, kötü öğrenci bir arada mı okutulmalı yoksa niteliklerine göre ayrılmalı mı konusu üzerine temelden bir yaklaşım sergileyerek; öncelikle insanları ahlaki açıdan dört sınıfa ayırmış ve ıslah olacak öğrencilerle, olamayacak derecede sapıtan öğrencileri kategorize etmiştir.
    - Uzun süredir zihnimi meşgul eden bu konu hakkında yorum yapacak olursak, bugün eğitimi kalitesiz kılan en büyük etkenler biriside bu meselenin doğru şekilde yapılandırılamamış olmasındandır. Şöyle ki, psikoloji ve sosyoloji ilimlerinin kesin olarak ortaya koymuş olduğu bir doktrin vardır ki, o da şudur: İNSAN ÇEVRESİNE GÖRE ŞEKİL ALAN BİR VARLIKTIR. Bu minvalde, bugün içinde nice cevherler barındıran öğrencilerimiz, arkadaş çevrelerinin zihinsel sınırlamaları içerisinde kendilerini gerçekleştirememektedirler.
    Kitapta gerek Gazzali’nin eserlerinden bahsedilirken gerek zor fıkıh kavramları açıklanırken okuyucunun anlayacağı seviyede anlatılması taktire şayandır.
    Gazzaliyi, Gazzali yapan eleştirel bakış açısıydı, biz de eserde birkaç noktayı eleştirip hakikate hizmet etmeye çalışacak olursak. Tabiatperestlik gibi halen günümüzde tezahürlerini müşahede ettiğimiz deruni bir konuda; feylesofların iddiaları net bir şekilde okuyucuya yansıtılırken, cevap kısmında tatmin edici bir doktrin ortaya konulamadığından ötürü şüphe içinde bırakılan bir okuyucu kitlesi oluşabilir.
    Gazzali’nin hayatının zirvesindeyken bütün makamını, şan-şöhretini bırakarak Nizamiye Medresesinden ayrılması ve kendini sürgün edercesine başka bir memlekette inziva-vari bir hayat yaşamaya başlaması; bizi bugün bir anlığına durup düşündürmelidir. Özellikle günlük hayatın meşgalelerinin büyülüyeci şekilde insanı içine çektiği bu dönemde, modern çağ insanının yapması gereken en elzem iş, bir anlığına durup hayatın gidişatını yeniden gözden geçirmek olacaktır. Gazzali, dünyanın geçici olduğunu gerçek manada idrak eden ve hayatını birden değiştirecek kadar keskin kararlar alan kahraman biriydi, bugün onu konuşuyorsak onun bu cesaretli kararları sayesindedir; insan imtihanda olduğunu anladığında diğer öğrencilerle uğraşmayı bırakmalı, önündeki sınav kağıdına odaklanmalı bazen...
    Ez-Zebidi’nin ihyaya yazdığı İthafü’s-sade adlı şerhte şöyle bir bilgi geçmektedir: ‘’Gazzali’nin yazdığı eserler bütün ömrüne bölününce her gününe dört cüz (yaklaşık kırk sayfa) düştüğü tespit edilmiştir’’. Bugün, bizim sahip olmamız gereken becerilerden biriside budur. Hep savaşları biz veriyoruz, ganimetleri başkaları topluyor; Orta çağ da ilimler tahsis ediyoruz ama sistematik hale getiremediğimiz için, batılılar bizden aldıkları bilgiyi dünyanın kanını emen bir vampir gibi kullanıyor; Kurtuluş savaşında ön safta sarıklı, cübbeli askerler yer alıyor ama algıyı yönetenler ülkenin en elit yerlerinde yıllarca şehitlerin kanlarına aykırı şekilde bir hayat sürürek onların kemiklerini sızlatıyor. 28 Şubat süreci oluyor, dini kurtarmanın cefasını samimi birkaç dava adamı omuzlanıyor ama sefasını liyakat nakıs sahte taklitçi romantik İslamcılar sürüyor. Bu örnekler daha fazla verilebilir. Kısacası sadece çalışmakla bir yere varılamıyor, o bilgiyi doğru şekilde muhafaza edemezsek istatistik olarak bu dünyadan göçmemiz hiçte olağan dışı değil. Savaşlar, cephede silahlarla kazanılır; İlim adamlarının kalemleriyle de muhafaza edilir.


    https://yakupgok.blogspot.com