• 502 syf.
    ·4/10
    Konu ‘ilkler’ üzerine olunca Lovecraft sadece bölgesel ya da ülkesel değil tüm dünyada ilk olacak işleri başardığından onun tüm eserlerini içeren ortalama 500 sayfalık 3 kitabını ele geçirmenin mutluluğuyla güzel bir Pazar gününde başladım kitaba. Güzel bir Pazar (gerçi Pazar geçti ama) dediğime aldanmayın tabi.
    Bu kitabında yazdığı 7 hikayesini görüyoruz. Bunlar sırasıyla Delilik Dağlarında, Charles Dexter Ward Vakası, Cadı Evindeki Düşler, Randolph Carter’in İfadesi, Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu, Gümüş Anahtar ve Gümüş Anahtarın Açtığı Kapı. Şimdi bu hikayeleri sırasıyla değerlendirelim. Spoiler içermesi muhtemel ve uzun bir inceleme olacağını düşünüyorum. Ona göre tepki verirsiniz artık.
    Delilik Dağlarında: en başta Lord Dunsany’nin The Dreamer’s Tales (ülkemizde A Dreamers Tales adında satışta) kitabından alındığını düşünüyoruz. Şu cümlesinden: Ve en sonunda Delilik Dağları denilen fildişi tepelere ulaştık. Şimdi kitabın içerisine bir giriş yapalım.
    Kitapta bir coğrafi unsurlar var. Tam bir yürüyen çöp bidonu tiplemesi aslında. Ancak o dönemin gerçek ve bilinen ölçüleri mağaralar ve tepeler için bu muydu yoksa yazar sadece okuduğu ansiklopedi tarzı kitaplardan mı bu ölçümlere vardı bilemiyorum. Kitabın oluşturduğu atmosfer güzel ama hani bir Mühendislik öğrencisi miyim yoksa sadece bir okur muyum işte buna cevap veremiyorum burada. Oldukça karmaşık bilgilere sahip içeriği var.
    Aklımda kalan ve belki de uzun zamandır aradığım bir tanımı da buldum. Xifodon. Evet şimdi de manasını verelim. Nesli tükenmiş, ilkel ancak tam da yerine cuk diye oturacak ve birçoğumuzun yakın arkadaşlarını tanımlamakta kullanacağı yere geldik: bulduğu her şeyi yiyen ilkel bir yaratık. Evet, tam da bu aradığım tanım. Bunun yanında bahsettiği Yüce Eskiler bölümü gerçekten hoşuma gitti ve yazarda şunu fark ettim. Kendine ait bir dünya yapıyor, şehir ve hayvan isimlerini kendisi uyduruyor. Sonra uydurduğu bu unsurları kitaplarında sıkça kullanıyor. Hani her hayalini önce yazıya sonra da gerçeğe dökerek okuyucuyu etkilemesini biliyor. Helal olsun.
    Son olarak da şundan bahsedeceğim. Hikâyenin sonuna doğru yani 130’dan sonra ama tam sayfayı hatırlamıyorum. İnsanlığın huzuru ve emniyeti için bazı gerçeklerin saklanmasının daha uygun olacağına dair. Gerçekten ama gerçekten çok hak verdiğim bir cümleydi. Aslında cümleyi burada paylaşmak isterdim ama henüz taraması bitmediği için -daha doğrusu başlamadığımdan- şu an paylaşımını yapamıyorum. Bu kitap için söyleyeceklerim bu kadar. Geçelim diğer kitabımıza.

    Charles Dexter Ward Vakası: Akılda kalan en iyi cümlesi şeklinde başlamak istediğim ve defalarca tekrar ettiğim halde aslını unuttuğum ‘Geri gönderemeyeceğin hiçbir şeyi çağırma’ betimlemeli garip bir eser daha. Hikâyenin dördüncü bölümünün ilk kısmında aslında bölümü temelden özümseyen bir cümle mevcuttu. “Dünyanın en akıllı ve en büyük insanları da dahil her yaştan insanın mezarını, bir zamanlar onu canlandıran ve bilgi sahibi yapan bilinç ve bilgi izlerini zamanın eskittiği küllerinden kazanmak umuduyla, soyuyorlardı.”
    Charles Dexter’in atası olan bir büyücünün (Joseph Curwen) yaşadığı dönemde ölülerle yaptığı deneylerin anlatıldığı kitapta oldukça abartılı ve konudan alakasız kaçan yerler de mevcuttu ancak fena değildi.

    Cadı Evindeki Düşler: Harvard ile kıyaslanabilecek, yazarın Harvard’ı diyebileceğimiz Miskatonic Üniversitesi. Kötülerin ve cadıların yaşadığını anlattığı Arkham şehri. Batman da bu şehirde mi kötüleri kovalıyordu acaba? Neyse, en kısa şekliyle olaya şöyle değinelim: Cadı katliamından kaçan bir cadının oturduğu eve daha sonradan yerleşmiş bir üniversite öğrencisi konu edinilir. Bu bölüm bunun üzerinden devam eder. Fena olmayan bir hikâye.

    Randolph Carter’in İfadesi: Randolph ve Warren’in bir mezarlığa gitmeleri, Warren’in ölmesiyle ilgili ifade vermesi üzerine 10 sayfa bile olmayan kısacık ama gizemli bir yazı.

    Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu: Başrolde gene Randolph Carter karakterini gördüğümüz, rüyada görülen Tanrıların yaşadığı kenti arama öyküsünü okuyoruz. Ngarek’teki taş yüzü bulma hikayesi öyle gelişiyor, öyle uçuk kaçık yerlere gidiyor ki, insan ne okuduğunu şaşırıyor bazen. Aslında iyi giden bir kitap ama böyle korkmamaya ve hatta sıkılmaya devam edersem kalan seriyi okumayacağım gibime geliyor.

    Gümüş Anahtar & Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi: Tanrı, Yaratılış ve Yeniden Diriliş gibi kavramların sorgulandığı bu son 2 hikâyede sonlara doğru biraz çekici gelse de hayallerimi yıktırdı. Açıkçası beklediğimin çok altında ve bana hitap etmeyen bir kitap buldum. Yine de iyi okumalar diliyorum okuyacak arkadaşlara. Kendinize iyi bakın, esen kalın..
  • Dünya hakkında hangi önermeler dünyaya dair bilgiyi içerir?

    Kant bu soruyu yanıtlamaya önermeleri iki kategoriye ayırarak başladı: analitik ve sentetik. Analitik önermeler tanım gereği doğru önermelerdir. "Tüm ornitorenkler memelidir" önermesi, analitik bir önermedir. Bize sözlükte "ornitorenk" maddesine baktığımızda bulacaklarımız dışında gerçek bir ornitorenk hakkında hiçbir yeni bilgi vermez. Öte yandan, "Bazı ornitorenkler şaşıdır" önermesi ise sentetiktir. Bize dünya hakkında yeni bir bilgi sunar çünkü "şaşılık" "ornitorenk" tanımının bir parçası değildir. "Bazı ornitorenkler şaşıdır" önermesi bize ornitorenkler hakkında sözlükte "ornitorenk" maddesine baktığımızda bulamayacağımız bir şey söylemektedir.

    Kant bunun ardından a priori ve a posteriori önermeler ayrımına gitti. A priori önermeler, duyusal deneyime dayanmadan, sırf akıl temeliyle yapabileceğimiz önermelerdir. Yukarıdaki "Tüm ornitorenkler memelidir" önermesi apriori bilinen bir önermedir. Doğruluğunu onamak için gidip bir grup ornitorenge bakmamız gerekmez. Sözlüğe bakmamız yeterlidir. Öte yandan, a posteriori yargılar dünyanın duyusal deneyimine dayanırlar. "Bazı ornitorenkler şaşıdır" önermesi sadece belli miktarda ornitorengin gözlenmesiyle —ya kendimiz gözlemleyerek ya da gözlemlediğini söyleyen bir başkasının sözüne güvenerek— doğrulanabilir.





    "Bir ding an sich'in portresi"


    Buraya kadar analitik a priori önermeleri ("Tüm ornitorenkler memelidir") ve sentetik a posteriori önermeleri ("Bazı ornitorenkler şaşıdır") gördük. Kant'ın sorduğu esas soruya geliyoruz: "Üçüncü bir önerme tipi, yani sentetik a priori önermeler var mıdır?" Böyle bir önerme bize dış dünyaya dair yeni bir bilgi sunan ama salt akılla bilinebilen bir önerme olurdu. Deneyciler, dış dünya için bilgi kaynağımız duyusal deneyimimiz olduğuna göre sentetik a priori bilgi yoktur imasında bulunmuştu. Ama Kant, "Hop! Bir dakika beyler!" dedi. "Peki, 'Her olayın bir nedeni vardır' türünden önermelere ne diyeceksiniz?" Bu önerme sentetiktir: bize dünya hakkında, "neden" ve "olay" tanımları içinde bulunanların ötesinde yeni bir şey söylemektedir. Ama aynı zamanda a prioridir; deneyimle değil, sadece akılla bilinebilir. E, nasıl yani? "Çünkü" der Kant, "anlaşılır bir deneyimimiz varsa, bu önerme doğru varsayılmak zorundadır." Yani, şu anki durumun bir olaylar zinciri nedeniyle gerçekleştiğini varsaymasaydık hiçbir şeyden anlam çıkaramazdık. Hayat, olayların herhangi bir tutarlı düzen izlemediği David Lynch'in Mulholland Çıkmazı filminde yaşamaya benzerdi. Dünya hakkında hiçbir önermede bulunamaz veya yargıya varamazdık çünkü dünyanın dakikasının dakikasına tutacağına güvenemezdik.



    Analitik a priori önermelerle sentetik a posteriori önermelerin karıştırılmasına dair yüzlerce espri vardır:

    Çok uzun yaşamanın gayet kesin bir yolu var: yüz yıl boyunca her gün bir köfte yemek.

    Burada espri, sentetik, a posteriori çözüm isteyen bir duruma analitik, a priori bir "çözüm"ün önerilmesinde yatar. Uzun yaşamaya ilişkin bir sorunun çözümü kesinlikle dünya hakkında bir takım bilgileri gerektirir. "Deneyimin bize uzun yaşamaya yol açar diye gösterdiği şeyler nelerdir?" Bu soruya "Sigarayı bırakın" veya "Yatmadan önce 400 mg Koenzim Q-10 için" türünden bir yanıt bekleriz. Ama buradaki yanıt analitiktir ve konuyla hiçbir ilgisi olmayan köfteler de biraz aklımızı karıştırmaktır. "Uzun yaşamak için yüz yaşına kadar yaşayınız çünkü yüz yıl yaşamak, tanım gereği uzun yaşamaktır. Bu arada köfte de yiyiniz. Zararı olmaz." (Eh, köftelerdeki trans-yağlar belki zarar verir ama yüz yıl yemeniz garantiyse bunun pek zararı olmaz.)

    Bir tane daha:

    Joe: Ne müthiş şarkıcı, değil mi?

    Blow: Hah! Onun sesi bende olsaydı ben de onun kadar iyi olurdum.

    Aynı hikâye. "Müthiş şarkıcı"dan kastımız müthiş bir sese sahip olmasıdır ki bu tür övgüyü alacak kişi bu tür bir sese sahip olmalıdır. Bu durumda, Blow'un "Onun sesi bende olsaydı..." yollu önermesi bize Blow'un şarkı söyleme yeteneği hakkında yeni hiçbir şey söylemez. Gerçekte söylediği sadece şudur: "Müthiş bir şarkıcı olsaydım, müthiş bir şarkıcı olurdum." Ve bu, tanım gere ği doğru değilse, hiçbir şey değildir.

    Aşağıda sentetik a posteriori ile analitik a priori önermeler karıştırıldığında nelerin olacağına dair daha karmaşık bir fıkra var.

    Adamın birisi terziye ısmarladığı takımı denemektedir. Terziye, "Bu kolu biraz daha içeri almalısınız!" der, "fazladan üç santim uzun bu."

    "Hayır," der terzi. "Kolunuzu dirsekten bükün... Bakın, işte, yen nasıl çekiliyor."

    "E, tamam," der adam, "fakat şimdi de yakaya bir bakın. Dirsekten kolumu büktüğümde yaka ta enseme çıkıyor!"

    "E," der terzi, "Başınızı dik tutun ve biraz arkaya atın. Şahane oldu şimdi."

    "İyi ama böyle yapınca sol omzum sağdan üç santim aşağıda kalıyor!"

    "Hiç dert değil," der terzi, "belden sola doğru biraz eğildiniz mi, tamamdır."

    Adamcağız sağ kolu kıvrık ve yana açık, kafası dik ve biraz geride ve belden sola yatık çıkar tezinin atölyesinden. Sallana tökezlene, bir garip yürümektedir.

    Aynı anda sokaktan geçen iki kişi adama dikkat eder.

    "Vah zavallı adamcağız," der birincisi, "genç yaşta sakat kalmış. İçim paralandı valla."

    "Öyle ama terzisinin bir dâhi olduğu kesin," der diğeri, "baksana takım elbiseyi tam oturtmuş!"

    Analitiğe karşı sentetik, ha? (Kumaştan bahsetmiyoruz, malum.) Yabancının "Terzisi, giysiyi tam adamın üstüne göre yapmış" düşüncesi, terzi ve görünürdeki dikiş becerisi hakkında gözleme dayalı bilgi ifade eden bir sentetik a posteriori önermedir. Ama "Diktiğim bu takım, tam oturan bir takımdır" terzi için gerçekten bir analitik önermedir ve "Diktiğim bu takım, benim diktiğim bir takımdır" demesiyle aynıdır. Adamın deneyeceği her takım üzerine tam oturacaktır çünkü terzi, adamı giysiye oturtmaktadır
  • Bu hikayeyi hikaye ile anlatmak belki de daha güzel olacaktır. 
     
    Koca Reis sanırım Lenin ile özdeşlestirmek, Napoleon u Stalin ile Snowball ise Trocki. .. Boxer herhalde kıdemli vefakar işçiler, domuzlarin kendisi de stalinist siyasetçiler. . Sosyalist demek belki de sosyalistlerin hoşuna gitmez çünkü.  Ha bide köpekler var.  Onlar kim oluyor acaba.  Sırplar mı :) şüphesiz ki insanları grupları ya da cemiyetleri hayvanlar ile özdeşlestirmek ne haddim olur ne de böyle kaba bir düşünce içerisinde bulunurum.  O yüzden bu inceleme lütfen yanlış anlaşılmasın .

     George Orwel bu kitapta mükemmel bir izlenimci olduğunu bize somutlastirarak karşımıza çıkıyor belki de. Yaşamı boyunca toplumun farklı kesim ve görevlerinde yer alan Orwel bu deneyimlerini olabildiği kadar başarılı bi şekilde analiz edip kaleme hükmederek kağıda boyun egdirmis gibi.  Kitapta teoriden ziyade teorinin nasıl işlediğini ve nelere mal olduğunu gün yüzüne çıkarmakta baya başarılı.  Bu nedenle kendisinin iyi bir siyasetçi olduğu kanaatinde değilim.  Gördüklerini aktarmada iyi bir tarihçi olabilir sadece.  Bir platon,rousseau,aristo,Machiavelli,Stalin ,lenin,marx ya da lincoln ya da Churchill ile Kıyaslanamaz haliyle.  Çünkü kendisi bir siyasetçi değil tarihcidir.  Hikayeci tarihin fabl kahramanı.  Belki de en iyi tanım bu olur kendisi için bu kitapla beraber

      İktidarın denetlenemedigi toplumlarda yönetimin keyfi uygulamalarla kendisine bağlı kıldığı toplumu nasıl somurdugunun açıkça bir örneği.  Kitapta yer alan sosyalist hareket başlangıcı en başta desteklenmekle beraber gittikçe içinden çıkılamaz hale geldiğinde bu sefer eleştiriye tabi tutuluyor.  Bizim beklediğimiz bu değildi.  Keyfi değişen yasalar ve bu yasaları uygulamaya sokan mekanizmalara karşı olumsuz tavır takinilmistir. Ama bu olumsuz tavır ideolojiye duyulan sevgiden ötürü maddi anlamda hayat bulmamış pratiğe dokulmemistir. 

      Hayvan çiftliği hikaye tarzında yazılmış çok güzel bir elestiridir.  İnsanların tutumlarına karşı insanları uyarmaya ve dahası yeni oluşumları da öngörüye davet etmektedir.  Kitabın dili oldukça basit.  Siyaset okumak isteyen araştırmak isteyen yeni arkadaşlar için başlangıç basamaklarindan biri olabilir. 

      İncelemeye son olarak kardeşimin değişiyle son vermek istiyorum. ''Hayvanlar gerçekten de hayvandır.''

       İyi okumalar. Esenliklerle
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Eyvah kitap!

    Kitabımız kısa kısa hikâyelerden oluşuyor. Hikâye diyorum ama aslında hayatımızda hemen hemen her gün başımıza gelip bizlere önemsizmiş gibi görünen ve bir o kadar da insanı kitaptan, kitap okumaktan soğutan meselelere değiniyor yani güzel bir farkındalık oluşturuyor diyebiliriz.

    Bilirsiniz insanlar ne okursa, ne izlerse o konuda uzmanlaşırlar, onun içindir ki hemen hemen tüm vatandaşlarımız ya siyasetçidir, ya bilim adamı ya da din hukukçusudur. Hani 2 – 3 tane felsefi romanı okuyup aşk romanları okuyanları küçük görür, popüler kültür vs. diye laflar söyleriz ya işte kitap genel olarak bu ve benzeri konulara dikkat çekiyor. Tabii ki belli başlı yazarlar ve eserlerin okunması şarttır ama her bu tarz kitap okuyanı eleştirmek, yermek veya küçük düşürmek kesinlikle doğru olarak görünmemesi lazım ve yine eminim ki okunulan o klasiklerde, felsefi ve bilim kitaplarında da bunları öğrenmiyorlardır. Kimi klasik okumayı sever, kimi çizgi roman okumayı, kimi polisiyeyi kimi ise manga okumayı. Bir insan klasik vs. okuyorum diye karşısındaki kişiyi okuduğu kitaplara göre yargılayıp, bir tanım yapıyorsa ve kendi aklınca kısıtlı görüyor ise ya okunulan kitaplar işe yaramıyor demektir ya da yazarımızın da kitapta dediği gibi “Ben bilgili olmak, bir şey öğrenmek için kitap okumuyorum” sözü hem dolaylı yoldan doğrulanıyor hem de okuma amacı bu olmasa da bir şeyler öğrenmek için de okununca öğrenemediklerini göstermiş oluyorlar.

    Yeri geldiğinde zevkler ve renkler tartışılmaz deriz ama okunulan kitap türlerinde söylediğimiz bu sözü unutur, kendimizle de çelişiriz. Bana da bu tarz sorular geliyor maalesef, bu kadar roman okuyacağına bilimsel kitaplar okusana diye ama maalesef ki en son hangi bilimsel kitabı okudun diye sorduğumda da cevap alamıyor oluyorum. Ben öğrencilerimle aşk romanı da okuyorum, manga da okuyorum, klasik de okuyorum ve bunun sonucunda okuduğum her farklı türden de farklı farklı tatlar alıyorum. Keşke ama keşke sözde iyi bir şey yapıyormuş gibi görünüp etrafımızdakileri kitaplardan soğutmaktan vazgeçebilsek.

    Heyecan dolu güzel bir kitap okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, seviyorum sonuçta. Kimi gerçekten bilgi sahibi olmak için okur, kiminin ise gerçekten de sığındığı bir liman olur kitaplar. Kaçış edebiyatı deriz ya hani, o da çok eleştiri alır bazı kesimlerden ama Tolkien’in de dediği gibi kaçıştan sadece gardiyanlar rahatsız olur. Kitaplar ve bazı türler, evet sığındığı bir liman olabiliyor çoğu kişilere, işte bu limanı veya limanları insanların elinden almak, almaya çalışmak niye? Bunu anlayamıyorum. Bu sorunun cevabını alabilsem, kibir değil de başka bir şey olduğunu öğrenebilsem belki bu kadar da büyük bir konu olmayacak. Edebiyat öğretmenleri mesela güzel bir edebi eseri ödev olarak okuturlar ve bu eserin de öğrenci üzerinde büyük bir etki oluşturmasını beklerler. Peki sizce de her öğrencinin o hep okutulduğunu bildiğimiz eseri beğenmesini beklemek, onu çok sevip elinden bırakamayacağını düşünmek yanlış değil mi? Bazı ebeveynlerimiz tarafından da “Çabuk ders çalış” mantığında kitap okuması istenilir, bunu da çok merak ediyorum gerçekten çocuğu kitap okumaya teşvik ediyor mu yoksa soğutuyor mu diye…

    Kitap hakkında son diyeceklerim ise ilk bakışta çocuk kitabı gözükebiliyor ama kesinlikle yetişkinlere ve eğitimcilere yönelik ve muhakkak da okunması gereken bir kitap. Tavsiye edilir.
  • 339 syf.
    ·29 günde
    Şimdi okudum bitti bu kitap da gerçekten okumuş oldum mu, siz(okuyanlar) gerçekten okumuş oldunuz mu?
    Anlamak, anlamak, anlamak. Her kelimesini, her cümlesini kazımak aklıma. Unutmamak. Öğrenmek.
    Tek bir sayfasına 30 dk verdiğim oldu. Neden? Çünkü yabancı kelime çokluğu, çünkü bilmediğim yazarlar topluluğu, çünkü eserler ve eserler, çünkü algılamak. Anlamak için okuduğum şeyi bilmem gerekiyordu. Bilmek, araştırmak. Giden saatler, asla boşa gitmedi ama. Öğrendim, öğrenmeye devam ediyorum. Okumadım Bu Ülke'yi, göz attım ve okumak için olgunlaşmayı, bilgi birikimimin artmasını bekleyeceğim.
    .
    Bir cümle not alacağım diyorum, sonrakinin hatrı kalıyor, önceki cümle olmasa anlamı sağlamıyor. Sonraki olmasa bütün olmuyor, ve sonraki, sonraki... Bir bakıyorum tüm sayfa yazılmış. Hepsini tekrar tekrar okuyor ve içim buruk bir sonraki sayfaya geçiyordum.
    .
    Bu Ülke, Cemil Meriç'in yazmak için dünyaya geldiği eser. Öğretmek için yaşamış, öğrenmek ve öğretmek. Hayatı kitaplarda bulmuş, kendini kitaplarda. Okuyun diyor, iyi güzel de neyi, nasıl? Okuyun diyor ama okuduğunuzu sorgulayın, düşünün, 'çok doğru söylemiş' deyip geçmeyin, neden doğru?
    .
    En sevdiğim özelliği Meriç'in bu oldu sanırım. Kitapta bir sürü yazar ve düşünürün sözlerine yer verilmiş, makalelerden alıntılar, ve şu var ki iyisiyle kötüsüyle eleştiriyor C. Meriç. "katılıyorum, çünkü...", "Doğru değil, çünkü... ". Açıklamları oldum olası sevmişimdir. :)
    .
    Peki kim bu Cemil Meriç? Onun dilinden yazayım. " Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi."(Jurnal, 18.6.1974)
    'Fikir işçisi' ne hoş bir tanım!
    Kimdir Cemil Meriç? Oldu olası hep dış dünyadan soyutlanmış, hep kitaplara sığınmış, kitaplarda bulmuş kendini, diyor ya, "Kitap bir limandı benim için kitaplarda yaşadım." diye.
    38'inde, verebileceklerini veremeden kaybediyor en değerli fikir arkadaşını, gözlerini. Durmuyor ama daha verecekleri var, dinliyor, düşünüyor, yazdırıyor, makaleler yaptırıyor, kitaplaştırıyor bunları... Nasıl bir hafıza, nasıl bir bilgi vermek tutkusu.
    Hayatı da pek kolay geçmemiş aslında. Büyük insanlar büyük acılar mı yaşarlar acaba?
    .
    Velhasıl kitabı anlatayım biraz.
    İlk 20 sayfası Mahmut Ali Meriç'in dilinden Cemil Meriç. Sonra kendi dilinden, yazdıklarından parça parça, bir bütün. Okuma hayatı, yazmaya başlaması, fikir hayatına yön verenler, hayatının dönüm noktası ve sonrası... (42 sayfa) Ardından Cemil Meriç kronolojisi başlıyor ve sayfa 72'den itibaren başlıyoruz Bu Ülke'yi okumaya. Okurken çok yabancı kalınan terimler, isimler olacaktır, bende çok oldu. :) Son sayfalarda -ki en sevdiğim kısımlarından biriydi kitabın- yabancı kaldığımız isim ve terimlere açıklamalar yapılmış.(Kanaviçe) Bilgilere bilgi katan. :)
    Ve son 5 sayfa, basından 'Bu Ülke' ile ilgili  yazılardan seçmeler.
    .
    Bu kitap bende birtakım değişikler yarattı, nasıl denir, ufkumu genişletti. (Doğru tanım bu galiba.) Yeni türler okuma isteği ile doldurdu beni. Felsefe+mitoloji+ tarih+ biyografi/otobiyografi(yazarları tanımanın yolu bu sanıyorum.)+ sosyoloji... Daha çok oku, daha çok öğren, daha çok araştır... Bir yerden sonra aynurcum kendine gel her şeyi aynı anda yapamaz, tüm kitapları aynı anda okuyamazsın, dedim. Dedim de bakalım sonuç ne olacak. :)
    Bir sürü de yeni isim tanıttı bana Bu Ülke: Kemal Tahir, Tagor, Lamennais, Scott...
    Bir sürü yeni terim öğrendim, yeni kelimeler ile tanıştım. Yahu ben bu Bu Ülke ile ne kadar da cahil olduğumu öğrendim, daha ne olsun.
    Diyeceklerim bu kadar, anlatamadım, yeterli yazamadım belki, kitabı kendim dört dörtlük anlamamışken size içeriğini nasıl anlatırım, bilemedim. Kendimce bir iki aktarış sadece bunlar. Esen kalınız.
    ...
    Bilgili okumalar.
  • 150 syf.
    ·5 günde·Beğendi·7/10
    Flush bir biyografi kitabı. Virginia Woolf bir köpeğin bakış açısıyla bize Bayan Browning'in yani, Victoria döneminin en ünlü şairlerinden biri olan Elizabeth Barrett Browning'in hayatını anlatıyor. Yine de okurken pek çok tepeden bakan cümle vardı, sık sık tanrısal bakış açısı kullanılmıştı.

    İçeriğin beni bu kadar saracağına dair hiçbir fikrim yoktu. Woolf'un Mrs. Dolloway ve Kendine Ait Bir Oda'sını okumuştum ben. Dolayısıyla daha ciddi, vurgulu ve alttan alta mesajlara dair hazırlıklıy(mışım)dım. Fakat Flush hiç öyle olmadı benim için. Olduğu gibi sadeliğiyle hoş, az ayrıntılı haliyle etkileyici geldi bana.

    Flush, bal gözlü, sarı tüylü Spanyel cinsi bir köpek. Ama bunlar sadece görünüş. Flush'ı gerçekten tanımak istiyorsanız, onun içini bilmeniz gerekir. Flush'ın gezgin ruhunu tanımak için onunla Londra sokaklarında tasmasızca gezmeniz gerekir örneğin, ya da onun zekiliğini anlamanız için ona soru sormanız, filozof ruhuna rastlamanız için yüksek olmayan, ılımlı bi' sesle onun yanında kitap ya da mektup okumanız gerekir.

    Flush'ı kendime yakın hissettim ben okurken çünkü o, bilgisiz ve deneyimsiz haliyle aynı deneyimsiz bir insan gibi. Deneyim edininince nasıl davranması gerektiğine dair tüm kalıplara, öğretilere verdiği tepki; insanlara, kendi türdeşlerine ve canlılara karşı aklından geçirdiği fikirler çok içten ve samimi geldi bana.

    Bu kitap hakkında bir köpeğin gözünden dönemin en ünlü aşkını yaşayan iki edebiyatçının yani Elisabeth Barrett ve Robert Browning'in aşkının anlatılması şeklinde birkaç yoruma rastladım. Halbuki aşk teması benim için çok sönüktü kitapta. Aşka Flush gibi duyarlı bir köpeğin sessiz kaldığını söyleyemem. Flush'ın Bayan Browning'in üzerindeki aşk havasını hissetmesi, bunu kıskanması, hatta Robert Browning’i bu nedenle ısırdığına dair anıları hala aklımda. Ama demek istediğim şu ki.. ben bu kitabı dönemsel bir aşktan çok, sevgili bi' ruhun hayata ve insanlara dair eşsiz deneyimleri, bakış açısı olarak okudum. Elbette bu, yaşanan aşkın güzelliğini görmezden gelmek değil; neler yaşandığından çok, bakışın içtenliği etkiledi beni kitapta.

    Woolf'un kaleminden ilginç bir dünyaya konuk olduğum yaklaşık 140 sayfa boyunca tarifsiz bir bağ, arkadaşlık içinde filozof ruhlu, samimi bir köpekle vakit geçirdim. Yine de en iyi sahibesi, Elisabeth Barrett'ın defterine onunla yeni tanıştığı zamanlarda yazdığı bi' şiirle daha çok yakınlaşabilirsiniz belki Flush'a:

    ''Şu köpeğe bak. Dün buradaydı daha
    Dalmıştım onun varlığını unutup da
    Düşünceler birbirini kovalarken döküldü yaşlarım,
    Islak yanaklarımı yastığa koyarken,
    Tüylü bir baş yaslandı birden
    Yüzüme doğru -iki altın sarısı, parlak göz
    Şaşkına çevirdi beni
    Çarpıp düşük kulaklarını, sildi yanaklarımdaki ıslaklığı!
    İrkildim önce, Arcadia'daydım* sanki
    Keçiye benzeyen bir tanrı afallattı beni
    Ama tüylü gözü yaklaşıp da göz yaşlarım kuruyunca
    Tanıdım onu- Flush'tı
    Yükseldim şaşkınlığın ve hüznün üzerinden
    Şükür ki gerçek Pan'a**
    Ufacık bir aşkın en büyüğüne neden olanına.''

    Arcadia*:Eski Yunanistan'da sade ve mesut bir ırkın oturduğu rivayet edilen dağlık bir ülke.
    Pan**:Pan, Yunan mitolojisi'nde kırın, satirlerin ve çobanların tanrısıdır. Bu tanım, Pan'ı doğa ile doğrudan ilişkili kıldığı için pastoral bir nitelik arz etse de Pan'ın bütün mitoslarda yarı keçi yarı insan suretinde tasvir edilmesi onu korkutucu bir figür haline getirmiştir.
  • 421 syf.
    ·3/10
    Mick isimli kadın polisimizin evine bir gece hırsızlar girer. Manevi amcası ve mafya patronu Nicco Marino’nun 1.5 Milyon Dolar parasını çalıp kaçmaya çalışırlar. Hırsız-Polis aşkı doğar ve kovalamaca başlar. Tanıtım yazısına da bakınca bunu hayal ediyoruz değil mi? Şöyle afilli bir de kapak. Sonra bekliyoruz ki iyi bir malzeme çıksın. Çıkıyor mu? Maalesef.
    Şimdi size şunu özetlemek çok hoş olacaktır. Kitap 400 sayfa. Bunun ilk 25 sayfası çook heyecanlı. Aslında değil de yani biraz hareketlilik var. Sonra 200 sayfası nasıl tanımlayayım; ÇÖP. Evet en uygun tanım bu olsa gerek.
    Yazar biraz şu Wattpad sitesindeki gönderme yaptığımız çocuk yazarların kafasından sanırım. (Hepsi için demiyorum) Olayı bitiriyor sonra ne yapayım da buralarda sayfa dolsun diye hemen bir cinsellik katıyor. Hem de ne cinsellik! Bakın ne düşünürsünüz bilmem ama ben bir erkeğim ve -erkeklerin cinsel eğilimlerinin daha fazla olduğunu iddia eden kesimler için bunu özellikle vurguluyorum- böyle bir saçmalık görmedim. Sürekli tekrar eden çok detaya giren bir cinsellik söz konusu. ‘Tüy’ olayına kadar diyip geçiştireceğim, artık yaşını başını almış, en azından lisede Biyoloji dersleri görmüş insanlarız fazla da detaya girmek istemiyorum. Sözün özü midem kalktı be kardeşim!
    Kitabın iyi tarafları yok mu? Var. Ancak cinselliğe girdiği ayrıntıları burada pek fazla vermeyen yazarımız bir oldu bittiyle kaçış sahnesi ve 10 yaşındaki bir çocuğun aklından geçebilecek kurtarma sahneleri ile kaçış sahnelerini harmanlıyor. Hakkını yememek gerek bir kaçış sahnesi –yazarın zekasına göre- olağanüstü yazılmıştı. Bunu tebrik etmek gerek.
    Kitabı okuduktan sonra yazarın cinselliğe genel anlamda bir fetiş beslediğini düşündüm ki bu Tarantino’da bile olmayan bir fetiş. Varın siz düşünün. Ayrıca buraya kadar yazdıklarım için de özür diliyorum. Böyle konuları buraya yazmak falan oldukça berbat bir his gerçekten de.
    Sizlerin anlayacağı kimsenin okumaya tenezzül etmediği ve ülkemizin en büyük kitap sitelerinden birisinde bile sadece 26 adet satılması demek istediğimi özetler. Bazen böyle şans verilmeyen ama güzel gördüğüm kitaplar oluyor, ben de öyle sanmıştım ama yok yani. Belki iyi bir şey olur diye bekledim ama nafile. Siz, siz olun uzak durun kardeşim.
    Bu arada hayırlı cumalar olsun hepimize. Şimdiden mutlu hafta sonları diliyorum hepimize. Kendinize iyi bakın, kitapla kalın. Güzel kitaplarla..
  • 704 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Yüzyılın en büyük SPOİLER çalışması.
    Kitabımız çok güzel. Öyle ki sizlere yer yer kendinizin araştıracağı yerler bile bırakıyor. Sanırım kitabı uzunca bir süre hem araştırarak hem de okuyarak devam edeceğim. Elimden geldiğince de alıntı yaparak ilerlemeye çalışacağım.

    ÖNCÜLER
    İlk bölümümüz “Öncüler” şeklinde ilk Türk devletlerini işliyor. İskitler (Sakalar), Hunlar, Sabirler, Avarlar, Peçenekler, Bulgarlar ve Hazarlar işleniyor. Hemen ardından Türk Dilinin Konumu ve Türk Dilinin Evreleri diye 2 başlık altında toplanan incelemeler mevcut. Hadi hep beraber bu toplumları inceleyelim.
    İskitler: Tanrı Dağları - Fergane - Kaşgar bölgesinde yaşama başladılar şeklinde kabul edilen ilk Türk Milleti. Açık konuşmak gerekirse ben Saka ve İskitleri farklı sanıyordum. Aynılarmış. Ama bu konuda kafam karışık yalan olmasın. Bunun haricinde bu devletin iki büyük destanı herkesin bildiğini düşündüğüm bir yazındır. İranlılarla yapılan savaşlara konu edilen ve yazılı metinlerimiz olmadığı için en azından yaşadığını da bildiğimiz Alp Er Tunga ve Destanı. Bir de Büyük İskender ile yaptıkları savaşları konu edinen Şu Destanı bizlere kalan olaylardır. Hatta Alp Er Tunga ile ilgili sizlere haddim olmadan bir de tavsiye vereceğim. Tomris Hatun (ilk kadın hükümdar da bu devirde yaşamıştır ve Alp Er Tunga’nın torunudur.) gibi karakterlerin tamamını konu edinen ve tarihi roman olan, benim de yakın zaman da okuduğum Ahmet Haldun Terzioğlu dan Alp Er Tunga kitabı. Çok beğeneceksiniz ve bu konuda fikriniz oluşacak. Buna eminim.
    Hunlar: 3 ayrı başlık altında inceleniyor. Hiung-Nu’lar ilk temsilcileri. Bu aynı zamanda bir birliktir ve Türklerin de katılımıyla Çin’e akınlar gerçekleştiren bir birliktir. Ak-Hunlar bir diğer kolumuz. Bu kolda da aslında aynı olay görülür. Daha doğrusu Chinoit ve Heftalit adları aslında Hiung-Nu’nun adının değiştirilmiş biçimi olarak kabul edilmektedir. Asıl ilgi çeken ve dünyanın tanıdığı Batı Hunları ise özellikle Attila döneminde parlamış ve Avrupa’ya (Ego Sum Attila, Flagellum Dei – Ben Attila, Tanrının Kırbacı) demiştir. Tabi sadece bu da değil.
    Hunlar hakkında sadece bu kadar bilgi az olurdu. Onların dini inanışlarını da eklemek oldukça iyi olurdu. Kurt Ata, Gök Tanrı, Kutsal Ata, Doğaya Tapınım ve Yer-Su inançları. Bunlara da oldukça kısa değinip geçeceğim.
    Kurt Ata inancı tam da tahmin ettiğiniz gibi biz de Kutsal olan Kurtların yalnızca bir motif değil, bir Ata olarak tanınıp bilinmesidir. Gök Tanrı zaten herkesin malumudur ancak şunu demek mümkündür. Nasıl şimdi Müslümanız (genellikle) diyorsak, o zaman da varsa yoksa bu inanç vardır. Kutsal Ata’da tam tahmin ettiğiniz gibi öldükten sonra büyüklerin (baba, ata) ruhlarının yakınlarda olduğu ve saygı gösterilmesini gerektiren bir inanç. Hatta öyle ki Hun hanlarının bir deyişi vardır. Bizans Piskoposu, Aile mezarlarını soyduğunda Attila’nın 2. Balkan seferini düzenlediği söylenirmiş. Doğaya Tapınım ise Güneş ve Ay sevgi ve saygısını ifade ediyor. Yer-Su ise adının anlaşıldığı üzere dağlar, ırmaklar, göller vs tamamının canlı olduğuna ve bir ruh taşıdığına inanılan bir sistemdir. Genellikle Şamanizm esaslarından biri olmasının yanı sıra Çin kaynaklarında da geçer.
    Sabirler: Haklarında bilgi yoktur, günümüze ulaşan kelimeleri yoktur. Lâkin hem bir adları hem de isimleri vardır. Yaşadıkları dönem bilinir. Bu beni oldukça şaşırtır. Sadece bu devlet değil, bu şekilde yazılan devletlerimizin tamamı böyle hissettirir bana. Hun Birliği içerisinde yer aldıklarını eklemekte fayda var.
    Avarlar: Kuzey Karadeniz ve Balkanlarda, Hunlar sonrası egemen olmuş bir devletimiz var. Açık olmak gerekirse bu egemenliği bilmiyordum. Atlı bir Millet oldukları ve Çin kaynaklarında (nedense bana İspanyolca gibi geldi) Juan Juan olarak geçtikleri bilinmektedir. En önemli ayrıcalıkları nedir diye soracak olursanız da İstanbul’u kuşatan ilk Türk Devleti olduklarını belirtebiliriz.
    Peçenekler: Göçebe bir kavim olduğu, Oğuz soyundan geldikleri bilinir. Aslında tahmindir. Haklarında pek bilgi yoktur. Haklarındaki belgeler 745 yılına ait Tibetçe yazılmış belgeler olup Be-çe-nag boyu olarak Uygur, Karluk, ve Türkeşlerle birlikte anılırlar. Ayrıca 8 tanesinin uruğu bilinir. Bizans ile ilişkileri nedeniyle Hristiyan olmaları ve daha bilimdik bir soy olan Gagavuzlar yani Hristiyan Türklerin başlıca temsilcileri bunların torunlarıdır. https://i.hizliresim.com/kOl7Nv.png
    Bulgarlar: Hem Türk hem Müslüman oldukları sonradan bozuklukları görülür. Bozulmak derken burada eskiye göre değişmek anlamına gelir. İlk paragrafta bunu hac olayıyla görebiliriz. İkinci paragrafta da soy özelliklerine değinilmesi iyi olmuş. Hunların dağılması sonrası en iyi oymağın Bulgarlar olduğu söylenir. Tarihte de ilk kez 482 yılında geçerler. Bizans tarihçileri sayesinde. Zaten en iyi oymak olduğunu yazan da Bizans tarihçileridir. Büyük Bulgaristan adında hayatına devam edip 2 kola ayrılırlar. Tuna ve Volga Bulgarları. Köken, dil ve din özelliklerine değinilerek konu sonlanır.
    Bu devlette Kurum Han, Bizans’ı kuşatırken ve işler iyi giderken kuşatma sırasında ölür. (814) Ardından 852 yılına gelindiğinde tahta geçen Boris ise büyük bir değişiklik ile Bulgarların 864 yılında dinini değiştirip Hristiyan olduğunu belirtir. Trakya ve Makedonya da ele geçirilince diğer Hristiyanlarla kaynaşılır. Volga Bulgarları ise bugünkü Çuvaşların atası sayılırlar. İslâmî seçerler. Moğol darbesini hissedene kadar refah içinde yaşarlar. Dil özellikleri kısmı oldukça detaylı verilmiş. Yazara helal olsun. Bulgarlar bile bu kadar bilmiyordur eminim yani.
    Hazarlar: 626 yılında ortaya çıkmışlar. Kuranda da geçen Yecüc Mecüc efsanesi de burada geçiyor. Musevilik benimsenmiş. Ayrıca bunu benimseyen tek Türk Devleti de Hazarlar olmuştur.

    Eski Türkler
    Göktürkler: Harika bir devlet. Muhteşem bir isim. Tarihe kazınan bir birleşim. Gök Türk. Batının kutsal üçlüsüne (baba, oğul, kutsal ruh) karşı daha büyük bir üçlü. Tanrı, Devlet, İnsan. Daha iyisi ne olabilir ki? Hele o devirde. Ünlüdür Göktürkler. İlk defa Türk adı bir devletin resmi adı olmuştur. Nasıl karşı gelinir zaten. Kitapta da Tu-Kiu’lar (Çin kaynaklarından alınmış olsa gerek) ve Kutluk Devleti olarak iki kısımda incelenmiş. İlk olarak Türk Adı, Anayurt ve Bölünüş işlenirken; Kutluk Devleti kısmında ise Yaşam, Din (Gök Tanrı, Şamanlık, Doğaya Tapıncı, Ata Tapıncı ve Ölüm Töreni şeklinde inanışlar), Yazıtlar, İçerik ve Örnek başlığıyla konular açılmış. Kartal Tibet’in yıllarca oynadığı ve yanlış anımsamıyorsam 5 seriden oluşan Tarkan filminde Tarkan isminin ne anlama geldiğini hep merak etmiştim aslında ama normal günde aklıma gelip de bakmamıştım. Şimdi gördüm bunu da eklemek istedim. Çünkü bazen yazdığım incelemelere sonradan merak ettiğim bir şey olursa bakıyorum özellikle Tarih konulu olanlarda. Tarkan kelimesi de; halktan olup sonradan soyluluk sanı verilenlere deniliyormuş. Burada bulunsun lazım olur.
    Uygurlar: Kitabımız ağırlıklı olarak Dil özelliklerine öncelik verdiğinden bunun yanında Uygurlar için Göç ve Türeyiş Destanları en bilinen özellikleridir. Onların özellikleri bir dönüm noktasıdır. Kağıt ve Matbaanın ilki olmak, yerleşik hayata geçen ilk Türkler olabilmek ve Yazılı hukuk kurallarını oluşturan ilk Türk devleti olmak. Mani dininin kabul edilmesi, yerleşik hayat ve tarım faaliyetlerinin yanı sıra kalıcı mimari eserler de yapılmıştır.
    Türkeşler: Araplarla yapılan savaşlar ile İslamiyet’in yayılmasını engelleyip, Türkçülüğün korunmasını sağlamışlardır. Baga Tarkan burada ön plana çıkar. Ayrıca kendi adına para bastırmıştır. Aynı dönemde Emevi etkilerinin silinip Abbasi etkilerinin gelmesiyle Türklük ve İslamiyet aynı çizgide yürür. Bunun da yaklaşık 300 yıl süren 3 maddede özetlenebilir bir geçiş dönemi vardır ki bunu link olarak paylaştım.
    https://i.hizliresim.com/G9lakV.png

    Orta Dönem
    Karahanlılar: İlk Müslüman Türk devleti olduklarını biliyoruz. Satuk Buğra Han döneminde İslamiyet kabul ediliyor ancak bizim Türklerde bir salgın gibi yayılan Arapçanın devlet yazı diline girmesi ve Türkçe’nin unutulması, sadece bu değil -birazdan Gaznelilere bakarken de yazacağım onlarda da Farsça var- sürekli olarak bir yazı ve dil kültürünün değişmesi, tabiri caizse bir melezlik görülüyor. Benim bildiğim farklı türler melezlenmez ama biyolojiciler çok daha iyi bilirler. Bimarhane adı verilen hastaneleri kurmuşlardır. Bu dönemde halen daha bilinen 4 önemli eser vardır. Asıl bilmemiz gerekenlerden biri de bunlardır.
    Yusuf Has Hacip – Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmut – Divanı Lügat’it Türk, Hoca Ahmet Yesevi – Divanı Hikmet, Edip Ahmet Yükneki – Atabetül Hakayık eserleri dönemin ve günümüzün en bilinen eserleridir. Sizlerden haddim olmadan bir konuda da isteğim olacak. Kaşgarlı Mahmut’un eseri nasıl bulunup gün yüzüne çıkarılmış biraz araştırın. Hayran kalırsınız.
    Gazneliler: Bilindiği üzere Gazneli Mahmut, devlete en parlak dönemini yaşatmıştır. Hindistan üzerine düzenlenen seferlerle şimdiki Hint Müslümanlarının temelini atmışlardır. Dile kolay tam 17 sefer. Abbasi halifesinin koruyuculuğu üstlenilmiş; tarihte ilk kez bir Türk, Sultan unvanını kullanmıştır. Firdevsi-Şehname, Utbi-Tarihi Yemin ve en çok bilinen İbni Sina’dan Tıbbın Kanunları eseri verilmiştir. Özellikle son eser Avrupa’da uzun yıllar hatta yüzyıllar okutulan, Dante’nin kitaplarına konu olan, Avrupa üniversitelerinde ve Osmanlı döneminde kullanılan tüm tıbbın ana unsuru olmuştur.

    YAZARI EN ÇOK ELEŞTİRDİĞİM KISIMA GELELİM:
    Yazarın sayfa 109’da ‘‘Örnekleme’’ kısmında ‘Alp’ örneğini verirken Alp Er Tunga’dan bahsetmesi ve böyle bir Türk bilimcisinin, hem de Türk dili bilimcisinin İran dilinde konuşması ve Türk Oğlu Türk (ALP ER TUNGA) için ‘Afrasiyab’ demesi son derece canımı sıktı. Kitabı bırakıp atasım geldi. O derece sinirlendim. Sen İranlı değilsin. Sen Türk’sün. Bir Türk’ten bahsederken Türkçe konuşacaksın. Normal cümlelerinde ne dersen de önemi yok.

    Harzemşahlar: Zengin ve iyi komutanlardan meydana gelen bir devlet. Bu devletin sorununu ve tamamına yakınını alıntı olarak vermiştim. Bunun haricinde ekleyebileceğim; Nehcü’l-Feradis var. Eğer yanlış hatırlamıyorsam ya 40 Hadis kitabının açıklaması şeklinde ya da hadisleri toplu olarak açıklıyordu ama sanırım 40 hadis üzerineydi yanlış olmasın da.
    Muinü’l-Mürid var. Adından da anlaşılır. Tasavvufi eserdir. 900 beyittir. Dörtlük şeklinde yazılmıştır. Mukaddemetü’l-Edeb vardır. Bunu en kısa haliyle Arapça bilmeyenlere Arapça öğretmek için yazılmıştır desek doğru olur. Bunların yanında maalesef detaylarını anımsayamadığım; Muhabbetname, Kısse-i Yusuf, Hüsrevü Şirin, Revnakü’l İslam adlı eserler de mevcuttur.
    Çağataylar; Cengiz Han’ın oğlu Çağatay tarafından kurulduğu bilinmektedir. Aslında neden söz edilmez anlamam. Osmanlı Dönemi zamanında haritalarda da vardır ve Türk’tür. Şaşırıyorum.
    Bu dönemde; Muhakemetü'l-Lugateyn - Ali Şîr Nevaî, Bedayiül Luğat - Nevayi Sözlügü, Abuşka Lügati, Baburnâme - Reşit Rahmeti Arat, Şecere-i Terakime- Türklerin Soykütüğü ( Harezmli Arab Muhammed Han oğlu Ebu’l-Gazi Bahadır Han tarafından yazılmıştır.) , Senglâh Lügati ve Fethali Kaçar Lügati eserleri verilmiş. Oldukça zengin bir dönem aslında. Birçok yazar da bahsetmiş bundan. Ancak çoğu kitapta uygun bir tanım dahi yapılmadan geçilmesini aklım almıyor.
    Kullanılan dilin özelliklerinin incelenmesi kısmı çok ağır. Biraz birikim istiyor arkadaşlar haberiniz olsun. Yoksa kafa beyin patlatacak cinsten.
    Kıpçaklar: Türklerin arasında en geniş alanlara yayılmış olup aynı zamanda kalıcı devlet kuramayan belki de tek toplum Kıpçaklardır. Oğuz mücadeleleri ile Dede Korkut Destanı ortaya çıkmıştır. Ruslarla mücadeleleri İgor Destanına konu olmuştur. En önemlisi de Codex Cumanicus adlı eserde Türkçe gramer esasları Türkçe, Farsça, Latince lügat yazmışlardır. Bu eser İtalya’da San Marko Kütüphanesindedir.
    Aynı ırkta Kölemenler var. Memlük de diyorlar. Acayip garipsedim çünkü ayrı sanıyordum. Eserlerinden Gülistan Çevirisi neredeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş. Dil özellikleri üzerinde de fazlaca durulmuş.
    Altınordu: Kültür bakımından Doğu ve Batı arasında bir geçit olup, İslam Kültür Merkezi durumundadır. Harezm ili ise Altınordu'nun en zengin ve en uygar bölümüdür. 12. yüzyıl başlarında gelişiminin doruklarındadır. Ürgenç kenti merkezidir. Türk dili ve kültürü açısından çok önemli işlevi olacak bu ülke Türkoloji çalışmalarının ayrı bir bölümünü oluşturur. Böylece Altınordu ulusunun temelini oluşturan ülkeler değişik yapıları kapsar. Dil ve kültürün değişik alanlarda gelişimi ayrı ayrı olur.
    Oğuzlar: 6. yüzyılda ilk kez ortaya çıkarlar. 552 yılında Göktürklerle beraber ortaya çıktıkları bilinir. Öncesi var mı? Yazılı tarihimiz o kadar kısıtlı ki, neden olmasın diyorum. Bu Soy Türklerin en bilindik soyudur aslında. Anadolu’nun fethine kadar vardır, sonrasında vardır, bu zamanda? Mümkün. Sadece bu mu? Konuştukları dil hem Osmanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinin temelidir. Karamanoğulları, Osmanlı Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Karesioğulları, Çandaroğulları, Eşrefoğulları gibi beylikler hep Oğuz soyundan kabul edilmiştir. Burada özellikle Osmanlı dışında en çok beğendiğim Karamanoğulları olup Karamanoğlu Mehmet Bey’in bir sözünü ‘Alıntı’ olarak eklemiştim. Çok beğeneceğinize inanıyorum. Özellikle oluşan Arap-Fars etkisine karşı.
    Oğuzların öyle güzel eserleri var ki aslında imkan olacak da hepsini tek tek okuyacaksın. Öyle değerli şeyler var. Dil özellikleri de çok kafa karıştırıcı gelse de mecbur dikkatle okumak durumundayız. Eski dilimiz sonuçta bu. Ama eserler, gerçekten de dediğim gibi. Çok heves ettim bazılarına.

    Çağdaş Türkler
    Türkiye Türkleri diye açılan ilk konumuzda aslında dil özelliklerimiz o kadar güzel verilmiş ki; üniversite giriş sınavlarında, lise sınavlarında, KPSS gibi tüm sınavlarda Dil Bilgisi alanında ders çalışmalarımız için resmen hem kısa hem öğretici ve çok fazla detaya girip kafa karıştırmayan bir anlatım mevcut. Hatta bir tanesini alıntı da yapmıştım. Ne çok alıntı yapmışım gerçi.
    Balkan Türkleri ise detaylı olarak verilmiş. Ben de kitaba göre gittiğimden detaylandırıyorum. Eksik veya yanlış gördüğünüz varsa lütfen bildirin ki ben de yanlış ezberlemeyeyim. Bu grubu 2 kısma ayırdık. Bunu da burada eklemeyi uygun gördüm. Müslüman Türkler (Osmanlı, Gacal, Tozluk, Gerlova, Kızılbaş, Yürük, Konyar); Hristiyan Türkler (Karamanlı, Makedonya Gagavuzlu, Surguç).
    Gagavuzlar: Gene Oğuz bağlantılı bir millet. Söylüyorum bu Oğuz olmak, Türk olmaktır diye. Orta Asya kökenli varlığını sürdüren bir millettir. Hristiyanlığı (Ortodoks) kabul etmişlerdir. Kendilerini 3 katmanda incelemek çok daha kolay ve akılda kalıcı olacaktır. En eski tabaka, kuzeyli Türk topluluğunun kalıntısıdır. İkinci katman, Osmanlılar Balkanlara gelmeden, güneyden gelen Türk topluluktur. Son katman, Osmanlı döneminde yerleşen Türk göçmenlerin katmanıdır.
    Ayrıca Gagavuzlar için Z harfinin dil özelliklerinde sonda S olduğunu da incelememizden görmüş olduğumuz için Herkes yerine Herkez yazmalarına dikkat çektim. En azından halen özürlü gibi bunu yanlış yazıp, üstüne sırf gurur yaparak düzeltmeden devam edenler için biraz umut olur. Tabi sene olmuş 2018, halen V yerine W kullananlara diyecek hiçbir lafım yok.
    Azeriler: Azerbaycan adı İÖ 328 yılında bu topraklara egemen olan Büyük İskender'in generali "Atrapates" in adından gelir. Bu ad önce "Atropatene" biçiminde bu bölgenin adı olur. 3. yüzyıldan sonra "Azurbazagaan" diye anılmaya başlar. Sonraları bu adı Araplar "Azerbaycan" biçiminde kullanırlar, şeklinde kitabımızda tanım var. Buyurun siz karar verin. Milattan önce İskit ve Sakaların akınları bu bölgeye başlar. Türkleşen bölge milattan hemen sonradan itibaren Türk olarak kalmaya devam edecektir. Kuzey ve Güney Azerbaycan olarak devam eden Azeri Kandaşlarımız için çok uzun bir yer ayıran yazarımıza ayrıca tebrik ve teşekkür etmek gerek kanımca.
    Afşarlar: Dede Korkut kitabında Oğuzeli diye geçerler. Günümüzde 500000 kişilik bir nüfus ile hayatını devam ettiren nadir topluluklardandır.
    Horasanlılar: Türkmen veya Azerice dili olduğu yönünde yapılan yanlış anlaşılmalar yerini daha yeni dönemde bir Oğuz dili kullandıklarına bırakan bu boy, özellikle İran ve Türkmenistan’da yoğundur. Üstelik yaklaşık 2000000 kişi de bu dili konuşuyormuş. Şii Müslümanlığa inanırlar.
    Türkmenler: Nurmuhammed Garip Andabilli tarafından yazılan Leyla ile Mecnun eseri ile ünlüdür. Ülkelerinde ortalama 5.5 milyon kişi yaşar ve bunun 4.5 milyonu Türk ve toplamda dünyada 6000000 Türkmen vardır. Başkenti Aşkabat olup 1992’de bağımsızlığına kavuşmuştur.
    Salarlar: Uygurlar, Kıpçaklar, Türkmenler derken en sonunda kendi hakları tanınır. Salur adından gelirler. Dede Korkut da geçerler. Kendi dilleri olmadığından Uygurca kullanılır. Ayrıca yazarımız 30000 kişi için ne araştırmayla dil özelliği vermiş. Yerlerinde olsam topluca gelir yazara teşekkür ederdim. Küçümsemek için demiyorum. Nüfusu az ve kendine Türk diyenin, bölgesini bile gösteremeyeceği bu insanların dil özelliklerini bu kadar detaylı anlatabilmesi bile çok harika geldi gözüme.
    Özbekler: Türkiye Türkçesi sonrası en önemli dil budur. Bizden sonra en çok konuşulan dildir. Gene oğuz etkileri. Oğuz + Beg den ileri gelir. Yazar dil bilgisine öyle girmiş ki en çok bu var diye. Sonlara doğru bir baktım kendim okuyorum Günümüz Türkçesine bakmadan. Karluk, Oğuz ve Kıpçak Türklerinin karışımından oluşurlar.
    Yeni Uygurlar: Çin eyaletinde yaşadıkları, Çinin hatta Kızıl Çinin 20 milyonluk Uygur yani TÜRK halkına yaptığı soykırımla bu sayının 5 milyona indiği görülmekte aynı zamanda birileri de hiç alakasızca Çin patronunu arayıp telefon görüşmeleri yapmakta. DOSTLUK demekte. Dünyada en son dost denilecek insan bir Türk için Çinlidir. Dil özellikleri de oldukça sağlam. Artık iyice düşünüyorum bunlar kendileri de biliyor mu bu kadar önemli olduklarını dillerinin acaba diye. Çünkü yazar gerçekten de dil özelliklerine öyle bir giriyor ki dinlene dinlene okudum o kısımları.
    Tarançiler: Uygurların alt başlığında verilmiş. Adlarını ilk defa duydum yalan olmasın. Özellikleri de garip geldi bana. Haklarında sadece Dilleri de Yeni Uygurcanın bir ağzıdır, yazı dilleri yoktur diyebiliyorum.
    Sarı Uygurlar: Dilleri Çincedir. Güney Kansu'daki bozkır ve dağlık alanda yaşarlar. 13. yüzyıldan beridir aynı bölgede yaşarlar. Kimliklerini koruyamadıkları, orjinal dillerini sadece yaşlılarının konuştuğunu ve İslamla tanışmayıp yavaş yavaş yok olduklarını söyleyebiliriz. Yazarımız çok net konuşmuş. Cümlesi aynen bu; Efsaneleri yoktur, masal nedir bilmezler, kendi dillerinde türkü bile söyleyemezler.
    Kazaklar: Büyük Türk uluslarından biridir. Kıpçak koluna bağlıdırlar. Günümüzde varlığı devam eder ve geniş alana yayılmıştır. Zengin yeraltı kaynakları vardır ve son dönemde ülkece gelişmeye başlamışlardır. Önce Arapça sonra Latince sonra da Kiril alfabesi kullanmışlar ki bu garibime gitti.
    Karakalpaklar: Kazakistan’dan ayrılıp Özbekistan’a bağlanan bir yer. Sayıları 650 bin civarında verilmiş. Bunlarda da Arap, Latin ve en son Kiril alfabesi görülür. Bu alfabeler içinde Türkçe neden yok diye biraz garipsedim tabi.
    Kırgızlar: 1992'de dağılan Sovyetler sonrası bu bölgede kurulan Kırgızistan Cumhuriyetinde yaşarlar. 5 milyona yakın bir nüfusu vardır. Vezir Tonyukuk Anıtında onlardan Çık ve Az boyları diye bahsedildiği düşünülmektedir. Ezgi ile iç içe girmiş bir şiir geleneği, ölüm törenlerinde okunan Koşok, övgülere Moktoo, taşlamalara Kordoo denilirmiş. Tüm bunlar da ekstra olarak karşımıza çıkıyor. Bol bol zaman eki kullanımı vardır. Öbür Türk dillerinden farkı budur. Dil özelliklerinde "Gerek" anlamına gelen Arapça kökenli Kacet, "Hacet" sözü de var. Halen var. Demek ki aslında ‘Hacet’ derken bile kibarcasını kullanıyoruz. Ya da sadece ‘TESADÜF’ (!) bilemeyiz.
    Tatarlar: 3 başlık altında ve geniş olarak işlenmiş. İlk kez Orhun Yazıtlarında geçerler. 6 milyondan fazla Tatar vardır. Moğolca olduğunu belirten ve bu ikisini bir değerlendiren bilim adamları vardır. Tatarlar genel olarak Arapça, sonra Latince ve son dönemde de Rusça kullanmıştır. Kendi dillerini yeni yeni kullanmaya başlamışlardır. Rusya’daki ulusal akımlar başladığında ilk Türkçü görüşler Tatarlara aittir. (KAZAN TATARLARI) , Muhammet Giray ile başlayan yükseliş, Kerim Giray sonrası gelen beceriksizlerle beraber 1783 Küçük Kaynarca Antlaşması ile bitmiştir. Kırım artık Rusların elindedir. (Kırım Tatarları) Kırım Türkleri 1928'e kadar Arap yazısı, 1938'e kadar Latince ve son döneme kadar da Kiril yazısını kullanmıştır. Tümen, Tobolsk, Tara, Baraba yöresinde yaşarlar. Çulum çayı yatağı ile Tomsk ilinde yaşayan milletimizdir diyerek de Batı Sibirya Tatarlarını tanımlamış. Bu devlette bir de Küçüm Han var, adam İslamiyeti yaymayı amaç edinmiş. Nedense bunu da eklemeyi uygun gördüm.
    Başkurtlar: İsimleri çok hoşuma giden bu milletimiz de Tatarların doğusunda, dağlık alanlarda ve vadilerde yaşarlar. Hayvancılık ve tarımla uğraşırlar. Başkentleri Ufa'dır. 14. yüzyılda İslam’ı seçtiklerini biliyoruz. Detaylı bilgiyi de alıntı da verdim.
    Karaylar: Üstünde en uzun durulması gereken millettir. Yazarımız günümüzde anılara karışmak üzere olduğu belirtilmiş. Kırım-Litvanya arası en geniş alana yayılmışlardır. İstanbul, Rusya, Kırım, Polonya-Litvanya Karayları olarak çeşitlenmişlerdir. İstanbul’un Karaköy ilçesinin adının Karay-Köy olduğu ve buradan geldiği belirtilmiş.
    Nogaylar: Denetim altında tutulmaları Kırım Hanlığını en çok zorlayan boy Nogaylar olmuştur. Volga Irmağı doğusunda asıl Nogaylar yaşarlar. Bir özellikleri çok dikkatimi çekti. Et ve Süt ürünlerini çok fazla tüketirken Ekmek asla yemezler ve korkarlar. Ekmeğin kalplerine yapışıp onları öldüreceğine inanırlar. Garipsedim ama hoş da geldi.
    Karaçay-Balkarlar: Dillerinin benzerliğini -hatta ortaklığını- belirtmek için yazarımız ikisini aynı yerde vermeyi uygun bulmuş. Gene adını duymadığım bir soydur. Yuvarlama olarak Karaçay 131000, Balkarlar 66000 kişidir. Karaçay için günümüz kızlarının hayal ettiği erkek demek mümkündür. Tek evlilik yaparlar, başka kadınlarla ilgilenmezler veya konuşmazlar, eşlerine sevgi gösterirler ve ayrıca kadın, erkeğin hizmetçisi değildir. Maşallah.
    Kumuklar: Özerk Dağıstan da yaşarlar. 1989 sayımına göre 282.178 Kumuk vardır. Kökenleriyle ilgili neredeyse her tarihçi bir görüş ortaya koymuştur. İlk yazılı eserleri (Muhammed Osmanzade) 1883'de Nogay ve Kumuk Şiirleri Antolojisidir. 1918 Kuzey Kafkasya Halkları Ulusal Kurultayı kararınca tüm Kuzey Kafkasya’nın birleştirici ortak dili kabul edilmiştir, ilginç.
    Tuvinler: Moğol Cumhuriyetinin kuzeyindeki Tuvin Cumhuriyeti, 1999 sayımlarına göre yuvarlama 400000 kişinin yaşadığı bir bölgedir. Çin kaynaklarında ottan yapılmış kulübelerde yaşadıkları ve hayvancılık ile tarımın geçim kaynakları olduğu belirtilir. Tuvinler, Türkiye sonrası en uzu yaşayan Türk devletidir. Çin kaynaklarında 3. yüzyıldan beri isimleri geçer.
    Hakaslar: Güney Sibirya Türklerinin bir kısmı için bu isim kullanılır. 17. ve 18. yüzyıllar arasında Abakan vadisine yerleşmişlerdir. 500.000 nüfusu vardır ve günümüzde başkentleri de Abakan'dır. Hristiyan sayılır ama Şamanlığa inanırlar. Tas Tayı adı verilen dinsel bayramları vardır. Haziran ayında kutlarlar. Ayrıca bu konunun başlığı altında Şorlar, Kaçlar, Koyballar, Kızıllar, Beltirler, Sagaylar ve Çulımlar da işlenmiştir.
    Altaylılar: En geniş işlenen konulardan birisidir. Devlet, soy, boy derken en iyisi hepsini ayrı başlıkta incelemek ama o notlarımı da buraya eklemeyi düşünmüyorum. Şimdiden 11 sayfa dolmuş, ne ara oldu hiç bilmiyorum. :)
    - Altay Türklerinin ilk yurtları Türklerin anayurdu olarak da gösterilen Altay Dağlarıdır. Altay Türklerinin Kıpçakların uzantısı oldukları sanılır. Altay boy adlarının çoğu eski Türk boy adlarıdır. Biraz Moğollarla karışmış olmalarına karşın en saf kalmış Türk soyu sayılırlar. Yakın zamana değin küçük öbekler biçiminde dışa kapalı bir yaşam sürerler. İslam din ve kültüründen etkilenmezler. Şaman inançlarına bağlı kalırlar. 19. yüzyıl başlarında Rus din adamları aralarında Hristiyanlığı yaymaya başlar. Günümüzde Hıristiyan dininde sayılırlar.
    - Altayları şu şekilde ayırmak en kısa ve öğretici yol olacaktır. Güney Altaylılar; Altay Kiji, Televütler, Telegitler. Kuzey Altaylılar; Tubalar, Kumandılar, Lebetler. Bunların dışında Karagaslar ve Balabalar olarak 4 kola ayrılmışlardır. Zaten elimden geldiğince alıntı yaparak da bunları paylaşmıştım.
    Halaçlar: 30.000 kişilik bir Türk düşünün. 57 köye ayrılmışlar ancak birleştirici yazı dilleri olmadığından hiçbiri birbiriyle anlaşamaz. İşte bunlar adını ilk kez duyduğumuz Halaçlar. İslam tarihçileri onlardan 9-10. Yüzyılda ilk kez bahseder.
    Yakutlar: Türk milletleri arasında beni en çok Yakutlar hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu kadar uzun dönem var olup Rusları benimseyen ve yazarın dediği gibi ‘Türk Tarihinde Önemli İşlevi Görülmez’ dediği bu Millet, beni hayal kırıklığına uğrattı. Yaşam olarak farkları vardır. Sibirya halkları arasında sadece bunlar At ve Sığır beslerler. At eti ve Kımız vazgeçilmezleridir. Son dönemde Rus ve Dünya Edebiyatı yazıları, Yakutça yayınlanır. Öğretim dili olarak da Yakutça orta ve yükseköğretim kurumlarında uygulanır.
    Çuvaşlar: Moskova’nın doğusunda özerk Çuvaşeli Cumhuriyetinde yaşarlar. 17. yüzyılda Hristiyan olsalar da (Ortodoks) halen Eski Türk inançlarını yaşatırlar. Töreler (bir kısmı) korunur ve Tanrılara kurban adama geleneği sürer.
    Böylelikle kitabımızı bitirdik. Biraz uzun sürse de bu tarz Tarih ‘Kitaplarımızda’ uzun süre okumak, anlamak ve neyin ne olduğunu bilmek önemlidir. Bu kitaplar konusunda sizlere en iyi tavsiyem önce bir kere okuyup bu tarz hem bir özet hem de kısaca kaynak niteliğinde yazı çıkarmanız, daha sonra merak ettiğinizde bu kitaplarda geçen Milletleri bir kaynak olarak kullanmanız en faydalı seçim olacaktır.
    Bir süre Tarih alanında kitap okumayacağım. Önümüzdeki birkaç gün içerisinde Polisiye tarzı birkaç kitap okuduktan sonra Tarihi kitaplara döneceğim. Böylelikle aslında kafa dağıtmış da oluyorum. Sabrınız için teşekkürler. İyi tatiller. Kitapla kalın efendim..
  • 200 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Eveeet, bir “Aziz adam” eserini daha esenlikle bitirdik. Tabii sevgili danışmanımız Tuco Herrera/Duvar/ sayesinde. Başka bir eserini okuyacakken tavsiyeleri doğrultusunda Surname’de karar kıldım.
    İlk göze batan kısmından başlayayım o zaman. Surname nedir? Nesin’in başlangıçta yaptığı tanım gayet güzel olduğu için bozmadan size onu alıntılayacağım:
    “Surnâme, Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-demek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve bikaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Yani Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir. Kolayca anlaşılmaktadır ki, bu düğünler, başlık parası veremeyip yavuklusunu kaçırdığı için dama düşenlerin değil, sultanların, şehzadelerin düğünleridir.”
    *Surname tarihi belge niteliğindedir ve de divan edebiyatı türlerinden birisidir.

    Nesin bu eserinde bir çocuğa tecavüz ederek sonra da boğup öldürmekten yargılanan Berber Hayri’nin asılış törenine kadar hapiste geçen zamanını ve de idam gününü anlatmaktadır. Normalde surname tanımda da belirtildiği gibi neşeli olayların, şenliklerin betimlendiği bir belgedir ama Aziz Nesin burada bir ironi yapmış ve de idamın surnamesini yaratmıştır.

    Nereden başlasam, hangi konuya değinsem inanın bilmiyorum. Söyleyecek o kadar çok şey var ki.. Sevgili Aziz Nesin bir idam mevzusundan yola çıkarak hapishane ortamını ve de buradaki cezalıların psikolojilerini aktarmış bize. Bizim düşündüğümüzün aksine orada da ayrı bir dünya kurmuş cezalılar kendine. Nasıl dışarıda güçlü olan, zengin olan vb tipte insanlar milletin ümüğüne çöküp suyun üstüne çıkıyorsa, orada da durum bu. Ağalar, parayla her türlü işi yapanlar, oğlancılar. Ne ararsanız var. Belki de pişman olup ceza çeksin diye içeri tıkılan bir takım insanlar daha kötü birisi olarak çıkıyor buralardan. Çünkü bu düzende psikolojisi bozulmayan birisi gerçekten çok zor gibi. Aslında berber Hayri’nin yaptığı görünürde çok büyük bir suç evet, istismar neticede. Ama onu buna iten sebepleri ve psikolojik durumu da incelemek gerçekten önemli bu noktada. Adalet! yerini bulsun ve de insanlar bundan ibret alsın diye bir şeyi yapmak için yapmak, göstermelik yapmak ne kadar doğru ve adaletli bilinmez. Çok adaletli buluyorsan ve ibretlikse onu yaptığı anda asacaksın ki gerçek manada hak ediyor olsun(bu da ne kadar doğru bilinmez). Ama cezasını çekmiş ve gerçek manada ders alıp değişmiş birinin üzerinden yapmak ne kadar adaletlidir bunu gerçekten tarafsız olarak sorgulaması çok zor ama erdemli bir olaydır. Toplumumuzun en iyi yaptığı şey ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ mottosunu en güzel şekilde uygulamak ve yaşatmak. He bir de her şeyi ticarete dökmek. Bir insanın ölümünü bile kendi karı için ticarete dökmek de bize has olsa gerek. Kendimiz başkalarında gördüğümüzde yargıladığımız şeylerin en beterini yapıp sonra da vicdanımızı bir şekilde yatıştırırken her şey güzel. Ama birisinde gördüğümüzde bunu yapabileceğimiz en kötü şekilde yargılar ve kendimize şükrederiz. Herkes kendi adaletini kendince yaratıyor. Bürokrasinin güzel! işleyişini de idam işlemlerinin yapılışında yine aktarmış bize Nesin. Trajikomik bir olayı kara mizahla olabilecek en iyi şekilde aktarmış. Yazarın en sevdiğim yanlarından birisi de sanırım yeri geldiğinde toplum seviyesinde durumları en sade ama güzel şekilde aktarırken yeri geldiğinde de en güzel tahlillerle üst seviyede aktarması.

    Belki incelemem biraz karışık gelmiş olabilir size ama inanın hangi konuda fikrimi belirteyim, hangisini eleştireyim bilemedim. İçerikte incelenmesi ve değerlendirilmesi gereken o kadar çok konu var ki bana göre, belki de bu eser üzerine çok daha bilinçli olarak incelemeler yapılmalı, tezler yazılmalı. Çünkü bahsettiğimiz basit bir mevzu değil, adalet başlığı altında yapılan bilinçsiz ve ezber düzen uygulamaları. İnsanların durumlara göre psikolojileri, bakış açıları. Herkesin kendisini bir köşeye çekip işine geldiği gibi davranması. Velhasıl bu kitabın çok daha iyi incelemelerini daha iyi seviyedeki arkadaşlar elbet yapacaktır. Ama şunu söylemek isterim ki, bir toplumun yetiştirilme kültürü en kökünden değiştirilmedikçe bakış açısı hep sığ kalacaktır. Devletlerin genel de istediği de bu olduğuna göre gayet iyi başarmış gibi görünüyoruz. Yarattığımız adaletle gurur duymalıyız!
    Lütfen okuyalım, okutalım, sorgulayalım. Keyifle kalın.
  • 231 syf.
    “Bazen çok açık olduğunu sandığınız bir şey yazmışsınızdır. Okur sizin hiç aklınıza gelmeyen bir biçimde yorumlayabilir. Okur bu yorumu metnin bütününü göz önünde tutarak, birçok yerinden alacağı verilerle destekleyebiliyorsa, bambaşka bir okuyuş çıkar ortaya. Yazarın hiç düşünmemiş olabileceği, yazarın hiç amaçlamamış olabileceği birtakım şeyler de ortaya konabilir. En önemli nokta, bu okumanın, metince her an desteklenmesidir.” Böyle demiş Bilge Karasu.

    Biz ( Yadigar Soydan , Metin T. ) de böyle yapmaya çalıştık. Amacımız kendi okumamızı yaparken yazarın gerçekliğini ortaya çıkartmaktı ve en önemlisi “bu okumanın, metince her an desteklenmesi”ydi.

    Metnin serbest çağrışımlı, anlatıcıların güvenilmez olması, bolca kullanılmış imgeler yoluyla, ki bir deformasyona sebep oluyordu bu, ekspresyonist bir tarzda (Necip G./Duvar/ tespiti #26781789) yazarın kendi iç dünyasını dışa vurması, eseri oldukça zor bir hale getiriyordu. Bu eser otobiyografik bir dışavurum metnidir. Evet, biz böyle bir okuma yaptık. Yazar kendi iç dünyasını yoğun bir deformasyondan geçirip aktarıyordu. Amacı bir şey olduğunu göstermek değil, o şeyin bir varlık olduğunu göstermekti.

    Alegorik anlatımıyla bu roman, bir roman a clef-anahtar romandır. Bir yazar “roman a clef” türünü girdiyse saklayacak şeyleri vardır. Yazar hem anlatmak ister hem de anlattıklarını örtmek.

    Bir kişilik mücadelesi tüm metin boyunca kendini gösteriyor. Karakterleri bir türlü aklında canlandıramıyor okur. Karakterler sanki aynı karakterin ayna simetrisi gibiler. Her şeyi aynı ama yönleri farklı. Yani ben olma mücadelesinde iki parça olan bir ben.

    Her insan doğduğundan itibaren kendini, kendisiyle mücadele içinde bulur. “İnsan olmak” dediğimiz kavram, işte bu kendisiyle yaptığı mücadele sonucu, üst yapı kurumlarıyla minimize ettiği çelişmeler yardımıyla kurduğu uyumdur. Çünkü her insan sosyal bir çevrede var olur. Toplumdur bu sosyal çevre. Toplumun da kuralları vardır. Kural koyucu devlet, din ve toplumsal geleneklerdir. İşte bu kuralların içinde ben, bir denge kurar kendisine. Dengeyi kendi aleyhine de lehine de bozması anormal karşılanır. Kural koyucular, benin dışındaki herkes, kişinin doğumundan itibaren, bu kuralları iyi-kötü, suç-ceza, günah-sevap, doğru-yanlış gibi dikotomiler üstünden tanıtırlar bireylere.

    Zaman içinde bu toplumsal kurallar da değişir. Çünkü özneldir tüm bu kurallar. Toplumdaki değişimler aynı zamanda kurallarda da değişim demektir. Toplumdan topluma değişen bir yığın öğe taşırlar ayrıca. Son zamanlarda, globalleşme dediğimiz hal, ortak bir tanım oluşturma mücadelesi vermektedir. Orta çağda “cadı olmak” ne kadar ciddiye alınan bir kötü olma hali gelirken, bugün “cadı olmak” o kadar komik gelir insanlara. Bunun yanında “eşcinsel olmak” bazı toplumlarda normalin içine çekilmişken bazı toplumlarda hala “sapkın olmak” anlamına gelir. Çalmak ise hemen hemen tüm toplumlar da yanlıştır.

    Gecede tariflenen gecenin işçileri, insanın varlığıyla beraber getirdiği, kendi lehine, diğerleri, en önemlisi toplum aleyhine davranışları denetleyen hem kendi dışındaki hem kendi içindeki denetleyici otoriteyi temsil eder. Unutmamak gerekir ki, gecenin işçileri de aynı mücadelenin içindedirler.

    Kitabı baştan sona okuduğumuzda yazarın imgeleri okuru bir karmaşanın içine hapseder. Zeitgeist ise bir yanlış anlamayı adeta zorunlu kılar. Darbe ve darbenin getirdiği baskı söylemi, işte Zeitgeist’in okuru itelediği yerdir. Bundan kurtulmak için sondan başa okuma yapmak faydalı olabilirdi, onu denedik. Zaten metinin lineer olmayışı, katmanlı olması bu tür bir okumaya olanak veriyor.

    Bir baba metaforu var. Üstyapı kurumlarının denetleyiciliğini üstlenmiş. Kahraman N. (normal) olsun, toplumla çelişmesin istiyor. Oysa kahraman kendisini aynanın kırılmasına dek, üç parça görüyor. Kendisi-Toplumun tanımladığı kendisi- birbirine geçen değişkenlik. Kişilik parçalanması. Parçalar birbirinin yerine geçiyor bazen. Kah Sevim kah N kah Sevinç oluyor. N ise, en büyük denetçi. Kahramanın benliği mücadelenin parçalaması sonucu oluşan diğer benlerle mücadele ediyor. Amaç tek benlik ama bu ben toplumun dayattığı, toplumun normali değil, kendi normali. Çünkü kahramanın kendiyle ilgili bir tanımı var. O da varoluş hali. Tüm üstyapı kurumlarıyla çelişse bile kendine doğru gelen bu benin mücadelesini ediyor. Oldukça zorlu bir mücadele. Mücadelesi hem kendiyle hem toplumla.

    “Dünyaya kendi gönüllerindeki, kafalarındaki düzeni bir damga basar gibi kazımağı, nasıl istemezler? Nasıl anlamazlar ki bunun tek çıkar yolu, gerekirse öldürmek, öldürmek herhangi bir nedenle elverişli görünmüyorsa acı vererek, ezerek, isteneni koparmaktır. Aldatmaktır, yalan söylemektir... Nasıl anlamazlar bunu?...”

    “Babam sabırsızlanıyordu. Günlerdir, neredeyse dolaba girip bir şeyler okuyordum; bunca şeyi açıkta okurken, nedense çekindiğim için, bir kitabı dolapta gizlediğim o kadar belliydi ki! Görmek istiyordu. Bin dereden su getiriyor, beceremediğim bir şey yapmağa çalışıyordum: Yalan söylemeğe çabalıyordum. Babam tokmağı tuttu, kapıyı sertçe açtı. Dirseğim boy aynasının orta yerine girdi. O noktadan başlayarak üç büyük çatlak hızla çerçeveye vardı dayandı. Babam dirseğimi merak bile etmedi, uzaklaştı. Dirseğime bir şey olmamıştı. Sonunda, kitaba da bakmamıştı. Kitap dolapta kaldı. İki yıl boyunca haftalığım verilmedi.
    Ayna ancak ikinci yılın sonunda yenilendi. On beş yaşındaydım artık. Yeni aynayı yadırgadım; beni tek kişi gösteriyordu. Oysa iki yıl boyunca o aynada üç kişiydim. Çarpık da olsa...”

    “İşin tuhafı (üstelik, işin doğrusu) ben sizden çok hoşlandım. Size her zaman saygı duydum. Kitaplarınızı okurken kimseye açamadığım şeyleri açıkça söyleyişiniz karşısında, benim de adıma konuştuğunuzu gördüğüm için, beni bilmediğiniz halde benim de yaşama hakkımı savunduğunuz için, saygı duydum size.”

    “Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüzbinlerce parça.”

    “N. için bir hiçolum tasarladığımı yazmıştım. N. Kendiliğinden dağıldı gitti.”

    “(kendi yaşayışımı değil, başkalarının istediğini yaşadığım kısa birtakım dönemler) Bir ben olma mücadelesi”

    Metindeki eşcinsellik unsurlarını, şimdi, yazarın da dediği gibi, metinde bize verdiği destekleri aktaralım.

    “Ekmeğiyle peynirini benimle paylaşan delikanlı döşeğinin de bir yansını verdi. İkimizin de pijamasız olmamız bir şeyler anımsattı sanki, ama üzerinde durmadım. Işık söndürüldü. Biribirimize değmekten çekinmeksizin yatıyorduk. Kulağıma "beni gerçekten tanımadınız mı?" diye fısıldadı. Bileğini sıktım ama bir şey söylemekten çekindim. O sırada, pek uzak sayılmayacak bir yerde korkunç bir fren sesi işitildi. Koşanlar oldu sokakta. Biri, beklenmeyen bir iç acının —örneğin, kırılan bir kemiğin acısının—denetlenemez çığlığıyla bağırdı, sustu. Döşeklerde bir kımıltı oldu. Sessizlik yeniden kapandı üzerimize. Ellerimizin biribirini tanıdığı kesindi. İsteğin sonu yoktur kimi kişi için. Ağır hasta olmadıkça.”

    “Otel odasında, (en azından Sevinç diye birinin yatmayacağım kesinlikle biliyorum bu yatakta... diye düşünerek baktığım, şakacıktan, kimi yatıracaklar acaba burada, diye merak ettiğim) ikinci bir yatak vardı. Yıkanıp banyodan çıktığımda, o yatakta Sevinç yatıyordu.” Aynı belirsiz mekanlarda bir delikanlıyla paylaşılan yatağa karşın, Sevinç’e ayrı bir yatak serilir. Üstelik çıplak betimlenen Sevinç’e dönüp bakılmaz.

    “Eli omuzuma uzandı. Tül perdenin önünden çekilmedim. Dışarıdan vuran hafif aydınlıkta görmek istiyordum bir kez daha —belki son kez— çıplaklığını. Çıplak olduğunu, kokusundan, sıcaklığından biliyordum."

    “Kimin okuyacağını düşünmeden. Ya da, düşünerek: Başlanmış olan "kitabı" sürdürmeği düşünerek. Son birkaç sayfayı yırtmaksızın, daha önceki sayfalara bağlanabilecek biçimde yazıyı sürdürmenin yolunu bularak. Örneğin, şöyle bir şey yazarak:"

    "Dördümüzü birden bir yatakta düşünmeğe çalışacağım. Dördümüzü birden bir yatakta, biribirimizi hırpalamadan, parçalamağa kalkışmaksızın, içimizde birikmiş bütün hınçları, öfkeleri, güdük bencillikleri sevgiye dönüştürerek sevişir durumda, gözümün önüne getirmeğe çalışacağım. Gülünçlüğümüzün büsbütün ortaya çıkması için. Durmadan, kendimize de, yakınlarımıza da —en yakınlarımıza, başta kendi kendimize— yalan söylemek zorunda kaldığımıza, her şeyin düzmece bir durum, bir duygu oluverdiği bir dünya kurduğumuza göre bu yalanlan sonuna dek götürmek, patlayacak kerteye vardırmak gerek. Öyle ki yalan söyleyemez olalım artık. Ya da ölelim."

    “Çocukluğundaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri etle birleştiremeyen insanlar mıdır hep, bu işçiler?”

    “Beni susturmak istemiş gibi bir halin var. Daha doğrusu, kitabının dışına atmak istemiş gibi. Ne ki, kişilerin gerçek örnekleri ortaya çıkınca yazarların yapabileceği pek bir şey kalmıyor.”

    “Düzeltmen, Yaratman, Yazar, kitabın en başında kaldı. Bu gidişle onu bir daha anmayacağa benziyorum. Oysa ilk günler onu kendi "avatara"larımdan biri diye düşünmüştüm.”

    Nedir avatara? Avatar değil mi? Öyle evet. Yani “Sanal kimlik pazarından her oyuncunun kendini temsil etmesi için seçtiği grafik bir görüntü," diyor İstanbul Bilgi Üniversitesinden Yard. Doç. Dr. Aslı Tunç. Bir nevi maskeleme, gizleme durumu. Herkesin bir maskesi yok mudur?

    “O arkadaşıma telefon da etmedim. Kim bilir, benim ardımdan öyle bağıranlar, onu o mahallede barınamaz duruma getirmiş de olabilirler. Oysa ikimiz de kimseye sataşmaz, kimsenin gocunabileceği işler yapmaz kişiler diye bilirdik kendimizi. Aynı varoluşun paylaşılması bile yeter dışlanmaya. Kimseye sataşmamak yetmez. Farklı olmanın hazmedilmezliği galebe çalar.”

    “Setin üstünde oturup beklerken biraz ötedeki kalabalık bir masada oturanlardan biriyle göz göze geldik. İkimiz de, gözümüzü başka yere çevirmeği kendimize yedirememiş olacağız. Aradığım numara bir daha meşgul çıktı. Setin üstüne bir daha oturduğumda, yanı başımdaydı. Gülümsüyordu.

    ***
    Telefon kapandı. Ağzımı açamamıştım bile. Yanımdakine anlattım. Güldü. "Bize gitmemiz on dakika bile sürmez," dedi. Yürümeğe başladık kapıya doğru. Demin oturduğu masanın yanından geçerken belli belirsiz el salladı arkadaşlarına. "Eve," dedi. Sesini değil, dudaklarının kıpırtısını algılamış olmalılardı. En güzel arabalardan birine bindik.”

    Tüm bu betimlemeler bir erkeğe işaret ediyor gibi. Erkek olduğunu düşünerek bitirmek üzeresiniz metni hala. Ama,
    “Yola çıkarken, motorun gürültüsü içinde: "Ben, Sevinç," dedi. "Siz?"

    Kimliğimizi biz mi seçiyoruz ki, en doğru en ideal en "normal" kimlik bizim kimliğimiz demek kolay olsun? Kimliğiyle barışık olmak ne kadar doğruysa, nefret için bir öteki yaratmak da o kadar yanlış? Eğer aptalsak her şey mübah elbette.

    Peki bu otobiyografik eserde yazarın gerçekliği nedir? Bizce, “Eşcinsel ben” olma mücadelesidir. Ta çocukluğundan itibaren yaşadığı var olma mücadelesini kullandığı bol imgeyle deforme edip dışa vurmuş, benzeri insanlara yol açmaya çalışmış yazar. Peki neden bu romanın temini, eşcinsel olma halini dile getirmek olarak aldık?

    Birincisi, yazarın eşcinsel olduğunu biliyoruz. İkincisi, 1980 öncesi siyasal ortam, var olan siyasal baskıları hiç de bir alegori gerektirecek kadar ağır değil. 1971 muhtırası olmuştur fakat parlamento dahi feshedilmemiştir.

    Romanın son kısımlarında aklımıza Edvard Munch'un Çığlık isimli, dışavurumcu resmin doruğu kabul edilen, belki de en yüksek fiyatla alıcı bulan resim çalışmasını hatırladık.

    Siz de görün, siz de düşünün istedik.

    https://upload.wikimedia.org/...ogle_Art_Project.jpg


    İyi okumalar.