• 299 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tarık Tufan'ın eserlerinin neredeyse tamamında bulunan "bu kadar da olmaz ama" dedirten tesadüflerin, uzak karakterlerin ve yarım kalmış hikayelerin mevcut bulunduğu kitap. Diğer eserlerinden farklı olarak aynı hikayeyi üç farklı bakış açısıyla izliyoruz. Ana iki karakterin duygularını kendi dilinden dinlediğimiz de oluyor, İlâhi bakış açısıyla dinlediğimiz de. Herkes kendinden bir şeyler bulabilir bu kitapta. Çok fazla karakter, çok fazla olay, çok fazla duygu var. Elbet sizin de her şeyi bırakıp gitmek istediğiniz zamanlar olmuştur. Hiç tanımadığınız birine bütün hayatınızı anlatma isteğiniz belki. Karakterlerimiz de hepimizin yapmak istediği ama yapamadığı bir şeyi deniyorlar. 'Kaçıyorlar.' Tanımadıkları birine sığınmayı deniyorlar.

    Hiç tanımadığım birine kendimi hep daha iyi anlatabileceğimi düşünmüşümdür. Ve belki de doğru anlaşılabileceğimi... Benim bu tezimi doğrular nitelikte bir kitap.

    Okumaya başlarken rahatsız oluyor, utanıyor, karakterlere kızıyorsunuz. Ama sonra hicbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlıyor kendinize kızmaya başlıyorsunuz. Hatta keşke ona bu kadar kızmasaydım diyip ufak bir vicdan azabı bile hissedebilirsiniz.

    Kitabın sonu benim için tatmin ediciydi. Genelde Tarık Tufanın sonları pek beğenilmiyor. Olumlu son beklentisi içerisine girdiğimiz oluyor, daha cesurca bitmesini bekleyebiliyoruz. Ama Tarık Tufanla kitaplarının sonları hakkında konuştuğumda yükseliş beklememi söylemişti. Ben de aynen o şekilde yaptım. Beklediğim gibi de oldu. Mutlu oldum. Bir-çok arkadaşın aksine sonu beni tatmin etti. İshakın hayatına benzer bir hayata bizzat şahit oldum. O tanıdığım iyi adam da İshakın yaptığını yapmıştı. İyi ki de öyle yapmıştı. Kitapta "baba" haricinde tek bir kelime dahi konuştuğuna şahit olamadığımız biri vardı. Ben kendimi onun yerine koydum. Sizler belki baş kahramanlarla daha sıkı bir bağ kurduğunuz için sonunu daha farklı istemiş olabilirsiniz. Saygı duyuyorum.

    Kitabın kapağındaki resim için minnettar olduğumu söylemeliyim. Bir de resmi hayal etmek için çaba sarfetmeye gerek kalmadı. -Okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır. -

    Kitaplardan çok etkilenen biri olarak bu kitaptan da çok etkilendim. Duygusal biriyseniz muhtemelen ağlayacak pekçok nokta bulacaksınız. Edebi zevk alabilir ve yeterince hassas biriyseniz verilmek istenen mesajlara ulaşabilirsiniz. Okursanız hicbir şey kaybetmez yüksek ihtimalle iyi bir insan olma yolunda birkaç adım daha atmış olursunuz. Tavsiye ediyorum.
  • 592 syf.
    ·69 günde·7/10
    Azra Kohen’in Gör Beni adlı romanını iki ay önce okumaya başladım. Gerek plan dışı ortaya çıkan meşguliyetlerim, gerekse kitabı beklediğim akıcılıkta bulamadığım için kitabı bitirmem uzun sürdü; hatta daha önce Fi adlı kitabını ilk 70 sayfa sonrasında okumadan bıraktığım gibi yazarın bu kitabını da bırakmayı düşündüm ama bir şekilde ısrar ederek kitabı nihayet bitirdim. Öyle ya, bu kadar kendinden bahsettiren ve popüler olan bir kitapta kayda değer bir şey mutlaka olmalıydı. Son sayfalara kadar hep bu yöndeki ümidimi korudum ancak şunu ifade etmek zorundayım ki; bu kitabın içeriğini ve felsefi derinliğini, ana akım medyada ve sosyal medyada kitabın kendisi hakkında yürütülen PR ve reklam çalışması kadar başarılı bulmadım. Tabi ki romanın konu ve içerik olarak sıradan veya değersiz olduğunu söylemek haksızlık olur ama belki de kitaba başlarken yüksek beklentiler içinde olmak bu sonucu doğurdu.
    Daha fazla uzatmadan ve mümkün olduğu kadar objektif biçimde esere ilişkin -olumlu ve olumsuz- eleştirilerimi sıralayayım:
    Tahminimce, yazar bu kitabı öncelikle geniş bir okur kitlesine ulaştırmak, bununla yetinmeyip Fi adlı romanı gibi bu kitabın da ekrana veya beyaz perdeye taşınması maksadıyla yazmış. Kitabın biraz da gereksiz büyük hacmi, diyalektikler, müzik önerileri ve konsantrasyon eksikliği yaşayan okuyucunun cinsel fantezi kırıntılarıyla yeniden ilgisini çekme çabası bu kanıyı güçlendiriyor. Şunu kabul etmek ve takdir etmek gerekir ki bu roman; Osmanlı Devletinin yıkılışını üzüntüyle karşılayan muhafazakar kesim ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin etrafında kenetlenen yenilikçi kesimler arasında bir fikir uzlaşısı sağlamak, her iki tarafın da birbirine karşı empati geliştirmesine aracı olmak, Cumhuriyetin Türk kadınına hak ettiği değeri verdiğini vurgulamak, fikri uyanışın toplumun geleceği açısından ne kadar gerekli olduğuna dikkat çekmek gibi önemli bir misyon üstlenmiş. Hatta her iki tarafa karşı da tavşana kaç, tazıya tut diyen; kendi büyük idealleri veya çıkarları adına etnik ve politik katalizörlük yapan üçüncü tarafın temsilcileri de görülebiliyor satır aralarında. En azından Akilah Azra Kohen’in bu kitap hakkında verdiği ve benim de izlemiş olduğum röportajlarından ben bu kanıyı edindim.
    Eser bir taraftan Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda, Cumhuriyet kadını Ülkü ile Sadrazam oğlu Selim arasında ve Orhan ile İlmiye arasında yaşanan iki aşkı, dönemin ve karakterlerin çelişkilerini anlatırken; diğer yandan da dinler ve insanlık tarihinden ilginç kesitler sunuyor. İşte bu noktada kitabın akıcılığına önemli ölçüde ket vuracak yoğunlukta tarihsel girdiler yapılmış. Yazarın bu denli çok yönlü bilgiyi araştırması ve okuyucuya sunması dikkate değer bir çaba ama çok katmanlı (insanlık tarihi, dinler tarihi ve aşk romanı) olarak yazdığı bu kitabın katmanlarını okuyucuyu alıp götürecek şekilde kaynaştıramamış. Ayrıca karakterlerin çelişkilerini ortaya koymanın ötesinde, karşıt düşünce ve fikirler yeterince irdelenememiş. Sanki üç farklı kitap zorlamayla bir araya getirilerek harmanlanmış gibi. Benzer hisse Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı eserinde de kapılmıştım ama arada şöyle bir fark var; Gör Beni kendini yeteri kadar gösteremedi, Tutunamayanlar’a ise hali hazırdaki kısıtlı birikimimle ben yeteri kadar tutunamadım.
    Bir de noktalama işaretlerinin yeterince ve doğru biçimde kullanılmamış olması, okuma temposu ve ritmini olumsuz olarak etkiliyor.
    Kitapta tartışmaya açık bazı ifadeler dikkat çekiyor; peygamberlerin indirdiği dinler, Yahudiliğin ilk din olması, Tevrat'ın Hz.Musa'dan 1383 yıl sonra yazılmaya başlanması, efsanelerin dinleştirilmiş olabileceği, Kur’an-ı Kerim’in Hz. Osman tarafından yazılması, vb. gibi. (Peygamberlere indirilen dinler, Hz. Osman’ın Kur’anı yazıya geçirtmesi, en eski din olduğu kesin olmamakla birlikte Hinduizmin Musevilikten daha eski bir din olduğu şeklinde ifadeler olabilirdi).
    Deforme meallerle Kur’an-ı Kerim’in belli akım ve ideolojiler doğrultusunda çarpıtılarak insanlara aktarıldığı ifadesini ise çok doğru ve yerinde buluyorum.
    Kitapta ilginç bilgiler ve üzerinde uzun uzun düşünmeye değer iddialar da var: Piyano çalmanın zihinsel gelişime katkısı, Sümerlerin insanlık tarihindeki yeri, Suudi Arabistan’ın Vahabiliği yaymak eksenli olarak Batı desteğinde kurulup, kendi bulunduğu coğrafyada güçlendirilmesi, Arap ülkelerinin liderlerinin belli bir soydan geliyor olması, Batı’nın Hint öz kaynaklarını sömürmek için Hint tarihini yok etme çabası, 1.Dünya Savaşı’nın sırf birinin birini öldürmesi yüzünden çıkmayıp gizli ve daha önemli nedenlerle çıktığı, Ortadoğu’nun yüzyıllardır sömürüldüğü ve istismar edildiği gibi.
    Sonuç olarak -iyisiyle kötüsüyle- hepsinden ortaya karışık bir görüntü içinde, okuyucuya okuma zevki yaşatmanın ötesinde okuyucuya sürekli bir şeyler öğretme veya bir şeyler öğrenmeye teşvik etme çabası baskın Gör Beni’de. Bu kitapla başlayan serinin ikinci kitabı olacağı söylenen “Dinle Beni” umarım biraz daha derli toplu olur.
    Hoşuma giden bölümlerden bazı alıntılar ise aşağıda görülmekte. Keyifli, güzel, yerinde ve doğru “okuma”lar dilerim.

    “Ya lokomotif olursun ya da vagon!
    Lokomotifsen nereye gideceğine ve nasıl gidileceğine sen karar verirsin, insanlığın hikayesinin kiminle ne zaman başladığını sen seçersin, vagonsan birileri karar verir ve sen sadece peşlerinden gidersin. Bugün kullandığımız her şeyi onlar (Batılılar) geliştirdi ve sizler o yüzden onların açtığı yolda onların sizi sürüklediği yere gitmek zorunda kalıyorsunuz.
    Takipçisiniz, keşifçi değil. Keşifçi olup kendi yolunuzu açmanın, vagon olmamanın tek yolu var!...
    ...Öğrenmek.. Gelişmek.. Yol olmak.”
    “Açlık çekmiş biri başka bir canın aç kalmasına nasıl dayansındı?”
    “… her şeyi genelleştirme çabası, tarihteki en büyük problemdir.”
    “...İslâm naraları atmak Müslümanlığın kanıtı değildir, çünkü anlayıştır İslâm...
    ...O gereksiz, kavgacı naralar İslâmı gerçekten yaşamayanlarca atılır... ...İslâmı yaşarsın, etrafındaki herkese örnek olacak bir zarafet ve kudrette yaşarsın, gerisi teferruattır. Ve İslam’ı yaşayabilmek için önce insan olmak gerektiğini anlamak lazım...”
    “Birilerinin abartılı zenginliği başka birilerinin daha da fakirleşmesi değil miydi?..”
    “Baktığı pahalılıktaki aciz fakirliği gördü Fehmi; görülenin ötesini görmeyi seçen herkes gibi...”
    “Daha büyük planları saklamanın tek yolu nedenleri saklamaktır.”
    “Zor zamanlarda kendimize söylediğimiz yalanlar değerliydi ama giderek eskiyordu hepsi ve yerine yenileri bulunamıyordu... Uyanmanın vakti belki de gelmişti.”
    “Öğrenmek, Müslümanlığın ana şartıydı. Müslüman, öğrendiğinden değil, öğrenmediğinden korkmalıydı.”
    “Doğru daima doğrudur; ta ki birileri onun yanlış olduğunu kanıtlayana kadar...
    Ve tarih doğru sanılan yanlışlarla doludur.”
    “Soruların sorulmadığı, soru soranların şeytan sayıldığı bir gelenek nasıl İslâm'ı yansıtsın?”
    “İnsan kendisinde ne varsa etrafında da o var sanırdı.”
    “... övgüler dizecekleri birilerini daima buluyorlardı güce yakın olanları bekledikleri o yalakalık kuyruğunda...”
    “... her güç gibi el değiştirmişti, her güç gibi o da geçip gitmişti.”
    “Sevgisizlik resmen bir hastalıktı; henüz tıp dünyasında adı konmamış, insanlığı bozan, yıpratan, dünyayı cehenneme dönüştüren bir hastalıktı ve belki de bulaşıcıydı.”
    “ ’Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!’
    Bu cümle, bu topraklarda en dikkat edilmesi gereken cümleydi!”
    “Cihat'ı biz yarattık arkadaşım. Asker toplayabilmek için bundan daha ekonomik bir yöntem bulunamaz. Kuralları biz koyduk. İslam’a göre cihat nefsin terbiyesi gibi bir şey demekti. İnsanın kendi kendiyle savaşı anlamına geliyordu… İslam’ı incelesen şaşarsın; sevgi, barış, nefis terbiyesinden hallice bir din. Sadece bir kelimenin anlamını değiştirdiğimizde çölde bela arayan yabanileri savaş makinesine çevirdik ve işte Thomas Edward Lawrence'ın dahiyane icadı, Ortadoğu’nun sihirli anahtarı Vahabizm böyle doğdu.”
    “Değerleri sindirilmemiş bir toplumu dışardan kalkıp gelen biri yönetemez.”
    “Bir nesil yetiştirmek 15 sene ama bir nesli yok etmek beş sene sürüyor. Beş nesli bitmiş bir kültür teslimdir! Eğitimi bitirmeden, zafer ile böylesine kenetlenmiş bir toplumu çözemezsin!..”
    “Kendisi gibi olabilen kaç kişi vardı kalabalıkların arasında?”
    “Para söz konusu olunca zihne tohum ekmek ne kolaydı! Karakteri zayıf insanların paraya daima bir zaafı vardı...”
    “Zaman her şeyin çaresidir derler ya? Aslında zaman değildir çare; o zaman içinde acılarımızı yenmek için harcadığımız çabadır.”
    “Aşk çabadır. Emektir. Gayrettir. Mücadeledir... En çok da kişinin kendisiyle mücadelesidir.”
    “Önyargılarından sıyrılamayanlar(sa) hep kayıptılar.”
  • HÜZNÜN İLMİHALİ: ROMY SCHNEIDER

    Hayat, yoksul bir oda sanki... Ha sırça köşk, ha gecekondu... Tüm odalar yoksul. Mahrumiyet duygusuyla var edilmiş doyumsuz bir canavar: İçine mutluluk, olgunluk, kariyer; olmadı utanç, masumiyet, şehvet... nice eylemi, nice erdemi, nice sıfatı ve hatta başka başka hayatları tıksan dahi nafile: Kendini bulmakta, kendini görmekte, kendini sevmekte zorluk çekiyor.

    Ne tuhaf! İnsan da hayata benziyor: Arzularının sınırı yok! Kendini bilmiyor. Kendini aramıyor. Gün geliyor, kendini istemiyor... Kendi dışındakiler kadar, belki ondan da fazla, kendine karşı.

    Şurası muhakkak ki, her kişi biricik. Herkes ‘orijinal’... Lakin Romy Schneider bu. Tüm istisnalarına rağmen nasıl da taşıyor kimi genellemelerin ruhunu. Zira fena karalanmış bir yükseliş ve çöküş hikâyesi onunki. Bir horgörü ve hoşgörü kronolojisi...


    Gençlik Başında Duman

    23 Eylül 1938'de, Viyana'da gelmiş dünyaya. Nüfusa Rosemarie Magdelana Albach olarak geçmiş adı. Annesi ünlü aktris Magda Schneider, babası jön Wolf Albach-Retty. O vakitler Avusturya, Almanya’nın bir parçası... Alman nüfus kâğıdı taşımasının hikmeti de bu.

    Doğumundan üç hafta sonra Viyana’yı terk etmek zorunda kalıyor. Yeni yuvası Schönau am Königsee’dir artık. Onlara kucak açanlar ise büyükannesi (Maria Schneider) ile büyükbabasıdır (Franz Xavier Schneider). Burada kardeşi Wolfdieter’le birlikte yaşar.

    Bereketli bir çocukluktur onunki... II. Dünya Savaşı’na rağmen huzur içinde geçer Bavyera günleri... Derken üzeri itinayla örtünen geçimsizlik başkaldırır. 1943’te çatlayan ilişki, 1945’te ayrılıkla sonuçlanır.

    Babanın evi terk edişi, milyonlarca domino taşını peş peşe düşürecek ilk hamledir adeta. İlk kırılma... İlk kaybediş... İlk idrak...

    Hayattaki kimi yükseltiler, kimi çukurlar ve hatta kimi girintiler, çıkıntılar akışın yönünü, şiddetini değiştirir. Köpürmek de vardır bu akışın ucunda, dalgalanmak da... Düşmek de usuldendir, hızlanmak da... Henüz on beş yaşında, kendisine lütfen ikram edilen küçük bir rol de böylesi anlardan biridir: “Wenn der weiße Flieder wieder blüht”te (Hans Deppe imzasını taşıyan bu film, bizde “Beyaz Zambaklar” olarak bilinir) annesiyle oynar. İçin için yanan kor, neyle besleneceğini bilmektedir artık: sinema!

    Ancak bu bilme, biraz da annenin çekim alanından sıyrılma, kendi olma telaşı olarak da okunabilir pekâlâ. Zira anne, tüm öykünme ve muhafaza edilen sevgiye rağmen, huzurun ömrünü kısaltan kişidir; ve bu noktadan itibaren olsa olsa ancak bir araçtır, zirveye ulaşmasına imkân yaratan.

    1949’da Salzburg’ta yatılı okuyan (Internat Goldstein) Romy Schneider, setin tozunu üzerinden, gürültüsünü kulağından henüz silmiştir ki, okul hayatına daha fazla katlanmanın anlamsızlığına kanaat getirir. Günlüğüne yazdığına göre, “mutlaka oyuncu olması gerekmektedir. Buna mecburdur.”

    1954-1957 arasında 4 filmde oynar. Bunlardan biri, Ernst Marischka’ın “Sissi”sidir. “Sissi”, Kraliçe Elizabeth’in hayatını, neredeyse karikatürize ederek beyaz perdeye yansıtan bir kitsch’tir. Hani ‘halk sineması’ diye bir şey varsa eğer, bunun tipik örneği dense yeridir. Bunalım yahut buhran günlerinin sağaltma aracı melodramın tesiri kıvamındadır: Geçmiş, belki de bir daha gelmeyecek güzel günlere düzülen bir methiyedir ve bile isteye olayların, karakterlerin içlerinin boşaltılması kimseyi rahatsız etmemektedir.

    Burada Marischka’nın hakkını teslim edelim: Savaş sonrası toplum psikolojisinin idrakiyle güven ve güç duygusunu yüceltip, aşk ve iktidar sarmalını kabul görecek şekilde popülerleştirmek fena bir maharet sayılmasa gerek.

    Diğer üç film (Feuerwerk, Maedchenjahre ve Die Deutschmeister), ne sinemasal açıdan ne de Romy Schneider’ın kariye açısından mühimdir. Tek farkla: Schneider Die Deutschmeister filminde şarkı söyler: Wenn die Vögel musizieren.


    Bir Başkadır Üvey Baba Sevgisi

    Gel gör ki, “Sissi” Romy Schneider için daima aşmayı ve hatta unutmayı arzuladığı bir eşik olacaktır. Erken yakaladığı şöhret (malum: bu üçlemenin ilk filmi kendisine Bambi ödülünü kazandırır. Bambi, Hubert Burda Media’nın takdim ettiği kitle iletişim ödülüdür, ödül heykelciği altın bir ceylandır), hazırlıksız yakalamıştır onu. Daha vahimi: şöhretleri belirli şablonlarla algılamak ve alkışlamaktan hoşlanan kesim için vazgeçilmez bir kanondur artık o. Olmakta olan’ın aceleyle taşındığı son istasyondur bu adeta. Gitmek isteyenin, varmak isteyenin kulağına fısıldanan anti müjde: Seni yücelttik ve böylelikle de öldürdük!

    Belli belirsiz yayılan imdat çığlığı, üvey babası tarafından duyulur. Erkeksi bir güdüyle ipleri kavrar. Gerer ve gevşetir. Buna öylesine kapılır ki, o ipin ucundaki kişinin kişiliği bir noktada unutulur. Değil mi ki hayat, yoksul bir odadır; o da bu odayı düzenleme, donatma ehliyetine sahip belki de tek içmimardır.

    Teslimiyet duygusu, önce mahrumiyeti, peşi sıra da suiistimali çağırır. Üvey baba Hans Herbert Blatzheim’ın tercihi de bu yönde olur. Pek hassas bu konuyu iyisi mi Schneider’ın ağzından aktaralım: “Üvey babam açık açık kendisiyle yatmamı teklif etti."

    Böylesi bir şeyi itiraf etmek cesaret ister. Schneider bu cesareti ancak 40’lı yaşlarında gösterebilir. Öz babasının evi terk etmesinden sonra üvey babasının yatma teklifi hayatındaki kim bilir kaçıncı kırılmayı teşkil eder. Bir başka deyişle, hayatına giren iki erkek, iki güç modeli, tesir gücü yüksek bir hayal kırıklığı yaratır.


    Bir Erkeği Sevdim, Zaten Yoktu

    Romy Schneider, Almanya’nın sınırları dar gelince soluğu Fransa’da alır. “Maedchen in Uniform”da (1958) Manuel von Meinhardis karakterini canlandırır. Aynı yıl “Christine” ve “Die Halbzarte” adlı filmlerde oynar. “Christine” iki açıdan önemlidir: a.) Annesini üne kavuşturan "Liebelei"nın yeni bir uyarlamasıdır, b.) Alain Delon’la tanışır. Bu kıpır kıpır delikanlı, nam-ı diğer süper star, Schneider’ın gönlünü çeler. Annesinin babasının ricalarını, “Bir Fransız horozu mu öpecek kraliçemizi?” türlü karşı çıkışlarını hiçe sayarak ahalinin Paris’e taşınır. Artık Fransız olmayı istemektedir; bir Fransız gibi yaşamak, bir Fransız gibi giyinmek ve bir Fransız gibi sevişmek... Alain Delon’la birlikte birkaç tiyatro oyununda oynar (mesela Schade’da [1961]... Luchino Visconti’nın yönettiği bu oyun pek ilginçtir: Romy, sahne tecrübesi olmadığı, henüz Fransızca’yı yeterince iyi telaffuz edemediği halde seçilmiş ve sahne almıştır; Visconti, Delon’a güvenmektedir; Delon ise Romy’e sırılsıklam âşıktır. Buna mukabil oyun hayli alkış alır. Sonuç tatmin edicidir) Birkaç filmde de (Ein Engel auf Erden, Die schöne Lügnerin, Katja, Nur die Sonne war Zeuge) başrol üstlenir.

    Fritz Kortner’ın “Die Sendung der Lysistrata”sı bir televizyon dizisidir. Ve pek talihli bir dizi sayılmaz. Bazı kanallar gayri ahlaki bularak yayımlamayı reddeder. Üstüne üstlük bir Katolik papazı Romy Schneider hakkında suç duyurusunda bulunur. Suçu, ahlaka mugayir davranışlar sergilemektir.

    Derken Cesare Zavattini’nin önerisiyle Mario Monicelli, Federica Fellini, Luchino Visconti ve Vittoria de Sica’nın ortak yönetimiyle çekilen "Boccacio 70"de (1961) boy gösterir Schneider. Film dört epizottan oluşmaktadır: Renzo e Luciana (Monicelli), La tentazione del dottor Antonia (Fellini), II lavoro (Visconti) ve La riffa (de Sica). Boccaccios’un penceresinden ahlak ve aşkı kimin nasıl gördüğünü yansıtmaktı amaç... Filmin senaryo yazarlarından biri de İtalo Calvino’dur. Schneider, Visconti'nin çektiği epizotta, "kiralık kızlara müptela" barones Pupe rolündedir. Üstündeki Coco Chanel kıyafetlerini çıkardığı ünlü striptiz sahnesi sinema tarihine geçer.

    Yıl 1962 olduğunda, hayat belki de hiç olmadığı kadar mutluluğa gebedir: Orson Welles gibi bir üstat, senaryosunu da kendisinin yazdığı Kafka’nın “Dava”sında Leni rolünü teklif eder Schneider’a (Hitchcock’un “Psycho”suyla unutulmazlar listesine dahil olan Anthony Perkins, Josef K.’yı canlandırmaktadır). Bu rol kendisine Étoile de Cristal’de (1963) En İyi Yabancı Oyuncu ödülünü getirir.


    Aç Kollarını Hollywood, Ben Geldim!

    Ve Hollywood kapıyı çalar. Anca bu Hollywood, başka bir Hollywood’tur. Zira Carl Foreman, sıradışı işlerle adını duyuran bir senaryo yazarı, bir yapımcı ve nihayetinde yönetmendir. ABD’nin kara listesindedir. Meraklıları kendisini “The Bridge on the River Kwai”, “High Noon” gibi filmlerden anımsayacaktır. Ancak kamera arkasına geçtiği tek film The Victors’tur (Die Sieger) ve Romy Schneider bu filmde Regina adlı genç bir kemancıyı canlandırmaktadır. Film, Columbia Pictures Corporation adına ağırlıklı olarak Fransa’da çekilmiş, Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen 175 dakikalık ironik bir savaş filmidir.

    İkinci Hollywood filmi, yönetmenliğini Otto Preminger’ın yaptığı “Der Kardinal”dır (The Cardinal, 1963). Schneider bu filmde ilk ve son kez özbabası Wolf Albach-Retty’le birlikte oynar. Henry Morton Robinson’ın aynı adlı eserinden uyarlanan film, altı dalda Oscar’a aday gösterilir (1964). En İyi Yönetmen ödülünü alır. Golden Globe’da (Altın Küre, her yıl film ve televizyon dizilerine verilen Amerika’yla sınırlı bir ödüldür) John Huston’a En İyi Yardımcı Oyuncu ödülünü kazandırır, filmin kendisi de En İyi Drama ödülüne uzanır.

    1964’te Jack Finney’in romanından uyarlanan “Good Neighbour Sam” (Almanya’da “Leih mir deinen Mann”, yani bana kocanı kirala yahut adamını ödünç ver olarak dilimize aktarılabilecek bir adla vizyona girdi), David Swift’in yönettiği 130 dakikalık tipik bir Amerikan komedisidir. Janet Lagerlof karakterini canlandıran Schneider, Jack Lemmon’la başroldedir. Eleştirmenler Lemmon’a bayılırlar. Ama Schneider’ı pek göremezler.

    Senaryosunu Woody Allen’ın yazdığı “What’s New, Pussycat?” için yönetmen Clive Donner ve Richard Talmadge’ten teklif aldığında, piyangonun kendisine vurduğunu düşünmüş olmalı Schneider. Sinemanın görüp göreceği üç beş dahiden biri olan Allen’ın beyaz perdedeki ilk ciddi sınavı niteliğindeki 104 dakikalık Fransız-ABD ortak yapımı bu komedi, Peter Sellers’ı zirveye taşıyacaktır zira. Ne ki hüsran, yatılıya kalmış, kaldığı yeri pek benimsemiş, gitmekte gönülsüz bir misafir gibidir. Güzelliği fark edilir, lakin oyun kabiliyeti asla...


    Ne Zaman Fransız Olacağım?
    Hayat böyledir işte: Almanya, tercihini Fransa (Paris) ve Alain Delon’dan yana kullandığı için hain ilan edecektir kendisini; Fransa, zamanla César’a dönüşecek olan Étoile de Cristal’de ödüle değer görecek (ki birkaç César daha alacaktır), sahnelerini açacak, Channel’in yüzü olması istenecek, lakin yine de ‘yeterince Fransız’ kabul etmeyecektir kendisini.

    Paris güzeldir! Yeni Dünya defterini kapatmak, her şeye rağmen iyi bir tercih olarak görülebilir. Sonuçta aşk vardır.

    Ne ki Alain Delon, şımarıklıktan mıdır bilinmez, Romy Schneider’a uzunca bir mektup yazar ve imzadan sonra adı Nathalie Delon olacak zat-ı muhteremle nikah masasına oturur. Vaktiyle top model, oyuncu ve şarkıcı Nico da (Christa Paeffgen), bu adamla yaşadığı hızlı ve yıpratıcı aşk sonucu mahvolmamış mıydı (ancak Nico hakkında kimi söylentiler mevcuttur: Delon’dan olduğunu iddia ettiği Ari’ye uyuşturucuyu veren ilk kişi odur. Rivayetlerin sonu yoktur: Uyuşturucu komasına giren ve can çekişen oğlunun çıkardığı sesleri, ileride kullanmak üzere kaydeden de odur. Talihsiz bir şekilde, İbiza’da bisikletten düşüp ölmüştür. Punk, Noise yahut Ambient dahil, müziğin pek çok türü kendinden nasiplenmiştir)? Demek ki şimdi sıra kendisindedir.

    Lakin teselli bulamaz. Öz babasından sonra sığındığı bir erkek daha sırtını dönünce kendine hayata küser. İntihar teşebbüsünde bulunur.

    Hayat böyledir işte: Banu Kırbağ’ın şarkısında söylediği gibi olur ve unutulmaz denen dertler unutulur. Takvim yaprakları 1966’yı gösterdiğinde oyuncu ve tiyatro yönetmeni Harry Meyen’le (aslında Harald Haubenstock) evlenir. Aynı yıl oğlu David Christopher dünyaya gelir. Bu sevinci şu cümlelerle kutlar: "Bana hayatımda ne tür bir değişiklik oldu diye soruyorsunuz. Ben size biraz değişik bir açıklamada bulunayım: nihayet benim de bir hayatım oldu."


    Eski Âşık Düşman Olmaz

    Hayatına kavuştuğu yılın üzerinden iki yıl geçmiştir ki, yolu tekrar Alain Delon’la kesişir. Jacques Deray’ın “La Piscine” adlı muhteşem filminde Marianne rolu düşmüştür kendisine. Film Fransa’da 31 Ocak 1969 gösterime girer, 8 Mart 1970’te de Almanya’da...

    Tatil cenneti Saint-Tropez’in mekân olarak seçildiği film, coşkuyla karşılanır. Ancak 120 dakikalık polisiye/drama kimi ülkelerde yaş sınırıyla cezalandırılır adeta: Arjantin’te 18, Almanya ve Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstü ancak izleyebilecektir filmi.

    70’li yıllar, onun zamanıdır artık. Fransa’nın eli yüzü düzgün pek çok filminde o vardır. Fransa için artık yeterince Fransız’dır çünkü... Kâh Yves Montand eşlik eder kendine, kâh Michel Piccoli.

    “L’important c’est d’aimer”daki (Andrej Zulawski, 1975 [kimi kaynaklarda 1974]) Nadine Chevalier ve “Une histoire simple”deki (Claude Soutet, 1978) Marie rolüyle Cesar’a uzanır.

    Arada oynadığı bir film vardır ki (Ludwig, 1972), bir anlamda “Sissi”yle rövanş niteliğindedir. Visconti, ondan bir kez daha Kraliçe Elisabeth olmasını ister. Ancak bu kez uyanıklık yoktur. Popülizm yoktur. Kitsch hiç yoktur. 247 dakikalık “Ludwig”, hem Visconti hem de Schneider için bir yeniden varoluştur sanki: Filmdeki hakiki Elisabeth’i Avusturya Sissi kadar sevmez, lakin dünya hayran kalır.

    Sinema ile gönül ilişkileri aynı frekansta olmasa gerek: Meyen-Schneider çifti 1973’te boşanmaya karar verirler, 1975’te de bu gerçekleşir. Boşanmayı takiben, kendinden 11 yaş küçük asistanı Daniel Biasini ile evlenir. Biasini’yi “Le Train”in (1973) çekimleri esnasında tanımıştır. Çok geçmeden bir kız çocukları olur: Sarah Magdelena Biasini (21 Haziran 1977). Evlilikleri 1981 yılına değin sürer.

    Boşanmadan iki yıl önce, 1979’da Gosta Gavras’a teslim olur: Clair de Femme. (Roman Gary’nin bu eserini meraklıları Can Yayınları’ndan temin edebilir: “Kadın Işığı”) Senaryoya sürpriz bir isim katkıda bulunmaktadır: Milan Kundera. Yves Montand’la müthiş bir ikili olmuştur.


    Kamera Yoksa Ben de Yokum!

    Çok beklemesi gerekmez; derin anlamlar atfettiği üçüncü erkek, yine erken bir şekilde hayatından çekilir: Oğlu David, bahçe duvarından atlarken demir parmaklıklar üzerine düşerek feci şekilde can verir. Çıldırmanın eşiğine gelir Schneider. Herkesten ve hatta kendinden dahi kaçar olur. Boissy Sans-Avoir köyüne yerleşir.

    Bu inziva, çare değildir yarasına... Çalışmanın eğlence, mutluluk olduğunu düşünen her Alman gibi sarılır tekrar sinemaya. 1981 yılına üç film sığdırır: Garde à vue (Sorgu, Claude Miller), Fantasma d’amore (Dino Risi) ve La passante du Sans-Souci (Jacques Rouffio). Son filmde savaşta kocasını ve çocuğunu kaybeden bir kadını oynar. Bundan olsa gerek, filmi ölen kocası ve oğluna ithaf etmek istediği söylenir. Yapımcılar bu isteği fazla özel bulur. Schneider’ın yanıtı ders niteliğindedir: "Özel mi? Özel olan neyim kaldı ki? Eğer ben herkese aitsem, herkes de benim neleri kaybettiğimi bilmeli." Bunun üzerine filmin jeneriğine ithaf yazısı konur: David'e ve babasına...
    Tekrar sinema aşkı nüksetmiştir: Alain Corneau, Andre Techine ile ön hazırlıklar yapmaktadır. Fassbinder, onu düşünerek senaryo yazmaktadır. Kaybederken kazanıyorum mu, demeye kalmaz, 29 Mayıs 1982 sabahı gözlerindeki perde iner.

    Hayatın yoksul odasını kendince döşemeye ve anlamlı kılmaya çalışan birinin daha nefesi tükenir böylelikle...
  • 208 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Sünnet neden garip/Nurettin Yıldız 


    Kitapta;

    Resulullah'ın(sas) zorunluluğu,

    hadisi şeriflerin oluşumundaki doğallık,

    Kur'an'ın öğrenileceği hocanın önemi,

    Resulullah'ın(sas) otoritesinin sarsılması; bu devrin İmtihanı,

    Resulullah'ın(sas) sözlerinden neden etkilenemediğimiz,

    hadisleri anlamaya dair örnekler,

    hadislerin pratiği ve yaşanmış İslam,

    Resulullah'ın dilini anlayabilmek için yaşanacaklar,

    hadislerin durduğu yer,

     geçmişin büyük mirası ve bazı görevler,

    hadisler;hadis zekâsı ve sahabenin hadis titizliği,

    hadis kitaplarının teşekkül süreci, 

    Sünnete dönüş gibi başlıklar ve altında çok değerli cümleler var..

    Ayrıca kitapta yer verilen 13 hadisi şerifle hadislerin tek bir noktaya temas etmediğini ve bundan sonra hadisleri okurken nelere dikkat etmemiz, nasıl anlamamız gerektiği konusunda uzunca örneklendirilmelere yer verilmiş (ki bu kısım hadislere bakış açımızı geliştirmek için muhteşem)


    Okuduğu kitaplardan maddeler çıkaramadan duramayan ben de sünneti garip bırakmamız için yapmamız gerekenler, üstümüze düşenler diye liste çıkardım buyrun;


    1.Peygamberimizin çiçek böcek övgüsü denilebilecek sözlerini baş tacı ederken, şeriat gerektiren ilkelerini,kadına ve erkeğe kimlik ve kalıp koyan emirlerini yasakları asla tartışmacaksın.


    2.Medine deyince aklına gelen şeyi,ne anladığını bi düşün! Coğrafi konumu mu?

    İslami,tarihi önemi mi?

    Yoksa Cebrail'in kıyamete kadar bütün müminlerin Allah'a ve ahiret gününe iman edenlerin bağlı kalacağı Şeriati getirdiği yer mi?

    Vee kendine sor; sen hangi Medine'ye talipsin ve talebinin neresindesin kontrol et kendine çeki düzen ver.


    4.Evini deprem sigortası yaptırdığın gibi peygamberimizin sünneti ve hadis-i şeriflerini de imanının sigortası altına al.


    5.Kuran var sünnet yok sözü sapıklıktır unutma!Allah var peygamber yok,keyfine göre kulluk yapacağım demektir bu…



    6.Hadis inkarcıları burda direkt Resulullah'a gerek yok diyemediği ve henüz bunu camilerde konuşturamadığı için Resulullah'ı Resulullah yapan esasları yok ettirerek, boşlukta duran ve konuşmaya yetkisi olmayan bir peygamber üretmeye çalışmaktadırlar,unutma! Buna asla fırsat verme!


    7.şeytan planını uzun vadeli yapar. Senin şu anda bir şey olmaz dediğin şey şeytanın planına yardımcı olmak olabilir,dikkat et!



    8.hadisler arasında eleme yapmak ve bunun getireceği sonuç sonrasında ayetler arasında eleme yapmaya dönüşecektir.Aman dikkat!

     Sünneti yok saydığımızda Kur'an'dan alabileceğimiz pratik müslümanlığımızın yüzde 20'sini bile doldurmaz ve önümüze iki yol çıkar. Ya Müslümanlığı 100'den 20'ye düşürüp günümüzün gerisini liberal-seküler  kafayla dolduracağız ve İslam'da da bu kadardır diyeceğiz, ya da sahih şekilde peygamberden bize ulaşan sünnetlerle Müslümanlık yaşayacağız.



    9. Amacın ve niyetin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şeriatını devletleştirme,hayatın rengi haline getirdiği Medine'nin adamı olmak olmalı.



    10. Okudun hadisi şerifleri tek bir amaca tek bir olaya bağlı olarak okuma,kendine-nefsine söylenmek istenen ne düşün,geçmişte ve ileride olası bir olaya ders çıkar.



    11.pasif Müslüman olma! aktif olmanın yolunu bulmak zorundasın.



    12.eğitim anne sütü gibidir,sana bir fincandan daha az süt içirir ama 60 yaşındayken tırnağındır,dişlerindir o senin. Ashabı Kiram bu eğitimi aldıkları için 23 sene de Cihan'a meydan okuyan bir nesil oldular unutma!



    13.Peygamberimiz sadece mescidde hutbelerde sohbetlerde değil, hayatın her alanındaydı. Bunu aklından çıkarma!



    14. Ashab-ı Kiramı çok kötü bir cahiliye hayatından alıp büyük bir değişime uğratan aynı şey bizim üzerimizde neden olmuyor? Çünkü ashab-ı Kiramı da diğer nesilleride Kur'an cennete götürdü.Ama Kur'an'ı öğreten Muallim ve Hoca Resulullah iken o nesil değişti. Hoca değişince de aynı Kuran o çapta farklı nesiller yetiştiremiyor diye bir sonuca geldik. Bu da gösteriyor ki Hocanın işi çok.. Hocanın öğretmesi, tarzı çok önemli...Sen de evlatlarının hocasın unutma!


    15.Efendimizin hadisi şeriflerine dil uzatan, 'o zayıftı bu şişmandı, şunu aklım almadı buna yer bulamadım'diye itiraz edenlerin eli kolu koparılmış, kulakları kesilmiş, gözleri kör edilmiş bir Kur'an istediklerini bil ona göre davran!



    16.Efendimiz hiçbir zaman kürsüye çıkıp hayvan hakları konusunu işlenmemiştir, zinayı meslek edinmiş bir kadının köpeğe su verdiği için Allah tarafından affolunduğunda, ondan ashab-ı Kiram hayvan hakları dosyasına çıkardı. Müslümanlık da budur yoksa Kuran'ı Kerim'i baştan sona arasanız bu konuyu bulamazsınız. Hayvan hakları diye bir konu yoktur. Okudun hadisi şerifleri düşünüp anlayarak oku.



    17.şeytan herhangi bir projesini sana asla aptalca sunmaz.

     'var sen peygamberini yoksay' demez kimseye, ne hadisi ne Kur'an'ı demez. Şeytan mantıklıdır,güçlü bir mantığı olduğu için şeytan olmuştur. Allah'a karşı mantığını kullanarak şeytanlaşmıştır. Şeytanın tuzağına alet olmanın yolu da mantıktan geçer, zaten şeytanın bıçağı kamçısı nükleer silah falan yoktur tek silahı mantıktır unutma!


    18.İslam akıllıların dinidir ama akıl dini değildir, vahiy dinidir. Allah akıllıların anlayabileceği vahiy göndermiştir. Herhangi bir ayet yada hadis doğru olmak için akla uygun olmak zorunda değildir. Kur'an ve Sünnet test edilmek için aklın önüne konmaz. Eğer akıl süzgecinden geçirmeye çalışırsan da İbni rüşd ün mü yoksa halktan kimselerin mi, güney-afrika eğitim standartlarındaki insanların mı avrupadakilerin mi kimin akılları ile hareket edeceksin? Daha İnsanlar bir futbol maçındaki hakem kararı üzerinde bile anlaşamıyorlarken…


    20.Ya Allah bilir deyip kenara çekileceksin -ki Kur'an budur- ya da buna çözümü akılla bulacaksın.. Babası bizim görmediğimiz biri olmalı o da Allah'tır haşa gibi…


    21.Eğer bir mümin Kıyamet koparken bile 3 saniye yi değerlendirmeye mecbur ise, hayatının herhangi bir 3 saniyesini asla çarçur edemez demektir. Sen de etme! Bencil olma kendinden başkalarını da düşün!


    22. Her gün yeni bir proje üreten iblisin bugünkü projesi camileri boşaltmak, Kur'an'ın inkar ettirmek değildir. tartışılabilir bir peygamber üretmektir. Bunu başardıktan sonra herhalde kahvesini içmek üzere kenara çekilecek ve peygamberine ehli beytine ashabına ve bıraktığı Şeriati tartışan Müslümanlara seyrederek kıs kıs gülecektir asla alet olma!



    23.İsa Allah'ın oğludur diyenler bu kararı bir toplu kongrede almadılar bir kişinin bu fikre sempatisineden kaynaklandı bu. Ve Şeytan ona cazip hale getirdi. Aynı şeyi bugün şu hadisi aklıma çok uymadı şeklinde yapınca belki 500 sene sonra Muhammed abuk sabuk konuşan biriydi diyen Müslümanların olmayacağını kim garanti edecek? O zamana kadar ve ondan sonra da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ismi üzerinde laubali konuşulduğu için cehenneme kütük olarak gitmek zorunda kalan milyonların vebalini kim ödeyecek?  Şeytan için yalnızca bir kıvılcım gerekiyor tek ve küçük bir kıvılcım Sakın bu kıvılcıma aleti olma! Kıvılcımı söndürmek için uğraş, söndürücek malzemen yoksa kıvılcımdan bile uzak dur!



    25.yaptığın işin sonu önemlidir.Onun için dua et ve asla namazlarını terk etme!



    26.İslam eğer ağır,yaşanamaz ve uygulanamaz olsaydı karnı aç ayakkabısız ve sırtındaki gömleği dahi olmayan o Biricik nesli 23 yıl da yapamaz da o yaptıklarını. O nesil bize en büyük örnek en büyük öğretmendirler.. Sahip çık!



    27.bugünkü bütün imkanlara ve Müslümanların elindeki fırsatlara rağmen bütün insanlığı Allah'ın önünde secde ettiremiyorsak, bu elimizdeki dinin bunu yapamayacak olmasından değil, bizim yapamıyor olmamızdandır. Harekete geç!



    28. Bugün Resulullah'ın müdafaa etmek benim günüm için sad bin ebi vakkas olmaktır. Sadece Medine'de ravzasını seyrederek depreme dayanıklı olsun diye ek sütun yaptırarak müdafaa edemem Peygamberimi. Asıl müdafaa edilecek olan onun sünneti hayatıdır bil!



    29.Biz Peygamberimize düşmanlık edenlere lanet görevlisi değiliz. Peygamberin sesi ve mesajının yankılanacağı kimseler olarak durmak zorundayız.


    30.herhangi birimiz "Resulullah buyurdu ki" diye başlayan bir sözü okuduğunda duyduğunda arada binlerce kilometre de olsa efendimizin Ravzayı Mutahhara dan seslendiğini Ve o sesini gelip kalbinde yankılandığını duymalıdır. İşte ehli sünnet budur.

    Allahu Teala peygamber göndermiş ve ona sahip çıkmasını buyurmuş. Ebu Hureyre ve Ebu Bekir(ra) o gün sahip çıktılar bugün de ben sahip çıkacağım de!.



    31.toplu veya istisnalar hariç  olarak bakıldığında Ashabı Kiram günahsız bir topluluk asla değildirler ama günahlarla kaynaşmış bir toplumdurlar. Onlardan da efendimizin üzüleceği tavırlar sudur etmiştir ama efendimiz üzgünken kendi evlerinde eşleri ile keyif çayı içmemişler, içmemişler,hayat onlara zehir olmuştur.Sen de şuanda peygamberini üzen ümmetin haline bak ağlayamıyorsan bile kahkaha ile gülmekten utan!



    32.İslam hayali bir din,nizam değildir.

    %100 realitedir. Meydanlarda cihadı, gece teheccüdü, aile yapısı ile... hiçbir şey yoksa Medine'de ki Ensar muhacir kardeşliği ile İslam realitedir peşinde koştuğumuz ve heyecanı ile uykusuz kaldığımız İslam'ımız ve şeriatı Elhamdülillah ki yaşanmışlığı ile gerçektir. Fani dünyada gerçeğin farkında taa içindesin şükret!



    33 Allah'a giden yolda aklı başka yere takılı insanlar Allah için Kılıç kaldıramazlar. Gönlün nerde takılı elinde ne var kontrol et.



    34. Resulullah'ı Medine'de yanan bir kandil olarak görmekten vazgeçip ancak bütün dünyayı aydınlatan ve dünyanın etrafında döndüğü Güneş olarak gören anlayışla hareket et, et ki hayatın için önemli dersler çıkarabilesin.. 



    35.şunu unutma ki bugün Resulullah hakkında  konuşabilen yarın Kuran hakkında çok daha rahat konuşur. Bunun örnekleri de "aslında bu ayet" diye başlayan cümlelerle, çıkışlarla sahip sabittir.



    36.Bir hadisi Şerifi sadece Oruç tutmaya emrediyor diye anlama, sadece Ebu Cehili kınıyor diye anlama! O ayet hadisden farklı anlamlar çıkarman gerekir, bunu beceremiyorsan en iyi ifade ile elindeki nimeti değerlendirmememiş olursun!



    37. 100 ayakkabıyı 150 kişinin bölüşmesi biraz imhaya ve savunmaya yol açar. Kafirler bu dünyadan başka bir emelleri olmadığı için aslında bir arada duramazlar.Çünkü ekonomik imkan menfaatler sınırlıdır dünyada ve depolarcı altını yok kimsenin, sınırlı şeyler paylaşılacağından biraradalık kafirlerce mümkün değildir.Ancak Müslümanlık karşı cephelerinde durduğu zaman zayıf bir kuzu gibi otomatik birleşirler çünkü eksik 50 ayakkabıyı müslümandan alma planı yaparlar.unutma!



     38.Biz ümmeti muhammed olarak sayıcı bir ümmet değiliz sayıya takılmayız. Biz %ler  yok.. Hak ve şeriat vardır.



    39.çocuklarına sadece ilmihal öğretmen yetmiyor, ümmetimizin izzetini de öğretmen gerekiyor. Abdesti öğrettiğin gibi Fil Suresini de öğretip Allah'ın azamet ve kudretini göstermen lazım. 




    40.İslam yetişmiş ve olgunlaşmış insanların değil, insanları olgunlaştırıp yetiştirdiği dinin adıdır. İnsanlar olgunlaşmak için İslam'a girerler ve İslam eğitim dinidir. Zaten olgunlaşmış olsalardı melekler olurlardı. Olgunlaşmak için çabala yılma yıkılma!



    41.Bir Müslümanın ağır tepkisi ile karşılaştığında ne yapman gerektiği ölçüsünü resulullahtan öğrenmek Resulullah'ın dilini bilmek ve onun gibi düşünmek demektir.. Hayatının tüm yönlerini Onunla(sas) şekillendir!



    42.kazananlar fırsatları değerlendirebilenlerdir. Müslüman veya kafir dünya işlerinde ahirette de öyledir bu. Fırsatları değerlendir!



    43.hadisi şerifler bir külliye olarak asla Kur'an değildir,hiçbir şey Kur'an değildir zaten. Sadece Kur'an Kuran'dır ama hadisi şerifler sıradan bir yazıda değillerdir.

    Kur'an gibi ama Kur'an değil,işlevi Kur'an'ın işlevidir. Kur'an insana imanını ve müslümanlığını öğretiyor, hadisi şeriflerde imanı ve Müslümanlığı öğretiyor.

    Kuranı Kerim'in pratiğe dökülmüş hali olarak karşımıza çıkmıştır hadisi şerifler. Kıymetini bil, sahip çık, koru kolla, fitnelerden uzak kal, duaya devam et….
  • 192 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Hepimiz her sabah ev dediğimiz bir prizmadan çıkar, gitmek istediğimiz yere ulaşmak için kare, dikdörtgen başka bir prizmaya biner ve başka iş dediğimiz bir prizmaya ulaşmaya çalışırız. Bilinçli ya da istemeyerek koşullandırılmışızdır artık günlük iş ritüellerini yerine getirmek için. Sabah erken kalktığımız için yüzümüz asık ve donuktur, akşam eve dönerken argın ve yılgınızdır. Daha iyi yaşayabilmek için daha çok kazanmaya çalışırız, ama asla yeteri kadar kazanamaz ve ileri ki dönemlerin hayallerini kurarız. Lakin döndüğümüz yer yine bir prizmadır. 21. yüzyıl insanı geleceğin kâhinidir, neden mi? 30 yaşındaki memura 40 yaşında ne yapıyor olabileceğini söyleyebilirim. Çünkü o kadar monoton bir hayatın bireyleriz.

    “...kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir. #Nietzsche” (Alıntı #48614723 )

    Köyden şehre gelmek bir kurtuluş olarak görünen bir dönemde şehirden köye dönmenin imkânsızlığını tadan birçok birey vardır. Şehirleşmenin de hızla ilerlemesi, toplu taşımaların artışı, ticari taksilerin çoğalması ve hepimizin yıllarını vererek aldığımız son model arabaları ayaklarımızın değerini öldürmekten başka bir şeye yaramamaktadır. 15-20 sene evvel bir toplu taşıma aracına binmek için yürünen 20 dakikalık mesafelerimiz 1 dakikaya indirgenmiştir. Sözde hizmet olan bu belediyecilik tutumu aslında kendi uyruğuna yapılmış zulümdür. Aceleci hallerimiz sadece bir koşuşturma sürekliliği yaratmaktadır. İşe yetiş, otobüse yetiş, yemeğe yetiş, eve yetiş derken düşünmek için bize bırakılan zaman hiç olmadığı kadar azalmış ve bu ulaşım yakınlığı sayesinde ise kökten silinmiştir.

    En son ne zaman yumuşak bir toprağa ayak bastığınızı hatırlayın, oradaki dinginliği, huzuru ve hiçliği düşünün. Nasılda bu sensin değil mi? Uzunca bir ufuğa gözlerini dikmiş, ağır adımlarla ilerliyorsun ve ruhun hiç olamayacak kadar iyi durumda ve senden birkaç adım önde ilerliyor. Salt düşünme ve bir meditasyondur yürümek. Bunu bir de doğanın içerisinde, yeşilliklerle ve çiçeklerle beraber taçlandırırsan eğer, su sesi ve diğer hayvan titreşimlerini kulaklarınla duyar ruhunla duyumsarsan eğer aklın ve hayalin dahi alamayacağı düşüncelere gark olur benliğin. Saflığa, sadeliğe giden yolun en başında gelir adım atmak, rotasız yürümek ve aklın görevini ayaklara bırakmak. Değişimin, başarının, kazanmanın ilk şartıdır adım atmak ve sadece spor değil, araç değil evrensel ve mistik bir düşünmeye bedeni hazırlamaktır.

    “Günün geri kalanını ormanda geçiriyor, ilk çağların resmini arayıp buluyor ve öyküsünü cesurca karalıyordum. İnsanların acınası yalanlarını yakalıyor, hiç sakınmadan insan doğasını tüm çıplaklığıyla ifşa ediyor, onu biçimsizleştiren, başkalaştıran zamanın ve olayların seyrini kovalıyor, insanın yarattığı insanla doğal insanı mukayese ederek onlara söz ve mükemmeliyetçileri içinde yer etmiş, sefaletlerinin gerçek kaynağını gösteriyordum. #Jean-JacquesRousseau” (Alıntı #48669218 )

    Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Thoreau, Nerval, Kant ve Gandi farkındalığın her zaman adım atmak olduğundan yanaydı ve her biri kendi hür iradeleriyle kendi yollarını çizdiler. Bu değerli dünya insanlarının kimisi tahta bir bacakla, bir diğeri aç sefil bir halde, diğeri hüzün dibine vurarak ve en önemlisi bütün lükslerinden feragat ederek bu felsefi durumu bir yaşam biçimi haline getirmişlerdir. Doğaya bakıp, kendilerini bulmuşlar, dağa taşa bakıp hiçliği benliklerine işlemişler ve kalabalık yürüyüşlerde bir devletin kurtuluşuna vesile olmuşlardır.

    “Yaşlı uygarlığımıza karşı doğru düzgün bir bağımsız bakış açısı kazanabilmemiz için çok yol almamız gerek, yavaşça, ama hep daha yukarıya. #Nietzsche” (Alıntı #48615495 )

    İhtiyacın olan her şey lükstür ve yüktür. Kinik felsefesini de konunun içerisine alan Gros yaşamak için gerekli olan her şeyin kişiye yük olduğunu savunmaktadır. İhtiyaçlarımızın hepsi doğa ile bağdaşmayan insan yapımı nesnelerin olması medeni insanı ortaya çıkarmakla kalmamış, kapitalist düzeni de beraberinde getirmiştir. Sahipsiz olan doğanın her maddesi bir ticari mal olup, stoklarcasına, tekelleştirilmeye çalışılarak yok edilmektedir. Medeni insanın ahmak tavrı ve akılsız başı endüstriyel sanayinin başlamasından bu yana kapitalist düzene işçi olarak çalışmaktadır.

    “Sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana. #HenryDavidThoreau” (Alıntı #48641281 )

    Ruhun bedenine sığıyorsa bu bedenin küçüklüğünden değil ruhun büyüklüğündendir. Gözlerimiz hep bir rekabet ve kendimize rakip gördüğümüz toplumlar, topluluklar içerisinde akıldan çıkmışçasına bir yaşantıyı görmektedir. Ne acı. Birçok eksiklikle çok daha güzel bir ömür sürebilecek yeteneklere sahipken, bunları elinin tersiyle itmek ise biz insanların ayıbıdır. Hırslarımız ve ihtiraslarımız böyle bir yaşamı kabul etmeyerek öncelikle ruhumuza, akabinde bedenimize nice işkenceler etmektedir. Az ile yetinmenin ve bu azlığın getirdiği huzurlanma* ile yaşam sürmek sanırım sadece çok zekilere ya da çok fakirlere özgü bir durum, biz ahmakların işi değil.

    “Asıl hayvan, kötülük ve hasetten çatlayan nazik ve riyakâr medeni insandır. Asıl orman adaletsizlik ve şiddet, eşitsizlik ve sefalet dolu toplumsal dünyayla, polis gücü ve ordularıyla devletlerdir. Boğazına kadar kin, nefret, kıskançlık ve hınca batmıştır toplumsal insan.” (Alıntı #48679524 )

    Kitabım Kolektif Kitap Yayınları’ndan, çevirisi beklentinin üzerinde ve sayfa kalitesi olması gerektiği gibi. Kitabın başında yazar hayatı, yayınevi künyesi ve içindekiler adı alıntında bulunan sayfaları, dizgi sayesinde bir kıyıma kurban gitmiş. Bir cümle yazar hayatı için bir sayfa harcamak kitabın içeriği ile ciddi anlamda bir tezatlık yaratmaktadır. Kitabın kapak tasarımı ise gerçekten içten bir alkışı hak etmektedir. Elleri ceplerinde olan bir kişinin adım attığı ayağının uçunu vurgulayan rüzgârın sayfalar dolusu düşünceyi ardına bırakması bence iyi bir sanatsal çalışmadır. İçerik olarak çok zengin ve yerinde bir eser olduğunu söylemek istiyorum. Hiçbir yazım yanlışı ile karşılaşmadan 180 sayfa süren bir içten anlatımla devam eden eser son 8 sayfasını kaynakçaya ayırmıştır.

    “Medeni insanın durumuyla vahşi insanın durumunu hiçbir peşin hükme kapılmadan mukayese edin ve elinizden geliyorsa, medeni insanın kötülüğünden, ihtiyaçlarından ve sefilliklerinden başka, acıya ve ölüme kaç yeni kapı açtığını bir araştırın. #Jean-JacquesRousseau” (Alıntı #48679931 )

    Sözün özü; harika bir okuma gerçekleştirdiğim kitap, beni küçüklüğümde sıradan, bayağı olan yürüyüşlerin özlemini hissetmemi sağlamakla kalmayıp, aslında yürümeyi ve doğayı nasıl özlemle, hasretle istediğimi bir şamar gibi yüzüme çarptı. Kesinlikle okunulası ve şiddetle tavsiye edilesi bir eserdir. Yazarın kendinden önceki düşünürleri ve dünya insanlarını da tek bir çatı altında toplaması, kaynaklar göstererek okuruna sunması ve özellikle samimi, içten anlatımı görülmeye değer.

    Ve son olarak José Ortega y Gasset’in kaleminden düşen İnsan ve Herkes kitabından naçizane bir Nietzsche alıntısı paylaşmayı görev bilirim.
    “Doğayla baş başayken kendimizi öylesine rahat ve keyifli duymamızın nedeni, doğanın bizim hakkımızda bir görüşü olmayışıdır. #Nietzsche” (Alıntı #37169917 )

    Sevgi ile kalın.